MI6, Türk diplomatını 12 yıl boyunca kullandı! Londra’da yakalandı, teşkilat Ankara’ya getirildi
MI6, Türk diplomatını 12 yıl boyunca kullandı! Londra’da yakalandı, teşkilat Ankara’ya getirildi
.
.
İngiltere’nin başkenti Londra, 2020 yılının o kasvetli Ekim sabahında her zamanki gri yorganına sarınmıştı. Gökyüzünden ince ince süzülen yağmur, asfaltı parlatıyor, Thames Nehri’nin soğuk sularına karışıyordu. Türkiye Cumhuriyeti Londra Büyükelçiliği’nin ağır, ahşap kapılarından içeri giren Ahmet Korkmaz için bu sabah, hayatının geri kalanını geçireceği karanlık bir tünelin ilk adımıydı. Kırk sekiz yaşındaydı. Saçlarına kırlar düşmüş, yüzüne yılların ve taşıdığı ağır sırların yorgunluğu oturmuştu. On iki yıldır bu şehirde, bu binada görev yapıyordu. Türk Dışişleri Bakanlığı’nın en kıdemli, en saygın diplomatlarından biri olarak tanınıyordu. Kendinden emin adımlarla koridoru geçti, asistanına hafif bir baş selamı vererek deri koltuğunun bulunduğu geniş ofisine girdi. Henüz paltosunu bile çıkarmamıştı ki, masasının üzerindeki kriptolu güvenli telefon acı acı çalmaya başladı.

Ahmet, ahizeyi kaldırdığında karşısında duyacağı sesin hayatını sonsuza dek değiştireceğini bilmiyordu. Hattın diğer ucundaki kişi, Ankara’dan, Milli İstihbarat Teşkilatı Dış Operasyonlar Masası Müdürü Kemal Öztürk’tü. Kemal’in sesi, Londra’nın o sabahki havasından çok daha soğuk, çok daha acımasızdı. Kesin ve net kelimelerle, hiçbir giriş yapmadan konuştu.
“Ahmet Bey, on iki yıldır MI6 için çalıştığınızı biliyoruz. Dört yıldır sizi adım adım izliyoruz. Bugün Türkiye’ye döneceksiniz. Büyükelçilik binasının dışına çıkmayın. Kaçmaya çalışırsanız İngilizler de sizi tutuklayacak. Çünkü onlara da her şeyi anlattık ve anlaştık. Anlaşıldı mı?”
Ahmet’in eli ahizede donakaldı. Kanı çekilmiş, nefesi boğazında düğümlenmişti. On iki yıl. Bütün bir yalan, bütün o şatafatlı ihanet, tek bir cümlede paramparça olmuştu. Karşısındaki güç, sadece ne yaptığını değil, ne zaman, nasıl ve kiminle yaptığını da avucunun içi gibi biliyordu. Boğazını temizlemeye çalıştı ama sesi çatlak, cılız bir fısıltıdan öteye gidemedi. Sadece tek bir kelime dökülebildi dudaklarından: “Anlaşıldı.”
O gün, Londra’daki o ihtişamlı diplomatik hayatının son günüydü. Onu Ankara’da, demir parmaklıklar ardında geçecek yirmi yıllık bir esaret bekliyordu. Ancak bu devasa çöküşün kökleri, bir gecede atılmamıştı. İhanet, her zaman karanlık ara sokaklarda, elden ele uzatılan gizli evrak çantalarıyla başlamaz. Bazen ihanet, şık bir salonda edilen alkışlarla, ince belli bir fincandan yudumlanan çayla ve okşanan bir egoyla başlar. Bu karanlık hikayenin köklerine, her şeyin başladığı o pırıltılı günlere dönmek gerekiyordu.
