Kocam metresini Kanada tatiline götürmüş; şok oldum ve sessizce intikam aldım…
Kocam metresini Kanada tatiline götürmüş; şok oldum ve sessizce intikam aldım…
O sabah İstanbul Havalimanı Dış Hatlar Terminali’nin havası tuhaf derecede soğuktu. Krem rengi kalın uzun bir kabanın altında iki büyük bavulla dolu bir trolleyyi iten Zeynep, son iki yıldır beklediği günü yaşıyordu. Kanada’ya yapacağı kış tatili onun için sadece bir seyahat değildi; ailesinden kalan catering ve gayrimenkul işlerini dişini tırnağına takarak büyüttükten sonra kendisine verdiği özel bir ödülün ta kendisiydi.

Beyaz kar tanelerinin Vancouver’da onu karşıladığı anı hayal ederken maskesinin arkasında hafif bir gülümseme belirdi. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştı: business class biletler, dağlarda lüks bir ahşap şalet, helal restoranların listesi, hatta gezecekleri yerlerin rotası. Ama Gate 2’ye yaklaştıkça gülümseme yavaş yavaş söndü. Kalbi artık heyecandan değil, bir anda içine çöken tuhaf bir şüpheden hızlı hızlı atıyordu.
Orada, yeni aldığı siyah deri montuyla kocası Mert duruyordu. Tek başına değildi. Yanında sahte kürk şalıyla abartılı şekilde giyinmiş kayın validesi Nermin Hanım ve yanından ayrılmak istemeyen genç, alımlı Selin vardı. Selin’in üzerinde vücuduna oturan pudra pembesi bir kazak vardı; Mert’in koluna yapışmış, cilveli bir kahkaha atıyordu.
Zeynep trolleyyi birkaç metre geride durdurdu. Derin bir nefes aldı. Göğsündeki sıkışmayı bastırmaya çalıştı ve sonra yanlarına yürüdü. Trolleyin tekerlek sesiyle üçü birden ona döndü. Mert önce hafifçe irkildi, sonra yüzündeki şaşkınlığı umursamaz bir ifadeyle değiştirdi. Nermin Hanım küçümseyen bir bakışla, Selin ise yapmacık bir masumiyetle başını eğip kenara çekilirken gözlerinin kenarında ince bir alaycı parıltı vardı.
Zeynep sesini titremesin diye boğazını temizledi ve olabildiğince sakin bir tonda sordu: “Neler oluyor? Neden herkes burada, hatta büyük bavullarla?”
Mert umursamaz bir rahatlıkla cevap verdi: “Annemle Selin’i de bizimle tatile gelmeleri için davet ettim. Biz eğlenirken onlar evde mi çürüsün? Daha eğlenceli olur.”
Zeynep duyduklarına inanamayarak ağzı açık kaldı. Bu yolculuk aylar önce planlanmış, evliliklerini toparlamak için “quality time” olarak konuşulan bir şeydi. Nermin Hanım ise alışık olduğu tiz ses tonuyla hemen söze atıldı: “Bu kadar paran var hala elin titriyor. Kocanın anasına, aile dostuna bir bilet çok mu? Selin gibi terbiyeli bir kızla tatile gitmek ayıp mı? Senin gibi kasıntı gelinden daha sıcak, daha güler yüzlü en azından.”
Selin mahcup numarası yaparak başını eğdi ama göz ucuyla Zeynep’e küçümseyici bir bakış fırlattı. Zeynep’in yüzüne sıcak bir öfke yürüdü. “Bütün seyahatin biletlerden o pahalı çalete kadar her şeyin kendi emeği ve parasıyla ödendiğini, Mert’in bu finansal yükün hiçbirini üstlenmediğini açıkça söyledi. Bir yabancının üstelik kocasıyla adı çıkan bir kadının evlilik tatillerine dahil olmasını kesinlikle kabul etmeyeceğini vurguladı.”
Mert’in damarına bastı. Yüzü kıpkırmızı kesildi. “Ben senin kocanım!” diye bağırdı. “Kiminle tatile gideceğime ben karar veririm. Sen değil. Karı dediğin kocasına itaat eder, misafire ikram eder, hizmet eder. Annemle misafirim varken trip atamazsın.”
Aralarındaki tartışma terminalde gidip gelen yolcuların dikkatini çekmeye başladı. Bazıları bakmamaya çalışıyor, bazıları gizlice kayıt tuşuna basıyordu. Zeynep gururunun çiğnendiğini hissederek son kez sakin kalmaya çalıştı. “Eğer Selin’le gitmek istiyorsan parasını sen ödersin Mert. Ben kendi paramla metresini tatile götüren bir koca finanse etmeyeceğim.”
Sonra Selin’e döndü: “Sen de şimdi buradan gitsen iyi olur. Evli bir adamın karısının yanına bu kadar rahat gelmek zaten başlı başına saygısızlık.”
Bu son söz sahte gözyaşlarının başlaması için Selin’e gereken işaretti. Bir anda titrek bir sesle hıçkırıyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Nermin Hanım Zeynep’e “Vicdansız, kalpsiz, kötü gelin” diye bağırdı ve Selin’i masum kız ilan edip daha ağır hakaretlere sarıldı. Mert annesinin yükseldiğini ve Selin’in ağladığını görünce tamamen koptu. Birkaç adım öne çıktı. Zeynep’in tam karşısına dikildi. Her şey saniyeler içinde oldu. Hiçbir uyarı olmadan iri eli savruldu ve Zeynep’in sol yanağına sert bir tokat indi.
O şiddetli tokadın sesi terminalin uğultusunu bir anlığına bölecek kadar net duyuldu. Yanağındaki yakıcı acı anında kulaklarına kadar yayıldı. Zeynep geri sendeledi. Elini refleksle yanağına götürdü. Gözlerini Mert’e dikti. Şaşkınlık ve inançsızlık içinde 5 yıllık evliliklerinde ilk defa elini ona kaldırmıştı.
Zeynep ne olduğunu idrak etmeye çalışırken ikinci bir tokat birincisinden bile sert bu kez dudak kenarını patlattı. Ağzının içinde kanın metalik ve tuzlu tadını hissetti. Mert yüzüne doğru eğilip tüm terminale duyururcasına bağırdı: “Bu sana ders olsun. Bir daha kocana karşı gelmeyeceksin. O parayla böbürlenip durma. O para olmasa sen kimsin ki?”
Nermin Hanım araya girip ayırmak yerine “Hak etti, hak etti, aklı başına gelsin” diye bağırarak ortamı daha da harıladardı. Selin ise Mert’in arkasına gizlenmiş, dudaklarının kenarında zafer dolu ince bir gülümsemeyle sahneyi izliyordu.
