.
.
On beş yıl. İnsanın ömründe koskoca bir çağ, bir çocuğun doğup gençliğe adım atması, bir ağacın filizlenip kök salması için gereken zaman. Ancak Doktor Mehmet Yılmaz için bu on beş yıl, her saniyesi ölümle yaşam arasındaki o ince, keskin çizgide yürümekle geçen dipsiz bir kabustu. Viyana’nın dondurucu soğuğunda havaya uçan bir araba, Paris’in loş sokaklarında karanlığı yaran kurşunlar ve Ankara’da masum bir aile sofrasına sinsice sızan zehir. Kırk iki yaşındaki bu parlak Türk nükleer fizikçisi için hayat, 2009 yılından 2024 yılına kadar amansız bir avın tam ortasında, namlunun ucunda geçen bir hayatta kalma savaşıydı.
Sabahları gözlerini açtığında aklına gelen ilk düşünce, “Bugün ölecek miyim?” oluyordu. Çocuklarının saçlarını okşayıp onları okula uğurlarken, içini kemiren o zehirli şüphe yakasını asla bırakmıyordu: “Onları bir daha görebilecek miyim?” Dünyanın en acımasız istihbarat örgütlerinden biri olan Mossad, onu neden bu kadar istiyordu? Neden sıradan bir bilim insanının peşine koca bir devleti, milyarlarca dolarlık bütçeleri ve en ölümcül suikastçılarını takmışlardı? Cevap, bilimin siyasetle, masumiyetin jeopolitik paranoyayla çarpıştığı o karanlık noktada gizliydi. Mehmet, İran’ın nükleer programında sadece bir danışmandı. Ancak İsrail için bu, asla affedilmeyecek bir suçtu. Fakat bu uzun ve kanlı hikayenin sonu, avcıların av olduğu, hiç beklenmedik bir şekilde yazılacaktı.

Her şey, 2009 yılının Haziran ayında, sıcak ve kurak bir Tahran gününde başladı. Doktor Mehmet Yılmaz, henüz otuz üç yaşındaydı. Türkiye’nin yetiştirdiği en zeki, en vizyoner nükleer fizikçilerden biri olarak Ankara Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamış, uluslararası akademik camiada adından saygıyla söz ettirmeye başlamıştı. Onun uzmanlık alanı ölüm değil, yaşamdı. Nükleer enerjinin temiz, güvenilir ve sürdürülebilir bir şekilde elektrik üretimi için kullanılması üzerine çalışıyordu. Bu parlak sicili, İran hükümetinin dikkatini çekmişti. Tahran, sivil nükleer enerji programı kapsamında inşa edeceği santrallerin güvenlik protokollerini en üst düzeye çıkarmak için Mehmet’i resmi bir danışman olarak ülkeye davet etti. Mehmet, bilimin sınırları olmadığına inanan idealist bir akademisyen olarak bu daveti kabul etti. Görevi son derece şeffaftı: Reaktörlerin soğutma sistemlerini denetlemek, radyasyon sızıntılarına karşı uluslararası standartlarda güvenlik kalkanları oluşturmak. Çalışmalarının askeri hiçbir boyutu yoktu, silah programlarıyla uzaktan yakından ilgisi bulunmuyordu. O, sadece daha güvenli bir enerji üretimi için oradaydı.
Ancak binlerce kilometre ötede, Tel Aviv’de, Mossad karargahının yerin katlarca altındaki soğuk ve steril toplantı odalarında gerçekler farklı yorumlanıyordu. Mossad’ın İran masasından sorumlu şefi David Cohen, kırk yaşında, duygulardan tamamen arınmış, dünyayı sadece tehditler ve hedefler olarak gören acımasız bir istihbaratçıydı. Masasının üzerinde duran kalın istihbarat dosyasını açtığında, Mehmet Yılmaz’ın gülen yüzüyle karşılaştı. Cohen’in kaşları çatıldı. Kalemiyle dosyanın üzerindeki satırların altını çizdi: “Türk nükleer fizikçi. İran’da danışman. Nükleer santral güvenlik protokolleri.”
