MOSSAD ARABAYA BOMBA YERLEŞTİRDİ! İRANLI BİLİM İNSANI ÖLMEK ÜZEREYDİ! 3 AJAN YAKALANDI – News

MOSSAD ARABAYA BOMBA YERLEŞTİRDİ! İRANLI BİLİM İNSANI ÖLMEK ÜZEREYDİ! 3 AJAN YAKALANDI

MOSSAD ARABAYA BOMBA YERLEŞTİRDİ! İRANLI BİLİM İNSANI ÖLMEK ÜZEREYDİ! 3 AJAN YAKALANDI

MOSSAD ARABAYA BOMBA YERLEŞTİRDİ! İRANLI BİLİM İNSANI ÖLMEK ÜZEREYDİ! 3 AJAN YAKALANDI

.

.

2020 yılı Eylül ayının 10’u. İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi’nin genzine kadar kahve ve uykusuzluk kokan loş odasında, o sabah her zamankinden çok daha ağır bir hava hakimdi. Kırk altı yaşındaki Komiser Hakan Tekin, yirmi yıllık meslek hayatında terörle mücadeleden organize suçlara, en karanlık kontr-terör operasyonlarına kadar her şeyi görmüş, İstanbul’un yeraltı damarlarında akan her türlü zehri solumuştu. Ancak masasının üzerinde duran, doğrudan Ankara’dan, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Karargahı’ndan kırmızı kodla gelen bu acil istihbarat raporu, sıradan bir cinayet veya mafya hesaplaşmasından çok daha büyük bir jeopolitik depremin habercisiydi.

Hakan, raporun sayfalarını çevirirken okuduğu her satırda kaşları biraz daha çatıldı. Benjamin Levi ve iki ajan. Tel Aviv’den İstanbul’a sızdılar. Üç ayrı adam, üç farklı uçuş, birbirinden bağımsız sahte pasaportlar ve kusursuzca yaratılmış sahte kimlikler. Hedefteki isim belliydi: Doktor Fahrettin Kazimi. İranlı muhalif bir siyasetçi veya bir asker değil; sadece bir nükleer bilimci. Uluslararası bir enerji konferansı için İstanbul’a gelecekti ve rapor, suikastın yöntemini bile fısıldıyordu: Araba bombası. Hakan raporu masaya bırakıp derin bir nefes aldı. Mesele sadece bir adamın hayatı değildi; mesele, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğiydi. Yabancı bir istihbarat servisinin, İstanbul’un göbeğinde kan dökmesine, bu şehri kendi operasyon sahası olarak kullanmasına asla izin verilemezdi. Derhal ekibini topladı. Odadaki sessizliği yırtan sesi, şüpheye yer bırakmayacak kadar netti: “Doktor Fahrettin’i ne pahasına olursa olsun koruyacağız. Mossad ajanlarını ise suçüstü yakalayacağız. Türk toprağında suikast kabul edilemez.” Ancak denklemin bilinmeyenleri çoktu. Bu üç hayalet İstanbul’un devasa kaosunda tam olarak neredeydi? Tetiği ne zaman çekeceklerdi?

Bu amansız kedi fare oyununun tohumları, sadece iki gün önce, 8 Eylül’de Tahran’da atılmıştı. Kırk beş yaşındaki Doktor Fahrettin Kazimi, hayatını denklemlere, uranyum izotoplarına ve sivil nükleer enerjinin barışçıl kullanımına adamış saygın bir fizikçiydi. Yıllarca Tahran Üniversitesi’nin tozlu amfilerinde ders vermiş, uluslararası hakemli dergilerde onlarca makale yayımlamış, İran’ın sivil nükleer santrallerinin güvenlik protokollerini sıfırdan inşa etmişti. O bir asker değildi, eline hiç silah almamıştı. Ancak Ortadoğu’nun karanlık satranç tahtasında, bazen bir beynin gücü, binlerce namludan daha tehlikeli kabul edilirdi.