Zeynep’in dudak kenarından sıcak kan süzüldü ve krem rengi pahalı eşarbının ucuna damladı. Fiziksel acının ötesinde içindeki bir şeyin kırıldığını hissetti. Saygı, sevgi ve bağlılık aynı anda tek bir darbeyle paramparça olmuştu. Ama o panikle bağırıp çağırmadı, geri vurmadı. Yavaşça elinin tersiyle çenesindeki kanı sildi, sırtını doğrulttu, gözlerini kısmış buz gibi bir bakışla Mert’in gözlerinin içine baktı. Sesini alçak tuttu ama kelimeleri bıçak gibi netti: “Tamam, şimdi her şeyi anladım. Artık seninle tartışmayacağım.”
Mert bunun bir teslimiyet olduğunu sanıp alaycı bir gülümseme takındı. “Aferin, aklın başına geldi sonunda. Şimdi git çekini yaptır. Hepimiz birlikte gidiyoruz.”
Zeynep ise başını yavaşça salladı. “Hayır. Sizi kaderinize bırakıyorum. Hepinize iyi tatiller.”
Cümlesinin sonundaki ince alay Nermin Hanım’ın yüzünü bir anlığına allak bullak etti. Ama Zeynep çoktan sırtını dönmüştü. Trolleyi olduğu yerde bıraktı, adımlarını hızlandırarak oradan uzaklaştı. Mert arkasından ismini bağırdı. “Geri dön yoksa seni boşarım.”
Ama Zeynep bir kez bile arkasına bakmadı. Her adımı hayatındaki zehirli insanlardan uzaklaşmaya atılmış kararlı bir adım gibiydi. İçinde artık romantik bir tatil planı yoktu. Yerine buz gibi hesaplı bir plan yerleşmişti.
Terminalin kalabalığına karışırken çantasından telefonunu çıkardı. Parmakları ekranda hızla gezinirken kalbi artık kırgın değil, keskin bir netlik içindeydi. İlk olarak hava yolunun uygulamasına girdi. Ana hesabın sahibi olarak Mert’in, Nermin Hanım’ın ve Selin’in biletlerini tek iptal etti. Ardından bankacılık uygulamalarını açtı. Mert’e bağlı tüm ek kredi kartlarını, ortak hesaplara tanımlı tüm banka kartlarını tek tek kapattı. Mobil bankacılık erişimlerini iptal etti. Limitleri sıfırladığı, otomatik ödeme talimatlarını durdurdu. Yıllardır güven ilişkisiyle verdiği her yetkiyi birkaç dakikada geri çekti.
Mert’in tokadı içindeki uyuyan aslanı uyandırmıştı. Artık sadece uzaklaşmayacak, yaptıklarının bedelini çok ağır ödemelerini sağlayacaktı.
O sırada Mert Zeynep’in küçülen sırtını kalabalığın içinde kaybolurken hırlayıp gömleğinin yakasını düzeltti. “Trip atıyor işte.”
Nermin Hanım oğlunun omzuna dokunup, “Boşver, nasıl olsa geri döner. Nereye gidecek ki parasız?” diye fısıldadı. Mert Zeynep’in bıraktığı trolleyi iterek havalimanının uluslararası 1. sınıf Check-in bankosuna doğru yürüdü. Sanki dünyayı umursamaz, hala her şey kontrolü altındaymış gibi etrafa tepeden bakan bir tavırla ilerliyordu.
Annesi camlardaki yansımasına bakıp saçını düzeltiyordu. Selin ise telefonu elinde, “Havalimanına geldik. Pozları çekip sosyal medyada aşkla tatile çıkıyoruz.” imajı vermeye hazırlanıyordu.
Öncelikli yolcu sırası oldukça sakin. Kısa sürede güler yüzlü görünen genç kadın görevlinin karşısındaki bankoya geldiler. Görevli alışıldık profesyonel nezaketle pasaportları ve rezervasyon kodunu istedi. Mert büyük patron edasıyla hem kendi hem annesinin hem Selin’in pasaportlarını, bir de gece Zeynep’in telefonundan gizlice çektiği rezervasyon kodunun yazılı olduğu kağıt parçasını bankon üzerine bıraktı. “Hızlı olsun lütfen. Annem ayakta duramıyor” diye üstenci bir tonla eklemeyi de ihmal etmedi.
Görevli başıyla onaylayıp kodu sisteme girdi. Birkaç saniye içinde kaşları çatıldı. Tekrar denedi. Bu kez daha yavaş yazarak “Mert, bankon üzerine parmaklarıyla sabırsızca vurup, ‘Bir sorun mu var?’ diye sordu.”
Kadının yüzündeki profesyonel gülümseme hafif bir mahcubiyetle karışan ciddi bir ifadeye dönüştü. “Rezervasyon geçmişlerinin görüldüğünü ancak bu PNR altındaki tüm biletlerin ana hesap sahibi tarafından yaklaşık 10 dakika önce tek taraflı olarak iptal edildiğini söyledi.”
Mert’in boğazı kurudu. “Saçmalama diye patladı. Karım ayırdı o biletleri. Hemen tekrar kontrol et.”
Görevli sakin ama kararlı bir şekilde sistemde bunun net olarak göründüğünü, bugün için bu kod altında aktif hiçbir bilet kalmadığını anlattı. Nermin Hanım bir anda çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Hava yolu şirketine, sisteme hatta Zeynep’in soyadına küfrediyordu. Etraftaki yolcular giderek rahatsız bakışlarla onlara dönüyordu. Selin’in yüzündeki makyajın arkasından panik belirmişti. Mert’in kolunu çekiştirip “Ne olacak şimdi?” diye sordu.
Mert derin bir nefes alıp telefonunu çıkardı. Zeynep’in numarasını aradı. Bir kez çaldı. Sonra çağrı düşmeden kesildi. Tekrar denedi. Bu kez operatör aradığı numaranın kapalı ya da kapsama alanı dışında olduğunu söyledi. Gerginlikle dişlerini sıkan Mert, bu sefer cüzdanına uzandı. Her zamanki güvencesi olan Platin kredi kartını çıkardı. “Sorun yok” dedi görevliye kendi kendine de inanmak istercesine. “Üç kişilik yeni bilet alıyoruz. Fiyat önemli değil.”
Kart iki kez post cihazından geçti. İki denemede de işlem reddedildi. Görevli ağır başlı bir nezaketle bankanın işlemi onaylamadığını, başka bir kart deneyip deneyemeyeceğini sordu.
Mert’in alnında soğuk terler belirmeye başladı. Ortak hesaba bağlı debit kartını denedi. Sonuç aynıydı. Tam o sırada telefonuna peş peşe SMS’ler düşmeye başladı. Bankadan gelen mesajlarda güvenlik nedeniyle ek kredi kartının ve hesap kartının asıl hesap sahibi tarafından iptal edildiği yazıyordu. Mobil bankacılık uygulamasına girmeyi denedi. Kullanıcı adı ve şifresi artık kabul edilmiyordu.