Yıl 2008, aylardan Eylül. Oxford Üniversitesi’nin tarihi, taş binaları arasında sonbaharın altın rengi yaprakları uçuşuyordu. Ahmet Korkmaz henüz otuz altı yaşındaydı. Türk Dışişleri’nin parlayan, yükselen yıldızıydı. Genç, hırslı, zeki ve kibrini entelektüel bir zırh gibi kuşanan bir adamdı. Londra Büyükelçiliğine henüz atanmıştı ve müsteşar pozisyonu, onun gibi genç bir diplomat için muazzam bir basamaktı. Geleceğin büyükelçisi, belki de bakan yardımcısı olarak görülüyordu. Görevine başladığı o ilk hafta, Oxford Üniversitesi’nde düzenlenen prestijli bir konferansa katıldı. Konu, “Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Geleceği” idi. Ahmet, Türkiye adına kürsüye çıktı. Sunumu kusursuzdu; diksiyonu, argümanları, Türkiye’nin AB vizyonunu anlatış biçimi dinleyicileri büyülemişti. Salonda kopan alkış tufanı, Ahmet’in içindeki o doymak bilmez beğenilme arzusunu bir kez daha tatmin etmişti.
Konferansın ardından düzenlenen kokteylde, şarap kadehleri tokuşturulurken kalabalığın içinden bir adam ona doğru yaklaştı. Ellili yaşlarının ortalarında, saçlarına kırlar düşmüş, üzerinde kahverengi tüvit bir ceket olan, yuvarlak kemik gözlüklü, tam anlamıyla klasik bir İngiliz akademisyeni görünümündeydi. Yüzünde sıcak, bilgece bir tebessüm vardı. Elini uzattı ve son derece kibar bir aksanla kendini tanıttı.
“Merhaba, ben Profesör Richard Davis. Oxford Uluslararası İlişkiler Bölümündenim. Sunumunuz gerçekten son derece etkileyiciydi. Türkiye hakkında bu kadar derin, bu kadar analitik bir anlayışa sahip olmanız beni çok etkiledi. Acaba sizi bir gün çaya davet edebilir miyim? Üzerine tartıştığınız bazı konularda sormak istediğim birkaç detaylı soru var.”
Ahmet, karşısındaki bu saygın Oxford profesörünün ilgisinden fazlasıyla memnun kalmıştı. Kendi zekasının ve bilgisinin onaylanması onu gururlandırdı. Hiç tereddüt etmeden, gülümseyerek teklifi kabul etti. Ne de olsa akademik bir sohbetin kime ne zararı olabilirdi ki? Ertesi gün, Oxford’un dar sokaklarından birinde, eski ahşap masaları ve demlenen çay kokusuyla insana huzur veren küçük, geleneksel bir çayevinde buluştular. Richard, gerçekten de mükemmel bir dinleyici ve olağanüstü bir konuşmacıydı. Türkiye hakkında bildikleri, sıradan bir Avrupalı akademisyenin çok ötesindeydi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemi, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi, modern Türkiye’nin iç ve dış politikadaki açmazları hakkında derin bir birikime sahipti. Sohbet öylesine akıcıydı ki, üç saatin nasıl geçtiğini anlamadılar bile. Richard sordukça Ahmet anlatıyor, anlattıkça kendini daha da önemli hissediyordu.
Türkiye’nin AB üyelik sürecindeki tıkanıklıklar, Kıbrıs meselesinin tarihi kökenleri, NATO içindeki jeopolitik pozisyon… Ahmet o gün masada sadece genel geçer, gazetelerde yazılabilecek, açık kaynaklı analizler paylaştı. Gizli, devlet sırrı niteliğinde tek bir kelime bile etmedi. Fakat o masada, görünmez bir bağın ilk ilmeği atılmıştı. Sohbetin sonunda Richard, elindeki çay fincanını usulca masaya bırakıp gözlerinin içine bakarak o zehirli teklifi sundu.
“Ahmet, seninle bu sohbetleri düzenli olarak yapmak isterim. Türkiye üzerine kapsamlı bir makale serisi ve bir kitap hazırlıyorum. Senin gibi içeriden, olaylara bu kadar hakim birinin görüşleri benim akademik çalışmalarım için paha biçilemez. Benim için bir nevi akademik danışman olur musun?”
Ahmet, gururunun okşanmasının verdiği o tatlı sarhoşlukla hiç düşünmedi. Diplomatik kariyerine zarar vermeyecek, aksine prestijli bir Oxford profesörüyle entelektüel bir bağ kurmasını sağlayacak bu teklif son derece masum görünüyordu. Kabul etti. O çayevinin kapısından çıkarken, sadece saygın bir akademisyenle dost olduğunu sanıyordu. Oysa o gün, tam on iki yıl sürecek, onu karanlık bir uçuruma sürükleyecek olan kumpasın ilk adımı atılmıştı.