David, geniş deri koltuğunda geriye yaslanarak toplantı odasındaki diğer üst düzey yetkililere buz gibi bir bakış attı. “İran’ın nükleer programına yardım eden herkes, niyeti ne olursa olsun bizim için doğrudan bir tehdittir,” dedi kesin bir dille. “Bu Türk, onların reaktörlerini daha güvenli hale getiriyor. Onların kapasitesini artırıyor. Bu adam durdurulmalı.” Odadaki sessizliği bozan genç bir analist, yutkunarak sordu: “Onu nasıl durduracağız efendim? O bir sivil, üstelik bir NATO ülkesinin vatandaşı.” David Cohen’in yüzünde en ufak bir merhamet belirtisi yoktu. Kelimeler ağzından bir yargıcın infaz kararı gibi döküldü: “Elimine edeceğiz.”
Bu kararın yankıları, aylar sonra Avrupa’nın kalbinde, Viyana’da duyulacaktı. 2010 yılının Mart ayıydı. Mehmet, İran’daki zorlu ama başarılı geçen danışmanlık görevini tamamlamış, Türkiye’ye dönmeden önce uluslararası bir nükleer enerji konferansına katılmak üzere Avusturya’nın başkentine gelmişti. Bilimsel tartışmalar, sunumlar ve kahve molalarıyla geçen yorucu günlerin ardından oteline yerleşmiş, güzel bir akşam yemeği yemiş ve evine dönmenin hayaliyle derin bir uykuya dalmıştı. Ertesi sabah, Viyana’nın o meşhur dondurucu ayazı şehri esir almışken, Mehmet otelin yer altı otoparkına indi. Adımları sakindi. Ceketinin yakasını kaldırıp arabasına doğru yürüdü. Cebinden çıkardığı anahtar kumandasına basarak kapı kilitlerini açtı. Sürücü koltuğuna oturdu, deri direksiyonu kavradı, emniyet kemerini taktı ve kontağı çevirdi.
Ve o an, dünya başyapıtı bir tablonun paramparça olması gibi, Mehmet’in hayatı da sonsuza dek bölündü.
Muazzam, sağır edici bir patlama yer altı otoparkının beton duvarlarında yankılandı. Arabanın motor bloğunun tam altına, milimetrik bir hesapla yerleştirilmiş olan C4 tipi plastik patlayıcı, marş motorunun dönmesiyle eş zamanlı olarak infilak etmişti. Aracın ön kaputu kağıt gibi yırtılarak havaya uçtu, motor parçaları şarapnel gibi etrafa saçıldı. Alevler ve kesif bir siyah duman saniyeler içinde gökyüzüne doğru yükselirken, cam kırıkları bir yağmur gibi otoparka döküldü. Mehmet, patlamanın korkunç şok dalgasıyla koltuğunda şiddetle geriye savruldu. Kafasını başlığa sertçe çarptı, kulaklarından kan süzülürken bilinci karanlık bir çukura doğru çekildi. Otoparkın alarm sesleri, insanların çığlıklarına karışıyordu.
Ambulans sirenleri dakikalar içinde otelin etrafını sardı. Mehmet hastaneye kaldırıldığında durumu kritikti. Yüzünün sol tarafında ikinci derece yanıklar, sağ kolunda çoklu kırıklar, göğüs kafesinde derin çürükler vardı. Ancak mucizevi bir şekilde hayattaydı. Ameliyat sonrası gözlerini açtığında, başucundaki Avusturyalı doktor başını iki yana sallayarak konuşuyordu: “Siz gerçekten çok şanslı bir adamsınız Herr Yılmaz. Patlamanın tam merkezinde, o alev topunun sadece birkaç santim uzağındaydınız. Şu an nefes alıyor olmanız tıbbi bir mucize.”
Avusturya polisi olay yerinde geniş çaplı bir soruşturma başlattı. Günlerce süren incelemelere, yüzlerce saatlik kamera kayıtlarının taranmasına rağmen bombayı kimin yerleştirdiğine dair tek bir parmak izi, tek bir saç teli, tek bir görgü tanığı bulunamadı. Bu sıradan bir suç örgütünün işi değildi; bu, hayaletlerin işiydi. Mehmet, hastane yatağında yatarken zihni sorularla boğuşuyordu. “Kim beni öldürmeye çalışıyor? Ben kime ne yaptım?”