Zeynep sadece biletleri değil, onun para üzerindeki bütün kontrolünü tek hamlede kesmişti. O kocaman ışıl ışıl havalimanının ortasında Mert bir anda küçücük hissetti kendini. Ne biletleri vardı, ne paraları, ne de Zeynep’e ulaşmanın yolu.
Bir süre bankon yanındaki sütunun dibinde çöküp kaldılar. Nermin Hanım hala söylenip duruyordu. Selin topuklu ayakkabılarından ötürü ayak ağrısını dile getirip mızmızlanıyordu. Mert son bir umutla telefon rehberini açtı. Eskiden kendi parasıymış gibi harcayıp masalara hesap açtığı arkadaşı Cem’i aradı. Cem telefonda, “Abi tam ev tadilatına girdim. Kusura bakma şu an para namına hiçbir şey yok” deyip telefonu hızlıca kapattı. Ardından iş arkadaşı Hakan’ı aradı. Hakan alaycı bir kahkahayla “Vay be, zengin karılı Mert benden borç istiyorsa durum kötü” diye laf sokup bahaneler sıraladı. Mert aradığı herkesten benzer cevaplar aldı.
Onu insan yerine koydukları tek zaman Zeynep’in parasıyla etrafa hava attığı zamanlardı. Şimdi o para yokken ortada Mert diye biri de yoktu.
O esnada Zeynep sıradan yolcuların giremediği VP Lounge’un cam kapısından içeri adımını atıyordu. İçerisi bambaşka bir dünya gibiydi. Lavanta kokan yumuşak bir hava, mükemmel ayarlanmış klima, kalabalıktan uzak, sakin yumuşak koltuklar. Girişteki görevli onu ismiyle karşılayıp üstün seviye üyeliği nedeniyle neredeyse selam durur gibi saygıyla yana çekildi.
Zeynep’in dudak kenarı hala acıyordu, yanağındaki kızarıklık hafif hafif zonkluyordu. Görevliye belli belirsiz bir gülümseme gösterip tek kişilik pist manzaralı bir koltuğa yerleşti. Kısa süre sonra önüne turuncu kızıl renkli alkolsüz bir kokteyl ve sıcak nemli bir havlu geldi. Havluyu yanağına bastırdığında sıcaklık hem fiziksel acısını hafifletti hem de zihnini daha da berraklaştırdı.
Çantasından tabletini çıkarıp tekrar bankacılık ekranlarını kontrol etti. Ek kartlar, ortak hesaplara erişimler hepsi kapalıydı. Son bir kez sistemden geçerek Mert’in eline değebileceği hiçbir finansal kapı bırakmadığından emin oldu. Ardından başka bir hava yolunun uygulamasını açıp ik saat sonraki Vancouver uçuşuna tek kişilik bir sınıf bilet aldı. Bu kez rezervasyon formunda sadece kendi adı yazıyordu. Zeynep Yılmaz. Ne Mert vardı, ne Nermin Hanım, ne de Selin.
İlk defa gerçekten tek başına bir yolculuğa çıkıyordu ama içinde tuhaf bir hafiflik vardı. Lounge’un sakinliğinde telefonu açıp sosyal medya hesabına sade ama mesajı çok ağır bir fotoğraf yükledi. Mermer masanın üzerinde pasaportu, yeni boarding passi ve yanında duran kokteyl bardağı. Arka fonda pisteki uçaklar. Altına sadece şunu yazdı: “Tek başına uçmak çöpten kurtulunca çok daha hafif. Güle güle İstanbul. Merhaba Vancouver.”
Paylaşımı dakikalar içinde yüzlerce beğeni ve destek mesajı aldı. İş çevresinden arkadaşları, eski dostları ona güç veren yorumlar yazıyordu. Çoğu “çoktan hak ettiğin özgürlüğü sonunda seçtiğin için onu tebrik ediyordu” yazıyordu. Ama o anlarda sadece Zeynep’in gönderisi değil bambaşka bir videoda çılgınlar gibi yayılıyordu. Az önce Gate 2 civarında yaşanan tokat sahnesini tesadüfen oradan geçen biri telefonuyla kaydetmişti.
Video, TikTok ve Twitter’daki popüler magazin hesaplarına çoktan düşmüştü. Başlığı şöyleydi: “Havalimanında karısını metresi için tokatlayan manyak koca.” İki dakikalık videoda Mert’in yüzündeki vahşi ifade, Nermin Hanım’ın zehir saçan çığlıkları, Selin’in sahte masumluğu ve Zeynep’in tüm aşağılamaya rağmen gösterdiği soğukkanlılık net bir şekilde görünüyordu. Türk sosyal medyasının linç refleksi ateşlenmişti.
Binlerce yorumda Mert yerin dibine sokuluyordu. Selin’e “yuya yıkan”, Nermin Hanı’ya “kabus kaynana” deniyordu. İnsanlar Zeynep’e destek ona da sert bir karma dersi dileyip yolluyordu.
Mert nihayet havalimanından ayrılmaya karar verdiklerinde normal taksilerin kart ödemesi kabul etmesine güvenemediği için havalimanı çıkışında bekleyen korsan bir taksiciyi gözüne kestirdi. Bileğinde yıllardır hava atmak için kullandığı aslında sahte olan kronograf saatini çıkarıp sıkı bir pazarlıktan sonra yaklaşık 3.000 liraya sattı. O para Fatih’ten bebekteki lüks villalarına kadar taksi ve köprü ücretini ancak karşılayacaktı.
Taksinin arka koltuğunda üçü de suskun otururken telefonlarının titreşimi hiç durmuyordu. Selin Instagram hesabını açtığında küçük bir şok yaşadı. Takipçi sayısı bir anda fırlamış ama tüm son fotoğraflarının altında “metres, yuya yıkan, utanmaz” gibi hakaret dolu yüzlerce yorum birikmişti.
Devamını okumaya cesaret edip DM kutusunu açtığında ise tablo daha da karanlıktı. Kendisinin havalimanındaki görüntüsünün ekran görüntüleri, küfürler, tehditler, çalıştığı şirketin etiketlendiği ifşalar, internetteki siber dedektifler, Selin’in çalıştığı kurumun, eski kaldığı evin, hatta geçmişte paylaştığı uygunsuz fotoğrafları bile ortaya çıkmıştı.
Nermin Hanım’ın yıllardır komşularına hava atmak için kullandığı Facebook hesabı da saldırı altındaydı. Eski altın günü fotoğrafları “şeytan kaynağına” gibi yorumlarla dolmuştu.
