Kayınvalidem beni ve kocamı iş davetine almadı; ama tek bir hediye kutum her şeyi tersine çevirdi..
Kayınvalidem beni ve kocamı iş davetine almadı; ama tek bir hediye kutum her şeyi tersine çevirdi..

KİBİR VE KÜLLER: GERÇEK FAKİRLİĞİN HİKAYESİ
O gece İstanbul, kışın en acımasız günlerinden birini yaşıyordu. Şehrin üzerine çöken dondurucu soğuk, insanların nefeslerini havada beyaz buhar bulutlarına dönüştürüyordu. Ancak şehrin en lüks beş yıldızlı otellerinden biri olan Grand Pera’nın ana girişinde hava bambaşkaydı; kalabalığın, lüksün ve kibrin yarattığı gerilimle adeta kavurucu bir sıcaklık hissediliyordu.
Gökyüzünü tarayan devasa projektörler, otelin büyük balo salonunda görkemli bir açılış gecesi yapıldığını tüm şehre ilan ediyordu. Kırmızı halının önünde sıra sıra duran siyah cipler, son model spor arabalar birbiri ardına duruyor; içlerinden pahalı smokinler içinde güçlü erkekler, üzerleri değerli taşlarla parlayan uzun etekli elbiseler giymiş kadınlar iniyordu. Flaşlar ardı ardına patlıyor, yapmacık kahkahalar yükseliyor, ağır parfüm ve şampanya kokusu dondurucu soğuğu bile bastırıyordu.
O görkemli, pırıltılı araç konvoyunun en arkasında, bu manzaraya hiç uymayan, motoru yorgun bir sarı taksi durdu.
Önce Elif indi taksiden. Rüzgarın hafifçe savurduğu başörtüsünü usulca, zarif bir hareketle düzeltti. Üzerinde son derece sade ama tertemiz, özenle ütülenmiş bir elbise vardı. Diğer kadınların kuyrukları yerlere sürünen, abartılı abiyeleri arasında adeta görünmez kalıyordu. Ardından kocası Murat indi. Murat, yıllardır giydiği için rengi hafif solmuş ama ütüsü jilet gibi olan uzun kollu bir gömlek ve sade bir kumaş pantolon giymişti.
Karşılarında yükselen, camları ışıl ışıl parlayan o devasa binaya baktığında Murat’ın gözlerinde tarif etmesi zor, karmaşık bir ifade vardı. Derin bir özlem, yıllarca bastırılmış bir öfke ve iç yakan bir hüzün… Çünkü bu bina, bu holding, bir zamanlar öz babası Kemal Bey’in dişiyle tırnağıyla kurduğu bir hayaldi. Ama bu gece, bu bina tamamen üvey annesi Nermin Hanım’ın üzerine açılıyordu. Yıllar önce, babasının hayatına “sevgi dolu eş” rolüyle sızıp, zamanla zehirli bir sarmaşık gibi her şeyi ele geçiren, kocasını ölüme sürükleyip öz evladını kapı dışarı eden o kadının şerefine…
Elif, kocasının elini tuttu. Murat’ın avuç içi buz gibiydi, hafifçe titriyordu. Elif kocasının yüzüne baktı; gözlerine sessizce güç veren, “Ben buradayım” diyen bir bakışla başını salladı. Onlar buraya ne Nermin’e yalvarmaya ne de ondan af dilemeye gelmişlerdi. Rahmetli Kemal Bey’in hatırasına son kez saygı göstermek ve aynı zamanda Nermin Hanım’ın o sahte ihtişamının, o kağıttan şatosunun çöküşünü baştan sona kendi gözleriyle görmek için buradaydılar. Elif’in içinden geçen tek bir düşünce vardı: “Bu gece sadece onun açılışı değil, onun kesin sonu da kutlanacak.”
Murat derin bir nefes aldı ve omuzlarını dikleştirdi. Birlikte kırmızı halıya adım attılar. Fakat bu halı onlara serilen bir onur yolu değil, yaklaşan fırtınanın sessiz habercisiydi.
Kapıya doğru ilerlerken, lobinin önünde bekleyen fotoğrafçılar ve magazin muhabirleri sıradaki her çifti ışık yağmuruna tutuyordu. Ama sıra Elif ve Murat’a geldiğinde kameralar bir anda, sanki gizli bir emir verilmiş gibi sustu. Objektiflerini tam tersi yöne çevirdiler. Bazıları aralarında fısıldaşıp kıkırdamaya başladı. Elif, insanların onları görmezden gelmesine, fakir oldukları için küçümsemelerine yıllardır alışmıştı ama bu kez bakışların içinde çok açık bir alay, organize edilmiş küçümseyici bir zevk vardı.
Dev cam kapıya yaklaştıkça, davetiye kontrol sırasındaki bazı misafirlerin bastırmaya çalıştığı kahkahalar kulaklarına kadar ulaştı. Tam o sırada Murat’ın adımları ağırlaştı. Sonra birden, beton dökülmüş gibi tamamen durdu. Elif, tuttuğu elin daha da sıkıldığını, kocasının parmak boğumlarının bembeyaz olduğunu hissetti. Murat’ın baktığı yöne dönünce, Elif’in de nefesi göğsünde düğümlendi.