Cevap, birkaç ay sonra, 2010 yılının Mayıs ayında Ankara’da karşısına çıkacaktı. Türkiye’ye dönmüş, hastanede haftalarca süren zorlu fizik tedavi sürecini atlatmıştı ama ruhundaki yaralar kanamaya devam ediyordu. Geceleri uyuyamıyor, en ufak bir tıkırtıda yataktan sıçrıyor, sokakta yürürken gölgelerden bile korkuyordu. Psikolojik olarak tamamen enkaz halindeydi. Bir öğleden sonra, hastane odasının kapısı açıldı ve içeriye takım elbiseli, dik duruşlu, gözlerinde keskin bir zeka parlayan bir adam girdi. Otuz altı yaşındaki Ömer Kaya, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Terörle Mücadele biriminde görev yapan parlak bir operasyon subayıydı. Kapıyı arkasından sessizce kapattı, kimliğini gösterdi ve yatağın kenarındaki sandalyeye oturdu.
“Geçmiş olsun Doktor Yılmaz,” dedi Ömer, sesinde hem bir devlet ciddiyeti hem de insani bir şefkat vardı. “Viyana’daki saldırıyı günlerdir en ince detayına kadar inceliyoruz. İstihbaratımıza ve sahadan aldığımız verilere göre, bu saldırıyı gerçekleştirenler sıradan teröristler değil. Bu operasyonun arkasında Mossad var.”
Mehmet’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Kalp atışları monitörde hızlanırken inanamayarak sordu: “Mossad mı? İsrail istihbaratı mı? Benimle ne ilgileri olabilir? Ben neden onların hedefiyim?”
Ömer derin bir nefes aldı. “İran’daki danışmanlık göreviniz yüzünden. İsrail devleti, İran’ın nükleer kapasitesine katkı sağlayan herkesi, sivil veya asker ayrımı yapmaksızın bir ulusal güvenlik tehdidi olarak görüyor. Sizi hedef listelerine aldılar Doktor. Ve inanın bana, Mossad bir ismi listeye yazdığında, o ismin üzerini çizmeden asla vazgeçmez. Tekrar gelecekler. Çok dikkatli olmalısınız.”
Mehmet dehşet içindeydi. Sesinin titremesine engel olamadı. “Ama ben sadece bir bilim insanıyım! Benim silahlarla, savaşlarla hiçbir ilgim yok. Elektrik üretimi için güvenlik sistemleri tasarladım, hepsi bu!”
Ömer, adamın çaresizliğine üzülerek baktı. “Biliyoruz Mehmet Bey. Biz sizin masum olduğunuzu çok iyi biliyoruz. Ama onlar böyle düşünmüyor. Savaşın kuralları onlar için farklı işliyor.”
Bu korkunç gerçeğin ağırlığıyla geçen dört yıl boyunca Mehmet, hayatını yeniden kurmaya, o karanlık günü zihninin derinliklerine gömmeye çalıştı. 2014 yılının Ekim ayı geldiğinde, Viyana’daki patlama yavaş yavaş kötü bir anıya dönüşmeye başlamıştı. Ankara’da üniversitede ders veriyor, öğrencileriyle laboratuvarda saatler harcıyor, hafta sonları eşi ve çocuklarıyla parklarda yürüyüş yapıyordu. Tehlikenin geçtiğine, Mossad’ın onu unuttuğuna inanmak istiyordu. Bu sahte güvenlik hissiyle, akademik bir bildiri sunmak üzere Paris’e uçtu.
Gündüzleri konferans salonlarında geçen yoğun bir günün ardından, Paris’in o meşhur, yağmurla yıkanmış dar sokaklarından birinde akşam yemeği yemek için küçük, şirin bir restorana girdi. Kırmızı şarabını yudumladı, yemeğini yedi ve oteline doğru yürümeye başladı. Sokak loştu, sadece birkaç sokak lambası sarı bir ışık hüzmesi saçıyordu. Mahalle tamamen sessizdi. Mehmet, cebinden telefonunu çıkarmış, eşine iyi geceler mesajı yazarken arkasından yaklaşan motor sesini fark etmedi bile.