İstanbul’dan aldığı Uluslararası Enerji Konferansı daveti onu heyecanlandırmıştı. Yirmi farklı ülkeden gelecek olan meslektaşlarıyla bilgi alışverişinde bulunacak, küresel enerji krizine dair çözümler tartışacaktı. Akşam yemeğinde eşine İstanbul biletinden bahsettiğinde, kadının gözlerine derin bir korku bulutu çöktü. “Fahrettin, güvende misin?” diye sordu sesi titreyerek. “Biliyorsun… Mossad, bizim bilim insanlarımızı hedef alıyor. Daha önce olanları unutmadık.” Fahrettin, eşinin buz gibi olmuş ellerini şefkatle tuttu ve gülümsedi. O, siyasetin kanlı yüzünden uzak, saf bir bilim insanıydı. “Türkiye çok güvenli bir ülke,” diyerek onu yatıştırmaya çalıştı. “Bu uluslararası bir konferans, herkesin gözü önünde olacak. Endişelenme, bana hiçbir şey olmayacak.” Ertesi gün, bavulunu toplayıp İstanbul uçağına binerken, peşine takılan ölüm meleklerinden tamamen habersizdi.

Aynı saatlerde, Tahran’dan binlerce kilometre ötede, Tel Aviv’deki Mossad Karargahı’nda kelimenin tam anlamıyla buz gibi bir rüzgar esiyordu. Elli yaşındaki Benjamin Levi, Mossad’ın İran masasından sorumlu en kıdemli, en acımasız saha yöneticilerinden biriydi. Hayatı boyunca İranlı bilim insanlarına, mühendislere ve generallere yönelik sayısız suikast operasyonunu masa başında planlamış, tetiği çekenlerin gölgesi olmuştu. Masasında duran kalın dosyayı açtı. Doktor Fahrettin Kazimi’nin fotoğrafları, günlük rutini, zaafları ve yaklaşan İstanbul seyahati detaylıca raporlanmıştı.

Eylül’ün on beşi ile yirmisi arasında İstanbul’da olacaktı. Bu, Benjamin için altından kalkılmaz bir fırsattı. Kendi evinde, Tahran’ın sıkı korunan sokaklarında vuramadıkları adamı, gurbette hazırlıksız yakalayacaklardı. Benjamin, operasyon odasında seçtiği en iyi iki ajanına doğru eğildi ve gözlerini kısarak o ölümcül talimatı verdi: “İstanbul’a gideceksiniz. Doktor Fahrettin’i öldüreceksiniz. Yöntemimiz araba bombası. Sabah otelinden çıkıp arabasına bindiğinde, kontağı çevirdiği an o motor bloğu havaya uçacak. Kusursuz ve temiz bir iş istiyorum. Arkada tek bir iz, tek bir DNA bile bırakmayacaksınız.” Sahte pasaportlar basıldı, ölüm kuryelerinin biletleri alındı ve operasyonda kullanılacak C4 patlayıcıların sevkiyatı gizli kanallardan organize edildi.

9 Eylül günü İstanbul Atatürk Havalimanı, her zamanki kaotik, kozmopolit kalabalığıyla uğulduyordu. Benjamin Levi, üzerinde mükemmel dikilmiş bir takım elbise ve elinde ‘John Taylor’ adına düzenlenmiş bir İngiliz pasaportuyla pasaport kontrol bankosuna yanaştı. Gümrük memuru yüzüne bile bakmadan mührü bastığında, Benjamin içinden gülümsedi. Görünmez olduğunu, bu devasa şehrin damarlarına zehir gibi karışacağını sanıyordu. Havalimanından çıkıp bir taksiye bindi ve Taksim’in arka sokaklarındaki gösterişsiz ama güvenli bir otele yerleşti. Aynı gün içinde, diğer iki ajan da farklı Avrupa şehirlerinden aktarmalı uçuşlarla İstanbul’a inmiş ve şehrin farklı köşelerindeki otellere dağılmışlardı. Plan kusursuz işliyor gibiydi.