Ana girişin hemen yanında, iri yapılı güvenlik görevlilerinin dibinde, boyu insan boyunu aşan devasa bir pankart duruyordu. Normalde böyle panolara şirket sahibinin misafirleri güler yüzle karşılayan bir fotoğrafı konurdu. Ama burada, Elif ve Murat’ın yıllar önce çekilmiş düğün fotoğrafı vardı. O eski, masum ve mutlu kare; bilgisayar programlarıyla özellikle bozulmuş, yüzleri solgun, kıyafetleri kirli, acınası ve sefil gösterilecek şekilde çirkinleştirilmişti.
Fotoğrafın altında ise kan kırmızısı, dev puntolarla şu iğrenç cümle yazıyordu:“BU FAKİRLER İÇERİ GİREMEZ. SADECE REZİL EDER VE GÖRÜNTÜYÜ BOZAR.”
Bu cümle sadece mürekkep değil, saf bir zehir taşıyordu. Pankartın önünden geçen bazı davetliler durup telefonlarını çıkarıyor, sırıtarak fotoğraf çekiyordu. Birkaçı yanındakine eğilip bir şeyler fısıldıyor, sonra yüksek sesle kahkaha atıyordu. Bakışlarında, “Demek bunlar o mirastan men edilen zavallı üvey çocukla onun varoş geliniymiş” der gibi bir ifade vardı.
Elif yüzünün yanmaya başladığını hissetti ama bu kesinlikle utançtan değildi. İçini yakan şey devasa bir öfkeydi. Bu kadar aşağılamanın, bu kadar kinin, rahmetli Kemal Bey’in adını ve kanını taşıyan tek kişiye, kocası Murat’a yapılması kanına dokunuyordu.
Tam o sırada güvenlik görevlilerinden biri öne çıktı. İri yarı, takım elbiseli adam kollarını göğsünde kavuşturdu. Bacaklarını açıp kapıya giden yolu tamamen kapattı. Çenesini o rezil pankarta doğru kaldırarak, tepeden bakan kibirli bir sesle konuştu: “Yazıyı okuyabiliyorsunuzdur herhalde. Burası sizin gibiler için değil. Hadi, güzel güzel geri dönün, geldiğiniz yere gidin. Yoksa sizi yaka paça, sürükleyerek atarım. İş çıkarmayın bana.”
Murat’ın gözlerinde bir anda alev çaktı. Elleri yumruk oldu. Dudakları, o adama ve arkasındaki sisteme sert bir cevap vermek, belki de üzerine yürümek üzere aralandı. Ancak Elif inanılmaz derecede hızlı bir refleksle onun koluna sarıldı. Elif’in güvenlikçiyi delip geçen sakin ama buz gibi bakışları, adamın birkaç saniyeliğine afallamasına neden oldu. Güvenlikçi, normalde bu durumda fakir bir kadının ağlamasını, bağırıp çağırmasını, utançla kaçmasını ya da kendini savunmaya çalışmasını beklerdi. Oysa Elif’in dudaklarında yavaş yavaş doğan gülümseme; öfke ya da çaresizlikten değil, bambaşka, çok derin bir yerden geliyordu. Soğuk, son derece hesaplı ve ölümcül derecede kararlıydı.
Elif, kolunda taşıdığı sade çantasını açtı. İçinden, bordo kadife ile kaplanmış, altın sarısı kurdeleyle bağlanmış orta boy, zarif bir kutu çıkardı. O akşamki sade görünümlerinin aksine, bu kutu tek başına bile lüks ve zarafet kokuyordu. Kutuyu iki eliyle kavrayıp güvenlikçinin göğsüne doğru uzattı. Etrafında toplanan, alaycı gözlerle onları izleyen meraklı davetlilerin de duyacağı kadar yüksek ve net bir ses tonuyla konuştu:
“Bu kutu, Nermin Hanım’a bu büyük gece için özel bir tebrik hediyesi. Üvey oğlundan ve onun fakir gelininden… Lütfen, birazdan sahneye çıkıp o büyük konuşmasını yaptığında, herkesin gözünün önünde açtığını söyleyin. İçindekiler paha biçilemez ve hayatı boyunca asla unutamayacağı bir sürpriz olacak.”
Güvenlikçi bir an bocaladı. Kutuya kuşkuyla baktı. Sonra Elif’in gözlerindeki o sarsılmaz ciddiyeti, o tuhaf özgüveni fark etti. Sonunda burnundan soluyarak, kabaca kutuyu kaptı. “İletiriz…” diye homurdandı.
Elif kutuyu verdikten sonra Murat’ın elini sıkıca çekip onu geri dönmeye zorladı. Ne o rezil pankarta ne de fısıldaşan, kıkırdayan davetlilere bir daha dönüp bakmadılar. Arkalarından yükselen kahkahalar, alaycı bakışlar, rahatsız edici sözler sanki başka bir dünyadan geliyormuş gibi yavaş yavaş uzaklaştı.
Otelin önünden ayrılıp İstanbul’un serin gece havasına karıştıklarında, Murat daha fazla kendini tutamadı. “O pankartı paramparça etmeme neden izin vermedin Elif?!” dedi, dişlerini sıkarak. Sesi titriyordu. “Bu kadar aşağılamak, bu kadar ayaklar altına almak da ne demek? Neden sustun?”