Siyah, farları kapatılmış güçlü bir motosiklet aniden sokağın köşesinden belirdi ve hızla ona doğru yaklaştı. Motosiklette siyah kasklı, siyah deri ceketli iki kişi vardı. Araç Mehmet’in hizasına geldiğinde yavaşladı. Arka koltukta oturan adam, ceketinin içinden susturucu takılmış bir tabanca çıkardı ve tereddütsüz bir soğukkanlılıkla tetiğe bastı. Puf. Puf. Puf.
Üç sağır edici olmayan, ama eti ve kemiği parçalayan ses duyuldu. İlk kurşun Mehmet’in sağ omzuna saplandı, onu kendi etrafında döndürdü. İkinci kurşun göğsünü delip geçerken, son kurşun doğrudan karnına isabet etti. Mehmet, elindeki telefonu düşürerek kanlar içinde soğuk kaldırıma yığıldı. Motosikletin motoru kükredi ve saniyeler içinde karanlık Paris sokaklarında eriyip kayboldu. Etraftaki evlerin pencereleri açıldı, çığlıklar yükseldi. Birkaç dakika içinde sokak polis ve ambulans sirenleriyle inliyordu.
Mehmet acil ameliyata alındığında durumu umutsuz görünüyordu. Dünyanın en iyi cerrahlarından oluşan bir ekip, tam dokuz saat boyunca onun parçalanmış iç organlarını onarmak, durmak bilmeyen iç kanamayı durdurmak için savaştı. Üç hafta boyunca yoğun bakımda, makinelere bağlı, yaşamla ölüm arasında incecik bir ipin üzerinde yattı. Ailesi Ankara’da kahrolmuş, çocukları babalarının bir daha eve dönemeyeceği korkusuyla her gece ağlamıştı. Ancak Mehmet’in içinde, bilimin açıklayamayacağı bir yaşama tutunma arzusu vardı. Bir kez daha ölümün kıyısından döndü. Fransız polisi, Paris’in her sokağını, her kamerasını taradı ama motosikletteki o iki hayaletten hiçbir iz bulamadı. Kusursuz bir suikast girişimi daha sonuçsuz kalmış ama hiçbir kanıt bırakmamıştı.
2014 yılının Kasım ayında Mehmet, paramparça olmuş bedeni ve tamamen yok olmuş ruh haliyle Türkiye’ye geri getirildi. Artık inkar edecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Korku, hücrelerine kadar işlemişti. MİT, olayın hemen ardından tekrar kapısını çaldı. Ömer Kaya, artık kırk yaşında tecrübeli bir operasyon şefiydi. Mehmet’in evine geldiğinde yüzü her zamankinden daha sertti.
“Doktor Yılmaz,” dedi Ömer, ses tonu itiraz kabul etmiyordu. “Paris’teki tetiği çekenler de onlardı. Sizi öldürmekte kararlılar. İki kez şansınız yaver gitti ama üçüncüde ne olacağını bilemeyiz. Derhal, tam zamanlı devlet koruması altına alınmanızı öneriyoruz.”
Mehmet, koltuktaki yorgun bedenini dikleştirmeye çalıştı. Gözaltları morarmış, saçlarına iyice ak düşmüştü. Çaresizlikle isyan etti: “Artık dayanamıyorum Ömer Bey! Hayatım kelimenin tam anlamıyla cehenneme döndü. Geceleri kendi evimde bile nefes alamıyorum. Koruma demek, adım attığım her yerde ajanlarla yaşamak demek. Ben bir bilim insanıyım, mahkum değil! Özgürlüğümü kaybetmek istemiyorum.”
Ömer, adamın omuzuna elini koydu. “Özgürlük, ancak hayattaysanız bir anlam ifade eder Mehmet Bey. Düşüneceğim dediniz, hep direndiniz. Ama artık düşünme vakti geçti.” Mehmet yine de kesin bir cevap vermedi, inatla hayatını kendi şartlarında yaşamaya çalıştı. Ta ki 2018 yılına kadar.
2018 yılının Nisan ayında, Ankara’da sıradan, huzurlu bir akşam yaşanıyordu. Mehmet, o gün üniversiteden erken dönmüş, çocuklarına bir sürpriz yapmak istemişti. Eşi mutfakta salata hazırlarken, o da en sevdikleri pizzacıdan büyük boy pizzalar sipariş etti. Yarım saat sonra kapı çaldı, kasklı bir kurye kutuları teslim edip ödemeyi aldı. Bütün aile masanın etrafında toplandı, gülüşmeler eşliğinde yemeklerini yemeye başladılar.