Mert titreyen parmaklarla kendi sosyal medya hesaplarını açtığında ise tablo korkunçtu. Hakkındaki video haber sitelerine bile düşmüş. “Zengin eşini metresi yüzünden havalimanında döven koca” başlığıyla gündem olmuştu. Çalıştığı şirketin resmi hesapları “böyle birini hala çalıştırıyor musunuz” diye etiketleniyor, iş yerinin itibarıyla tehdit ediliyordu.
Tam bu esnada telefonu çaldı. Ekranda “Hikmet Bey – Genel Müdür” yazıyordu. Taksi arka koltukta sessizleşti. Mert’in boğazı düğümlendi, çağrıyı açtı. Hikmet Bey’in sesi her zamankinden çok daha soğuk ve keskin geliyordu. “Videoyu izlediğini, şirketin böyle bir skandalla adının anılmasına asla izin veremeyeceğini söyledi. Aile içi şiddet uygulayan, metresi uğruna karısını herkesin içinde tokatlayan bir adamla yollarımızı hemen ayırıyoruz. Tazminatsız derhal işten çıkarılıyorsun. Ofise gelmeye çalışma. Güvenlik seni içeri almayacak. Üstelik şirketin zimmetinde olan her şeyi de yarın kur ile iade etmezsen yasal süreç başlatılacak.”
Telefon tek taraflı kapandı. Mert telefonu elinden düşürecek gibi oldu.
Taksi bebekteki yüksek duvarlı villanın önünde durduğunda hava kararmaya başlamış, ince bir yağmur çiseliyordu. Yıllardır kendini o evin beyi sanan Mert için “Siyah demir kapı her zamanki gibi yalnızca bir giriş değildi. Gücünün ve statüsünün simgesiydi. Fakat bugün bir tuhaflık vardı. Bahçe lambaları yanmıyor, evin pencereleri zifiri karanlık görünüyordu.”
Mert refleksiyle dijital kapı paneline uzanıp yıllardır kullandığı kendi doğum tarihi şifresini girdi. Kırmızı ışık yanıp sönerek hatalı şifre uyarısı verdi. Bir daha denedi. Sonra Nermin Hanım’ın doğum gününü, evlilik yıldönümlerini… panel her defasında aynı soğuk sesi verip kapıyı kapalı tuttu.
Tam o sırada yan taraftaki güvenlik kulübesinden orta yaşlı, yüzü yorgun ama ciddi bakışlı Bekir abi çıktı. Normalde Mert’i gördüğünde koşup kapıyı açan, arabayı içeri yönlendiren bu adam bugün demir kapının önünde durup onları içeriden ayıran bir duvar gibi dikildi. Elinde plastik klipsli bir dosya vardı.
Mert öfkeyle “Ne oluyor? Şifreyi kim değiştirdi? Aç şu kapıyı” diye bağırdı. Bekir derin bir nefes alıp sakin ama net bir ses tonuyla konuştu: “Beyefendi, ben sadece evin resmi sahibinden gelen talimatı uyguluyorum. Bu ev ve arsa tapuda tamamen Zeynep Hanım’ın üzerine kayıtlı. Kendisinin imzaladığı yeni bir kararla evde oturması şart olmayan yani aile bağı kalmamış kişiler için evden tahliye işlemi başlatıldı.”
Mert dosyayı Bekir’in elinden çekip baktı. Gözleri hukuki terimlerle dolu satırlar üzerinde hızla gezindi. Evlilik öncesinde heyecanla imzaladığı mal ayrılığı sözleşmesi sayfanın başında tüm çıplaklığıyla duruyordu. Ev, arazi, içerideki değerli eşyaların tamamı Zeynep’in üstündeydi. Mert’in o mülkle ilgili tek bir yasal hakkı bile yoktu.
Hemen yanında bugün tarihli bir başka tebligatta Mert ve annesinin eşyalarının paketlenip dışarı çıkarılacağı ve geriye hiçbir kişisel eşya kalmayacağı yazıyordu. Nitekim kapının yan tarafında üzeri mavi brandayla örtülmüş çamurlu karton kutu yığınları göze çarpıyordu. İçinde Mert’in kıyafetleri, ayakkabıları, ufak tefek aksesuarları, Nermin Hanım’ın sayısız şal, elbise ve ıvır zıvırı.
Nermin Hanım kutularından birini hırsla açıp içeriye baktığında yıllarca antika diye sahiplendiği porselen vazolarından birinin kırılmış olduğunu gördü. Yıllarca misafirlerine hava atmak için gösterdiği aslında Zeynep’in parasıyla alınmış olan o vazonun parçalarını titreyen elleriyle kavrarken yağmur daha da hızlandı. Gözyaşlarıyla yağmur damlaları birbirine karıştı. “Biz nereye gideceğiz? Bu yağmurun altında karton yığınlarıyla mı yaşayacağız?” diye feryat etti.
Selin ise artık sabrının sonuna gelmişti. “Ben buraya tatile gelmiştim. Sokakta kalmaya değil.” diye bağırdı. Islanan saçları yüzüne yapışmış, makyajı akmış, o baştan çıkarıcı imajından geriye yorgun ve sinirli bir kadın kalmıştı. Mert’e dönüp “Beni bu rezilliğin içine sen soktun. Eğer param yoksa beni de bırak. Ben kendi başımın çaresine bakarım” dedi.
Mert onun uzaklaşmaya çalıştığını görünce bileğinden yakalayıp sertçe çekti. “Bu hale gelmemde payın var. Öylece gidemezsin. Benimle birlikte rezil oldun. Birlikte sürüneceksin” diye hırladı.
Aralarındaki tartışma site güvenliğinin gözleri önünde adeta sokak ortasında patlayan bir aile skandalına dönüşmüştü. Sonunda yanlarına alabildikleri birkaç kutu ve bavulla birkaç sokak ötedeki boş bir dükkanın saçak altına sığındılar. Yağmur kartonların kenarlarını yırtıp çamura bularken gece çöktükçe hava daha da soğudu. Bir süre ne yapacaklarını bilmeden öylece oturdular. Mert kalan son nakit parayı saydı. Sabaha kadar başlarını sokabilecekleri tek seçenek şehir dışına yakın adı bile bilinmeyen ucuz bir moteldi.
Nermin Hanım’ın çantasından, Selin’in cüzdanından çıkarılan bozuk paralarla birlikte nihayet karanlık bir sokağın ucunda dış cephesi dökülmüş neon pansiyon tabelası yarım yanıp sönen içleri küf kokan bir odaya girdiler. Oda küçüktü. Duvar boyaları kabarmış. Yatak eski ve çöküktü. Sadece tek bir çift kişilik yatak vardı.