Ancak Mossad’ın kibri, Türk istihbaratının sessiz gücünü hafife almıştı. Benjamin Levi ve ekibi İstanbul’a adım attıkları saniyeden itibaren görünmez bir ağın içine düştüklerinin farkında değillerdi. Ankara’daki MİT Karargahı, aylardır İsrail istihbaratının siber trafiğini ve bölgedeki hareketliliklerini gölge gibi izliyordu. Levi’nin sahte kimlikle uçağa bindiği an tespit edilmiş, operasyonun hedef profili analiz edilerek Doktor Fahrettin Kazimi ismine ulaşılmıştı. MİT’in bu kritik istihbaratı hızla İstanbul Emniyeti’ne aktarmasıyla, şehirde sessiz bir av başlamış oldu.

10 Eylül sabahı, Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi’nde Komiser Hakan’ın odasındaydık. Masanın etrafında, özel harekat şubesinde görevli otuz dört yaşındaki Zeliha Arslan ve çekirdek bir operasyon ekibi vardı. Zeliha, yıllarca en zorlu taktiksel eğitimleri almış, sayısız kritik operasyonda ter dökmüş, soğukkanlılığıyla tanınan bir saha amiriydi. Hakan, dev ekrana yansıttığı fotoğrafları işaret etti. “Karşımızdakiler sıradan kiralık katiller değil. Dünyanın en tehlikeli gizli servislerinden birinin suikast timi. Yarın, hedefteki bilim insanı Doktor Fahrettin İstanbul’a inecek. Planımız net: Doktoru hiçbir şekilde yalnız bırakmayacağız. Ancak ona korunduğunu hissettirmeyeceğiz, panik yapmasını istemiyoruz. Aynı zamanda bu üç Mossad ajanını gölge gibi takip edeceğiz ve eyleme geçtikleri o saniye enselerine bineceğiz.”

Zeliha, ekrana dikkatle bakarken kararlı bir ifadeyle başını salladı. Operasyonun her saniyesi saat gibi işlemeliydi.

11 Eylül günü, Doktor Fahrettin Kazimi’nin uçağı İstanbul’a teker koyduğunda, oyunun ikinci perdesi açıldı. Doktor, pasaport kontrolünden geçip bagajını alırken, yüzünde yeni bir şehre gelmenin verdiği o hafif yorgunluk ve heyecan vardı. Dış hatlar terminalinin kapısından çıktığında güneşli İstanbul havasını içine çekti. Asla bilmediği şey ise, tam on metre arkasında, üzerinde sivil kıyafetler, elinde sahte bir kahve bardağıyla yürüyen Zeliha Arslan’ın onu gözleriyle milim milim taradığıydı. Zeliha’nın kulaklığında sürekli akan bir bilgi trafiği vardı. Fahrettin bir taksiye bindiğinde, Zeliha da hemen arkadaki sivil araca atladı.

“Hedef takside. Şişli yönüne hareket ediyor. Temas sağlandı, takipteyiz,” diye fısıldadı Zeliha yaka mikrofonuna. Merkezden Hakan’ın sesi duyuldu: “Anlaşıldı. Otele varınca tüm çevre güvenliğini kamufle bir şekilde sağlayın. Otopark girişlerini kör nokta bırakmadan tutun.”

Yarım saat sonra taksi Şişli’nin lüks otellerinden birinin önünde durdu. Fahrettin bagajını alıp resepsiyona yönelirken, sivil polisler otelin lobisinde dergi okuyan birer müşteriye, kapıdaki bellboylara ve dışarıdaki simitçilere dönüşmüşlerdi. Kalkanlar kalkmış, kale savunmaya alınmıştı.

