3 Yıl Boyunca Ölü Sanıldı: Bordo Beresi Geri Döndüğünde Gerçek Ortaya Çıktı
Türkiye sınırından yüz elli kilometre ötede, Kuzey Irak’ın kalbinde bir adam üç yıldır ölü sayılıyordu. Resmi kayıtlarda adı şehit olarak geçiyordu. Ailesi yas tutmuş, mezarı bile hazırlanmıştı. Ne var ki o adam ölmemişti. Tersine, hiç kimsenin hayal edemeyeceği koşullarda hayatta kalmayı başarmış ve şimdi geri dönüyordu. Bu, Astsubay Kıdemli Başçavuş Murat Demir’in hikâyesiydi.
Mart 2023’ün son günlerinde Kandil Dağı’nın kuzey eteklerinde bir operasyon planlanmıştı. Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın altı kişilik timi, üst düzey bir ismi ele geçirmek amacıyla bölgeye sızmıştı. İstihbarat raporları netti. Hedef, Zap havzasındaki küçük bir kampta bulunuyor ve çarşamba gecesi orada olacaktı. Tim komutanı Yüzbaşı Selim Arslantürk, on dört yıllık deneyimiyle bu tür işlerin nasıl yürütüleceğini biliyordu. Yanındaki beş asker de kendi alanında uzmandı. Bu geceyi farklı kılacak olanı henüz kimse öngörememişti.

Hava soğuk ve berraktı. Ay ışığı kayalıkları gümüşe boyuyordu. İlk iki saat planlandığı gibi geçti. Tim karanlığın içinde sessizce yürüdü. Aralarındaki tek iletişim el işaretleri ve nadiren kullanılan kısa telsiz mesajlarıydı. Sonra beklenmedik olan gerçekleşti. Terör örgütü o gece normal devriyesini değiştirmişti. Kimsenin haberi olmayan ek bir ekip, tam geçiş güzergâhında nöbet tutuyordu. Karşılaşma kaçınılmazdı.
Çatışma saniyeler içinde başladı. Ağır ateş açıldı. Tim dağılmak zorunda kaldı. Arslantürk ve dört askeri güvenli bölgeye çekilmeyi başardı. Ama Murat Demir o kaosta kaybolmuştu.
Türk Silahlı Kuvvetleri bölgeye yoğun bir arama başlattı. Silahlı insansız hava araçları otuzu aşkın saat boyunca Zap havzasını taradı. Kara timleri dağlık arazide iz sürdü. Termal kameralar her kaya arkasını, her çalılığı inceledi. Üç gün geçmesine rağmen Demir’den hiçbir iz çıkmadı. Çatışma bölgesinde kan vardı. Kişisel ekipmanlar kayalıklar arasında dağılmış halde bulunmuştu. Uydu görüntüleri analiz edildi, saha istihbaratı değerlendirildi. Tek bir somut bilgi bile elde edilemedi. On iki gün sonra resmi kayıp kararı açıklandı. Birkaç hafta içinde bu karar şehit statüsüne dönüştürüldü. Bölgenin koşulları ve geçen süre göz önüne alındığında hayatta kalma ihtimali son derece düşüktü. Ailesi bilgilendirildi. Devlet töreni düzenlendi. Ankara’da, Gölbaşı’ndaki Özel Kuvvetler Komutanlığı karargâhında komutanlar bu kaybı sessizce sindirmeye çalışıyordu.
Murat Demir on yedi yıllık kariyerinde Suriye’de dört, Kuzey Irak’ta yedi operasyona katılmıştı. Timin en tecrübeli keskin nişancısıydı. Yokluğu yalnız bir kayıp değil, telafi edilmesi güç bir boşluk bırakmıştı.
Çatışma gecesi onun yaşadıkları şöyle gelişmişti. İlk ateş açıldığında sol kolundan bir kurşun sıyırmış, düşüp kayalıkların arasına yuvarlanmıştı. Karanlıkta arkadaşlarının seslerini işitiyordu ama konum tespiti yapılamaz hale gelmişti. Kaya yüzeyleri sesleri yansıtıyor, her yönden geliyor gibi gösteriyordu. Birkaç dakika içinde çatışma uzaklaştı. Ardından derin bir sessizlik çöktü. O güne kadar duyduğu en ağır sessizlikti. İçinde hem kaybolmuşluğun soğukluğu hem de bir askerin bütün reflekslerini devreye sokan alarm vardı. Kan kaybı vardı ama hayati bir damar vurulmamıştı. On yedi yıllık eğitimden gelen soğukkanlılıkla durumu değerlendirdi. Yarasını bağladı, konumunu tespit etmeye çalıştı, telsizini kontrol etti. Telsiz çalışmıyordu. Kayalığa çarpmış, içi parçalanmıştı. Etrafta devriye ışıkları görünüyordu. Arama sistematik biçimde sürüyordu. Bölgeden çıkmak imkânsızdı. Tek seçenek beklemekti. Derin bir mağaraya sığındı, sabahı bekledi.