Ancak yemekten tam on beş dakika sonra evin neşesi bir anda kabusa dönüştü. Mehmet’in midesine kramplar girmeye başladı. Yüzü bembeyaz oldu, nefes almakta zorlanıyor, elleri titriyordu. Eşi dehşet içinde çığlık attı: “Mehmet! Ne oluyor sana?” Mehmet konuşmaya çalıştı ama ağzından sadece boğuk bir hırıltı çıktı. Sandalyesinden geriye doğru devrildi, ağzından köpükler gelmeye başlamıştı.
Eşi anında 112’yi aradı. Ambulans dakikalar içinde kapıya geldi ve onu sirenler eşliğinde hastaneye yetiştirdi. Acil servis doktorları durumu hemen fark ettiler. Hızla midesi yıkandı, panzehir protokolleri uygulandı. Kan testlerinin sonucu tüyler ürperticiydi: Sistematik olarak yavaş etki eden ama son derece ölümcül, askeri düzeyde sentetik bir zehir. Pizzanın hamuruna ustalıkla zerk edilmişti. Doktorlar terini silerken eşine gerçeği söylediler: “Eğer on beş dakika daha geç kalsaydınız, kalbi durmuş olacaktı.”
Ankara Emniyeti şehri ayağa kaldırdı. Pizzacı basıldı, tüm çalışanlar sorguya çekildi. Ancak gerçek kısa sürede ortaya çıktı. Sipariş internet üzerinden, izi sürülemeyen IP adreslerinden verilmişti. Kurye o gün işe yeni başlayan, paketi yolda teslim alan sıradan, habersiz bir gençti. İsrail, teknolojiyi ve gölgeleri kullanarak zehrini Mehmet’in sofrasına kadar sokmuştu.
Bu son olay, MİT karargahında bardağı taşıran son damla oldu. Mayıs ayında, Ömer Kaya elindeki kırmızı dosyayı MİT Müsteşarı’nın masasına sertçe vurdu. “Doktor Yılmaz’ı üç kez ellerinden zor aldık efendim. Viyana, Paris, Ankara. Adamın yaşama şansı artık sıfıra indi. Bir sonraki sefere tabutunu taşırız.” Müsteşar dosyaya kısaca göz atıp başını salladı: “Koruma çemberini kurun Ömer. Rıza göstersin veya göstermesin, o adamı yaşatacaksınız. Bu devletin vatandaşı, yabancı bir servisin oyuncağı olamaz.”
Ömer, bu kez Mehmet’in evine bir dost gibi değil, devletin çelik yumruğu gibi gitti. Karşısında oturan bitkin adama parmağını doğrulttu. “Doktor Yılmaz. Artık seçeneğiniz kalmadı. İster kabul edin, ister etmeyin; bugünden itibaren nefes aldığınız her an bizim gözetimimizde olacak. Özgürlüğünüzü değil, hayatınızı garanti altına alıyorum.” Mehmet, eşinin yaşlı gözlerine baktı ve nihayet, yılların getirdiği o ağır teslimiyetle başını salladı. “Tamam. Nasıl isterseniz öyle olsun. Yeter ki aileme zarar gelmesin.”
2018’den 2024 yılına kadar geçen beş uzun yıl boyunca Mehmet, devasa bir güvenlik kalkanının içinde yaşadı. Evinin sokağında daima görünmez iki MİT ajanı nöbet tuttu. İşe giderken zırhlı araçlar ve sivil takip ekipleri ona eşlik etti. Attığı her adım, bindiği her uçak, yediği her lokma MİT’in süzgecinden geçiyordu. Bu beş yıl içinde Mossad, Mehmet’e yaklaşmayı defalarca denedi ama kurulan kusursuz güvenlik ağını aşacak en ufak bir açık bulamadı.