Aynı akşam, İstanbul’un o hareketli İstiklal Caddesi’nin arka sokaklarından birindeki loş bir kafede, Benjamin Levi ve iki ajanı bir masanın etrafında toplanmışlardı. Etraflarındaki yüksek sesli müziği kendilerine kalkan yaparak İbranice fısıldaşıyor, operasyonun son detaylarını masaya yatırıyorlardı.

“Yarın gece yarısı otoparka sızacağız,” dedi Benjamin, elindeki küçük krokiyi masaya sererek. “Hedefin kiralık aracı ikinci bodrum katında. Kör noktaları ezberledim. C4’ü şasinin hemen altına, marş motoruna bağlayacağız. Sabah sekizde otelden çıkacak. Arabaya bindiğinde, o kontağı çevirdiği an her şey bitecek.” Ajanlardan biri hafifçe öne eğildi. “Peki ya güvenlik? Otelin kendi kameraları veya devriyeleri sorun çıkarır mı?” Benjamin dudak büktü. “Otel güvenliği gece yarısından sonra tamamen rutine bağlar. Kameraların rotasyon boşluklarını biliyoruz. Onları atlatmak bizim için çocuk oyuncağı.”

Benjamin’in hesaba katmadığı tek şey, masalarının hemen iki arka çaprazında oturan genç çiftin, kulaklarındaki gizli dinleme cihazlarıyla onların her kelimesini merkeze aktarıyor oluşuydu. Hakan Komiser, merkezde kulaklıklarını çıkarmış, derin bir tebessümle ekrana bakıyordu. Av, tuzağa kendi ayaklarıyla yürüyordu. Gece yarısı Zeliha’yı aradı. “Zeliha, yarın gece otoparkta iniyorlar. Hedefin aracının çevresini kameralarla donatın. Karanlıkta onları bekliyor olacağız.”

12 Eylül günü, Doktor Fahrettin için bilimin aydınlığında geçti. Konferans salonunda küresel enerji krizine dair sunumunu yaparken, salondaki meslektaşları onu hayranlıkla dinliyordu. Bilimin sınır tanımayan gücüne inanıyordu. O, sahnede barışçıl enerjiden bahsederken, otelin birkaç kilometre ötesinde Mossad ajanları ölümün provalarını yapıyor, C4’ün zamanlayıcılarını kalibre ediyorlardı. Zeliha ve ekibi ise bütün gün bir an olsun gözlerini kırpmadan hem hedefin güvenliğini sağladı hem de suikast timinin keşif turlarını izledi.

Ve saatler gece yarısını vurduğunda, İstanbul’un o bitmek bilmeyen uğultusu yavaş yavaş sessizliğe gömülürken, ölüm melekleri harekete geçti.

Benjamin Levi ve siyahlar içindeki iki ajanı, otelin ikinci bodrum katındaki loş ve rutubetli otoparka adeta birer gölge gibi sızdılar. Güvenlik kameralarının kör noktalarını milimetrik bir hesapla kullanarak, kolonların arkasından süzülüp Doktor Fahrettin’e tahsis edilen siyah sedan aracın yanına ulaştılar. Otopark o kadar sessizdi ki, sadece yukarıdaki havalandırma fanlarının mekanik uğultusu duyuluyordu.

Benjamin çantasından siyah, ağır kütleyi, o ölümcül C4 patlayıcıyı çıkardı. Ajanlardan biri sırtüstü yere yatıp aracın altına kayarken, Benjamin fenerin kırmızı ışığıyla ona yol gösteriyordu. Patlayıcıyı ustalıkla egzoz borusunun yanından geçirip motor bloğuna, tam da ateşleme sisteminin merkezine monte etmeye başladılar. Zamanlayıcı ve tetikleyici kablolar, kusursuz bir ölüm makinesi yaratmak için birleştiriliyordu.

“Sabah 08.00’de o marş dönecek,” diye fısıldadı Benjamin keyifle. “Ve oyun bitecek.”

Ama oyun, Benjamin için tam o saniyede bitmek üzereydi.

