Kocam, annem öldükten sonra verilen partide misafirini ağırlamamı istedi – ama öğrendiğinde şok oldu
Kocam, annem öldükten sonra verilen partide misafirini ağırlamamı istedi – ama öğrendiğinde şok oldu
**Geceye Damga Vuran Akşam: Bir Yas ve Öfke Hikâyesi**
İmtiyaz. Annenin mezarı da artık yok. Ağlamak ne anlama geliyor? Annen dirilmeyecek. Hadi çabuk yemek hazırla. Arkadaşlarım birazdan gelecek. Kocam Murat’ın annemin mezarlıktaki toprağı hala ıslakken cenazeden eve döndükten tam iki saat sonra ağzından çıkan ilk cümle buydu.
O gün annemin ölüm gününde beni kendi evimde garson gibi kullanmaya zorladı. Ta ki o gece eve bir adam gelip “İş dünyasındaki herkes kayın validenin kim olduğunu biliyor. Bir tek sen bilmiyorsun” diyene kadar. İşte o geceden sonra her şey değişti. Bu arada Gerçek Anlar kanalındaki bu hikayeyi izlerken sen de yorumlara “Hangi şehirden izlediğini yazmayı unutma. Like atıp abone olursan bu tarz gerçek hayata dokunan hikayeleri daha çok paylaşabilirim” demeyi unutma.

Arabanın motoru sustuğunda, garajın sessizliğinde o ses bana tokat gibi çarptı. Öğle güneşi tepemde cayır cayır yanıyor sanki içimdeki simsiyah bulutlarla alay ediyordu. Daha iki saat önce tek yakınım, annem Ayşe’nin cansız bedenini ıslak kırmızı toprakla buluşturup mezarlıktan ayrılmıştım. Toprağın yağmurla karışmış çamurun ve yasemin çiçeklerinin kokusu hala burnumun ucundaydı. Kurumuş gözyaşımın tuzu yanaklarıma yapışmış duruyordu.
Arabadan inerken bacaklarım sanki kurşun dökülmüş gibi ağırdı. Tek isteğim odama kapanmak, kapıyı kilitlemek ve annemin kokusunun hala sindiği eski yastığına sarılıp içimde sıkışıp kalan son gözyaşlarını dökmekti. Daha elimi evin kapı koluna uzatamadan Murat’ın sabırsız sesi sessizliği yardı. Kollarını kavuşturmuş, pahalı saatine bakıyor. Kaşları sinirle çatılıydı. En ufak bir üzüntü, pişmanlık, saygı ifadesi yoktu yüzünde. Tam tersine gözlerinde tuhaf bir telaş ve heyecan parlıyordu.
Arabanın bagajını açtı. Ne zaman aldığını bile bilmediğim kocaman market poşetlerini çıkarmaya başladı. Ben ise evin girişinde annemin çok sevdiği ama sabah evden aceleyle çıktığım için sulamayı unuttuğum saksı yaseminlerin solmaya yüz tutmuş çiçeklerine boş boş bakıyordum. Murat poşetleri sertçe yere bıraktı. Çıkardığı gürültü başımdaki zonklamayı artırdı. Buz gibi bakışlarını üzerime dikti. Sanki hadi hareket etsene. Der gibi.
Onu görmezden gelip içeri girip biraz olsun dinlenmek istedim. Bedenim bitmişti. Sadece gece boyu annemin cenazesiyle uğraştığım için değil, içimdeki dünya yerle bir olduğundan tam adım atmıştım ki Murat kolumu çelik mengene gibi kavradı. Beni kendisine döndürdü. Bakışı sert, emrediciydi. Şimdi dinlenemeyeceğimi iki saat sonra iş yerinden önemli misafirler geleceğini, bugün uzun zamandır beklediği terfi kutlamasını yapacağını söyledi. Tüm ekip arkadaşlarını ve birim amirlerini yemeye çağırmıştı. sözlerini duyunca dilim tutuldu. Kulaklarıma inanamadım. Annemi toprağa verdiğim gün aynı evde kahkahalı bir terfi partisi. Boğazım düğümlendi.
Çatallanan bir sesle yalvarmaya başladım. O partiyi iptal etmesini en azından başka bir yere taşımayı rica ettim. Bu evin bugün yas evi olduğunu, gülüp eğlenen insanları duymaya dayanamayacağımı söyledim. Annesinin hayatı boyunca Murat’a nasıl kol kanat gerdiğini, zor zamanlarında hep onun arkasında durduğunu, emekli maaşından artırıp bize gizli gizli nasıl para verdiğini hatırlattım. Belki vicdanı uyanır diye. Ama sözlerim tam tesiri etmedi. Murat’ın yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi. Kolumdaki kavrayışı daha da sertleşti. Kemiklerim kırılacak sandım.
Evin önünde komşuların duyabileceği bir sesle bağırmaya başladı. Ağzından çıkan her kelime zaten açık olan yarama saplanan yeni bir bıçak gibiydi. “Annen öldü işte bitti. Boşuna ağlama geri gelmeyecek. Hayat devam ediyor. İki damla gözyaşı için benim terfimi mahvedemezsin. Hemen gir içeri. Yemekleri hazırla. Misafirlerimi aç. Asık suratla karşılamayacaksın. Beni itti. Geriye doğru sendeleyip neredeyse duvara çarpıyordum.” İçinde taze tavuk, sebzeler, baharatlar ve şişe içecekler olan poşetleri üstüme fırlattı. Bir kısmı yere saçıldı. “İki saat içinde bu evde yaz havası istemiyorum. Masada yemekler hazır olacak. Ortalık tertemiz olacak. Sen de adam gibi giyinmiş, gülümser halde misafirlerimi karşılayacaksın.” diye ultimatom verdi.
Sonra hiçbir şey olmamış gibi ıslık çalarak banyoya girdi. Ben terasun fayanslarının üzerine çöktüm. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Gözyaşlarım yeniden sel oldu. Poşetlerden yere saçılan domatesleri, biberleri, tavuk paketlerini titreyen ellerimle tek toplarken annemin sesi kulaklarımda çınladı. “Kızım ne olursa olsun yuvanızı koru. Kocana karşı sabırlı ol.” derdi hep. Murat’ın iyi kalpli, sadece bazen öfkesine yenilen biri olduğuna inanırdı. Annemin bu son vasiyetine saygı duyabilmek için kendimi zorlayarak ayağa kalktım. Derin bir nefes alıp poşetleri mutfağa taşıdım.
Burası annemin en sevdiği yerdi. Köşedeki sandalyeye oturur, soğan doğrarken gençliğini anlatırdı. Şimdi mutfak bomboş ve buz gibiydi. Ruhum çekilip alınmış bir makine gibi otomatik hareket etmeye başladım. Buz gibi suyla pirinç yıkarken sabah annemin cansız bedenine son kez dokunduğum an gözümün önüne geldi. O soğuk ten, huzurlu yüzü, gözyaşlarım pirinç tenceresine doğru süzüldü, yıkama suyuna karıştı. Kolumun tersiyle yüzümü sertçe sildim ama nafile. Ne kadar bastırsam o kadar hızlı akıyordu. Soğanları, biberleri kesmeye başladım. Baharat kokusu gözlerimdeki yanmayı artırdı ama göğsümdeki acının yanında hiçbir şeydi.
Bıçakla kesme tahtası arasındaki ritmik ses yaklaşan cehennem partisinin saniyelerini sayıyordu sanki. Yemekler yavaş yavaş pişerken salona geçtim. Murat buranın geniş ve şık görünmesini istemişti. Ağır koltukları tek başıma itekleyerek yer değiştirdim. Aslında tertemiz olan park zemini bir daha süpürdüm. Hala toz var. demişti. Sırtım kopacak gibi ağrıyana kadar yerleri sildim. Gözüm salonun duvarındaki annemin fotoğrafına takıldı. Murat, “Moral bozuyor. İndir şunu.” demişti az önce. Gözlerimi dikerek tek kelime etmeden reddettim. O an verebildiğim tek küçük direnişti. Uzun uzun homurdansa da fotoğrafı orada bırakmak zorunda kaldı.