Sabah tablonun ne kadar karmaşık olduğunu gördü. Timin kaçış güzergâhının tam ortasında örgütün kalıcı bir üssü vardı. Güneye ya da doğuya gitmek imkânsızdı. Batıya giderse başka bir kampa yaklaşacaktı. Kuzey tek seçenekti. Kuzey ise Türkiye sınırından iki yüz seksen kilometre uzaktaki sarp dağ silsilesi demekti. Bunu yürüyerek aşmak, yaralı ve ekipmansız bir adam için teoride bile neredeyse imkânsızdı.
Sonraki kırk sekiz saat bir hayatta kalma dersi oldu. Yarasını daha düzgün sardı. Tıbbi kitinden aldığı malzemelerle kanı durdurdu, enfeksiyona karşı antibiyotik uyguladı. Araziyi hafızasına kazıdı. Güneşin konumundan yön tespit etti, plan yapmaya başladı. Elindekiler sınırlıydı. Üç günlük yiyecek, yarım kilo cephane, tahrip olmuş telsiz. Tabancası çalışıyordu. Gece hareket edecek, gündüz saklanacaktı.
İlk hafta yavaş ve temkinli geçti. Dağ yamaçlarında kilometre kilometre ilerledi. Her tepede konumu değerlendirdi, her vadide risk hesapladı. Soğuk orada gerçek bir düşmandı. Geceleri eksi on beş dereceye düşen sıcaklıkta yürümek hem zorunluydu hem öldürücü sınırda bir riskti. Rüzgâr kayalıklar arasında uğuluyor, her fısıltıyı, her çıtırtıyı tehdit gibi hissettiriyordu. Demir nefesini tutarak ilerliyor, adımını taşın üzerine değil toprağın üzerine basıyordu. Gündüzleri çalılıkların arasına gizleniyor, gözlerini kapatmadan uyumaya çalışıyordu. En küçük ses değişiminde bütün vücudu tetikleniyordu. On yedi yıllık eğitim tam da bu anlarda kendini gösteriyordu. Panik değil hesap. Korku değil strateji.
İkinci haftada yiyecekleri bitti. Hayatta kalma eğitiminde öğrendiklerini uygulamaya koydu. Dağ otları, böcekler, dere kaynaklarından yakaladığı balıklar. Fazla değildi ama enerji sağlıyordu. Dağın kendi kaynakları bir insanı canlı tutmaya yetiyordu. Eğer o insan neye bakacağını biliyorsa.
Üçüncü haftanın sonunda beklenmedik bir gelişme yaşandı. Bir Kürt köylüsü sabahın erken saatinde su almaya geldiği derede onu keşfetti. Silahsız ve yorgun görünen bu yabancıyı önce şüpheyle izledi, sonra yaklaşarak Arapça konuştu. Demir eğitimde öğrendiği birkaç cümleyle durumu açıkladı. Köylü onu gizlice köye götürdü. Asıl tehlike orada başlıyordu. Köy küçüktü, otuz haneyi aşkın kişi. Örgütün bölgedeki etkisi güçlüydü. Köylüler her iki tarafa karşı da temkinli davranmak zorundaydı. Onu saklayan adam adını hiç söylemedi. Yalnızca heval diye hitap etti. Bu Kürtçe arkadaş demekti.
Demir küçük bir ahırda saklandı. Heval her gün yemek getirdi, yarasını kontrol etti, Türk askerlerinin hâlâ bölgede arama yapıp yapmadığını anlattı. İlk bir ay boyunca insansız hava araçlarının ve kara devriyelerinin bölgeyi taradığını, zamanla aramaların seyreldiğini aktardı. Demir yarasını iyileştirdi, güç topladı, yakın çevrenin haritasını kafasında kurdu. Heval aracılığıyla örgüt hareketleri hakkında bilgi edindi, zihnine kazıdı. Bir gün bu bilgiler değerli olacaktı. Uzun geceleri ahırın köşesinde oturarak geçirdi. Tahta duvarların arasından sızan soğuk rüzgâra rağmen aklı sürekli çalışıyordu. Hangi bilgiyi nasıl aktaracağını, teşkilatın neyi bildiğini, neyi bilmediğini düşündü. Kafasındaki zihin haritası zamanla öylesine ayrıntılı bir hal aldı ki sahaya çıkmış bir analist gibi düşünmeye başladı.