Elif derin bir nefes aldı. Gözleri gecenin karanlığında parlıyordu. “Bırak kalsın Murat,” dedi yumuşak ama çelik gibi bir sesle. “O pankart, bundan sonra herkesin gözü önünde Nermin’in kalbinin ne kadar kirli, ne kadar iğrenç olduğunun tarihi bir kanıtı olacak. Biz öfkeyle yırtarsak sadece avam bir olay çıkarmış oluruz, bizi haklıyken haksız duruma düşürürler. Asıl yıkım, asıl kıyamet o bordo kutunun içindeydi. Sabret sevgilim.”
Yakındaki caddede yürüyerek ana yola çıktılar. Taksiden inip kırmızı halıya adım atan o çekingen, hüzünlü çift, şimdi bambaşka bir havadaydı. Murat’ın adımları ağır ama kararlıydı; karısının zekasına güveniyordu. Elif’in gözlerinde ise tam bir fırtınanın ortasındaki o tehlikeli dinginlik vardı. Otelin ışıkları yavaş yavaş arkalarında küçülürken, şehrin gece hayatı, klakson sesleri, sokak lambalarının soluk sarı ışığı önlerinde açılıyordu. O an her ikisi de çok iyi farkındaydı: Nermin için asıl karanlık gece, şimdi başlıyordu. Onlar çoktan kendi rollerini mükemmel oynamış, sahnenin tam ortasına saatli bir bomba gibi o kırmızı kutuyu bırakmışlardı. Perdenin nasıl kapanacağını ise sadece zaman gösterecekti.
İki saat sonra, sahne tamamen değişmişti. Artık ne kristal avizeler, ne keman sesleri, ne de gösterişli bir kırmızı halı vardı. Murat ve Elif, otelden kilometrelerce uzakta, boğazın kenarında, yol kenarındaki küçük, derme çatma bir balıkçı tezgahında plastik taburelere oturmuşlardı. Önlerinde dumanı tüten, yarım ekmek arası ızgara balıklarını yiyorlardı. Etrafı; kömür ateşinin dumanı, kızarmış yağ kokusu, yoldan geçen arabaların korna sesleri dolduruyordu. Ancak bu basit, salaş masanın etrafında, otelin o sahte, boğucu lüksünden çok daha gerçek, çok daha derin bir huzur vardı.
Murat, ekmeğinden bir lokma aldıktan sonra sevgiyle Elif’e baktı. Gözlerinde sadece bir koca sevgisi değil, derin bir hayranlık, bir minnet vardı. İçinden, “Bazen insanın en büyük gücü, en beklenmedik yüzünde, en sessiz halinde saklı oluyormuş,” diye geçirdi. “Elif, bunca zaman sandığımdan, hatta kendisinin bile bildiğinden çok daha güçlüymüş.”
Murat’ın içinde yıllardır taşıdığı ağır bir suçluluk duygusu da vardı. Yıllarca “düzeni bozmayalım”, “babamın hatırasına saygısızlık olmasın” diye Nermin tarafından Elif’in aşağılanmasına susmuş, yutkunmuş, kendini hep zayıf, silik bir figür gibi göstermişti. Oysa bugün, o zayıflık rolü, Nermin’in kibrini besleyen ve onu tuzağa çeken en büyük silahlarına dönüşmüştü.
Tam bu sırada, plastik masanın üzerinde duran, ekranı hafif çatlak eski model telefon şiddetle titremeye ve çalmaya başladı. Ekranda uzun zamandır sadece hakaret, tehdit veya alay işitmek için çalan bir isim belirdi: “Nermin”
Murat ve Elif aynı anda telefona baktılar. Elif’in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Gözleriyle telefona işaret edip, başıyla “Aç ve hoparlöre al,” dedi. Murat derin bir nefes alıp yeşil tuşa bastı ve telefonu masanın ortasına koydu.
Daha “Alo” bile diyemeden, karşıdan adeta histerik, yırtıcı bir çığlık koptu. Nermin Hanım’ın sesi panik, delice bir öfke ve saf bir korkuyla titriyordu. Ses telleri yırtılırcasına bağırıyordu: “Murat! Ne yaptınız siz?! Ne verdiniz o kutunun içinde! Polis geldi, bütün salonu mühürledi! Açılışım mahvoldu! Yatırımcılar, ortaklar çıldırdı, hepsi sözleşmeleri yırttı! Herkes beni kocama suikast düzenleyen bir dolandırıcı ilan etti! Mahvettiniz beni!”
Arka planda insanların panik halindeki koşuşturma sesleri, polis telsizlerinin cızırtıları, bağırış çağırışlar, cam kırılma sesleri ve inanılmaz karmaşık bir gürültü duyuluyordu.
Murat, telefondan gelen bu kıyamet seslerini dinlerken, balığından bir lokma daha alıp son derece sakince çiğnedi. Elif ise başını hafifçe yana eğip, telefondan gelen o çaresiz çığlıkları sessizce, yüzünde hiçbir acıma belirtisi olmadan dinledi. O an ikisi de biliyordu ki; yıllardır yutkunarak, sabrederek, iğneyle kuyu kazarak hazırladıkları o büyük hesaplaşma gecesi resmen başlamıştı. Ve bu, o acımasız kadının çöküşünün daha sadece ilk perdesiydi.
Zamanı iki saat öncesine, o kırmızı kutunun teslim edildiği anın hemen sonrasına saralım.