Zaman acımasızca akıp gitti. Ev pişen yemeklerin kokusuyla dolmaya başladı. Tavuk haşlama, et yahnisi, acılı ciğer sote. Normalde bayram sofralarında ya da hayırlı bir kutlamada sunulacak bereket simgesi yemeklerdi bunlar. Ama bugün bir yasın üzerine kurulmuş sahte mutluluk masasına gideceklerdi. Alnımdan soğuk terler akıyordu. Üzerimdeki kıyafetim bulaşık suyu ve terden sırlı sıklama olmuştu. Annemin bana düğün hediyesi olarak aldığı porselen tabakları uzun masanın üzerine dizdim. O kırışık ellerinin bu tabaklara son kez dokunuşunu dün gibi hatırlıyordum. “Bunları sadece çok özel misafirler geldiğinde kullan.” demişti. Şimdi o tabaklara annemin ölümünü umursamayan insanlar dokunacaktı. Murat odadan çıktı. Tertemiz takım elbisesi keskin parfüm kokusuyla oldukça gösterişli görünüyordu. Etrafı acımasız bir usta başı gibi kontrol etti. Tavuk yemeğinin suyundan bir kaşık tadıp kısa bir baş sallamayla yetindi. “Fena değil.” Der gibi. Bir teşekkür bile etmeden bu kez benim görünüşümü eleştirmeye başladı. Yüzümün çok soluk, saçlarımın dağınık olduğunu söyleyip yeniden bağırdı. Hemen duş alıp üzerimi değiştirmemi, misafirlerinin bakımlı bir ev sahibi görmesini gerektiğini, hizmetçi gibi görünmemem gerektiğini buyurdu. “Gülen yüz, sıfır şikayet, gözyaşı yok.” şartını tekrarladı.
Ayaklarımı sürüye sürü banyoya gittim. Duşun altında tüm gün boyunca içimde biriktirdiğim isyanı ve acıyı suyun sesine karışan hıçkırıklarla bıraktım. Sanki bütün derimi kazısam bu keder çıkıp gidecek sandım. Ama acı derimde değil, kanımda, nefesimdeydi. Duştan çıkıp bedenimi kuruladım. Sade ama temiz bir kıyafet giydim. Yüzüme makyaj yapmadım. Gözlerimin şişliğini kapatacak hiçbir şey yoktu. Aynaya baktığımda solgun bir yüz altı mor halkalarla çevrili sönmüş gözler gördüm. Bu annesini kaybeden bir çocuğun yüzüydü. Üzerine kocasının egosu uğruna zorla takılan sahte bir mutluluk maskesi. Odan kapısını açıp salona çıktığımda Murat çoktan giriş kapısında bekliyordu. Yüzüme şöyle bir baktı küçümseyen bir gülümsemeyle. “Yine de mutsuz görünüyorsun ama artık geç idare edeceğiz.” dedi. Tam o sırada kapı zili çaldı. Kalbim hızla atmaya başladı. Sevinçten değil boğulacakmışım gibi tuhaf bir sıkışma yüzünden. İlk misafir gelmişti. Cehennem gibi gece resmen başlıyordu.
Murat sanki az önce bana bağıran o değilmiş gibi bir anda yüzüne kocaman sahte bir gülümseme yerleştirdi. Kapıyı açıp gelenleri yüksek sesle kahkahalarla karşıladı. Ben arkasında başım hafif öne eğik, derin bir nefes alıp evin hanımı olduğu halde kendi evimde garson rolünü oynamaya hazırlanan biri gibi bekledim. Hem de annemin ölüm gününde. Kapıdan içeri Murat’ın iş arkadaşları kalabalık bir grup halinde girdiler. Farklı parfüm kokuları, yüksek kahkahalar, senkronu bozulmuş anlamsız şakalar, ayakkabıları az önce uzun uğraşla sildiğim zemini hoyratça çiğniyordu. Hiçbiri başın sağ olsun demedi. Muhtemelen Murat onlara hiçbir şey söylememişti ya da bir yaşlı kadının ölümü kutlama atmosferini bozacak küçük bir ayrıntı sayılmıştı.
Salon içine dağılırken mobilyaları inceleyip eve, “Ne kadar güzel yer yapmışsınız Murat Bey, terfiniz de tam yakışmış.” diye metiyeler düzüyorlardı. Ben köşede elimde önceden hazırladığım bu gibi portakal şerbeti dolu bardakların bulunduğu tepsiyle bekliyordum. Murat beni misafirlerine tanıtırken, “Bu da eşim Elif. Sağ olsun bugün her şeyi o hazırladı.” dedi ama sanki evin garsonuğundan bahseder gibi. Çoğu başını hafifçe sallayıp boş bir bakışla şöyle bir yüzüme baktı. Sonra anında Murat’ın anlattığı esprilere geri döndü. Murat grubun merkezinde olmanın tadını çıkarıyor, peş peşe anlattığı neşesiz şakalara altındaki çalışanları gereğinden fazla gülüyordu. Her kahkahada içim biraz daha sızlıyor. Bu ev bir yas evi. Sizse sanki kulüpte eğleniyorsunuz diye bağırmak istiyordum.
Murat gözleriyle bana işaret verdi. Görevim başlamıştı. Tepsiyi iki elimle sıkıca kavrayıp tek tek bardakları uzatmaya başladım. Titreyen ellerim kederimden mi yorgunluktan mı emin değildi. Murat’ın göbekli bir iş arkadaşına bardak uzattığımda adam göz teması bile kurmadan galiba yeni başlayacak projelerinden bahsetmeye devam etti. Bardaklar hızla tükeniyor. Ben defalarca mutfakla salon arasında mekik dokuyordum. Mezarlıkta saatlerce ayakta kalmaktan zaten zonklayan bacaklarım her adımda isyan ediyordu ama ayakta durmaktan başka seçeneğim yoktu.
Murat salonun bir köşesinden beni göz ucuyla sürekli kontrol ediyor, bir saniye bile boş durmamamı istiyor gibiydi. Ev daha da kalabalıklaştığında ikinci grup da geldi. Onların arasında bir kadın diğerlerinden çok daha dikkat çekiciydi. Adı Zeynep’ti. Murat işten bahsederken onun adını sık sık ağzına alırdı. “Zeynep çok yetenekli. Zeynep olmasa bu proje yürümezdi.” diye. Ama Murat’ın Zeynep’e bakışındaki parıltının sadece profesyonel takdir olmadığını uzun zamandır hissediyordum. Zeynep sanki burası kendi eviymiş gibi özgüvenle içeri girdi. Murat’a öyle samimi bir şekilde sarıldığı, koluna dokundu ki içim istemsizce burkuldu. Murat’ın yüzü onu görünce bambaşka bir şekilde aydınlandı. Az önce bana bakarkenki sabırsız ve tahammülsüz adam gitmiş, yerine ilgi görmeye aç genç, delikanlı gelmiş gibiydi. Zeynep beni baştan aşağı süzen küçümseyici bir bakış fırlattı. Ağzında en ufak bir tebessüm yoktu. Sadece hafif alaycı bir dudak büküşü.