Fakat Tel Aviv’de, Mossad karargahında David Cohen için bu bir onur meselesine dönüşmüştü. Artık elli iki yaşına gelmiş olan Cohen, kariyerindeki en büyük lekeyi, on beş yıldır öldüremediği bu Türk fizikçiyi temizlemek zorundaydı. Şubat 2024’te, Mossad’ın en tecrübeli ajanlarını bir araya topladı. Haritayı masanın üzerine serdi. Merkezinde İstanbul vardı. “15 yıl. Dile kolay, 15 yıldır bir adamı ortadan kaldıramadık. Viyana, Paris, Ankara… Hepsi fiyaskoyla sonuçlandı. Türk istihbaratı etrafına etten bir duvar ördü. Ama bu kez farklı olacak. İstanbul’a bizzat ben gideceğim. Dört kişilik en iyi ekibimizle o duvarı yıkıp, işi kendi ellerimle bitireceğim.”
10 Şubat 2024 günü, İstanbul Atatürk Havalimanı (özel jet ve kargo uçuşları için kullanılan bölümü) ve İstanbul Havalimanı terminallerinden ülkeye birbirinden tamamen bağımsız görünen dört yolcu giriş yaptı. Farklı ülkelerden kalkan uçaklarla, farklı saatlerde gelmişlerdi. Hepsinin pasaportları gerçek, arka plan hikayeleri kusursuzdu. David Cohen, gümrükten İngiliz iş insanı ‘John Smith’ kimliğiyle, yüzünde ukala bir gülümsemeyle geçmişti. Hedefleri açıktı: İstanbul’da ailesini ziyarete gelecek olan Doktor Yılmaz’ı ne pahasına olursa olsun yok etmek.
Ancak Cohen’in zekası kibirle körelmişti. Bilmediği şey, ava giderken çoktan av olduğuydu. 8 Şubat günü, Ankara’daki MİT Karargahında Ömer Kaya’nın eline, Mossad’ın içinden sızdırılan çok gizli bir istihbarat raporu ulaşmıştı bile. Ömer, artık kırk sekiz yaşında, teşkilatın efsanevi operasyon şeflerinden biriydi. Raporu okurken yüzüne soğuk, avcı bir gülümseme yayıldı. “David Cohen. Demek on beş yıl sonra ininden çıkıp bizim çöplüğümüze geliyorsun…”
Ömer, teşkilatın en keskin, en yetenekli saha ajanlarından biri olan Otuz beş yaşındaki Ayşe Demir’i ve özel operasyon ekibini odasına çağırdı. Ekrana Cohen’in ve diğer üç ajanın fotoğraflarını yansıttı. Ayşe, fotoğraflara bakarak kararlı bir sesle sordu: “Plan nedir Şef?”
Ömer’in gözleri parladı. “Planımız basit. Onlara istediklerini vereceğiz, bir illüzyon sunacağız. Mehmet Bey ailesini ziyaret için İstanbul’a gidecek. Mossad ajanları onun zayıf olduğunu, rutin koruma altında olduğunu sanacak. Onu izlemelerine izin vereceğiz. Tam hedefe hamle yapacakları o kör noktada, tuzağı kapatacağız.”
11 Şubat günü Mehmet, İstanbul Kadıköy’deki ailesinin evine geldi. Dışarıdan bakıldığında her zamanki sıradan sivil korumaları yanındaydı. Ancak sokak satıcısı kılığındaki ajanlardan, karşı çatıdaki keskin nişancılara kadar tüm mahalle MİT tarafından kontrol ediliyordu. David Cohen ve ekibi, Mehmet’in evinin bir alt sokağındaki kafede kahvelerini yudumlayarak hedeflerini saniye saniye izlediklerini, pusuya yattıklarını sanıyorlardı. Oysa ki MİT’in çapraz ateşi altında sadece birer piyon olduklarının farkında değillerdi.
Ve 12 Şubat sabahı. Güneş İstanbul Boğazı’nın üzerinden yavaşça yükselirken Mehmet, deniz havası almak için sahilde yürüyüşe çıktı. Adımları sakindi, çünkü bu kez MİT’e olan güveni tamdı. Arkasından esen lodos rüzgarı deniz kokusunu getiriyordu. Cohen ve diğer üç ajanı, montlarının içine gizledikleri silahlarla, hedefe doğru farklı açılardan yaklaşmaya başladılar. Sokaklar o saatte tenhaydı. Cohen, Mehmet’le arasındaki mesafeyi on metreye kadar düşürdüğünde yüzünde zafer dolu bir tebessüm belirdi. Ceketinin cebine elini attı, silahın soğuk kabzasını kavradı ve yürümeye devam etti. Tam silahını çekip tetiğe basacağı o milisaniye içinde…
Kıyamet, Mossad için İstanbul’da koptu.