2008 ile 2011 yılları arasındaki o üç yıllık süreç, mükemmel bir psikolojik işleme, sabırlı bir avlanma dönemiydi. Ahmet ve Richard her ay düzenli olarak buluştular. Bazen Oxford’da o küçük çayevinde, bazen Londra’da Thames manzaralı şık bir restoranda, bazen de Cambridge’in yemyeşil parklarında yürüyüş yaparken… Richard her buluşmada, Ahmet’in sınırlarını santim santim genişletiyordu. Başlangıçta sorular son derece basit ve zararsızdı. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegrasyon hızı ne olur? Kıbrıs meselesinde kamuoyunun tepkisi nereye evrilir? NATO içinde Türkiye-ABD ilişkilerinin kamuoyuna yansıyan yüzü nasıl? Ahmet bu sorulara rahatlıkla cevap veriyordu. Zaten bunlar her diplomatın bildiği, yabancı mevkidaşlarıyla tartışabildiği konulardı.
Fakat zaman ilerledikçe, güven bağı güçlendikçe ve “dostluk” derinleştikçe, soruların dozu ve niteliği değişmeye başladı. Richard artık genel vizyonu değil, masadaki kartları soruyordu. “Türkiye’nin Avrupa Birliği ile yaptığı kapalı kapılar ardındaki görüşmelerde asıl gizli stratejisi ne? Ankara, Kıbrıs konusunda masada hangi tavizleri vermeye hazır, kırmızı çizgiler aslında nerede esnetilebilir? Yaklaşan NATO zirvesinde, kamuoyuna açıklanmayan o kritik maddede Türkiye ne pozisyon alacak?”
Ahmet başlarda bu tür sorularda tereddüt ediyor, kelimelerini seçerek konuşmaya çalışıyordu. Ama karşısındaki adam üç yıllık dostuydu. Birlikte yemiş içmiş, en derin felsefi ve siyasi sohbetleri yapmışlardı. Richard ona hep saygıyla yaklaşıyor, fikirlerini yere göğe sığdıramıyordu. Ahmet, yavaş yavaş gardını indirdi. Devletin gizlilik derecesi yüksek belgelerini vermiyordu belki ama o belgelerin içindeki ruhu, devletin müzakere pozisyonlarındaki hassas dengeleri, “söylenmemesi gereken” yorumları masaya dökmeye başladı. Oysa Ahmet’in bilmediği korkunç bir gerçek vardı; Richard, o masadan her kalktığında, Londra’nın göbeğindeki MI6 karargahına gidiyor ve “Hedef” hakkında sayfalarca detaylı rapor yazıyordu.
2011 yılının Mart ayına gelindiğinde oyunun kuralları tamamen değişmek üzereydi. Çünkü Profesör Richard Davis diye biri aslında hiç var olmamıştı. O, sevimli, tonton bir Oxford akademisyeni değil; Birleşik Krallık Gizli İstihbarat Servisi MI6’nın, kod adı “Kingfisher” olan, en usta, en acımasız kıdemli istihbarat subaylarından Richard Ashworth idi. Asli görevi; Avrupa genelindeki Türk, Rus ve Orta Doğu diplomatlarını tespit etmek, zaaflarını bulmak ve onları devşirmekti. Oxford’daki profesörlük unvanı sadece mükemmel bir şekilde kurgulanmış bir örtü, bir avcı kostümüydü. Ve Ahmet Korkmaz, onun avlanma profiline kusursuz bir şekilde uyuyordu. Gençti, hızla yükseliyordu, devletin kalbindeki bilgilere erişimi vardı ve en önemlisi; koca bir egosu, lükse karşı gizli bir zaafı vardı. Richard, tam üç yıl boyunca bu kibri ve zaafı bir heykeltıraş gibi yontmuş, Ahmet’i kendisine bağımlı hale getirmişti. Artık hasat zamanı gelmişti.