Grand Pera Otel’in büyük balo salonu, henüz kibirli kahkahalar ve şampanya kadehlerinin çınlamasıyla inliyordu. Tavandan sarkan devasa kristal avizeler salonu pırıltılarla dolduruyor, masaların üzerindeki binlerce dolarlık ithal çiçekler loş mum ışığında parlıyordu. Sahnenin tam ortasında, zümrüt yeşili, özel dikim ipek bir elbise içinde Nermin Hanım duruyordu. Üzerindeki elbise, İstanbul’un kenar mahallelerinde bir ailenin ömür boyu çalışıp alabileceği küçük bir apartman dairesi kadar pahalıydı. Yüzündeki ağır, estetikli kalın makyaj, yılların ve kötülüğünün getirdiği kırışıklıkları gizlemeye çalışıyor; ona sahte ama dışarıdan bakıldığında etkileyici bir ihtişam veriyordu.
Elinde mikrofonla, kendini karşısındaki yüzlerce önemli misafiri, iş adamını, siyasetçiyi cezbeden bir “kozmetik ve güzellik kraliçesi” olarak hayal ediyordu. Konuşması boyunca şirketi güya sıfırdan, kendi alın teriyle, üstün zekasıyla kurduğunu uzun uzun anlatmış; o şirketi tırnaklarıyla var eden, formülleri bulan rahmetli kocası Kemal Bey’in adını bir kez olsun, lütfedip de anmamıştı. Oysa salondaki pek çok eski kurt iş adamı, bu şirketin tohumlarının Kemal Bey’in yıllar önce laboratuvarda sabahlayarak geliştirdiği formüllerle atıldığını çok iyi biliyordu. Ama kimse ses çıkarmıyordu. Çıkar dünyası böyleydi; güçlü olan yalan da söylese konuşur, zayıf olan doğruyu bilse de susardı.
Nermin Hanım konuşmasını, “Ben sıfırdan zirveye tırnaklarımla kazıyarak geldim!” diyerek bitirdiğinde salonu devasa bir alkış dalgası kapladı. Kadehler onun şerefine havaya kalktı. Orkestranın müziği hafifçe yükseldi. O ise içinden büyük bir kibirle, “Bu gece benim nihai taç giyme törenim, artık kimse beni indiremez,” diye geçiriyordu.
Tam o sırada, kapıda Elif ve Murat’a hakaret eden aynı iri yarı güvenlik görevlisi, elinde Elif’in verdiği o bordo kadife kutuyla sahneye doğru çekinerek ilerledi. Sunucunun yanına eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı ve kutuyu ona verdi. Sunucu kısa bir tereddütten sonra, durumu bozmamak için sahte bir gülümsemeyle mikrofona yaklaştı ve kutuyu Nermin Hanım’a uzattı.
Nermin merakla, ama daha çok şov yapmak arzusuyla elini uzatıp kutuyu aldı. Kutunun üzerindeki sade ama zarif işçiliği görünce içinden “Kimden geldi acaba?” diye düşündü. Kutuyu havaya kaldırıp mikrofona dönerek, her zamanki o alaycı, küçümseyen gülümsemesiyle salona seslendi: “Görüyorsunuz sevgili dostlar… Beni sevmeyen, mirastan mahrum bıraktığım üvey oğlum Murat’la, onun o varoş, zavallı fakir gelininden bir tebrik hediyesi gelmiş,” dedi. “Muhtemelen Mahmutpaşa’dan, işporta tezgahından alınmış ucuz, plastik bir şeydir. Ama olsun, kabul edelim, hep birlikte açıp biraz eğleniriz, ne dersiniz?”
Salon, dalkavukça atılan kahkahalarla çınladı. Onun için bu kutu, sadece ilave bir gösteri malzemesi, egosunu tatmin edeceği yeni bir oyuncaktı. Murat ve Elif’i, o elit tabakanın önünde bir kez daha küçük düşüreceğini, ne kadar haklı olduğunu kanıtlayacağını sanıyordu.
Kutuyu yavaşça açtı. Altın renkli kurdeleyi o ojeli, bakımlı uzun tırnaklarıyla ağır hareketlerle çözüp kapağı kaldırdığında… Yüzündeki o alaycı, kibirli ifade bir anda dondu kaldı. Gülüşü yüzünde asılı kaldı.
Kutunun içinde, beklediği gibi sahte pırlantalar, ucuz parfümler ya da anlamsız süs eşyaları yoktu. Sadece üç ama son derece ağır anlam taşıyan şey vardı:
-
Kenarları hafif sararmaya başlamış, ancak üzerindeki resmi devlet mührü ve ıslak imzalar hala çok net görünen, katlanmış resmi bir belge.
-
Ufacık, siyah renkte bir flaş bellek.
-
Camı derin çatlaklarla dolu, sapı oksitlenmiş eski, antika bir el aynası.
Nermin, titreyen elleriyle önce belgenin üst kısmındaki antete baktı ve sertçe yutkundu. Bu anteti çok iyi biliyordu. Eskiden, kocası Kemal hayattayken onun gizli şirket belgelerinde, özel kasasında görürdü. Ama bu kez bu antet ona övgü, güç veya para değil; kesin bir hüküm, bir yıkım getiriyordu.
Eli daha da titreyerek kağıdı kutudan çıkardı. Belgeyi açıp okuduğunda, salonun ön sıralarındaki bazı misafirler, onun yüzünün renginin nasıl saniyeler içinde kanı çekilmiş gibi bembeyaz attığını fark ettiler. Bu belge, o gece büyük bir şovla lansmanı yapılan, şirketi milyar dolarlık değere ulaştıran o mucizevi yeni kozmetik serisinin orijinal formül patentinin noter ve bakanlık onaylı, ıslak imzalı bir kopyasıydı.