Otoparkın devasa beton kolonlarının arkasında, nefeslerini tutmuş bekleyen Hakan Tekin, Zeliha Arslan ve ağır silahlı sekiz polis memuru için artık bekleyecek bir şey kalmamıştı. Ajanlar aracın altından çıkıp üzerlerindeki tozu silkelerken ve çıkışa doğru ilk adımlarını atarken, otoparkın çıkış rampası aniden projektörlerin kör edici beyaz ışığıyla aydınlandı. Gecenin karanlığı, çelikten bir ışık duvarıyla yırtıldı.

Hakan’ın sesi, kapalı otoparkın duvarlarında adeta bir gök gürültüsü gibi yankılandı: “Dur polis! Ellerinizi kaldırın ve yere yatın!”

Benjamin ışığın şiddetiyle gözlerini kırpıştırırken, yılların getirdiği o vahşi içgüdüyle ceketinin içindeki silaha davrandı. Ancak etrafları tamamen sarılmıştı. Zeliha, bir ok gibi ileri atıldı. Benjamin henüz silahını çekemeden, Zeliha’nın namlusu adamın alnının tam ortasına kilitlenmişti. “Sakın düşünme bile. Ellerini görebileceğim yere koy,” dedi Zeliha, sesinde zerre kadar titreme olmayan buz gibi bir tonla.

Diğer iki ajan panikle farklı yönlere kaçmaya yeltendi ancak sekiz polis memuru saniyeler içinde üzerlerine çullanarak onları soğuk beton zemine mıhladı. Direnmenin, kaçmanın veya savaşmanın hiçbir imkanı yoktu. Saniyeler içinde üç Mossad ajanı, bileklerinde soğuk kelepçelerle yerde yatıyordu. Kibirli suikastçılar, İstanbul’un kalbinde kendi kazdıkları kuyuya düşmüşlerdi.

Hakan hemen telsize sarıldı. “Hedefler paketlendi. Bomba imha ekibini acil olarak ikinci bodruma alın.” Dakikalar içinde olay yerine gelen bomba imha uzmanları, özel kıyafetleriyle aracın altına girip C4’ün ölümcül bağlantılarını tek tek kestiler. Sabah saat sekizde patlamaya ayarlanmış olan saatli bomba, sessizce etkisiz hale getirildi. Facianın eşiğinden kıl payı dönülmüştü.

Ertesi sabah, 13 Eylül. İstanbul, üzerine doğan güneşle yepyeni ve telaşlı bir güne uyanırken, Doktor Fahrettin odasında rahat bir uyku çekmiş, otelin restoranında keyifle kahvaltısını yapmıştı. Çantasını alıp konferansın ikinci günü için aracına doğru yürümek üzere otoparka indi. Asansörün kapıları açıldığında, karşısında takım elbiseli, yüzünde güven veren bir tebessüm olan Komiser Hakan’ı buldu.

“Doktor Kazimi?” dedi Hakan elini uzatarak. “Ben Komiser Hakan Tekin. İstanbul Emniyet Müdürlüğü. Sizi dünden beri özel bir koruma kalkanı altında tutuyoruz.”

Fahrettin şaşkınlıkla adamın elini sıktı. “Anlamadım? Koruma kalkanı mı? Neden?”

Hakan, derin bir nefes alıp durumu tüm çıplaklığıyla anlattı. “Dün gece, siz odanızda uyurken, üç Mossad ajanı şu an durduğunuz bu otoparka sızdı ve aracınızın tam altına, siz kontağı çevirdiğinizde patlayacak bir C4 yerleştirmeye kalktı. Onları suçüstü yakaladık. Bombayı imha ettik. Artık tamamen güvendesiniz.”

Fahrettin’in yüzündeki kan bir anda çekildi. Dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Gözleri irileşti, sesi titreyerek dudaklarından şu kelimeler döküldü: “Yani… Siz olmasaydınız, ben şu an ölmüş müydüm?”