Nermin Hanım yorgunluktan bir tap düşmüş halde kendini yatağın üzerine bıraktı. Yatağın üçte ikisini kapladı. Selin “Ben yerde yatmam. Burası böcek kaynıyordur” diye çığlık attı. “Biraz çekilin ben de yatacağım.” Nermin Hanım bütün sinirini ondan çıkarırcasına “Önce yaşlıya saygı” diye bağırdı. “Zaten bu hale senin yüzünden geldik. Sen gelmeseydin ben hala o villada kral gibi yatakta yatıyordum.”
Selin bir anda yıllardır oynadığı uysal gelin rolünü bir kenara bıraktı. “Ben mi suçluyum? Parayı harcarken iyiydi. Şimdi suçlu ben miyim? Sen de oğlun da paraya tapan, başkasının emeğiyle şatafat seven insanlarsınız.” Laflar büyüdükçe kavga fiziksel bir itiş kakışa dönüştü.
Selin yatağın üstündeki yastığı çekti. Nermin Hanım saçına yapıştı. Saç baş halelerdi. Mert köşedeki sallanan sandalyeye çökmüş, başını ellerinin arasına almış, karşısında birbirini parçalamaya çalışan iki kadına bakıyordu. Birkaç saat önce havalimanında uğruna karısını tokatladığı, herkese karşı savunduğu bu iki insan şimdi aynı yatakta birbirlerini tırmalıyorlardı. O an mutluluk diye uğruna evliliğini harcadığı şeyin aslında nasıl bir zehir olduğunu ilk kez bu kadar net gördü.
Gözleri komodinin üzerindeki eski tip sabit telefona takıldı. Akıl dışı bir umut zihninin köşesinden sızdı. Belki de Zeynep’in içinde hala biraz merhamet kalmıştır. Belki sesini duyarsa yumuşar. En azından üstlerine bir çatı ve biraz para gönderir.
Cebinde iş için zamanında aldığı ama hiç kullanmadığı uluslararası arama kartının kodunun yazılı olduğu pörsümüş kartonu hatırladı. Titreyen ellerle numaraları çevirdi. Ardından Zeynep’in telefonunu ezbere girip beklemeye başladı.
Birkaç çalma sesinden sonra hattın öbür ucunda ateş çıtırtılarını andıran yumuşak bir arka plan sesinin içinde tanıdık ama bambaşka bir tonda Zeynep’in sesi duyuldu. “Alo.”
Sesinde ne nefret ne de sıcaklık vardı. Sadece sakinlik. Mert boğuk bir iniltiyle “Zeynep, ben çok pişmanım” diye başladı. “Annem kötü durumda. Selin de yatacak yerimiz yok. Ne olur en azından bir süreliğine eve dönmemize izin ver ya da biraz para gönder. Aç kalmayalım. Yemin ederim her şeyi düzelteceğim. İstersen Selin’le ilişkimi bitiririm. Yeter ki bize kapıyı kapatma.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Zeynep’in hafifçe güldüğünü duydu. Alaycı değil, içten hafiflemiş bir kahkahaydı bu. “Kusura bakma, kiminle konuştuğumu anlayamadım. Benim kocam bu sabah havalimanında öldü. Onunla birlikte ona karşı duyduğum son şefkat kırıntısı da bahsettiğin insanlar bana tamamen yabancı. Tanımadığım, üstelik beni öldürmeye kalkmış birine neden para göndereyim?”
Mert boğuk bir sesle tekrar yalvarmaya çalıştı. “Zeynep lütfen yapma. Ben senin kocanım.”
Zeynep’in sesi bir anda buz gibi keskinleşti. “Yanlış eski kocam. Bu gece kendi ellerinle inşa ettiğin cehennemin tadını çıkar. Mert, buradaki şöminenin ateşi çok sıcak. Tıpkı senin çöküşünü izlerken içimde hissettiğim rahatlık gibi.”
Sonra hat kesildi. O an motelin duvarları biraz daha daraldı sanki. Mert elindeki ahizeyi yavaşça yerine bıraktı. Dizlerinin üzerine çöktü. Yatağın üstünde kavga eden iki kadın yorgunluktan nefes nefese kalınca boğuşmaya başladı. Yerine ağır bir sessizlik bıraktı.
Bir süre sonra Nermin Hanım hırıltılı bir horultuyla uykuya daldı. Selin ise yatağın kenarında oturup nefesini toparlamaya çalışırken Mert’e zehir zemberek bakışlar fırlatıyordu. Sabaha karşı ufukta gri bir aydınlık belirmeye başladığında odanın havası daha da ağırlaştı. Mert tüm geceyi duvarın dibinde oturarak ne uyuyarak ne de tam anlamıyla uyanık kalarak geçirmişti.
Kafasının içinde geçmiş 5 yıl hızlı ve acı verici bir film şeridi gibi dönüp duruyordu. Selin ise çoktan uyanmıştı. Gizlice giyinip ayakkabılarını eline almış, odadan ses çıkarmadan çıkmayı hesaplıyordu, ara sıra pantolonunun cebine dokunarak orada sakladığı küçük hazineyi kontrol ediyordu.
Gece fark ettirmeden Nermin Hanım’ın parmağından usulca çıkardığı tek gerçek değerli takıları olan eski yakut taşlı altın yüzük elini kapı koluna uzatmasına ramak kala odanın dışından sert bir tekme sesi geldi. Kapı yerinden sarsıldı. Ardından ikinci daha güçlü bir tekmeyle menteşeler bir anda koptu. Kapı duvara savruldu. İçeri boylu postlu sert bakışlı üç adam girdi. Birinin sol yanağında derin bir yara izi boynuna doğru uzanan iri bir ejderha dövmesi vardı. Odaya yayılan aura “tehlike” diye bağırıyordu.
Bunlar Mert’in aylardır kaçıp durduğu yasa dışı tefecilerin ve kaçak bahis çetesinin tahsildarlarıydı. Mert’in damarındaki kan çekildi. Zeynep’e asla söyleyemediği karanlık sırrı nihayet ete kemiğe bürünmüştü. Bir yıldır online kumar sitelerine dadanmış, Zeynep’in ona verdiği harçlıklardan gizlice pay ayırarak ve tefecilerden yüksek faizle kredi çekerek Selin’in lüks heveslerini karşılamaya çalışmıştı. Kaybettikçe borcu katlanmış, yeni borçla eski borcu kapatmaya çalışırken kendini içinden çıkılmaz bir bataklıkta bulmuştu.
Zeynep erişimi kesince “Çete için artık sadece kaçak bir borçlu değil, örnek gösterilecek bir ibret vakası haline gelmişti.” yaralı adam Mert’in yakasına yapışıp onu tek eliyle havaya kaldırdı. “Uyan bakalım paşam. Yüz binlerce liralık borcun aylardır ödenmeyen faizin bugün vadesi doldu. Biz para isteriz, bahane değil.”
Mert boğazı sıkışmış, nefes alamaz halde “Bana biraz süre verin” diye inlemeye çalıştı. Ama sözleri yarım boğuk seslere dönüştü. Adam karşılık olarak yumruğunu Mert’in karnına gömdü. Mert yere yığılıp havayı kesik kesik içine çekmeye çalışırken midesinden safra geldi. Nermin Hanım panikle ayağa fırladı ama diğer adam onu sert bir bakış ve tehditkar bir el hareketiyle yerine oturttu.
Selin bu kargaşadan faydalanıp kapıya doğru süzülmek istedi. Ama kapı girişinde bekleyen adam bunu hemen fark etti. Uzun saçlarından yakalayıp onu içeri doğru sertçe geri çekti. Selin çığlık attı. Bilekleri morarana kadar kıvranarak kurtulmaya çalıştı. Adam onun pantolon cebindeki sert cismi fark edince şüphelenip elini cebine soktu ve yakut taşlı yüzüğü çıkarıp havaya kaldırdı. “Demek saklayacak bir şeyiniz varmış.” dedi kahkaha atarak. “Bu yüzük borcun faizine sayılır mı?”
Yüzüğü gören Nermin Hanım’ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Yıllardır parmağından çıkarmadığı merhum kocasının yadigarı olan tek gerçek takısı şimdi tefecinin elindeydi ve üstelik Selin’in cebinden çıkmıştı.
O an korkusunu bile bastıracak kadar güçlü bir öfke dalgası kapladı içini. Yatağın üzerinden atlayıp Selin’e saldırdı. Saçlarını yolup “hırsız, namussuz, yılan” diye bağırıyor, tırnaklarıyla onun yüzünü tırmalıyordu. Selin de boş durmadı. Nermin’in yüzünü çiziyor, “Senin gibi aç gözlü, beleşçi bir kadın hayatımda görmedim” diye sırıl sıklam gözyaşları ve ter içinde bağırıyordu.
Yüzük ikisinin arasında savrulup odanın bir köşesine fırladı. Tahsildarlar bu manzarayı eğlenceyle izliyorlar. Bir yandan da odadaki bavul ve çantalardan para edebilecek ne varsa ceplerine indiriyorlardı. İş giderek kontrolden çıkarken dışarıdan polis sirenlerinin sesi yaklaştı.
Tahsildarların yüzü bir anda ciddileşti. Patronlarının silahlı kavga ve ağır yaralama suçlamasıyla uğraşmak istemeyeceğini biliyorlardı. Mert’e son bir tekme daha savurup topladıkları eşyalarla arka kapıdan hızla kaçtılar. Mert yerde debelenirken kurtulduk. “Polis beni kurtarmaya geldi” diye düşünerek kapıya doğru sürünmeye başladı. Gerçekten de birkaç saniye sonra iki polis memuru kapıda göründü.
Mert kanlı dudakları ve morarmış gözleriyle ellerini kaldırıp “Memur bey, beni az önce tefeciler dövdü, lütfen yardım edin” diye inledi. Fakat polislerin yüzünde en ufak bir şefkat belirtisi yoktu. İçlerinden biri elindeki resmi kağıdı açıp yüksek sesle okudu: “Fahri Mert Yılmaz hakkında eşine karşı işlediği darp ve tehdit içeren aile içi şiddet suçlamaları, sosyal medyada yer alan görüntüler ve alınan doktor raporları doğrultusunda savcılık kararıyla tutuklama kararı çıkmıştır. Sizi bu suçlardan dolayı gözaltına alıyoruz.”
Mert’in kulakları uğuldadı. “Ben mağdurum ben” diye itiraz etmeye çalıştı ama memur “Susma hakkınızı kullanabilirsiniz. Söylediğiniz her şey aleyhinize delil olabilir” dedi ve metal kelepçeyi Mert’in bileklerine geçirdi. Diğer polis Nermin Hanım ile Selin’e dönüp onları da ifadeye götürmek zorunda olduklarını olayın tanıkları ve olası suç ortakları olarak savcılıkça çağrıldıklarını bildirdi.
Birkaç saat önce lüks tatil hayalleri kuran bu üçlü, şimdi paslı merdivenlerden inip dışarıda bekleyen soğuk polis minibüsüne bindirilirken motel sakinleri ve mahalleli meraklı gözlerle onları izliyordu.
Aradan 3 ay geçti. Mert o süreyi İstanbul’daki bir cezaevinde tutuklu olarak her gece koğuşundaki gerilim ve kavga sesleriyle uyanarak geçirdi. O gün İstanbul Anadolu Adliyesi’ne karar duruşması yapılacaktı.
Mahkeme salonu sanki bir televizyon dizisinin son bölüm misali tıklım tıklım doluydu. Mert üzerinde turuncu renkli tutuklu yeleği, zayıflamış çökmüş yüzü ve kısacık kesilmiş saçlarıyla sanık sandalyesine oturtuldu. Gözlerini yerden kaldırmaya bile cesaret edemiyordu.
Salonun kapısı açıldığında herkesin bakışı aynı noktaya çevrildi. Zeynep içeri adımını attı. Lacivert tonlarda çok şık bir blazer takımı ve zarif bir ipek başörtüsü takmıştı. Yüzündeki morluklardan eser kalmamış, cildi sağlıklı bir şekilde parlıyordu. Yanında tanınmış bir kadın hakları avukatı ve bir ticaret hukuku uzmanından oluşan güçlü bir avukat ekibi vardı.
Zeynep sakin, kendinden emin adımlarla öne yürüdü, müşteki sırasına oturdu. Sanki bu duruşma yıllardır beklediği son toplantıydı ve artık dosyayı kapatmaya gelmişti.
İlk tanık olarak Nermin Hanım kürsüye çağrıldı. Sahte gözyaşlarıyla bastonuna dayanarak yürüyen yorgun bir yaşlı kadın görüntüsü çiziyordu. Yemin ettikten sonra savcının sorularına kendini masum korkmuş bir anne olarak gösteren cevaplar verdi: “Ben oğlumdan hep korktum. Beni gelinine karşı dolduran oydu. O tokat olayında ben de çok üzüldüm aslında. Asla istemezdim ama engel olamadım. Ne derse onu yapmak zorundaydım.”
Böylece yıllar boyunca gelinine zehir saçan ve oğlunu sürekli dolduruşa getiren kadın şimdi tek suçluyu oğul ilan ediyor, kendini kurban gibi gösteriyordu. Mert annesine şaşkınlıkla baktı. İçi tokattan bile daha fazla acıyordu.
İkinci tanık Selin’di. Üzerine sade, kapalı sayılabilecek bir elbise giymiş, saçlarını toplu, makyajını hafif yapmıştı. Sanki yanlış yola düşürülmüş masum bir kız rolüne bürünmüştü. Savcı Mert’le ilişkisini sorduğunda Selin gözlerini yere dikti. “Ben en başta evli olduğunu bilmiyordum” dedi. Kendini dul olarak tanıttı. “Bana büyük vaatler verdi. Onun karısına yaptığı şeyleri öğrenince çok pişman oldum. Havalimanındaki olayda da araya girmeye çalıştım ama çok korktum. O gün ağzımdan çıkan bazı sözler panik halindeyken söylenmiş laflardı.”
Gerçekte ilişkiye başladıkları ilk günden beri Zeynep’in varlığını biliyordu. Bedelini ödemeye hazır olduğu bir yalana şimdi saklanmak için sıkı sıkıya sarılmıştı.
Söz sırası Zeynep’e geldiğinde salonda adeta nefesler tutuldu. Oysa Zeynep bağırmadı, ağlamadı, dramatik sahneler yaratmadı. Önceden hazırladığı dosyayı hakime teslim etti. Bu dosyada darp raporu, havalimanı görüntüleri ve tanık beyanlarının yanı sıra çok daha ağır bir suçun delilleri vardı. Mert’in Zeynep’in aile şirketinden yaptığı milyonlarca liralık usulsüz para aktarımları. Zeynep Kanada’ya gittiği gün şirketin iç denetim ekibine ve dışarıdan bir bağımsız denetim firmasına talimat vermiş. Şirket hesaplarının son iki yılını incelettirmişti. Sonuç korkunçtu.
Mert sahte fatura ve şişirilmiş tadilat giderleriyle şirketten büyük meblağları kendi hesabına aktarmış, o paraları da kumar ve Selin’le lüks yaşantı için harcamıştı. Şirketin CEO’su ve Zeynep’in ailesinden olan Hikmet Bey de tanık sıfatıyla duruşmadaydı. “Bu mesele sadece bir aile meselesi değil” dedi ciddi bir sesle. “Bu çalışanlarımızın, ortaklarımızın ve yatırımcılarımızın hakkının yenildiği ciddi bir mali suç. Mert Bey hem eşine hem de bize ihanet etti.”
Savcı dosyayı ağır ceza kapsamına sokmak için gereken her şeyi sunmuştu. Zeynep son söz olarak yalnızca şunu söyledi: “Ben bu davayı intikam için değil adalet için açtım. Benim gibi daha fazla kadın ve hiçbir çalışan böyle biri yüzünden zarar görmesin diye.”
Günler süren yargılama sürecinin ardından karar duruşmasında herkesin beklediği an geldi. Hakim kalın dosyayı önüne alıp delilleri tek tek sıraladıktan sonra hükmü açıkladı. Mert eşine karşı fiziksel ve psikolojik şiddet uygulamaktan ve aile şirketinden uzun süreli, sistematik şekilde yüklü miktarda para zimmetine geçirmekten suçlu bulundu. 12 yıl hapis cezası ve şirkete milyonlarca lira tazminat ve maddi zarar karşılığı ödemeye mahkum edildi. Ödeyemediği takdirde kalan hayatı boyunca üzerine geçecek herhangi bir mal varlığına el konulacaktı.
Karar açıklanırken Mert’in ayaklarının altındaki zemin sanki çekildi. Gözlerini destek bulabilmek umuduyla izleyici sıralarına çevirdi. Ne annesi oradaydı ne de Selin. İlk fırtına yaklaşırken gemiden atlayan fareler gibi çoktan ortadan kaybolmuşlardı.
Mahkeme çıkışı Selin’i yan sokakta bekleyen gazeteciler ve öfkeli kadın grupları karşıladı. Sosyal medyadaki linç artık sokağa taşmıştı. İş yerinden kovuldu. Ev sahibi tarafından mahallenin adını kirlettiği gerekçesiyle pansiyondan atıldı. Tefecciler de Mert’le birlikte ondan da kimlik bilgileriyle kredi çekmiş oldukları için peşine düştü. Bir zamanların süslü, şımarık Selini sokak köşesinde elinde son 50 lirasına bakarak ağlarken bulmak zor değildi.
Nermin Hanım’ın akıbeti de ondan farklı değildi. Mahkemedeki ifadesinden sonra bir süre uzak akrabalarının evinde sığınacak yer buldu. Ama televizyon programlarında “kabus kaynana” etiketiyle görüntüsü dönüp durdukça akrabaları da onu evde tutmaktan çekinmeye başladı.
Bir gün kapının önüne konan valizleri ve “Biz artık seni ağırlayamayız, adımız gazetelere çıkacak” cümlesiyle karşılaştı. Son çare olarak Zeynep’in anne babasının evine gidip kapının önünde diz çökerek yalvardı. “Ben çok pişmanım. Ne olur beni affedin. Bir köşede bile olsa kalayım.”
Evdeki güvenlik görevlisi içeriden gelen mesajı iletti. “Hanımefendi, ev sahipleri sizinle görüşmek istemiyor. İsterseniz devletin yaşlı bakım merkezlerine başvurabilirsiniz.”
Böylece Nermin Hanım da bir belediye barınağında ince bir şilteye onlarca evsizle beraber yaşlanmaya mahkum oldu.
Karardan bir hafta sonra Zeynep son kez cezaevine gitmeye karar verdi. Mert daha yüksek güvenlikli bir cezaevine nakledilmeden önce görüşme hakkı vardı.
Cezaevinin görüşme salonunda kalın camın bir yanında Zeynep, diğer yanında kelepçeleri yeni açılmış, başı tıraşlı, yüzü sivilceler ve morluklarla dolu Mert oturuyordu.
Mert onu gördüğü an içindeki tüm kırıntılar döküldü. Hıçkırarak hıçkırarak ağlamaya başladı. “Ne olur burası çok kötü. Yemeğimiz berbat. Geceleri dövüyorlar, hakaret ediyorlar. Dayanamıyorum. Avukatlarınla konuş. Cezam hafiflesin. Söz veriyorum. Çıkınca ömrümün sonuna kadar ayağına kapanırım.”
Zeynep masanın üzerine kalın kahverengi bir zarf bıraktı. “Buraya senin ağlamanı dinlemeye gelmedim” dedi sakin ama sarsılmaz bir tonla. “Bu zarfın içinde boşanma kararımızın aslı var. Artık resmen ve dini bitti. Benim hayatımda senin adın yok.”
Mert zarfı iterek geri çekti. “Hayır, olamaz. Sen gidersen benim kimsem kalmaz” diye haykırdı. Zeynep hafif bir tebessümle başını yana eğdi. “Tam olarak mesele bu. Bugün yalnızsan bu, beni, aileni ve yoluna çıkan herkesi kullandığın için ben sana sonsuz bir sevgiyle yanındaydım. Sen onu çöpe attın. Şimdi çöpe attıklarınla beraber yaşamak zorundasın.”
Ayağa kalkıp ceketin yakasını düzeltti. “Havalimanındaki tokadın hayatımda bana yaptığın en büyük iyilikti. Mert, o tokat olmasa hala cebimi, kalbimi ve ömrümü sana harcayan aptal bir kadın olacaktım. Şimdi özgürüm.”
Mert’in uğultulu çığlıkları gardiyanın kapısını kapatırken çıkardığı metalik sesle boğuldu.
Zeynep cezaevinin ağır demir kapısından dışarı çıktığında gökyüzü şaşırtıcı derecede maviydi. Derin bir nefes aldı. İçine çektiği hava artık geçmişin dumanıyla kirlenmiyordu. Kendi hayatının iplerini tekrar eline almış olmanın hiçbir servetin satın alamayacağı o hafifliği tam kalbinin ortasında hissetti.
6 ay sonra Zeynep’in hayatı daha önce hayal bile edemediği kadar değişmişti. Aile şirketindeki delikler kapatılmış, iş yeniden düzene girmiş, karlar artmaya başlamıştı. Zeynep kazancının bir kısmını şiddet gören kadınlara hukuki ve psikolojik destek sağlayan bir vakıf kurmak için kullanmıştı. Artık gazetelerde havalimanında tokat yiyen kadın olarak değil, şiddete boyun eğmeyip hayatını yeniden kuran güçlü bir iş kadını olarak anılıyordu.
O sabah anne ve babasının evinde tatlı bir telaş vardı. Salonun ortasında büyük valizler dizilmiş, pasaportlar ve biletler sehpanın üzerine hazırlanmıştı. Zeynep annesinin şalını katlayıp el çantasına yerleştiriyor. Babası da her zamanki titizliğiyle bilet ve kimlik kontrolü yapıyordu. Uzun zamandır hayalini kurduğu şeyi nihayet gerçekleştirecekti: Kendi kazandığı parayla anne babasını Avrupa’ya 3 haftalık bir bahar tatiline götürmek.
Yıllarca başkalarının, özellikle Mert’in ve annesinin dertleriyle uğraşırken ertelediği bu hayal sonunda sıra kendisine geldiğini gösteriyordu. Havalimanına doğru giderken İstanbul trafiği bile ona bu kez daha az can sıkıcı görünüyordu.
Dış hatlar terminalinin cam kapılarından içeri girip güvenlikten geçtikten sonra bir an için 6 ay önceki o sabahı hatırladı. O uğursuz Gate 2’nin bulunduğu tarafa baktı. Tokat’ın sesi, annesinin çığlığı, Selin’in sahte gözyaşları hepsi çok uzak bir rüya gibi geldi. İçinde en ufak bir sızı kalmamıştı. “İyi ki yaşanmış” dedi içinden. “Yoksa bugün burada olamazdım.”
Çekin bankosunda bu kez hiçbir aksilik yaşanmadı. Görevli Zeynep ve anne babasının birinci sınıf biletlerini gülümseyerek teslim etti. “İyi yolculuklar.”
Birkaç saat sonra Zeynep geniş koltuğunu yatağa çevirebilen sakin ve lüks bir kabinde elinde taze sıkılmış portakal suyu ile oturuyordu. Karşı sırada annesi ve babası çocuklar gibi heyecanla koltuğun fonksiyonlarını keşfediyor, kahkahalar atıyorlardı. Zeynep onları izlerken gözleri doldu. Ama bu kez acıdan değil saf mutluluktan.
Uçak pistte ilerlerken önündeki ekrandan kanalları dolaşmaya başladı. Haber kanalına geldiğinde kırmızı “Son dakika” yazısı dikkat çekti. “Yüksek güvenlikli cezaevine nakledilen hükümlüler” başlığı altında elleri kelepçeli bir mahkum grubunun feribota bindirildiği görüntüler veriliyordu. Kameranın bir anlık zoom yaptığı noktada sıska, başı tıraşlı, gözleri boşluğa bakan bir adam dikkatini çekti. Mert’ti bu. Artık zayıflamış, kamburu çıkmış, saçsız kafasıyla yanında yürüyen ağır suçluların gölgesinde bile kaybolacak kadar ufalmıştı.
Sunucu ayrıntıları okurken Mert’in cezaevinde borç kavgasına karıştığı için yüksek güvenlikli bir cezaevine nakledildiği anlatıyordu. Ekranın kenarında küçük bir kutuda devletin yaşlı bakım merkezleri ile ilgili bir haber dönüyorken bir karede saçları iyice ağarmış, bakışları boşlukta dolaşan Nermin Hanım’ın sosyal hizmetler yurdunda oturduğu bir görüntü göründü.
Başka bir karede ise dolandırıcılık ve yasa dışı kredi kartı işlemleri ile ilgili arananlar listesinin arasında Selin’in eski ama hala tanınabilir bir fotoğrafı belirdi.
Üçünün hayatı da bir zamanlar Mert’in Zeynep’e indirdiği tek tokatın yarattığı karma fırtınasının içinde un ufak olmuştu.
Zeynep ekrana bir süre baktı. İçinde ne intikam ateşi vardı ne de zafer sarhoşluğu. Sadece derin bir kabulleniş. “Herkes ektiğini biçer.”
Parmaklarıyla hafifçe uzanıp ekranı kapattı. Mert’in yüzü, Nermin Hanım’ın boş bakışları, Selin’in fotoğrafı karanlığa karıştı. Başını çevirip pencerenin dışındaki manzaraya baktı. Uçak bulutların arasından süzülerek yükseliyor. Şehir ufukta küçülüp yok oluyordu.
Karşı taraftan annesinin sesi geldi: “Kızım, Paris’te ilk nereye gideceğiz?” Önceden plan yaptın mı?
Babası araya girip “Önce düzgün bir kahvaltı bulalım da sonrasına bakarız” deyince koltuklar arasında cıvıl cıvıl bir kahkaha dolaştı. Zeynep yüzünde bugüne kadar taşıdığı en gerçek, en huzurlu gülümsemeyle onlara döndü. “Nereye gidersek gidelim, siz yanımdayken her yer güzel” dedi.
Kendini koltuğuna yaslayıp gözlerini kapattığında içinden “Kış bitti” diye geçirdi. Hayatımın en sert, en acımasız kışı. Ama artık bahar benim.
Uçak Türkiye’den uzaklaşırken o da Mert’le, Nermin Hanım’la, Selin’le, havalimanındaki tokatla, villadaki gecelerle, tüm karanlık geçmişiyle arasına binlerce kilometrelik bir mesafe koyuyordu. Ardında bıraktığı şey bir cehennemdi. Önünde uzanan ise kendi elleriyle kendi değerine sahip çıkarak inşa edeceği bir cennetti.