Üstelik belgenin tam ortasında, kırmızı kalemle altı çizilmiş, inkar edilemez bir ibare vardı:“Bu formülün ilk mucidi, tek yasal ve fikri mülkiyet sahibi Kemal Darma’dır. Ölümü halinde, şirket hisselerinden bağımsız olarak, tüm formül ve üretim miras hakları doğrudan ve sadece tek öz oğlu Murat Darma’ya devredilecektir.”
Yani… Yıllardır kendi üstün emeğiyle, kendi laboratuvar araştırmalarıyla yarattığını iddia ettiği, üzerine imparatorluk kurduğu o mucizevi ürünlerin gerçek sahibi kendisi değil; o kapıdan “fakir” diye kovduğu üvey oğlu Murat’tı! Ve bu patent, ürünün genel şirket malvarlığına değil, doğrudan şahsi miras hakkına bağlı olduğunu gösteriyordu. Yani Nermin yıllardır sadece bir hırsızdı. Ürettiği her ürün, kazandığı her kuruş, attığı her imza sahteydi.
Nermin dehşetle, nefes nefese belgenin geri kalanını okumadan kağıdı aceleyle, buruşturarak yeniden kutunun içine sıkıştırmaya çalıştı. Ancak yüzündeki dehşet ve panik, ön sıradaki kurt yatırımcılar tarafından çoktan fark edilmişti. Masalarda kaşlar çatıldı, fısıldaşmalar uğultuya dönüştü. “Nermin Hanım iyi mi? O belgede ne var?” sesleri yükselmeye başladı.
Tam bu sırada, sahnenin arkasındaki devasa boyuttaki LED ekran hafifçe titredi. Şirket logosunun olduğu o şaşalı görüntü bir anda kayboldu. Ekran tamamen siyaha döndü. Ortasında küçük, beyaz bir “Yükleniyor…” ibaresi belirdi. Devasa ses sisteminden önce kısa, cızırtılı bir uğultu duyuldu.
Salon, “Bu da ne? Rejide bir sorun mu var?” der gibi mırıldanmaya başlamışken, ekran aniden çok net, gizli çekim olduğu belli olan bir görüntüye geçti.
Görüntü, karanlık ama eşyaların net seçildiği bir odaydı. Yıllar öncesinden, rahmetli Kemal Bey’in evdeki o özel, kimsenin girmediği çalışma odasından… Kamera, tavan köşesine sabitlenmiş standart bir güvenlik kamerası gibi değildi. Açı daha alçaktandı; sanki birinin elinde, kitaplıkla ağır kadife perde arasına saklanmış, nefes alışverişiyle hafifçe sallanan, gizli bir cihazdı.
Kadrajda Nermin Hanım görünüyordu. Üzerinde gecelik vardı. Etrafı kolaçan ederek odaya giriyor, tablonun arkasındaki gizli kasayı şifreyi girerek açıyordu. İçindeki mavi ve kırmızı dosyaları, tapuları telaşla, elleri titreyerek çantasına dolduruyordu. Ardından kasanın alt çekmecesinden Kemal Bey’in orijinal kalp ilacı şişelerini alıyor, kendi cebinden çıkardığı, tıpatıp aynı görünen ama zehirli başka şişeleri oraya koyuyordu. Orijinal ilaçları da çantasına atıyordu.
Odadaki sesler, yaka mikrofonu kalitesinde net bir şekilde tüm balo salonunda yankılanmaya başladı. Nermin telefonu kulağına sıkıştırmış, karşıdaki suç ortağıyla fısıldayarak konuşuyordu:“Evet, hallettim. Kemal iyice düştü, gözü hiçbir şeyi görmüyor artık. Benim verdiğim ilaçlar çok iyi çalışıyor, kalbi giderek tekliyor. Biraz daha dayanırsa, birkaç güne kalbi tamamen duracak ve bütün mal varlığı, bütün şirket resmen, pürüzsüz bir şekilde benim olacak. O aptal oğlu Murat da avucunu yalayacak.”
Salon bir anda buzul çağına girmiş gibi buz kesti. Az önce kahkaha atan, kadeh kaldıran ağızlar şimdi dehşetten ardına kadar aralandı. Kadehlerin, gümüş çatalların tıngırtısı bıçak gibi sustu. Sadece ekrandan gelen o iğrenç itirafın yankısı duyuluyordu. Gözler sırayla ekrandaki o katil görüntüye, sonra sahnede dikilen, zümrüt yeşili elbiseli Nermin’e çevrildi.
Nermin ekrana bakarken yüzü bembeyaz, adeta bir ceset rengini aldı. Dizlerinin bağı çözüldü. Elindeki o kırmızı kadife kutuyu farkında olmadan yere düşürdü. Kutunun içindeki çatlak, antika el aynası sahne zeminine fırlayıp, büyük bir şangırtıyla daha da paramparça oldu. Aynanın o kırık parçalarında, Nermin’in dehşete düşmüş, makyajı akmış yüzü farklı açılardan bin parçaya bölünmüş halde yansıyordu. Gerçek yüzü parçalanmıştı.