Murat onu ve birkaç yakın arkadaşını salonun en rahat, en gösterişli koltuğuna oturttu. Sonra beni yüksek bir sesle çağırdı. “Elif, Zeynep Hanı’a özel bir tabak hazırla. Bizim en özel misafirimiz o.” Bugün yutkundum. İçimdeki acıyı bastırmaya çalışarak mutfağa döndüm. Bir tabağa özenle pilav, tavuk haşlama, et yahnisi ve acılı ciğer soteden aldım. Tabağı dikkatle süsleyerek iki elimle taşıyarak Zeynep’in oturduğu koltuğun önüne gittim. Tabak dolu, ağırdı. Ona doğru eğilip afiyet olsun dedim. O ise ne teşekkür etti ne doğru dürüst yüzüme baktı. Tabaktan gözünü ayırmadan Murat’la konuşmayı sürdürdü. Tüm bu aşağılanmayı sessizce yutarak mutfağa dönmek için arkamı dönmüştüm ki bir anda korkunç bir şangırtı sesi salonu doldurdu. Seramik tabağın sert zemine çarpma sesi ile birlikte herkes sustu. Gözler otomatik olarak sesin geldiği yere çevrildi. Zeynep’in önüne az önce bıraktığım tabak paramparça olmuş. Pilav ve yağlı tavuk suyu annemin göz bebeği halısının üzerine yayılmıştı.
Zeynep sanki gerçek değilmiş gibi abartılı bir şaşkınlıkla ayağa fırladı. Yüzünde yapmacık bir korku ifadesi vardı. Sonra parmağını bana doğru uzatarak yüksek sesle bağırdı. “Tabak kırıldı. Elif tabağı düzgün koymadın. Elimden kaydı. Bak halıma ne hale geldi.” Oysa eminim tabağı onun eline sağlam teslim etmiştim. Ama itiraz etme fırsat bile bulamadan Murat hamle yaptı. En ufav bir ne oldu diye sormak yerine doğrudan bana döndü ve bağırmaya başladı. “Hep aynı sakarlık. Misafirin önüne tabak koymayı bile beceremiyorsun. Annem öldü diye bütün dünyanın senin etrafında döndüğünü mü zannediyorsun? Rezil ettin beni.”
Yüzüm bir anda yanmaya başladı. Utanç, öfke, kırgınlık hepsi birbirine karıştı. Gözyaşlarımı tutmak için dişlerimi sıktım. Tabak onun elindeydi. Ben demek istedim ama Murat’ın gözlerindeki tehdit dolu bakış kelimelerimi boğazıma geri itti. Onun karşısında çıkışmanın bu kalabalığın içinde beni daha da küçük düşürmekten başka bir işe yaramayacağını biliyordum. Zeynep sanki gerçekten mağdurmuş gibi ayağındaki hafif sos lekesi silkeledi. “Ayakkabıları mahvoldu. Halı kokacak şimdi.” diye şikayet etmeyi sürdürdü. Ben ise içimde kalan son gurur kırıntısını da yutarak dizlerimin üzerine çöktüm. Paramparça olmuş tabağın keskin parçalarını çıplak ellerimle toplamaya başladım. Birkaç misafir bana acıyan bakışlar attı ama hiçbiri Murat’ı kızdırmamak için yardım etmeye cesaret edemedi. Zeynep hala ayakta tepemde dikilmiş “şunu lekeleri çabuk temizle yayılmasın diye” beni azarlamayı sürdürdü. Sanki evin sahibi o. Ben gerçek bir hizmetçiydim.
Annemin en sevdiği halının üzerinde başımı öne eğmiş bir bezi sertçe bastırarak yağlı tavuk suyunu temizlemeye çalışırken hıçkırıklarımı boğazıma zorla bastırıyordum. O an kendi evimde annemin ölüm gününde kocam ve onun kadın arkadaşının ayakları altında ezilen değersiz biri gibi hissediyordum. Halıyı temizyip kırık parçaları topladıktan sonra Murat yüzü hala öfkeli ama sesini biraz kısarak, “Sen mutfağa git, ortalıkta görünme. Canımı sıkma. İyice sinirimi bozuyorsun.” dedi.
Elimdeki kırık tabak parçalarıyla mutfağa doğru yürürken bacaklarım titriyordu. Musluğun başına yaslanıp suyu sonuna kadar açtım. Akıp giden suyun sesi içimde kopan fırtınayı biraz olsun saklasın diye. O an artık kendimi tutamadım. Avuçlarımı yüzüme kapatıp bütün gün boyunca ertelediğim hıçkırıklarımı serbest bıraktım. “Anne diye içimden haykırıyordum. Ben ne yapacağım şimdi? Keşke beni bu halde görmeseydin ama kendimi toplama fırsatım bile olmadı.” Murat hiçbir şey olmamış gibi mutfak kapısında belirdi. Ne özür dilerim dedi ne de iyi misin diye sordu. Yüzünde yalnızca sabırsız bir ifade vardı. “Misafirler meyve istiyor. Çabuk meyve doğra düzgünce yerleştir.” dedi. Gözyaşlarımı aceleyle sildim. “Peki” demekten başka çarem yoktu. Ben mutfakta meyve doğrayıp tabak hazırlarken salondan tekrar gürültülü kahkahalar yükselmeye başladı. Müzik sesi açılmıştı. Biraz önce yaşanan tüm o utanç verici sahne onlar için küçük bir aksaklıktan ibaretti. Çabuk unutulmuştu. Hala aç olmayan midelerine yemek, kalpleri tamamen bana kapalı olduğu halde sevinç ve alkol dolduruyorlardı. Saatler ilerledikçe dışarıdaki gökyüzü yavaş yavaş kararmaya, içimdeki umut da onların sohbeti kadar hızlı sönmeye başlamıştı.
Meyve tabaklarını büyük bir tepsiyle salona götürdüm, masaya bıraktım. Zeynep’in zafer dolu bakışlarından özellikle kaçındım. Tam her şey dayanamayacağım kadar ağırlaşıyorken evin önünde farklı bir motor sesi duyuldu. Bu sefer sıradan bir arabanın değil ağır tok sesiyle belli eden pahalı bir aracın motoru. Pencereye yakın oturan birkaç misafir merakla dışarı bakıp bir anda yüzlerini ciddileştirdi. Aralarında fısıldaşmalar başladı. Murat da elindeki bardağıyla camın yanına yönelip bakınca yüzünden tüm rengi çekildi. Kapının önünde siyah parlak bir sedan duruyordu. Üniformalı şoför arka kapıyı saygıyla açtı. “İş yerinde herkesin en tepede.” diyerek saygı duyduğu şirketin sahibi Faruk Bey ağır adımlarla evimizin önündeki merdivenlere yöneliyordu. O an salondaki hava tamamen değişti. Daha birkaç saniye önceki kahkahalar kesildi. Müzik apar topar kapatıldı. Herkes yerinden kalkıp ne yapacağını bilemez bir halde dikilmeye başladı.
Murat’ın çenesi titriyordu, alnından boncuk boncuk ter akıyordu. O böyle bir ev davetine en üst düzey patronunu hiç çağırmamıştı. Zaten cesaret edemezdi de. Faruk Bey kapıdan içeri girdiğinde üzerindeki koyu renk takım elbisesi, düzgün taranmış hafif kır saçları çevresine yaydığı otorite kokusuyla salonun tamamına hakim oldu. Yüzünde anlaması zor ciddi bir ifade vardı. Gözleri odayı ağır ağır taradı. Duvardaki süslerden, dağınık masalardan, yarı boş tabaklardan, yerdeki kırıntılardan benim şişmiş gözlerime kadar her şeyi tek inceledi. Murat kendini toparlamaya çalışarak Faruk Bey’e yanına koştu. Hafifçe eğilip aşırıya kaçan bir saygıyla elini uzattı. Sesi titreyerek, “Faruk Bey, ne büyük sürpriz, ne büyük onur. Keşke önceden haberim olsaydı daha iyi hazırlık yapardım. Bu sadece küçük bir kutlama, ekiple ufak bir teşekkür yemeği.” diyerek söze girdi. Faruk Bey sadece hafifçe başını salladı. “Ne rica ederim” dedi ne de sahte bir gülümseme takındı. Sanki bir denetim için gelmişti.