Dördüncü ayda yeni bir tehdit belirdi. Örgüt, bölgede yabancı birinin saklandığına dair duyumlar almış, köy köy araştırma başlatmıştı. Demir bunu Heval’den duyunca harekete geçmesi gerektiğini anladı. Ayrılış anı gelmişti. O gece Heval ona bir çanta yiyecek, bir pusula ve elle çizilmiş kaba bir harita verdi. Ellerini sıktılar, tek kelime söylemeden. Demir karanlığa karıştı.
Sonraki sekiz ay boyunca hayatta kalmanın ötesinde bir şey yaptı. Dağlarda, köylerde, kamp yakınlarında gizlenerek örgütün hareketlerini gözlemledi. Liderlerin konumlarını, kamp yapılarını, silah depolarını, lojistik güzergâhları belledi. Bulabildiği her kâğıt parçasına, taşlara, ağaç kabuklarına işaret koyarak hepsini zihninde sistematik biçimde depoladı. Bazen saatlerce tek bir kaya arkasında hareketsiz kaldı. Bir komutanın alışkanlıklarını, bir devriyenin rotasını, bir kamyon güzergâhını not etti. Sabır burada silah kadar önemliydi ve Demir bunu çoktan öğrenmişti. Bu tesadüf değildi, bilinçli bir karardı. Tek başına hareket etmenin riskini biliyordu. Her an yakalanabilir, her an hayatını kaybedebilirdi. Ama hayatta kalacaksa boş elle dönmeyecekti. Teşkilat için değerli bilgiler taşıyacaktı.
On üçüncü ayda bölgede bir değişim oldu. Metina’daki kamplara Türk Silahlı Kuvvetleri kara harekâtı başlamış, örgüt yeniden konuşlanıyordu. Bu kaos hem fırsat hem tehlikeydi. Trafik artmış, devriyeler çoğalmış, dikkat her yöne dağılmıştı. Tam bu noktada beklenmedik bir şey daha oldu. Küçük bir köyde, bir çay ocağında dinlenirken kulağına Türkçe kelimeler geldi. İki adam alçak sesle ama açıkça Türkçe konuşuyordu. Demir donup kaldı, nefesini tuttu, kulak verdi. Sivil kıyafetliydiler ama hareket biçimleri ve dikkat kalibrasyonları son derece profesyoneldi. Teşkilatın sahadaki ajanlarıydı.
İlk temas riskli ve gergin geçti. Demir ajanların bıraktığı küçük masanın arkasına yaklaştı, Türkçe mırıldandı. “Türk Silahlı Kuvvetleri.” İki adam anında alarm durumuna geçti. Biri elini silahının olduğu yere götürdü. Demir bunu fark ederek ellerini yavaşça kaldırdı. Saatler süren bir doğrulama sürecinin ardından, gece, köyün dışında sessiz bir buluşma gerçekleşti. Ajanlar söylediklerini dinledi, kimliğini doğrulamaya çalıştı, Ankara ile iletişim kurdu. Ertesi sabah kod doğrulanmış, kimlik teyit edilmişti.
Bu haber Ankara’ya ulaştığında neredeyse inanılmaz bulundu. Üç yıl boyunca ölü sayılan, şehit belgesi verilmiş, ailesi yas tutan bir askerin hayatta olduğunu söylemek kolay değildi. Teşkilat ile Özel Kuvvetler Komutanlığı arasında üst düzey bir değerlendirme yapıldı. Sonuç netti. Demir canlıydı ve taşıdığı bilgiler son derece değerliydi. Onu geri getirmek öncelikli görev haline getirildi.
Bölgeden çıkarma planı bir hafta sürdü. Doğrudan helikopter çıkarması riskli bulundu. Bölgede yoğun faaliyet vardı, bir helikopterin yaklaşması çatışmaya yol açabilirdi. Kara operasyonu uzun hazırlık gerektiriyordu. Sonunda karma bir plan kararlaştırıldı. Teşkilatın sahadaki ağı onu aşamalı olarak batıya taşıyacaktı. Her durakta yeni bir bağlantı noktası devreye girecekti. Bir insanı insan zinciri yoluyla sınıra taşıma operasyonuydu. Toplam süre on dört gün.