Tam o sırada, ön masada oturan, şirkete en büyük fonu sağlayan baş yatırımcı Şükrü Bey hışımla yerinden fırladı. Elindeki kristal şampanya kadehini öfkeyle mermer zemine fırlatıp tuzla buz etti. Yüzü kıpkırmızıydı. “Sen iğrenç bir dolandırıcısın!” diye gürledi, sesi salonu inletti. “Hem de kocasının katili, adi bir dolandırıcı! Bizi de kendi pisliğine, cinayetine ortak edecektin!”
Onun bu haklı haykırışıyla birlikte salondaki herkes, yüzlerce insan aynı anda ayağa kalktı. “Bu ne demek oluyor! Açıklama istiyoruz! Paramızı geri verin!” sesleri bir çığ gibi büyüyerek yükseldi. Gazeteciler, magazin muhabirleri kokuyu almış köpekbalıkları gibi kameralarını kaptığı gibi sahnenin dibine koştu. Flaşlar, Nermin’in korkudan çarpılmış yüzünde art arda patlamaya başladı.
Nermin, elleri titreyerek mikrofonu ağzına götürdü. “Yalan! Bu video sahte! Yapay zeka bu, montaj bunlar! Hepsi o pislik Murat’ın işi, beni bitirmek istiyor!” diye bağırmaya, yalanlarına devam etmeye çalıştı. Ama ses sistemi odasında, reji masasında duran teknisyen mikrofona giden sesi tamamen kapattı. Nermin’in artık dudakları hareket ediyor, boğazı yırtılırcasına bağırıyor ama sesi salona, o kalabalığa hiç ulaşmıyordu.
Ekrandaki video hiç acımadan devam ederken, salonun ortamı lüks bir davetten, şık bir partiden çıkmış; resmen canlı canlı izlenen bir suç mahalline dönüşmüştü.
Tam bu kargaşa sürerken, büyük balo salonunun o ağır ceviz kapıları sertçe, sonuna kadar açıldı. İçeri, resmi üniformaları içinde, silahlı kalabalık bir polis ekibi girdi. Kalabalığı, bağırış çağırışları yararak, kararlı adımlarla doğrudan sahneye yöneldiler.
Polisleri gören Nermin’in başından aşağıya kaynar sular döküldü, sırtından soğuk bir ürperti indi. Kaçacak hiçbir yeri yoktu.
Ekrandaki video hala devam ediyordu. Görüntü bir süre sonra loş ışıklı, izbe bir kafeye geçti. Orada Nermin, büyük güneş gözlükleri ve geniş kenarlı bir şapka takmış, kimliğini gizlemeye çalışmış halde karşısındaki isimsiz, karanlık tipli bir adamla konuşuyordu. Ses yine çok netti.“Bu yeni formül,” diyordu Nermin ekranda, “Kemal’in gizli kasasından çaldığım, o ölmeden önce geliştirdiği çok özel bir tarif. Patenti kendi adıma, kendi şirketim üzerine almadan önce bunu ilk elden sana satacağım. Sen de yurt dışı rakip firma olarak bunu üretip piyasayı karıştırırsın, benden önce piyasaya sürersin. Yeter ki o off-shore hesaba iyi bir fiyat yatır.”
Bu sözler, salonda bulunan hissedarlar, yatırımcılar ve yöneticiler için bardağı taşıran son damla, her şeyin son noktasıydı. Artık hiç kimsenin içinde ufacık bir şüpheye, “acaba montaj mı” sorusuna yer kalmamıştı. Şirketin içini boşaltan, rakibe satan bir haindi o.
Polisler sahneye merdivenlerden çıkıp yaklaştıkça, Nermin titreyerek bir adım geri çekildi. Gözleri panikle dev ekrana kaydı. Kameranın açısına, o hafif titremesine tekrar, bu kez daha dikkatli baktı. O an anladı… Bu, tavan köşesine konmuş sabit bir güvenlik kamerası olamazdı. Bu, o gece odada, gölgelerin, kadife perdelerin arasında saklanan, nefes alan canlı bir insanın elinden, bir şahit tarafından alınmış bir görüntüydü. Kocasını zehirlerken, kendini en yalnız, en görünmez ve en güçlü sandığı o gecede aslında yalnız değildi. Biri onu izlemişti.
O an zihninde tek bir isim belirdi. “Murat…” diye geçirdi içinden. Yıllarca “korkak, pısırık, saf, hiçbir şeyden anlamayan ezik çocuk” dediği, kapı dışarı ettiği o üvey oğlu… Acaba o gece, babasının odasında mıydı? Bütün bunları o mu çekmişti? “Yok canım. O kadar zeki, o kadar sabırlı olamaz,” diye kendi kibirli aklını avutsa da, kalbine zehir gibi yayılan korku bu yalanı anında boğuyordu.
Sivil giyimli bir başkomiser, sahneye çıkıp Nermin’in tam karşısında durdu. Hukuki prosedürü yerine getirerek, yüksek sesle onun haklarını okumaya başladı. Bir diğer polis memuru, Nermin’in o manikürlü, pırlanta yüzüklerle dolu ellerini arkaya doğru bükerek soğuk, metal kelepçeyi bileklerine geçirdi. Metalin şak diye kapanan o kesin sesi, Nermin’in kulaklarında bir gök gürültüsü, bir kıyamet habercisi gibi yankılandı. Bitti. Her şey bitmişti.