Yavaşça içeri ilerlerken arkadaşları iki yana çekilip ona yol açtı. Ben ise mutfağa en yakın köşede elimde hala terli bulaşık kokan ellerimle tuttuğum meyve tabağının ardından boş boş bakıyordum. Murat paniğini misafirperverlik kisvesi altında gizlemek için hızla bana döndü. Sesi bu kez sert değil ama dişlerinin arasından sıkılmış bir tonda çıktı. “Elif, çabuk Faruk Bey’e sıcak bir çay hazırla. En iyi fincanlardan olsun. Hadi çabuk.” Olduğum yerde irkildim. Kıyafetim hala biraz ıslaktı. Gözlerim kızarmıştı. Bu halle patronunun karşısına çıkmak istemiyordum. Ama o evde Murat’ın emirlerini sorgulayacak gücüm kalmamıştı. Mutfakta handen titreyerek dolaptan en düzgün fincanı aldım. Kaynar suyu çaya dökerken salondan Murat’ın sırıtarak anlattığı yalanları duyuyordum. Faruk Bey, “Ekip arkadaşlarımı kırmak istemedim. Onlar terfimi kutlamak için çok ısrar etti. Murat Bey, ne olur biz de küçük bir şeyler yapalım” dediler. Ben de dayanamadım. “Yoksa siz zahmet edip gelirsiniz” diye hiç düşünmemiştim. Sanki her şey onun istemi dışında gelişmiş. O da mahcup, mütevazı bir lidermiş gibi içim acı bir gülümsemeyle burkuldu. Suya karışmasın diye yanaklarımdan süzülen yaşları silip tepsiyi elime aldım. Salona doğru yürürken herkesin bakışları Faruk Bey’deydi. O hala ayakta. Oturma tekliflerini geri çeviriyor, salonun ortasında dikiliyordu. Murat iyice gerilmişti. Tebessümleri yapmacıklaştıkça yüzündeki çizgiler daha da belirginleşiyordu.
Tam masaya yaklaşıp çay tepsisini uzatacakken Faruk Bey aniden bana döndu. Bakışları bir anda çaydan değil benden yana kaydı. Göz göze geldiğimiz o an sanki zaman kısa süreliğine durdu. O keskin bakışlarında şaşkınlık, merak ve derin bir şefkat karışımı gördüm. Ben refleks olarak başımı eğdim, misafir odasında yanlışlıkla içeri girmiş çekingen bir çocuk gibi. Murat ise bu bakışı fark eder etmez hamle yaptı. Faruk Bey leime arama girerek beni adeta perdelemeye çalıştı. Gergin bir gülümsemeyle kusura bakmayın eşim bugün biraz dağınık. Hafif de rahatsız duygusal da bir insandır. Onun için ağlamak alınmaca küsmecesiz günlük rutinidir. diye lafı hafife almaya çalıştı. “Önemli bir şey yok efendim. Kadın milleti işte biraz hassastır.” Sözlerini tamamlamadan Faruk Bey elini hafifçe kaldırdı. Küçük ama çok net bir hareket. “Yeter” der gibi. Murat’ın dudakları istemsizce kapandı.
Düşük ama son derece net bir ses tonuyla konuştu. “Murat ben sana sormadım. Ben eşine bir soru sordum.” Salonda adeta görünmez bir buz kütlesi oluştu. Kimse nefes almaya cesaret edemiyordu. Murat’ın yüzündeki renk gidip geldi. Birkaç saniye önce ezip geçtiği kadının şimdi patronunun gözünde doğrudan muhatap olması egosuna ağır gelmişti. Faruk Bey bakışlarını yeniden bana çevirdi. Bu kez yumuşok ama kararlı bir sesle konuştu. “Evladım neden sağlıyorsun?” Sanki o basit soru bütün gün boyunca içimde tuttuğum selin önündeki son seti de yıktı. Dudaklarımı ısırdım, gözlerim yandı. Murat’a içgüdüsel olarak kısa bir bakış attım. Gözleriyle beni uyarıyordu. Sakın ağzını açma. Başını hafifçe ama belirgin bir şekilde sallayıp anlatma der gibi baktı. Sessizliğim uzayınca Murat tekrar lafa atladı. Sinir bozucu bir kıkırdama ile “yani efendim” dediğim gibi biraz duygusalır. Hem bugün biraz yoruldu, misafir için koşturdu. Bir de siz gelince duygulanmıştır muhtemelen. Kadın işte ne yaparsınız? diye olayı şakaya vurmak istedi. Faruk Bey’in gözleri Murat’a bir kez bana bir kez gitti. Sonra konuşmasının tonunu bir kademe daha ciddileştirdi. “Kızım korkma. Burada sana kimse dokunamaz. İstersen gerçeği anlat. İçinden ne geliyorsa söyle.” Sözlerindeki o güvence içimde bir yerlerde annemin sıcak avuçlarını hissetmemi sağladı. Sanki mezarın içinden artık susma kızım. diyordu annem. Murat’ın tehditkar bakışı ile Faruk Bey’in koruyucu ifadesi arasında kaldım. Ama o anladım ki susmak sadece Murat’ın zulmünü büyütüyordu. Derin bir nefes aldım. Boğazımdaki düğümü yutmaya çalışarak kısık ama titreyen bir sesle söze başladım. “Öncelikle özür dilerim Faruk Bey. Böyle dağınık, ağlamış bir halde karşınıza çıktığım için dedim. Ben ağlıyorum çünkü çok yorgunum. Ama sadece bedenim değil kalbim de paramparça. Kısa bir duraksama verdim. Salondaki herkesin bakışları üzerimdeydi artık. Tabakları, bardakları sessizce masaya bıraktılar. Sadece iki saat önce annemi toprağa verdim. Sesim çatladı. Annem dün akşam vefat etti. Bugün öğle vaktinde defnettik. Mezarlığın toprağı hala ıslak. Çiçekler bile kurumadı daha. Eve geldiğimde tek isteğim biraz ağlayıp içimi dökmekti. Ama yutkundum. Yüzümden süzülen yaşları artık saklamadım. Ama kocam Murat bu akşam bu partiyi yapmakta ısrar etti. Annen öldü. Ağlasan ne olacak geri gelmeyecek. Dedi. Terfisini kutlamanın benim yaz tutmamdan daha önemli olduğunu söyledi. Benden bütün bu yemekleri yapmamı, bu masayı kurmamı, sizlere güler yüzle servis yapmamı istedi. Bu evde yaz havası istemiyorum. Moral bozma misafirlerin önünde. O yüzden ağlıyorum.”
Faruk Bey, “Annemin mezarı hala yaş ama bu evde kahkaha ve müzik vardı.” Sözlerim bitince salonda öyle ağır bir sessizlik çöktü ki duvardaki saatin tik takları bile kulağa fazla geldi. Bazı misafirler elleriyle ağızlarını kapadılar, gözleri büyüdü. Birkaç kişinin yüzünde utanç kızıllığı görmek mümkündü. Zeynep koltuğunda huzursuzca kıpırdandı. Murat elektrik çarpmış gibi dona kaldı. Az önceki kendinden emin tavrından eser yoktu. Dudakları oynuyor ama kelime çıkmıyordu. Beni yalanlamak istese bile saat ortadaydı. Kimseyi kandıramazdı.