Demir sessizce hareket etti. Her gecenin sabahında yeni bir yerde uyanıyordu. Bazen bir çiftçinin ahırında, bazen boş bir binanın bodrumunda, bazen dağ arasında bir mağarada. Zincirin her halkası diğerini tanımıyor, yalnızca bir sonraki noktanın koordinatını biliyordu. Bir gecede kırk kilometreyi aşan yürüyüşler yapıldı. Sırt çantası ağır, hava soğuk, yol karanlıktı. Ama her adımda Türkiye sınırı biraz daha yaklaşıyordu ve bu his on binlerce adımlık yorgunluğun üzerini örtüyordu. Yürürken düşünmemeye çalıştı. Düşünce yorgunluk getirir, yorgunluk hata, hata ise bu yolda hayatı götürürdü.
On üçüncü günün gecesi sınırına iki kilometre kala durdu. Önünde son bir hendek vardı. Gece boyunca korunan, ışıklandırılmış bir sınır şeridi. Tam on dakika hareketsiz kaldı. Nefes alıp verdi. Sonra karanlığa karıştı. On dört dakika sonra Türkiye topraklarındaydı.
Şırnak’taki sınır hattında bekleyen ekip, helikopterin ışıklarını gece saat ikide gördü. Demir karakola ulaştığında neredeyse konuşamıyordu. Hem fiziksel tükenme hem de üç yıldır tuttuğu gerilimin aniden çözülmesi onu hareketsiz bırakmıştı. Karakol komutanı elini sıktı, omzuna dokundu. Kimse fazla konuşmadı. Bazı anlar söze ihtiyaç duymaz.
Ertesi sabah Ankara’ya transfer gerçekleşti. Askeri hastanede tam bir fiziksel değerlendirme yapıldı. İyileşmiş sol kol yarası, belirgin kilo kaybı, iz bırakmış donuk ısırıkları, kronik yorgunluk. Ama genel sağlık durumu, üç yılı dağlarda geçiren bir insan için inanılmaz derecede iyiydi. Aynı gün teşkilatın üst düzey analiz ekibi onu ziyaret etti. Saatler süren bir aktarım toplantısı yapıldı. Belleğine kazıdığı her bilgi, her konum, her isim tek tek kaydedildi. Uzmanlar verileri kendi arşivleriyle karşılaştırdı. Saat ilerledikçe odadaki atmosfer değişti. Aktardıkları sıradan değildi.
Bilgiler dört başlık altında toplanıyordu. Birincisi lojistik yapıydı. On dört ayı aşkın gözlemde Kandil’den Metina’ya, oradan Zap’a uzanan erzak ve silah hatlarını haritalamıştı. Hangi köylerin hangi kamplara malzeme sağladığı, hangi güzergâhların aktif olduğu, hangi mevsimde hangi yolun tercih edildiği. Daha önce kısmen bilinen ama hiç bu kadar sistematik ortaya konmamış verilerdi. İkincisi komuta yapısıydı. İzlediği kamplarda orta ve üst kademe yöneticiler belirli dönemlerde belirli lokasyonlarda bir araya geliyordu. Bu toplantı takvimi, uydu istihbaratının yakalayamadığı insani bir gözlem katmanı sağlıyordu. İnsansız hava araçları bir çadırın içini göremezdi. Ama giren çıkan figürlerin davranış kalıplarını bir insan gözü ayırt edebilirdi. Demir tam bunu yapmış, kimin nereye, ne zaman, kiminle gittiğini haritalamıştı. Üçüncüsü, sivil köylerin örgütle kurduğu ilişkinin gerçek doğasıydı. Bu ilişkinin çoğu zaman gönüllü değil, zorla dayatılan bir işbirliği olduğunu gözlemlemişti. Bazı köylülerin aktif biçimde bilgi sızdırmaya hazır olduğunu aktardı. Dördüncüsü ve belki en kritik olanı bir silah deposunun konumuydu. Yıllardır sır gibi saklanan, uydu görüntülerinin tespit edemediği, dağın içine oyulmuş gizli bir tünelde depolanan ağır silahların tam koordinatlarını bellemiş ve getirmişti.
Analiz ekibinin o günkü notunda yalnız şu yazılıydı: Kayıp varlık geri döndü. Edinilen bilgilerin önemi değerlendirme kapasitemizi aşıyor.
Üç yıl boyunca eşi Fatma Demir iki çocuğuyla Samsun’da yaşamıştı. İlk yılın ardından yas dönemini atlatmış, hayatını yeniden düzene koymuştu. Ama Murat’ın fotoğrafı salonun en görünür yerinde asılı kalmıştı. Çocuklar her sabah o fotoğrafın altından geçerek okula gidiyordu. Kimse indirmemişti. Kimse önermeye de cesaret edememişti. Geri dönüş haberini bir albay kapıya gelip verdi. Fatma önce inanmadı. Sonra ağlamaya başladı. Ardından dondu kaldı. Sonra tekrar ağladı. Çocuklar ne olduğunu anlamadan annenin etrafında dönüyordu.
Baba-çocuk buluşması Ankara’daki askeri hastanede gerçekleşti. Büyük oğlan Emre üç yılda yetişkin görünümüne bürünmüştü. Küçük Zeynep babasını neredeyse hiç tanımıyordu. Demir kapıdan girdiğinde önce durdu. Sonra Emre koştu, sarıldı. İkisi de uzun süre sessiz kaldı. Bu sahneyi izleyen görevliler odadan çıktı.
Geri dönüş kamuoyuyla paylaşılmadı. Operasyonun gizliliği, sahadaki ajan ağının güvenliği ve gelecekteki operasyonlara olası etkisi nedeniyle her şey resmi kayıtlarda sınırlı erişimli tutuldu. Gazetelere çıkmadı. Sosyal medyada yayılmadı. Heval’in akıbeti ise hiçbir zaman öğrenilemedi. Onun gibi insanlar tarihe geçmeyen türden kahramanlardı. Adları bilinmez, yaptıkları tescil edilmez. Ancak yokluğunda ne kadar önemli olduklarını düşünmek zorunda kalırsın. Demir sorulduğunda o adamdan kısaca bahsetti. Uzun uzun anlatmadı, anlatamadı. Bazı borçlar kelimelerle ödenemez.
Aktardığı silah deposunun koordinatları birkaç hafta içinde işe yaradı. Planlanan bir harekâtta dağın içindeki tünel tam gösterdiği noktada bulundu. Büyük miktarda ağır silah, patlayıcı ve elektronik ekipman ele geçirildi. Bu, örgütün o bölgedeki en büyük lojistik darbelerinden birini oluşturdu.
Altı aylık rehabilitasyon ve değerlendirme sürecinin ardından Demir aktif göreve dönmek istediğini açıkladı. Komuta kademesi talebi değerlendirdi ve onayladı. Psikolojik değerlendirmeler onu hazır gösteriyordu. Fiziksel koşulları dağlarda çoktan geri kazanmıştı. Bazı meslektaşları şaşırmıştı. Üç yıl sonra dönen bir insanın masada oturmayı, normal hayatı, güveni tercih etmesini beklemişlerdi. Ama Demir için sahadan uzak kalmak, dağlarda tek başına beklemekten daha zor geliyordu. Bu iş onun için bir meslek değil, kim olduğunun ta kendisiydi.
Birkaç ay sonra Ankara Gölbaşı’nda, Özel Kuvvetler Komutanlığı karargâhında yeni bir brifing yapıldı. Odada on iki kişi vardı. Masanın başında Astsubay Kıdemli Başçavuş Murat Demir oturuyordu. Önündeki dosya yeni bir operasyona aitti. Genç astsubaylar ona baktığında ne düşündüklerini kimse söylemedi. Ama bakışlarda bir şey vardı. Demir bunu fark etti ve umursamadı. Dağlar onu üç yılda yutamamıştı. Şimdi sıra vermesindeydi.
Bazı hikâyeler hiç anlatılmaz. Resmi kayıtlara kısa bir not düşülür, dosya kapatılır ve hayat devam eder. Ama o notların arkasında, dağların içinde, karanlık ahırlarda, soğuk mağaralarda insanlar vardır. Tek başlarına, tek bir inançla hayatta kalmaya çalışırlar. Onlara soran olmaz, teşekkür eden olmaz. Yaptıkları sonunda bir şekilde fark yaratır. Kimin için, ne zaman, nasıl, bunu çoğu zaman kendileri de bilmez. Murat Demir’in hikâyesi bunlardan yalnızca biriydi. Ve bir yerlerde, o anda da, başka isimler başka dağlarda yürüyordu.