2011 yılının Haziran ayında, Londra’nın en lüks, en ulaşılmaz restoranlarından birinde, loş bir ışık altında akşam yemeği yiyorlardı. Masada ıstakozlar, yıllanmış şaraplar vardı. Tatlılar yenip kahveler yudumlanırken Richard, ceketinin iç cebinden çıkardığı kalın, beyaz bir zarfı usulca masanın üzerine, Ahmet’in önüne doğru kaydırdı. Sesi her zamanki gibi yumuşak ama bu kez içinde farklı bir otorite barındırıyordu.
“Ahmet, üç yıldır bana, araştırmalarıma inanılmaz yardımcı oldun. Senin verdiğin içgörüler sayesinde makalelerim akademik dünyada büyük yankı uyandırdı. Bu başarıda aslan payı senin. Bu zarf, sana olan küçük bir teşekkürüm. Hak edilmiş bir danışmanlık ücreti.”
Ahmet, kalbinin ritminin bir anlığına değiştiğini hissetti. Yutkundu. Zarfı hafifçe araladığında, içinde gıcır gıcır, desteler halinde tam on bin İngiliz Sterlini nakit para olduğunu gördü. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Bu, bir diplomat için muazzam bir meblağdı.
“Richard… Bu, bu çok fazla. Ben bunu kabul edemem,” diyebildi cılız bir sesle. Fakat içindeki o karanlık arzu, paranın kokusunu çoktan almıştı.
Richard gülümsedi. O gülümseme artık bir dostun değil, ruhunu satın alan bir tüccarın gülümsemesiydi. “Hayır Ahmet, sen bunu fazlasıyla hak ettin. Bilginin ve zekanın bir bedeli olmalı. Ve sana bir müjdem var; bundan sonra bu işbirliğimiz çok daha profesyonel bir zeminde devam edecek. Her ay, sadece benimle böyle güzel sohbetler etmeye devam etmen karşılığında sana beş bin Sterlin ödeme yapacağım. Sadece konuşacağız, o kadar.”
Ahmet’in zihninde fırtınalar koptu. Diplomat maaşı fena değildi ama Londra gibi acımasızca pahalı bir şehirde, hayalini kurduğu o gösterişli hayatı yaşamasına asla yetmiyordu. Özel kulüpler, lüks tatiller, pahalı saatler hep bir adım uzağındaydı. Önünde duran zarf, ona o hayatın altın anahtarını sunuyordu. Kendi kendine “Ben casusluk yapmıyorum ki, sadece fikirlerimi söylüyorum” diye fısıldadı içinden. Vicdanını bu ucuz yalanla susturdu. Elini uzattı, zarfı aldı ve ceketinin cebine koydu. O gün, o lüks restoranın loş ışıkları altında Ahmet Korkmaz, ruhunu şeytana satmış ve resmen, farkında bile olmadan bir MI6 ajanı haline gelmişti.
2011 ile 2016 yılları arasındaki o beş yıl, Ahmet için bir altın kafes, bir uyuşma dönemiydi. Her ay Richard ile buluşuyor, her buluşmada devletin biraz daha mahrem alanlarına giriyor, ülkesinin sırlarını o çay masalarında, o şık restoranlarda İngiliz istihbaratına meze yapıyordu. Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakerelerindeki kapalı zarf pozisyonları, NATO zirvelerinde Türk delegasyonunun çizeceği gizli stratejiler, Kıbrıs görüşmelerindeki taviz sınırları, Türkiye-İngiltere ikili ilişkilerinin kamuoyundan saklanan iç yüzü… Richard her bir detayı ustalıkla zihnine kazıyor, karargaha döndüğünde kelimesi kelimesine raporluyordu.
Karşılığında Ahmet, her ay düzenli olarak o kalın zarfları, beş bin Sterlinlik nakdi alıyordu. Beş yılın sonunda tam üç yüz bin Sterlin İngiliz parası geçmişti eline. Bu kirli parayı Türkiye’ye sokamazdı, bu yüzden tamamını İngiltere’de, o çok özendiği lüks yaşam için harcadı. Savile Row’dan dikilen özel takım elbiseler, Michelin yıldızlı restoranlarda yenilen akşam yemekleri, Amalfi kıyılarında yapılan gizli ve şatafatlı tatiller… Dışarıdan bakan biri için Ahmet, kariyerinin zirvesinde, başarılı, karizmatik ve varlıklı bir Türk diplomatıydı. Ama içeride, kendi vatanının sırlarını üç beş kuruşa pazarlayan, boynuna İngiliz tasması geçirilmiş zavallı bir ajandı. Herkesi kandırdığını sanıyordu. Ta ki, Ankara’nın o keskin, o affetmez gözleri üzerine dikilene kadar.
Yıl 2016, aylardan Mayıs. Ankara’da, Yenimahalle’nin eteklerindeki o devasa, yüksek güvenlikli Milli İstihbarat Teşkilatı Karargahı.
Dış Operasyonlar Masası Müdürü Kemal Öztürk, elli dört yaşında, hayatını devlete ve gölgelerin savaşına adamış, gözlerinden hiçbir şey kaçmayan kurt bir istihbaratçıydı. Odasındaki dev ekranlarda, biriminden gelen son veri akışlarını, kriptolu analiz raporlarını inceliyordu. Ekibiyle birlikte yaptığı o rutin analizlerden birinde, zihnini tırmalayan, onu rahatsız eden bir anomali fark etti. Bu, bir istihbaratçının en sevmediği şeydi: Tesadüf edilemeyecek kadar kusursuz bir örüntü. Son beş yıla dönük raporları üst üste koyduğunda tablo ürkütücüydü. Türkiye’nin dış politikadaki bazı en kritik, en mahrem diplomatik pozisyonları, daha masaya oturulmadan İngiltere tarafından sanki sihirli bir küreden bakılmışçasına biliniyordu. Avrupa Birliği kapalı oturumlarında İngiliz delegasyonu, Türk tarafının nerede duracağını, nerede geri adım atacağını ezbere biliyordu. NATO zirvelerinde İngilizler, Türk tarafının hamlelerini daha yapılmadan savuşturacak argümanlarla masaya geliyordu.
Kemal’in gözleri kısıldı. Çenesini sıvazladı. Bu bir tesadüf değildi. Bu bir analiz başarısı da değildi. Bu, içeriden birinin kapıları ardına kadar açtığının resmiydi. Derhal en güvendiği analistlerden oluşan özel bir ekip kurdu ve o kesin talimatı verdi:
“Londra Büyükelçiliğini santim santim inceleyin. İletişim trafiklerini, personelin son beş yıldaki yaşam standartlarındaki değişimleri, temaslarını dökün. İçeride bir sızıntı var. Bizden biri konuşuyor.”
Operasyon büyük bir gizlilik içinde başladı. Tam üç ay boyunca, devasa bir veri yığını iğneyle kuyu kazar gibi tarandı. Ağustos ayının sonlarına doğru, beklenen rapor Kemal’in masasına kondu. Ekip lideri, karşısındaki sandalyeye oturdu ve dosyayı açtı.
“Efendim,” dedi emin bir ses tonuyla, “Şüpheli profil tespit edildi. Londra Büyükelçiliği Müsteşarı Ahmet Korkmaz. Sekiz yıldır Londra’da görev yapıyor. Son beş yıldaki yaşam standardı, harcamaları, tatilleri ve giyimi, resmi diplomat maaşının çok ama çok üzerinde. Ve en dikkat çekici detay… Her ayın ilk haftası, mutlaka Oxford Üniversitesi’nden Profesör Richard Davis adında bir akademisyenle uzun görüşmeler yapıyor.”
Kemal’in kaşları çatıldı. “Richard Davis kim? Gerçekten bir profesör mü?”
Ekip lideri hafifçe gülümsedi. İstihbarat dünyasında herkesin bir maskesi vardı. “Derinlemesine araştırdık efendim. Oxford’da o isimde bir kadro var ama sadece kağıt üzerinde. Adamın gerçek adı Richard Ashworth. Kendisi MI6’nın en yetenekli, en kıdemli saha subaylarından biri. İstihbarat dünyasındaki kod adı ‘Kingfisher’ – Yalıçapkını. Uzmanlık alanı Avrupa’daki Türk ve Orta Doğu diplomatlarını tuzağa düşürüp devşirmek.”
O an, odadaki sessizlik bıçak gibi keskinleşti. Kemal, bulmacanın son parçasını da yerine oturtmuştu. Ahmet Korkmaz, kendi müsteşarları, MI6’nın cebindeydi. Masasındaki kalemi çevirdi. İçgüdüsü hemen gidip haini derdest etmeyi emrediyordu ama aklı ona çok daha büyük, çok daha yıkıcı bir oyun kurmasını söylüyordu. Kararını verdi.
“Ahmet’e hemen dokunmuyoruz. Onu ürkütmeyin. Dört bir yanını sarın. Adım attığı sokağı, bindiği taksiyi, konuştuğu telefonu, gönderdiği her maili izleyin. Richard ile olan her buluşmasını, her para alışverişini saniye saniye kaydedin. Öyle bir dosya hazırlayın ki, ne Ahmet inkar edebilsin ne de İngilizler işin içinden sıyrılabilsin. İkisini de aynı anda düşüreceğiz.”
2016 yılından 2020 yılına kadar tam dört yıl boyunca Teşkilat, Londra’da olağanüstü bir sabır ve gizlilikle devasa bir ağ ördü. Ahmet hiçbir şeyin farkında değildi. Her zamanki kibriyle büyükelçilikteki masasına oturuyor, devletin şifreli mesajlarını okuyor, sonra gidip o pahalı restoranlarda Richard’a satıyordu. Zarfını alıyor, içkisini yudumluyordu. Oysa gölgelerde, her nefesini takip eden, bardağında bıraktığı parmak izini bile dosyalayan görünmez bir ordu vardı. Ahmet’in attığı her adım fotoğraflanıyor, Richard ile fısıldaşmaları en ileri teknoloji cihazlarla kaydediliyordu.
2018 yılına gelindiğinde, Teşkilat’ın elinde artık inkar edilemez bir dağ gibi kanıt birikmişti. Yüzlerce saatlik buluşma kaseti, İngilizlere aktarılan onlarca sızdırılmış yüksek gizlilik dereceli belge, Ahmet’in banka hesaplarında ve nakit harcamalarında açıklanamayan, kuruşu kuruşuna tespit edilmiş yüz binlerce Sterlin. Dosya, Kemal’in masasına geldiğinde ekip hazırdı. “Alalım mı efendim?” diye sordular. Kemal, o meşhur soğukkanlılığıyla, “Hayır,” dedi. “Ahmet sadece bir piyon. Biz şahı da istiyoruz. Richard’ı da o masadan kaldıracağız.”
Bir yıl daha sessizce beklendi. 2019 yılında, oyunun son perdesi için düğmeye basıldı. Teşkilat, diplomatik kanalları tamamen devre dışı bırakarak doğrudan İngiliz istihbaratı MI6’nın tepesiyle kapalı kapılar ardında, son derece gizli bir temas kurdu. Masaya konan mesaj o kadar net, o kadar ağırdı ki, İngilizlerin manevra alanı kalmamıştı.
“Saha subayınız Richard Ashworth’un ‘Kingfisher’ operasyonunu ve tüm faaliyetlerini biliyoruz. Diplomasi kurallarını ihlal ederek müsteşarımız Ahmet Korkmaz’ı devşirdiğinizi saniye saniye belgeledik. Elimizde dünya basınına sızdırırsak teşkilatınızı rezil edecek kanıtlar var. Şimdi, ya bu işi sessizce, kendi aramızda çözeriz ve ikisinin de fişini aynı gün çekeriz, ya da yarın sabah tarihin en büyük diplomatik skandalına uyanırsınız.”
İngilizler köşeye sıkışmıştı. Teşkilatın elindeki belgelerin kusursuzluğunu görünce çaresizce pazarlık masasına oturdular ve anlaşma sağlandı.
Ve tarih 2020 yılının Ekim ayına, o puslu, gri Londra sabahına, bu hikayenin başladığı o karanlık ana geri döndü.
Saat sabah 8.00. Ahmet, büyükelçilikteki odasında Kemal’in telefondaki sesini duyduğunda, dünyanın ekseninden koptuğunu hissetti. “Bugün Türkiye’ye döneceksiniz. Onlarla anlaştık. Richard Ashworth da bugün, şu an görevden alınıyor. Oyun bitti, Ahmet Bey.”
Ahmet, titreyen, kurumuş dudaklarıyla, bir zamanlar dünyayı yöneteceğini sanan o kibirli adamdan eser kalmamış bir halde fısıldadı: “Ne olacak şimdi?”
Kemal’in sesi bir yargıcın tokmağı gibi indi: “Ankara’ya geleceksiniz. Türk adaleti ve mahkeme sizin hakkınızda kararı verecek.”
Aynı günün öğleden sonrasında, Türkiye Büyükelçiliği’nin otoparkından siyah, camları filmli bir araç hızla çıktı. Arka koltukta, iki yanında kaya gibi duran, yüzlerinde en ufak bir mimik bile oynamayan Teşkilat ajanlarının arasında, çökmüş, bitmiş bir Ahmet Korkmaz oturuyordu. Heathrow Havalimanı’nın özel uçuşlar terminaline gittiler. Apronda, motorları çalışır vaziyette, üzerinde ay yıldız olan özel bir devlet uçağı onları bekliyordu. Ahmet merdivenleri çıkarken durakladı, başını çevirip son bir kez puslu Londra gökyüzüne baktı. Kendini kral sandığı, aslında bir köle olduğu, on iki yılını verdiği bu şehri bir daha asla, ama asla göremeyeceğini ruhunun en derinliklerinde hissetti. Kapı kapandı.
Tam o saatlerde, Oxford’un o sessiz, seçkin mahallelerinden birinde, Richard Ashworth’un o tarihi, sarmaşıklı evinin kapısı sertçe çalındı. Richard, sabahlığını giymiş, elinde o çok sevdiği çayıyla kapıyı açtığında karşısında kendi teşkilatının, MI6’nın İç Denetim biriminin soğuk yüzlü ajanlarını buldu. Ekip lideri, içeri bile girmeden, buz gibi bir sesle tebliğ etti:
“Richard, Türkiye operasyonu resmen sona erdi. Ahmet Korkmaz bu sabah Türk istihbaratı tarafından yakalandı. Türklerle masaya oturduk ve anlaştık. Ceketini alıyorsun. Sen, bugün itibarıyla emekliye ayrılıyorsun.”
İstihbaratın o kurt, o yenilmez avcısı Richard şaşkınlıktan donakaldı. “Ama nasıl? Bu nasıl olur? Hiçbir açık vermedik!”
İç Denetim amiri alaycı bir şekilde güldü. “Yanılıyorsun Richard. Türk istihbaratı dört yıldır seni, onu, hepimizi adım adım izliyormuş. Her adımınızı, her nefesinizi kaydetmişler. Masada bizi ezdiler. Büyük bir diplomatik kriz istemiyoruz. Bu yüzden sen, hemen bugün, sessizce ve sonsuza dek sahneden çekiliyorsun.”
Richard, elindeki porselen fincanı yavaşça indirdi. İki büyük devletin satranç tahtasında, kendi kurduğu oyunun altında ezildiğini, Teşkilat’ın on iki yıllık emeğini tek bir hamleyle çökerterek onu mat ettiğini kabul etmek zorundaydı.
2020 yılının Aralık ayı. Ankara’nın dondurucu soğuğunda, ağır ceza mahkemesinin yüksek tavanlı, ahşap kaplı salonu…
Ahmet Korkmaz, takım elbisesiyle değil, buruşuk gömleği ve bitkin yüzüyle sanık sandalyesindeydi. Karşısındaki heyet, bir vatan hainine bakmanın verdiği o ağır, sessiz nefretle onu süzüyordu. Savcı, kalın dosyayı açtı ve iddianameyi tüm salonun kanını donduran bir netlikle okudu:
“Sanık Ahmet Korkmaz; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yüksek menfaatlerine ve güvenliğine karşı casusluk yapmak, devletin gizli kalması gereken stratejik istihbaratını ve diplomatik sırlarını maddi menfaat karşılığında sistematik olarak yabancı bir devletin istihbarat servisine sızdırmak… Tam on iki yıl boyunca, bilerek ve isteyerek sürdürülen bir ihanet.”
Ahmet’in kaçacak, saklanacak, yalan söyleyecek hiçbir yeri kalmamıştı. Önüne konan klasörlerde kendi ses kayıtları, aldığı paraların seri numaraları, hesap dökümleri duruyordu. Başını öne eğdi. Mahkeme başkanının gözlerinin içine bakamayarak, o meşhur, zayıf savunmasını yaptı:
“Hakim bey… Ben başlarda gerçekten neyin içine düştüğümün farkında değildim. Richard’ı saygın bir akademisyen, gerçek bir dost sandım. Sadece ülkemin vizyonunu anlattığımı düşündüm. Sonra… Sonra o ilk para geldiğinde, o lüksün kokusunu aldığımda bir girdaba kapıldım. İçinde bulunduğum durumu anladığımda ise geri dönmek için çok geçti. Beni tehdit ederler, bitirirler sandım. Pişmanım… Çok pişmanım.”
Ancak mahkeme salonlarında, vatanın satılmasının, ihanetin büyüklüğünün ve devletin uğradığı zararın karşısında pişmanlığın hiçbir hükmü yoktu. Hakim, kalemi kırdı.
Karar: Devlete karşı casusluk suçundan 20 yıl ağır hapis cezası.
Ahmet Korkmaz, yirmi yılını geçirmek üzere Sincan’daki yüksek güvenlikli cezaevinin o soğuk, beton hücresine gönderildi. Şatafatlı diplomatik kariyeri, yıllarca inşa ettiği saygınlığı bir günde yok olmuştu. Pasaportu iptal edildi, üzerinde taşıdığı o ünvanlar sökülüp alındı. Devlet, onun İngilizlerden aldığı ve o lüks hayatı için harcadığı üç yüz bin Sterlini, faiziyle birlikte tüm mal varlığına, evine, arabasına el koyarak geri aldı.
Bu karanlık ve ibretlik hikaye, devletlerin o görünmez savaşlarında bize çok temel, çok acı bir gerçeği anlatır: Düşman, sınırınıza her zaman elinde silahı, üstünde üniforması, yüzünde nefretle gelmez. Bazen çok şık bir takım elbiseyle, yüzünde tatlı bir tebessümle, entelektüel bir övgüyle ve masum bir çay davetiyle gelir. Richard, Ahmet’in kafasına silah dayamamıştı. Onu ölümle tehdit etmemişti. Sadece dostluk teklif etmiş, akademik işbirliği diyerek egosunu okşamış, zaaflarını beslemiş, üç koca yıl boyunca nakış gibi güven kurmuştu. Ve doğru zaman geldiğinde cebine koyduğu bir avuç parayla, Ahmet’i farkında bile olmadan kendi ülkesine ihanet eden bir alt ajana dönüştürmüştü. Ahmet, on iki yıl boyunca, güvendiği o çay masalarında Türkiye’nin en mahrem diplomatik sırlarını İngiltere’ye satmıştı.
Fakat Türkiye’nin görünmez muhafızları, Teşkilat, bu ihaneti fark ettiğinde acele etmemişti. Devletin sabrı, en ölümcül silahıdır. Dört yıl boyunca gölgelerde sessizce beklemiş, ilmek ilmek kanıt toplamış, stratejisini kurmuş ve en doğru zamanda, o devasa pençesini kapatarak hem kibrine yenik düşen Ahmet’i hem de kendini yenilmez sanan Richard’ı aynı gün, aynı saatte paramparça etmişti.
Ahmet o lüksü, o şatafatı, o parayı Londra’nın süslü sokaklarında yedi ama bedelini Ankara’nın soğuk demir parmaklıkları ardında ödedi. Çünkü yazılı olmayan o kadim kanun, tarih boyunca hiç değişmedi: İhanet, dünyanın neresinde, hangi süslü masada yapılırsa yapılsın, gün gelir mutlaka vatana döner ve devlet, o faturayı hainin önüne tek kuruşunu bile eksik bırakmadan koyar.