Faruk Bey anlattıklarımı kelime kelime sindirirken yüzündeki çizgiler sertleşmeye başladı. Önce derin bir nefes aldı. Sonra Murat’a doğru bir adım attı. Murat dedi sesi bu kez salonun duvarlarında yankılanacak kadar gür çıktı. “Bu doğru mu? Sen eşinin annesi bugün defnedilmişken aynı evde terfi partisi veriyorsun. Öyle mi?” Murat’ın dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. “Şey yani aslında öyle değil efendim ben” diye kekelemeye başladı. Saçma sapan cümleler kurmaya çalıştı. Plan çok önceden yapılmıştı. İptal etmek zor olurdu. Annesi hastaydı ama yani. Ben Faruk Bey elini bir kez daha kaldırdı. Bu kez susturması çok daha sertti. “Yeter” dedi. “Bahane dinlemeye niyetim yok. Bir insan kayın validesinin ölümünün ertesi günü bu evde kahkaha atıp şarkı çalamaz. Hele ki karısını zorla bütün bu masaları hazırlatıp hizmetçi gibi çalıştırabilir. Bu insanlık dışı.” Sonra bakışlarını odadaki diğer misafirlere çevirdi ve “siz hepiniz bu evin yaz evi olduğunu bile bile hala burada oturup yemek yiyorsanız söyleyecek söz bulamıyorum. Başın sağ olsun demeyi bile akıl edemeyen bir topluluk mu oldunuz?” Misafirler iyice başlarını öne eğdiler. Omuzları düştü. Kimse tek kelime edemiyordu.
Ama Faruk Bey’in öfkesi yalnızca bu ahlami meseleyle sınırlı değildi. Gözlerinde çok daha derin kişisel bir kırgınlık vardı. Sanki hem patron hem de başka bir kimlikte yaralanmıştı. Murat dedi, sesi buz kesmişti. “Sen kayın valideni sıradan yaşlı bir kadın mı sanıyorsun?” Murat bir an duraksadı. “Efendim annesi emekliydi bildiğim kadarıyla.” diye mırıldandı. İşte o anda Faruk Bey’in dudaklarında acı alaycı bir gülümseme belirdi. “Herkes biliyor.” dedi. “İş dünyasında kimdir Ayşe Hanım? Herkes saygıyla anıyor onun adını. Herkes bir tek sen hariç.” Salon daha da sessizleşti. Faruk Bey devam etti. “Senin yazmayla bahçede dolaşan, emekli maaşıyla geçinmeye çalışan sıradan bir kadın sandığın kayın validen. Bu şirketin kurucusu, ana hissedarı, bu holdingin arkasındaki asıl zihin, biz yıllardır ön planda görünen kişileriz ama iplerin ucu hep ondadır. O sade yaşamayı seçti. Servetini ve gücünü evinin mütevazı mutfağında kızının yanında sakladı. Sen onun evinde yaşadın, onun masasında yedin. Ama bir kez bile bu kadın kim? Geçmişi nedir diye sormadın. Yalnızca eksik tuz için surat astın. Temizlik için bağırdın.” Murat’ın ayaklarının altından zemin çekilmiş gibiydi. Yavaşça geriye doğru sendeledi. Duvara yaslanarak anca ayakta durabildi. Göz bebekleri büyümüş, elleri titriyordu. Anılarını hızla gözünün önünden geçen bir film şeridi gibi birer birer hatırlamaya başladı. Annemin yani Ayşe Hanım’ın ondan ilaç parası istemaya çekindiği anlar, Murat’ın bu evde para basılmıyor diye bağırıp fırça attığı günler. Oysa meğer annem istemese bir hastane değil, bir hastaneler zinciri satın alabilecek güce sahipmiş. Bütün bu utancın ve dehşetin üzerine Faruk Bey elini havaya kaldırıp kapıya doğru bir işaret yaptı. Kapıdan yanında siyah deri bir evrak çantası taşıyan genç, ciddi görünümlü bir asistan içeri girdi. Çantayı açıp içinden kırmızı mühürlü kalınca bir zarf çıkardı. Faruk Bey zarfı herkesin görebileceği şekilde havaya kaldırdı. “Buraya” dedi. “Bu akşam gelmemin asıl sebebi bu utanç verici parti değildi. Ben Ayşe Hanım’ın son vasiyetini yerine getirmek için geldim. Kendisi ölmeden bir hafta önce beni ve noteri hastaneye çağırdı. Kızının geleceğinden emin olmak damadına da son dersini vermek istedi.” Zarfın mührünü yavaşça kırdı. İçinden birkaç sayfalık resmi evrak çıkardı. odanın ortasında herkesin duyabileceği bir sesle okumaya başladı. İlk sayfalarda annemin mal varlığı tek tek sıralanıyordu. Şirketin ana hisseleri, şehir merkezindeki dükkanlar, şehir dışındaki geniş araziler, farklı bankalardaki devasa mevduatlar ve içinde yaşadığımız bu evin tapusu, hepsinin adı tek geçiyordu. Murat’ın yüzünde şaşkınlık, hayret, sonra da aç gözlü bir paniğin izleri belirdi. Gözlerinde keşke lerle dolu hayaller dolaşıyordu. Ama asıl önemli kısma daha gelmemiştik. Faruk Bey sayfayı çevirip asıl maddeyi okudu. “Tüm mal varlığımın, hisselerimin, taşınmazlarımın ve nakit birikimlerimin tamamını öz kızım Elif’e bırakıyorum. Damadım Murat hiçbir şekilde yasal miras hakkına sahip olmayacaktır. Ancak kelimeyi özellikle vurguladı. Murat ancak kelimesini duyunca başını kaldırdı. Zayıf da olsa bir umutla. Ancak” diye devam etti Faruk Bey, “Murat’ın ömrümün sonuna kadar kızımı ve beni sevgiyle koruduğu, saygıyla davrandığı, evliliğine sadık kaldığı açıkça ispatlanırsa kızım dilerse ondan gelen talepleri değerlendirebilir. Aksi takdirde kızımın kocası dahi olsa mirasın tek sahibi yine de Elif olacak ve Murat’a bir kuruş bile bırakılmayacaktır.”
Faruk Bey evrakı masaya sertçe bıraktı ve son noktayı koydu. “Ben bu akşam kendi gözlerimle şahit oldum Murat. Sen kayın validenin ölüm gününde karını zorla hizmetçi gibi çalıştırdın. Üstelik onun acısını küçümsedin. Ayşe hanımı ölmüş bitti önemli değil diye yok saydın. Bu vasiyetteki istisna maddesinin hiçbir şartını karşılamadığını gösterir. Dolayısıyla Ayşe Hanım’ın mirası olduğu gibi Elife geçmiştir. Senin payın sıfır.”