Polislerin kolları arasında sahne merdivenlerinden aşağı indirilip o uzun koridora yönlendirilirken; masalarından kalkmış o zengin misafirler, sosyete onu yuhalıyor, bazıları yüzüne tükürürcesine sert sözler savuruyordu. “Katil! Hırsız! Rezalet!” sesleri havada uçuşuyordu. Yıllarca onun etrafında pervane olan, yaltaklanan, bir çıkar, bir ihale için elini eteğini öpen insanlar; şimdi ondan iğrenç bir böcekmiş gibi tiksiniyordu.
Sahnenin yanından geçirilirken, yerde yatan o eski çatlak aynanın parçaları; onun o paramparça olmuş, yalanlar üzerine kurduğu hayatını yansıtıyor gibiydi.
Tam o sırada, polis çemberinin içinde yürürken, salonun arka kısmına yakın, reji odasına giden bir noktada duran Aslı’yı gördü. Aslı, yıllardır “sadık, saf, itaatkar asistan” olarak yanından ayırmadığı, aşağıladığı, her işe koşturduğu genç kadındı. Şimdi Aslı’nın elinde bir tablet vardı ve o tablet, doğrudan dev LED ekranın kontrol paneline bağlı kalın bir kablonun ucundaydı. Aslı, ekrandaki o itiraf videosunu durdurmaya çalışmıyor; aksine, herkesin o yüz kızartıcı anları tekrar tekrar görmesi için videonun başa sarıp tekrar dönmesini sağlıyordu.
Aslı’nın yüzündeki ifade bir asistanın paniği, “Ne yapacağım şimdi patronum tutuklandı” korkusu değil; buz gibi, hesap soran bir kararlılıktı.
Nermin’in içi çekildi, midesine bir yumruk yemiş gibi oldu. Bir anda, yıllardır çözemediği denklemi anladı. En güvendiği, en çok sırrını paylaştığı, aynı zamanda “bu salaktır bir şey anlamaz” diyerek en çok küçümsediği kişi… Onu en derinden vuran o ölümcül darbeyi hazırlayan, o görüntüleri çekenlerden, sızdıranlardan biriydi. O yıllarca Aslı’yı sadece kullanılıp atılacak “aptal bir köylü kızı” gibi görmüştü. Ama asıl aptalın, asıl kullanılıp atılanın kim olduğu bu gece bütün çıplaklığıyla belli oluyordu.
Lobide polisler onu gazetecilerin ve öfkeli kalabalığın ortasından geçirip çıkışa doğru götürürken, misafirler ona doğru ileri atılmaya çalışıyordu. Bazıları ellerine geçen peçeteleri, buruşturulmuş broşür kağıtlarını onun üzerine fırlatıyordu. Birinin elinden çıkan, şampanya dökülmüş kirli bir peçete tam Nermin’in yüzüne yapıştı. O an, yıllarca estetikle, pahalı kıyafetlerle, büyük bir gururla taşıdığı o “saygın, dokunulmaz iş kadını” imajı; çöp tenekesine atılan o kağıt parçası kadar değersizdi.
Tam döner kapıdan geçirilip, dışarıdaki polis aracının kapısına yönlendirildiği sırada, otelin ana girişine, kırmızı halının bittiği yere siyah, parlak bir sedan yanaştı. Araç, polis arabasının hemen çaprazında, farları Nermin’in üzerine vuracak şekilde durdu. Arka cam yavaşça aşağı indi.
Camın ardından, Nermin’in yıllarca hor gördüğü, evden kovduğu, mirastan mahrum ettiği üvey oğlu Murat’ın karanlık gözleri göründü. Yanında ise Elif oturuyordu. Başında o sade başörtüsü, yüzünde o yumuşak ama delici, kararlı bakışlarıyla… Bir zamanlar “Bu fakir gelin, bu varoş bu eve yakışmıyor” diye alay ettiği, az önce kapıdan pankartla kovduğu o kadın, şimdi lüks bir arabanın içinden, bir kraliçe gibi onun karşısında dimdik duruyordu.
Ne Murat ne de Elif arabadan inip bağırdılar, ne de “Nasıl düştün elime” diye alay ettiler. Murat’ın bakışlarında ne bir nefret kırıntısı ne de bir damla acıma vardı. Tamamen boş, donuk, “Sen artık benim için bir hiçsin” diyen mesafeli bir ifade… Bir böceğe bakar gibi bakıyordu.
Elif’in dudaklarının kenarında ise ince, ancak dikkatli bakıldığında anlaşılan, çok derin bir gülümseme vardı. Bu gülümseme, bağırıp çağırmaktan çok daha ağır bir cümle kuruyordu: “Sen seçimini çoktan yaptın Nermin. Kendi cehennemini kendi kibrinle yarattın.” der gibiydi.
Polisler Nermin’i, başını eğerek apar topar demir parmaklıklı araca bindirirken, siyah sedan yavaşça vitese takılıp kenara çekildi ve gecenin karanlığına karıştı. O gece, sadece bir şirket el değiştirmemiş, bir kadın hapse girmemiş; yıllarca bastırılan bir adalet çığlığı nihayet yerini bulmuş ve her şey geri döndürülemez şekilde değişmişti.
Nermin’in hapishaneden gelen o çaresiz panik telefonundan iki saat sonra, Murat ve Elif bu kez çok daha farklı bir şekilde Grand Pera Oteli’nin önüne geldiler. Yanlarında, ellerinde deri evrak çantaları, üzerlerinde jilet gibi takım elbiseleriyle İstanbul’un en saygın, en korkulan hukuk bürolarından gelen kalabalık bir avukat ordusu yürüyordu.