Sivil giyimli, yürüyüş yapan bir çift gibi görünen Ayşe Demir ve partneri, bir anda rüzgar gibi Cohen’in üzerine atıldılar. Ayşe’nin sesi boğazda yankılandı: “Dur! Türk İstihbaratı! Silahını bırak!”
David Cohen, hayatının en büyük şokunu yaşıyordu. Profesyonel içgüdüsüyle silahının namlusunu Mehmet’e doğru çevirmeye çalıştı ama Ayşe ondan çok daha hızlı, çok daha kararlıydı. Ayşe’nin silahından çıkan tek bir mermi, Cohen’in sağ omzunu parçalayarak onu yere serdi. Elindeki Glock marka tabanca asfalta çakıldı. Diğer üç Mossat ajanı durumu fark edip kaçmaya, kalabalığa karışmaya çalıştılar ama etrafları çoktan çelik bir çemberle sarılmıştı. Ara sokaklardan çıkan MİT operasyon timleri, saniyeler içinde üç ajanı da yere yatırıp kelepçeledi. Operasyon tam on beş dakika sürmüştü ve tek bir masumun burnu bile kanamamıştı. Mehmet, derin bir nefes alarak denize doğru baktı. On beş yıllık kabus, o sabah Boğaz’ın serin sularına gömülmüştü.
Aynı günün öğleden sonrasında, dört Mossad ajanı gözleri bağlı bir şekilde MİT’in gizli sorgu merkezine getirilmişti. Cohen’in omzuna tıbbi müdahale yapılmış, sandalyeye kelepçelenmişti. Karşısında Ömer Kaya oturuyordu. Cohen, yenilginin verdiği o inanılmaz ağırlıkla hiçbir şey söylemiyor, sadece Ömer’in yüzüne bakıyordu. On beş koca yıl… Bir bilimi insanını yok etmek için harcanan onca emek, Avrupa’nın başkentlerinde patlayan bombalar, sıkılan kurşunlar, zehirler… Hepsi başarısız olmuş, en nihayetinde avcı, avının topraklarında fare gibi kapana kısılmıştı.
Ertesi gün, 13 Şubat’ta Türk Dışişleri Bakanlığı, İsrail Büyükelçisini makama çağırarak önüne tüm kanıtları, kimlik kartlarını, şifreli mesajlaşma dökümlerini ve Cohen’in itiraflarını bir balyoz gibi indirdi. “Kendi topraklarımızda, bizim vatandaşımızı öldürmek için gönderdiğiniz terör şebekenizi çökerttik. Dört ajanınız adalete teslim edildi ve Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde en ağır şekilde yargılanacaklar.” İsrail hükümeti başlangıçta inkar politikasına başvursa da, MİT’in masaya koyduğu inkar edilemez kanıtlar karşısında derin, utanç verici bir sessizliğe gömülmek zorunda kaldı.
On beş yıllık bu uzun soluklu savaşın sonunda, Doktor Mehmet Yılmaz hayata yeniden doğmuştu. O sadece sivil bir bilim insanıydı; ne silah taşımış, ne de birinin canını yakmıştı. Sadece ülkesine ve bilime hizmet etmek istemişti. Ama karanlık dünyaların acımasız oyun kurucuları onu hedef seçtiğinde, yalnız olmadığını öğrenmişti. Viyana’da alevlerin içinden sağ çıkmış, Paris’te kurşunlara direnmiş, Ankara’da zehri kusup atmıştı. O asla pes etmedi.
Ve Mehmet şimdi güvendeydi. Gökyüzüne bakarken, çocuklarına sarılırken içinde artık zerre kadar korku yoktu. Çünkü anlamıştı ki; dünyanın en güçlü, en acımasız istihbarat servisi bile olsanız, kibrinizle bir Türk vatandaşının peşine düştüğünüzde, karşınızda bedeli ne olursa olsun evladını korumaya yemin etmiş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve gölgelerin asıl hakimi olan MİT’i bulursunuz. Mossad on beş yıl boyunca denemiş, her yolu mubah saymış ama başaramamıştı. Çünkü İstanbul sokakları, ihanete asla geçit vermezdi.