Hakan, adamın omzuna güven verircesine dokundu. “Evet Doktor. Ancak Türk polisi sizi gölge gibi takip edip korudu. Türk toprağında hiç kimsenin size zarar vermesine izin vermeyiz.”

Aynı günün öğleden sonrasında, Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü’nün sorgu odalarında derin bir sessizlik hakimdi. Benjamin Levi ve diğer iki ajan, tek kelime etmeme hakkını kullanıyor, donuk gözlerle duvara bakıyorlardı. Ancak konuşmalarına gerek yoktu. Üzerlerinde yakalanan sahte pasaportlar, otoparkın güvenlik kameralarına yansıyan anlar, parmak izleriyle dolu bomba ekipmanları ve MİT’in sunduğu dijital takip raporları, her şeyi bir tokat gibi yüzlerine çarpıyordu. Suçüstü, inkar edilemez bir gerçeklikti.

14 Eylül günü Ankara’da, diplomasi koridorlarında fırtınalar koptu. Dışişleri Bakanlığı, İsrail Büyükelçisi’ni acil bir kodla makama çağırdı. Kapalı kapılar ardında yapılan o görüşmede, Türkiye’nin tavrı çelikten farksızdı. “İstanbul’da elini kolunu sallayarak suikast timi gezdirip, bir bilim insanını katletmeye kalkıştınız. Operasyonunuz çökertildi, ajanlarınız hücrede. Bu, devletimizin egemenliğine yapılmış doğrudan bir ihlaldir ve asla kabul edilemez.” İsrail Büyükelçisi, önüne konulan yadsınamaz kanıtlar karşısında sessizliğe gömüldü. İnkar edecek tek bir bahaneleri bile kalmamıştı. Türkiye, olayı Birleşmiş Milletler nezdinde resmi şikayete dönüştürürken, uluslararası basın İstanbul’da çökertilen suikast timini manşetlerine taşıdı. İsrail hükümeti kamuoyuna resmi bir açıklama yapamasa da, kapalı diplomatik kanallardan gerilimi düşürmek adına ağır özürler iletmek zorunda kaldı.

20 Eylül günü geldiğinde, Doktor Fahrettin Kazimi konferansını başarıyla tamamlamış ve sağ salim Tahran’a dönmüştü. Evinin kapısını açtığında, günlerdir ondan iyi bir haber bekleyen eşi boynuna sarıldı. Fahrettin, eşinin saçlarını okşarken gözyaşlarına hakim olamadı. Minnet dolu bir sesle, İstanbul’da yaşadığı o sessiz savaşı özetledi: “Sen haklıydın sevgilim. Mossad beni buldu, beni öldüreceklerdi. Ama Türk polisi hayatımı kurtardı. Gölgelerin içinden çıkıp o bombayı durdurdular. Türkiye beni korudu.”

Bu karanlık ve gerilim dolu oyunun sonunda kazanan sadece bir adamın hayatı olmamıştı. Yıllardır Tahran sokaklarında, çeşitli başkentlerde bilim insanlarını acımasızca avlayan, suikastlar düzenleyip bombalar patlatan, kibriyle yenilmez olduğunu sanan o karanlık yapı, İstanbul’un serin sularında sert bir kayaya çarpmıştı. Benjamin Levi ve ekibi, ellerinde sahte pasaportları ve bombalarıyla, görünmez olduklarını sanarak geldikleri bu topraklarda, Türk istihbaratının ve emniyetinin o bitmek bilmeyen sabrına, zekasına ve gücüne mağlup olmuşlardı.

Mossad denemişti. Planlamış, sızmış ve tetiği çekmek için karanlıkta pusuya yatmıştı. Ancak başaramamışlardı. Çünkü unuttukları çok önemli bir kural vardı: Karşılarında, vatanın topraklarında hiç kimsenin kan dökmesine izin vermeyen, gece gündüz demeden nöbet tutan Türk polisi vardı. Türkiye’nin sokakları, hayaletlerin değil, bu devletin kurallarının geçerli olduğu yerdi.

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles