Türkler Ortadoğu’yu Anlamaz!” Dedi Ama… Türk Diplomat Filistin İçin Ayağa Kalktı! 🇹🇷 ABD SUSTU!
**Bir Hikâye: Vicdanın Yüksek Sesi – Cenevre’deki Unutulmaz Konuşma ve Türkiye’nin Cesur Yüzü**
Dostlar, bugün size anlatacağım bir hikâye. Bu hikâye bir diplomatik toplantının sonuçlarıyla başlıyor, ama aslında çok daha fazlasını anlatıyor: Cesaret, yalnızlık, vicdan ve diplomasinin asıl gücünün ne olduğunu. 2024 Mart ayında, İsviçre’nin Cenevre şehrinin dışında lüks ama gizli bir diplomatik tesis basına kapalı, kayıtlara geçmeyen, sadece yedi ülkenin üst düzey dışişleri bürokratlarının katıldığı gayri resmi bir toplantı yapılıyordu. Gündem Ortadoğu’da istikrar, ekonomik işbirlikleri, enerji güvenliği ve tabii ki Filistin-İsrail meselesiydi. Ama gerçek gündem başkaydı: İsrail’i ABD lehine yönetmek ve Ortadoğu’da “istikrar”ı sağlamak.
Toplantıya katılan ülkeler: Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Almanya, Fransa, İspanya, İtalya ve Türkiye. Her ülke iki temsilciyle gelmişti. Masada toplam 14 kişi vardı. Hepsi kariyerinin zirvesindeki diplomatlar. Yıllarca bu işi yapmış, her kelimeyi tartarak konuşan profesyoneller.
Türkiye’yi temsil eden Dışişleri Müsteşarı Ayşe Kara’dı. 48 yaşındaydı. 25 yıldır diplomaside çalışan, sakin ve stratejik düşünen bir kadındı. Yanında genç bir danışman Mehmet vardı. Toplantı sabah 9’da başlamıştı. İlk üç saat rutin konular konuşuldu: enerji hatları, ticaret anlaşmaları, terörle mücadele. Her şey protokol çerçevesindeydi. Nazik, diplomatik, sorunsuz ama öğle yemeğinden sonra gerçek gündem ortaya çıktı.
Amerikalı Dışişleri Müsteşar Yardımcısı David Richardson mikrofonu eline aldı. 60 yaşındaydı. 35 yıllık diplomat, kibar ama sert bir adamdı. “Beyler, bayanlar,” dedi, “şimdi gerçek meseleyi konuşalım. Ortadoğu’da istakrar istiyorsak bazı gerçekleri kabul etmeliyiz. İsrail bölgenin en istikrarlı ülkesidir. Demokrasiyle yönetilir. Ekonomisi güçlüdür ve bölge de barışın garantisidir.”
Ayşe not defterine bir şey yazdı ama konuşmadı. David devam etti: “Bazı ülkeler İsrail’i eleştirerek popülist politika yapıyor ama gerçek şu: İsrail olmadan Ortadoğu kaosa gömülür.” İsrailli yetkili Moşe başını salladı: “Teşekkür ederim David. Tam olarak doğru. Biz barıştan yanayız ama karşımızdaki taraf şiddeti seçiyor.” Alman temsilci diplomatik bir tonla ekledi: “Evet, diyalog önemli ama İsrail’in güvenliği de tartışılmaz.” Fransız ve İspanyol temsilciler sessiz kaldı. İtalyan Alman’ı destekledi.
Sonra David Ayşe’ye baktı. Hafif alaycı bir gülümseme vardı yüzünde. “Türkiye’nin bu konudaki görüşünü merak ediyoruz. Tabii gerçekçi bir yaklaşım bekliyoruz. Türkiye bazen duygusal davranabiliyor.”
Odadaki herkes Ayşe’ye döndü. Ayşe sakin bir şekilde mikrofonu eline aldı. Gözleri masadaki herkesi taradı. Sonra konuşmaya başladı:
“Bay Richardson, teşekkür ederim. Gerçekten gerçekçi olmayı çok seviyorum. O yüzden gerçeklerden başlayayım.”
David’in gülümsemesi dondu.
Ayşe devam etti, sesi hiç yükselmeden: “Son 10 yılda Filistin’de 15.000’den fazla sivil öldü. Bunların yüzde 70’i kadın ve çocuk. Bu rakamlar abartılı değil. Birleşmiş Milletler kaynaklarından. İtiraz ediyorsanız onlara itiraz edin.”
Sessizlik. Ayşe nazikçe elini kaldırdı: “Lütfen bitirmeme izin verin.”
“Gerçek şu: 2 milyon insan 360 km²’lik bir alanda açık hava hapishanesinde yaşıyor. Elektrik günde 4 saat, su kısıtlı. Hastanelere ilaç girmiyor.”
David rahatsız olmuştu.
“Bay Kara, buradaki gündemimiz?” “Gündemimiz Ortadoğu’da istikrar,” dedi Ayşe sözünü keserek. “Peki 2 milyon insanı açlığa, susuzluğa mahkum edip istikrar beklemek sizce gerçekçi mi?”
Odadaki herkes nefesini tutmuştu. Fransız temsilci kaşlarını kaldırdı. İspanyol öne eğildi. Ayşe bu sefer Moşe’ye döndü:
“Bay Levi, siz barıştan bahsettiniz. Peki barış istiyorsanız neden evler yıkılıyor? Neden çocuklar okulda ölüyor?”
Moşe sertleşti: “Biz kendimizi savunuyoruz. Teröre karşı.”
“Teröre karşı mı?” Ayşe’nin sesi hala sakindi ama keskinleşmişti. “5 yaşındaki bir çocuk terörist midir? Hastanedeki bir doktor terörist midir? Ekmek kuyruğundaki bir anne terörist midir?”
Odadaki herkes nefesini tutmuştu.
Ayşe ayağa kalktı. Artık oturarak konuşmuyordu.
“Komutanlar, bayanlar,” dedi sesini yükselterek, “ben burada duygusal konuşmuyorum. Ben burada insani konuşuyorum. Ve eğer insanlık bu masada duygusallık sayılıyorsa o zaman ben gururla duygusalım.”
David araya girmeye çalıştı: “Bay Kara, lütfen sakin olun.”
“Ben sakinim,” dedi Ayşe. “Ama vicdanım sakin değil. Çünkü biz burada istikrar konuşurken şu anda Gazze’de bir anne bebeğinin cenazesini kucağında tutuyor. Şu anda bir baba evinin enkazında çocuğunu arıyor. Şu anda bir çocuk anne diye ağlıyor ama annesi yok. Çünkü bomba onu aldı.”
Sessizlik. Derin, ağır bir sessizlik. Ayşe masanın etrafında yürümeye başladı. Herkese teker teker baktı.
“Biz burada ekonomiden konuşuyoruz ama orada insanlar çöpten yemek arıyor. Biz burada güvenlikten konuşuyoruz ama orada çocuklar bomba sesinden uyuyor. Biz burada barıştan konuşuyoruz ama orada aileler cenazelerini toprağa gömemiş ağlıyor.”
Fransız temsilci gözlerini kapatmıştı. İtalyan başını eğmişti. İspanyol Ayşe’ye bakıyordu. Gözleri dolmuştu.
Ayşe David’in karşısına geldi. Gözlerinin içine baktı:
“Bay Richardson, siz gerçekçi olmamızı istediniz. İşte gerçek: Filistin’de yaşanan soykırımdır. Uluslararası hukukun, insan haklarının, vicdanın hiçe sayılmasıdır. Ve eğer biz bu masada oturup bunu görmezden gelirsek tarih bizi affetmeyecek.”
David cevap veremedi.
Ayşe şimdi Moşe’ye döndü:
“Bay Levi, ‘Siz kendimizi savunuyoruz’ dediniz. Peki tanklar, F-16’lar, bombalar bunlar savunma mı yoksa katliam mı?”
Moşe sertçe cevap verdi: “Bizim de vatandaşlarımız ölüyor.”
“Evet,” dedi Ayşe. “Ve her ölüm bir trajedi. Ben İsrailli sivillerin ölmesini istemiyorum ama şu gerçeği de görmezden gelemeyiz. Bir tarafta dünyanın en güçlü ordusu var. Diğer tarafta elektriği olmayan insanlar var. Bu eşit bir çatışma değil. Bu güçlünün güçsüze yaptığı zulümdür.”
Odada kimse konuşmuyordu. Herkes Ayşe’yi dinliyordu.
Ayşe masanın başına döndü. Ellerini masaya koydu ve en sert cümlesini kurdu:
“Komutanlar, bayanlar, tarih bizi buradan değerlendirmeyecek. Tarih bizi vicdanımızdan değerlendirecek ve ben çocuklarıma, torunlarıma, ‘Sen Filistin’de çocuklar ölürken ne yaptın?’ diye sorduğunda sustum diyemem. Ekonomi konuştum diyemem. Gerçekçi oldum diyemem. Ben ayağa kalktım ve gerçeği söyledim diyeceğim. Yalnız kaldım ama susmadım diyeceğim. Çünkü insanlık güçten değil vicdandan ölçülür.”
Ve oturdu.
Odada 10 saniye kimse konuşmadı. Sonra İspanyol temsilci yavaşça alkışlamaya başladı. Fransız ayağa kalktı ve alkışladı. İtalyan gözlerini silerek alkışladı. Alman bir an tereddüt etti. Sonra o da alkışladı.
David ve Moşe hareketsiz oturuyorlardı. Yüzleri kıpkırmızıydı.
Fransız temsilci mikrofonu aldı:
“Bay Kara, teşekkür ederim. Sizin cesaretiniz benim utancımı ortaya çıkardı. Fransa olarak Filistin halkının haklarını savunacağımızı burada ilan ediyoruz.”
İspanyol ekledi: “İspanya’da aynı şekilde insanlık siyasetten üstündür.”
İtalyan: “Biz de katılıyoruz.”
Alman daha temkinliydi ama “Almanya insan haklarının korunmasını destekler,” dedi.
David ayağa kalktı. Sesi titriyordu:
“Bu toplantı, bu toplantı diplomatik protokole aykırı.”
“Protokol mü?” Fransız temsilci araya girdi. “Biz burada insanlardan bahsediyoruz. Protokol vicdandan önemli değil.”
Moşe sinirliydi: “Siz hepiniz tek taraflı.”
“Hayır,” dedi Ayşe sakince. “Biz tarafsızız. Biz insanlık tarafındayız.”
Toplantı o gün erken bitti. Hiçbir ortak açıklama yapılmadı. Çünkü artık uzlaşma yoktu.
Ama bir şey değişmişti. Avrupa artık sessiz kalmıyordu.
O akşam Ayşe otelin lobisinde Mehmet’le oturuyordu. Genç danışman sordu:
“Müsteşarım, siz bugün çok cesur konuştunuz ama sonuçları olabilir. ABD ve İsrail bize baskı yapabilir.”
Ayşe gülümsedi:
“Mehmet, biliyor musun diplomasi sadece çıkar değildir. Bazen doğru olanı yapmaktır. Ve bugün doğru olanı yaptık. Ama yalnız kaldık.”
“Hayır,” dedi Ayşe. “Yalnız başladık ama yalnız bitirmedik. Gördün mü? Fransa, İspanya, İtalya hepsi bizimle geldi. Çünkü vicdan yalnız kalmaz. Vicdan sessiz olanları ayaklandırır.”
Bir hafta sonra Fransa, İspanya ve İtalya ortak bir açıklama yaptı: “Filistin halkının hakları tanınmalıdır.”
Bir ay sonra Avrupa Parlamentosu İsrail’e yaptırım tartışmaya başladı. 6 ay sonra Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Filistin’in durumu tekrar gündeme geldi ve bu sefer Avrupa sessiz kalmadı.
Ayşe Kara o günden sonra uluslararası basında vicdanın sesi olarak anıldı.
Bir gün bir Amerikalı gazeteci ona sordu:
“Bay Kara, o gün Cenevre’de ne hissettiniz? Korkmadınız mı?”
Ayşe gülümsedi:
“Korktum. Ama susmanın korkusundan daha büyük bir korku yoktur. Çünkü susmak vicdanınızı öldürür. Peki yalnız kalmaktan korkmadınız mı?”
“Yalnızlık yanlış tarafta olmaktan iyidir. Ben doğru taraftaydım ve doğru taraf asla yalnız kalmaz.”
Bugün Ayşe Kara, Türkiye Dışişleri Bakan Yardımcısı. Uluslararası sahnede Türkiye’nin sesini en güçlü şekilde duyuran isim ve her yeni diplomat Dışişleri Akademisi’ne eğitim alırken ona Ayşe Kara’nın Cenevre konuşması dinletiliyor.
Ders basit: Diplomasi sadece çıkar değildir. Diplomasi bazen cesaret demektir. Bazen vicdan demektir. Bazen yalnız kalmayı göze alarak doğruyu söylemektir.
Bu hikâye bize ne anlatıyor? Güç her zaman haklı olmayı getirmez. Sessizlik her zaman güvenli olmayı getirmez ama vicdan her zaman doğruyu getirir. Ayşe Kara o gün Cenevre’de yalnız başladı ama konuşması bittiğinde Avrupa onun arkasındaydı.
Çünkü gerçek susturulamaz ve vicdan tek başına bile güçlüdür. İşte bu yüzden bazı kahramanlar savaş meydanında değil, diplomatik masalarda doğar ve bazı zaferler silahla değil kelimelerle kazanılır. Onlar sessizlik içinde mücadele ediyor.
Biz onların hikâyesini anlatıyoruz. Vatan sağ olsun.