Murat’ın boğazından boğuk bir inilti koptu. Ayakları çözüldü. Bir anda yere diz çöktü. İki eliyle saçlarını çektiğine başladı. “Olmaz. Bu adil değil. Ben de yıllardır çalışıyorum. Ben de emek verdim.” diye feryat etti. Masaya doğru atılıp evrakları kapmak istediğinde Faruk Bey’in yanında duran iki güvenlik görevlisi bir anda harekete geçti. Murat’ın kollarını arkadan kıvırıp onu tuttu. Murat acıyla inledi ama çırpındıkça daha çok canı yandı. Ağzından küfürler fışkırıyordu. Önce Faruk Bey’e, sonra anneme, sonra bana saydırıyordu. Ben o sahneyi artık içimde hiçbir kırıntı, sevgi kalmamış, donuk gözlerle izliyordum. Yıllarca onun öfkesini, hakaretini belki düzelir diye içime attım. Ama annemin ölümüne gösterdiği bu saygısızlık hepsini öldürmüştü. O an tek hissettiğim şey derin bir boşluk ve ardından gelen hafif bir özgürlük kokusuydu. Faruk Bey yan dönüp bana baktı. Yüzündeki ifade yumuşamıştı. “Elif Hanım” dedi bu kez adımı özellikle vurgulayarak “Ayşe Hanım’ın tek varisi olarak bu şirketin de ana hissedarı olarak söz hakkınız bundan sonra çok. İsterseniz bazı çalışanların akıbetini beraber konuşacağız.” Bakışları bir Murat’a bir Zeynep’e kaydı. Zeynep’in yüzünden kan çekilmişti. tasması kopmuş köpek gibi çıkış arıyor ama bulamıyordu. Sanki şimdi sıra sizde. Der gibi. Faruk Bey asistana tekrar işaret verdi. Asistan çantasından bu kez bir tablet çıkardı. “Ekranı açtı. Vasiyetin dışında” dedi Faruk Bey. “İç denetim ekibimiz bir süredir bazı harcamalarda garip bir patern fark etti. İlginç bir şekilde Murat’ın yönettiği bütçeden kaybolan paralarla Zeynep Hanım’ın son bir yılda edindiği lüks çanta, mücevher ve tatil harcamalarının zamanlaması birebir örtüşüyor.” Tablet ekranına büyük sayılar tarih tarih işlenmiş raporlar yansıtıldı. Murat’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ben hepsini dikkatle parçalamıştım. Kimse fark etmez” diyordum. iç sesi o anda darmadağın oldu. Zeynep’in elleri titredi. Elindeki marka çanta yere düştü. Önce Zeynep atıldı. Ağlaya ağlaya, “Ben ne bileyim şirketin parası olduğunu Murat hediye etti.” diye kendini kurtarmaya çalıştı. Murat da geri kalmadı elbette. O da bağırıp çağırarak Zeynep’i sürekli isteyen, sürekli daha fazlasını talep eden açgözlü olarak suçladı. “Almazsam ayrılacağını söylüyordu.” diye bağırdı. Birkaç dakika içinde birbirlerine “Canım” derken kullandıkları o süslü sözler hakarete, küfre dönüştü. Az önce el ele verdikleri suç ortaklığını şimdi birbirlerinin üstüne yıkmaya çalışıyorlardı. Bir anda salon düşük bütçeli bir televizyon dizisinin final bölümüne dönüştü. Ancak burada senaryo değil, gerçekler konuşuyordu. Çalışanlar ağızları bir karış açık at gözlükleri düşmüş halde izliyorlardı. Çoğu içlerinden nasıl böyle kör olabildik diye geçiriyordu. Bu kaosun ortasında Faruk Bey son darbeyi vurmak için asistana başka bir dosya açtırdı. Bu kez tablet ekranında bir restoranın güvenlik kamerası görüntüleri belirdi. Şık bir masada ele kahkaha atan iki kişi Murat ve Zeynep. Tarih kısmı bizim 3. evlilik yıldönümümüze denk geliyordu. O geceyi hatırladım. Murat midesinin kötü olduğunu, erken yatmak istediğini söylemişti. Ben tamam. deyip tek başıma salonda oturmuş. Ona çorba hazırlamayı düşünürken o o restoranda Zeynep’le kutlama yapıyormuş. Göğsümde bir kez daha keskin bir sancı hissettim ama bu kez acı beni yere yıkmadı. Tam tersine ayağa kaldırdı. Adımlarımı yavaş ama kararlı bir şekilde Murat ve Zeynep’e doğru yönelttim. Onların kavgası benim yaklaşmamla yavaşladı. İkisi de bana baktı. Yakına geldiğimde Zeynep gözlerini kaçırdı. Ben yüzümde soğok bir ifadeyle konuşmaya başladım. “Biliyor musunuz” dedi. “Uzun süredir bazı şeylerden şüpheleniyordum ama annem bekle sabret. Belki gerçekten yanılıyorsundur.” Dedi hep. Ben sustum. Söylemedim. Belki kendiliğinden vazgeçersiniz sandım. Bakışlarımı Zeynep’e çevirdim. “Bu sofradan yediğin yemekler, bu evde oturduğun koltuk hepsi annemin ve benim hayatımla kurulan bir düzenin parçaları. Ama sen bugün annemin ölüm gününde burada bu sofrada bana hakaret edilmesine ses çıkarmadın. Hatta keyif aldın. İyi dinle. Bu evde rahat rahat oturduğun son gün. Hatta muhtemelen şirketin varlığını hissettiğin son gün.” Zeynep’in dudakları titremeye başladı. “Elif abla ne olur beni affet.” diye mırıldandı. Elini uzatıp eteğime dokunmak istedi. Titrek bir sesle, “Ben hata yaptım. Çok pişmanım.” dedi. Ama ben elini tiksintiyle geri ittim. “Ben seni değil, kendimi affetmeye çalışıyorum şu an.” dedim. Annemin hatırasına saygısızlık yapan, evliliğimi hiçe sayan hiç kimseyi bu evde görmek istemiyorum. Faruk Bey bakışlarıyla beni onayladı. Sonra iki güvenlik görevlisine döndü. “Zeynep Hanım’ın üzerinde şirketin parasıyla alınmış tüm eşyalar var. Çanta, saat, takılar. Hepsi şirket malı. Üzerinden hepsini alın, tutanakla kayda geçin. Gereken hukuki süreç de başlasın.” Salonun ortasında Zeynep’in bileklerinden tek bilezikleri, yüzüğünü, saatini, çantasını aldılar. Her şey bir anda elinden kayıp giderken çaresizce hüngür hüngür ağlıyordu. Ama bu gözyaşları vicdan azabından değil, mülksüz kalmanın panik korkusundandı.
Murat Zeynep’in bu halde oluşunu görünce daha da panikledi. Kendisinin tayin fişi de az sonra kesilecekti. Yeni bir kapı aralamak umuduyla çareyi diz çökmek ve bana yalvarmakta buldu. İki dizinin üzerine çöktü. Elleriyle paçama yapıştı. Burnu akmış, yüzü şişmiş, sesi çatallaşmıştı. “Elif, ne olur hatamı anladım. Bak herkes hata yapar. Ne olur Faruk Bey’e bir şey söyle, dava açılmasın. Seninle yeniden başlayalım. O kızın yüzüne bir daha bakmayacağım. Ne istersen yaparım, namaz kılmalarım, içki içmem. Sana layık kocaya dönüşürüm. Yeter ki bu kararı geri aldır.” O ana kadar yaşadığıma mı yoksa ölmeden önce defalarca öldüğüme mi daha çok şaşıracağımı bilemedim. Ağzından dökülen her kelime bana cenazeden döndüğümüz öğleden sonrasını hatırlattı. O sert sesi, “Boşuna ağlama, annen geri gelmeyecek.” deyişini, bir kadının kalbini paramparça eden o cümlenin şimdi ona nasıl döndüğünü hissediyordum. Paçamdan tutan ellerini sertçe çekip aldım. Ayağa kalktım ona tepeden bakarak sakin ama buz gibi bir ses tonuyla konuşmuştum. “Murat neden ağlıyorsun?” Soruyu bilerek sordum. O an gözlerinden fışkıran panik beni hiç etkilemedi. “Boşuna ağlıyorsun” dedim. “Artık hiçbir şey geri gelmeyecek. Annem geri gelmediği gibi benim sana olan saygım da geri gelmeyecek güvenim de. Anladın mı? Şimdi döktüğün gözyaşları, kaybettiğin paralar, gidecek işin açılacak davalar için benim canımı acıttığın günlerin hiçbirinde bu kadar ağlamadın.” Salonda boğuk bir sessizlik oldu. O an gerçekten bir şey bitti. Kafamın içinde Murat’a bağlı eski Elif’in kapısını sertçe kapattım. Faruk Bey son noktayı koymak için öne çıktı. “Şahitler huzurunda” dedi. “Şirketimizin iç yönetmeliklerine göre Murat’ı yaptığı usulsüz harcamalar, etik dışı davranışlar ve bugün burada gözümle gördüğüm karakter zafiyeti sebebiyle derhal ve kesin olarak işten çıkarıyorum. İhbar yok, kıdem yok. Ayrıca hukuki süreç başlatılacak. Zimmet ve dolandırıcılık suçlamalarıyla savcılığa bildirileceksin. Bundan sonra bu sektörde iş bulacağını da sanmıyorum. Hikayen burada bitiyor Murat.”
Tam bu sırada Murat’ın cebindeki telefon üst üste çalmaya, mesaj bildirimleri yağmaya başladı. Ekran titriyordu. Zorla cebinden çıkardı. Ekranına baktı ve olduğu yere yığılırcasına oturdu. Çünkü telefon ekranında peş peşe gelen bildirimler, sayısız kaçak fahiş faizli internet kredi uygulamalarından gelen tehdit mesajlarıydı. Murat terfisini beklerken lüks yaşamı ve gizli ilişkisini finanse etmek için bu uygulamalardan habersizce borç üstüne borç almıştı. Nasıl olsa maaşım var, primlerim var, öderim diye düşünmüştü. Şimdi maaşı yoktu, prim yoktu, tazminat yoktu. Ve o mesajları gönderenlerin borçlarını tahsil etmek için ne kadar acımasız olabileceğini iyi biliyordu. Telefonu sinirle yere fırlattı. Ekran çatladı ama sorunlar çatlamadı. Onlar olduğu gibi önünde duruyordu. Misafirler artık dayanamadı. Birer ikişer ayağa kalkıp kapıya yöneldiler. Bazıları Murat’ın yanından geçerken yüzüne bile bakmadı. Kimisi, “Yazıklar olsun.” der gibi tiksintiyle başını salladı. Benim yanıma yaklaştıklarında ise sadece saygıyla başlarını eğip, “Başınız sağ olsun Elif Hanım.” dediler ve evden çıktılar. Kısa süre sonra salon boşalmış. Geride sadece ben, Faruk Bey güvenlik görevlileri, Murat ve koruma altında tutulan Zeynep kalmıştı. Salon, dağılmış tabakların, yerdeki kırıntıların, kırılmış hayatların sessiz tanığıydı. Tam her şey bitti derken Murat son bir çırpınışla ayağa kalktı. “Tamam” dedi. “İşten attınız, mirası da aldınız. Ama bu ev benim. Bu evin taksitlerini ben ödedim. Burası benim evim. Çıkmak isteyen sensin Elif. Eğer benimle olmayacaksan eşyalarını topla, defol git buradan.” Ben sakin bir şekilde Faruk Bey’e baktım. “Sıra ondaydı artık” dedim içimden. Faruk Bey asistana işaret etti. Asistan çantasından bu kez lacivert bir dosya çıkardı. İçinden evin tapu fotokopisini aldı. Tam Murat’ın önüne bıraktı. “Bak bakalım” dedi Faruk Bey. “Kimin adı yazıyor orada?” Murat hala gurur kırıntılarıyla, “Benim adımdır tabii.” diye mırıldanarak dosyayı açtı. Ama birkaç saniye sonra yüzü bembeyaz oldu. Çünkü tapuda yazan isim Ayşe Yılmaz’dı. Yani annemin. Murat’ın adı hiçbir satırda geçmiyordu. Ben yavaşça ona doğru yaklaşıp yumuşok ama net bir sesle açıklamaya başladım. “Murat sana aylardır verdiğin taksit paralarının bu evin ederiyle hiçbir ilgisi olmadığını söylememiştik. Annem bu evi 10 yıl önce peşin parayla aldı. Ben seninle evlenmeden çok önce senin bana verdiğin para bırak bu evi. Mutfak masraflarını bile tam karşılamıyordu. Bunu sana hiç söylemedi. Sen ben olmasam bu ev olmazdı diye övün.” diye sustu. Kendisini ezdirme pahasına senin gururunu korudu. Ama bugün annemin adına bu evde hakaretler edildi. Onun resmi indirilmek istendi. Artık gerçekleri bilmenin zamanı geldi. Murat başını iki yana sallamaya başladı. “Hayır, hayır bu olamaz.” diye bağırdı. Ama bağırması hakikati değiştirmedi. Tapu, siyah beyaz bir gerçeklikti. Faruk Bey sözlerini netleştirdi. “Bu evin bir santim karesi bile sana ait değil Murat. Ayşe Hanım’ın vasiyetiyle tüm mal varlığı gibi bu evde Elif’in üzerine geçti. Yani sen şu anda yabancı birinin evini işgal etmiş durumdasın. Elif isterse polisi çağırıp seni resmen tahliye ettirebilir ama sanırım biz bunu daha nazik bir şekilde çözeceğiz.” Ben büyük kapıya doğru baktım. Yağmur camlardan kendini yavaşça göstermeye başlamıştı. Derin bir nefes alarak tek kelime söyledim. “Çık.” Kelimem bağırış olmadı. Sessiz ama çok ağır bir komuttu. Bir sultanın ülkesinden kovduğu hainine söylediği soğukkanlı söz gibiydi. “Sen de” dedim Zeynep’e dönerek. “Bu evden üzerindeki kıyafetten başka hiçbir şey almadan çıkıp gideceksin. Çantaların, takıların, telefonların artık şirketin delil dosyasında.” Murat son kez denemek istedi. Üzerime atılmak için bir adım attı. Belki yeniden diz çökecek, belki bileğimden kavrayıp beni sindirmeye çalışacaktı. Ama güvenlik görevlileri ondan hızlıydı. Kollarından yakalayıp sürükleyerek kapıya doğru götürdüler. Murat bağırdı, küfretti, kendini yerlere attı ama hiçbir şey değişmedi. Zeynep panik içinde, “Ben yaya giderim bırakın.” diyerek kapıya yöneldi. Fakat hiçbir eşyasını yanına alamadı. Kapıyı açtıklarında gök yarılmış gibi yağmur bir anda boşaldı. Murat ve Zeynep birkaç saniye içinde sırlı sıklam oldular. Güvenlik görevlileri ikisini de evin dışına itip kapıyı kapattı. Ardından bahçe kapısı uzaktan kumandayla kapatıldı. İki dünya kalın demir parmaklıklarla birbirinden ayrıldı. Ben salonun büyük camından dışarı baktım. Murat evin kapısına vuruyor. “Elif lütfen. Dışarısı çok soğuk. Gidecek yerim yok.” diye yalvarıyordu. Arkasında makyajı akmış, yüzü dağılıp siyah çizgilere dönmüş Zeynep tir tir titriyordu. Murat yüzünü camlara yaslayıp ağlarken Zeynep’e dönüp, “İstersen bu gece sende kalabilirim.” mealinde bir şeyler söyledi. Zeynep’in gözlerinde o an bambaşka bir bakış vardı. Korkuyla karışık tiksinti. “Sen bana yalnızca uğursuzluk getirdin.” diye bağırdı Zeynep Murat’ın omşu sertçe itip onu çamurlu yere düşürdü. Sonra topuklu ayakkabılarıyla yağmurun altına karışıp karanlık sokakta kayboldu. Komşular balkonlarından, camlarından bu sahneyi sessizce izlediler. Fısıltılar, “Demek böyleymiş.” diye yayıldı. Murat’ın mahalledeki itibarı da o gece yağmurla birlikte yerle bir oldu. Ben camdan uzaklaştım. Faruk Bey omşuma usulca dokundu. “Geçmiş olsun Elif.” dedi. “Bu ev artık gerçekten sana ait.” Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Yağmurun sesi annemin mezarında yağan yağmurla birleşti sanki. O gece ilk kez gerçek anlamda özgür olduğumu hissettim. Artık bu ev muratsız ama annemin varlığıyla doluydu. Aradan bir ay geçti. Bir sabah yatak odamın perdesinden sızan güneş ışığına gözlerimi açtım. Ev sessizdi. Ne bağıran bir ses ne de acele kahvaltı istekleri. Ev ilk kez yalnızca bana aitti. Abdestimi alıp seccadeyi annemin zamanında sevdiği köşeye serdim. Onun için dua ettim. Boğazım düğümlense de artık ağlamıyordum. Yerini sıcak bir özlem ve şükür almıştı. Sonra gardırobun önüne geçip yeni hayatımın yeni elfine uygun bir kıyafet seçtim. Profesyonel, zarif ama abartısız. Başörtümü özenle bağladım. Aynadaki yansımayla göz göze geldim. Artık o ezik bakış yoktu. Yerine dimdik duran, ne istediğini bilen bir kadın vardı. O gün şirketin genel merkezinde olağanüstü genel kurul vardı. Şehrin en yüksek binalarından birinin en üst katındaki toplantı odasına bu kez Murat’ın eşiği olarak değil, şirketin büyük ortağı olarak gidecektim. Şirketin gönderdiği siyah araç kapıda bekliyordu. Şoför saygıyla kapıyı açtı. Yola çıktığımızda İstanbul’un göktelenlerle çevrili o modern siluetine baktım. Eskiden bu binalara uzaktan bakardım diye düşündüm. Şimdi içlerinden biri bana ait. Şirketin lobisine girdiğimde resepsiyondan güvenlik görevlilerine, yöneticilere kadar pek çok kişi saygıyla başını eğdi. Bazılarında minnet, bazılarında hayranlık vardı. Çünkü hepsi biliyordu. Bu şirketin kurucusu olan o mütevazı kadın benim annemdi. Annemin mirasını hak ettiği gibi koruyan kişi de artık bendim. Yönetim kurulu toplantı odasına giden kapı açıldığında derin bir nefes aldım. Büyük oval ahşap masanın en ucundaki sandalye yıllarca boş kalmıştı. Annem hep perde arkasında kalmayı tercih etmiş. O sandalyeye hiç oturmamıştı. Faruk Bey, “Bugün o sandalye seni bekliyor.” diyerek beni oraya buyur etti. Toplantıyı sakin ama kararlı bir sesle yönettim. Çalışan haklarını iyileştirecek, dürüst çalışanı ödüllendirip usulsüzlüğü cezalandıracak yeni politikaları anlattım. Bir ayda Murat ve Zeynep gibi çürük elmaların tasfiye sürecini hızlandıran daha şeffaf bir şirket yapısına geçiş planlarını sundum. Karşımda oturan yaşlı deneyimli yöneticiler her cümlemde başlarıyla onay veriyorlardı. Ben sadece bir mirasçı değil annemin yıllarca damla damla verdiği ahlaki eğitimin taşıyıcısıydım. Aynı saatlerde şehrin uzak ve karanlık bir köşesinde Murat bambaşka bir hayata uyanıyordu. Nem kokan 3/3’lük rutubetli bir odada ince eski bir şilenin üzerinde kıvrılmış yatıyordu. Tavandan gelen sızıntılar kovaya damlıyordu. Duvarlardaki boyalar kabarmış, zemindeki fayanslar çatlamıştı. Kapı öfkeyle yumruklanmaya başladı. Tanıdık, tehditkar bir ses. “Borçlarını ne zaman ödeyeceksin? Sürem doldu.” Murat elleriyle kulaklarını kapadı ama sesler susmadı. Karnı günlerdir doğru dürüst yemek yemediği için guruldayıp duruyordu. Çoğu zaman ocağın gaz tüpü olmadığı için çiğ noodle kırıntılarıyla karnını doyurmaya çalışıyordu. Aynada kendine baktığında karşısına çıkan adamı tanıyamıyordu. Bir ay önceki o bakımlı kibirli yönetici gitmiş yerine sakallı, yüzü çökmüş, gözaltları mor halkalarla çevrili bir yabancı gelmişti. Elindeki eski çatlak ekranlı telefona baktı. Sosyal medyada gezinirken karşısına şirketin resmi hesabından paylaşılan bir fotoğraf çıktı. Ben yani Elif yeni bir sosyal sorumluluk projesinin açılışında konuşma yapıyordum. Yanımda Faruk Bey. İkimiz de gülümsüyorduk. Altında kurucumuz Ayşe Hanım’ın anısına yazıyordu. Murat gözyaşlarını tutamadı ama bu seferki ağlaması o gün evin camını yumruklarken döktüğü yalancı gözyaşlarından farklıydı. Bu gözyaşları geç kalmış bir pişmanlığın, kaybettiği konforun, elinin tersiyle ittiği sevginin ardından duyduğu acıydı. Ama hayat her zaman ikinci şansı vermezdi. Özellikle de insanın vicdanı bu kadar geç uyanmışsa. Toplantıdan ayrıldıktan sonra şoförden beni başka bir yere götürmesini rica ettim. Şehrin kalabalığından biraz uzak daha sessiz bir yere mezarlığa. Gün batımı yaklaşırken mezarlığın içi altın rengine çalan bir ışıkla boyanmıştı. Hafif bir rüzgar ağaçların yapraklarını usulca sallıyordu. Annemin mezarına giden yolu artık ezberebiliyordum. Başındaki siyah mermer taş yeniden cilalanmış, harfleri özenle doldurulmuştu. Çevresinde yeşil çimler uzanıyor. Aralara küçük beyaz çiçekler serpilmişti. Yanımda getirdiğim taze yaseminleri mezar taşının önüne yerleştirdim. Mis gibi kokuları, annemin mutfakta açtığı çiçekleri hatırlattı bana. Dizlerimin üzerine çöküp mermer taşın üzerindeki ismi parmaklarımla okşadım. “Anneciğim” dedim fısıltıyla. “Bak söz verdiğim gibi ayakta duruyorum. Sen gittikten sonra dünya başıma yıkıldı sandım ama meğersen beni fırtınaya hazırlamışsın yıllarca.” Ona bugünkü toplantıdan bahsettim. şirketin yeni projelerinden, Faruk Bey’in nasıl yanımda durduğundan, artık kendi hayatımın direksiyonunda olduğumdan söz ettim. Murat’tan da bahsettim ama yalnızca bir cümleyle, “Bizim için artık bir tehlike değil. Anne hak ettiği şekilde kendi seçimlerinin yükünü taşıyor.” Sonra derin bir nefes alıp içtenlikle ekledim. “Onu da affetmem anne. Kendim için kalbimde nefret taşımak istemiyorum. Sen bana her zaman hakkını ara ama içini kinle doldurma derdin. Şimdi anlıyorum.” Gözlerimi capadım. Hafif rüzgar yüzümü okşadı. Bir an gerçekten annemin eli yanaklarımda geziniyor gibi hissettim. İçimdeki bütün gerginlik yavaş yavaş çözüldü. Ayağa kalktığımda güneş ufukta batmak üzereydi. Gökyüzü turuncu, pembe ve mor tonlara boyanmıştı. Bir ay önce bu saatlerde mezarlıktan evime dönüşüm bir kabusa dönmüştü. Şimdi ise aynı saatlerde içimde yepyeni bir başlangıcın huzuru vardı. Mezarlıktan çıkarken geriye dönüp annemin mezarına son kez baktım. “Merak etme” dedim usulca. “Senin kızın artık ağlamıyor, güçlü. Senin mirasın sadece para değil, onur, cesaret ve merhamet. Hepsini kalbime yazdım.” Arabama bindim. Önümde yeni bir yol uzanıyordu. Bu kez direksiyonda gerçekten bendim. Artık başkasının hikayesinde figüran değil, kendi filmimde başroldüm. Ve o gece bir zamanlar acı ve gözyaşıyla dolu olan terfi partisi evinde sadece annemin anısına yanan küçük bir gece lambası ve hafif bir huzur sesi vardı. Hikaye burada bitti ama benim hayatım ilk kez gerçekten başlamıştı.