Daha birkaç saat önce, bu otelin önüne sıradan, yorgun bir taksiyle gelip, başını öne eğerek, kapıdan kovularak dönen Murat; şimdi adımlarını yere, deprem yaratır gibi sağlam basıyordu. Üzerindeki o soluk gömlek hala aynıydı, değiştirmeye bile lüzum görmemişti. Ama duruşu, bakışı, çenesinin açısı, bedeninin her santimi… Buraya izinsiz girmeye çalışan bir misafir, bir fakir olarak değil; tüm bu mülkün, bu otelin üzerinde yükseldiği arazinin, bu şirketin tek hak sahibi, gerçek patronu olarak geldiğini haykırıyordu.
Elif, sakin ve her zamanki ağırbaşlı adımlarla kocasının yanında, omuz omuza yürüyordu. Yüzünde ne bir kibir, ne bir sonradan görmelik, ne de ucuz bir intikam sarhoşluğu vardı. Sadece derin bir sükunet, yıllardır süren sabrın meyvesi ve tamamlanmak üzere olan, adil bir hesaplaşmanın bilinci okunuyordu.
Otelin önündeki o iğrenç pankart hala yerinde duruyordu. Elif ve Murat’ın kasıtlı olarak çirkinleştirilmiş o düğün fotoğrafı ve altındaki “BU FAKİRLER İÇERİ GİREMEZ. SADECE REZİL EDER VE GÖRÜNTÜYÜ BOZAR.” yazısı, yaşanan onca şeyden sonra şimdi bambaşka, ironik anlamlar taşıyordu. O pankart artık Elif ve Murat’ı değil; onu oraya koyduran Nermin’in ruhunun fakirliğini, kalbinin rezilliğini gösteren bir utanç anıtıydı.
Az önce onlara kaba davranan, kollarını kavuşturup “Sizi sürükleyerek atarım” diyerek küçümseyen o iri yarı güvenlik görevlisi, durumu öğrenmiş olmalıydı ki; bu kez gözlerini yerden kaldıramıyordu. Murat’ı görür görmez bariyerleri telaşla, eli ayağına dolaşarak hızla açtı. Adeta iki büklüm eğilerek, titreyen bir sesle, “Hoş geldiniz efendim, buyurun patronum,” dedi.
Murat adama tek bir kelime bile etmedi, cevap vermeye tenezzül etmedi. Yalnızca kısa, buz gibi, göz ucuyla attığı o dondurucu bakış bile güvenlikçinin dizlerini titreterek olduğu yere mıhlanmasına yetti.
İçeri adım attıklarında manzara tamamen değişmişti. İki saat önce kırmızı halılar serilerek VİP misafirlerin, sosyetenin ağırlandığı o şaşalı lobi; şimdi sarı siyah polis şeritleri çekilmiş, her köşesi olay yeri inceleme ekiplerinin delil torbalarıyla dolu, fotoğraf makinelerinin flaşlarının patladığı bir suç mahalli haline gelmişti.
Lobinin bir köşesinde, eskiden resepsiyonun bekleme alanı olan uzun deri bir bankta, elleri arkadan kelepçeli halde oturan Nermin vardı. İki deneyimli sivil polis memuru tarafından ilk sorgusuna çekiliyordu. Üzerindeki o zümrüt yeşili ipek elbise çamur, çürük domates ve yumurta lekeleri içindeydi; o “dokunulmaz kraliçe” gitmiş, yerine acınası bir sokak kadını gelmişti. Ama hala kendine has o yüksek, cırtlak ses tonuyla, gerçeği inkar ederek direniyordu: “Hepsi iftira! Hepsi o görüntülerin montajı! Ben bu binanın, bu holdingin yasal sahibiyim! Cüzdanıma bakın, tapularım var! Hepsi o pislik üvey oğlumun bana kurduğu bir komplo!” diye avaz avaz bağırıyordu.
Kapıdan giren kalabalığı ve en önde yürüyen Murat’ı görünce, Nermin’in gözleri bir anda kurtuluş umuduyla parladı. O iğrenç kibrini bir saniyede yutup, ağlamaklı, çaresiz bir anne figürüne büründü. Sesini inceltti, titretti: “Murat! Murat oğlum, bak geldi işte! Memur bey, onlara anlat Murat! Sen biliyorsun benim ne kadar masum olduğumu! Ben bu aile için, senin baban için neler yaptım, gençliğimi feda ettim! Hadi söyle onlara yavrum, bütün bu gördükleri o iğrenç video sahte de!”
Murat adımlarını yavaşlattı. Annesinin, babasının katilinin önüne kadar geldi. Birkaç adım daha yaklaşarak, kelepçeli halde oturan kadının tam göz hizasına gelecek şekilde, ellerini dizlerine koyup biraz eğildi. Yüzünde artık hiçbir evlatlık bağı, hiçbir sevgi izi kalmamış; yerini sadece çelik gibi bir ciddiyet, bir yargıç ifadesi almıştı.
“Evet…” dedi Murat. Sakin, fısıltı gibi ama akustiği iyi olan o lobideki herkesin, polislerin bile netçe duyduğu bir sesle. “Evet, ben şahidim.”
Nermin’in gözlerinde anlık bir zafer pırıltısı geçti ama Murat’ın bir sonraki cümlesi o pırıltıyı ebediyen söndürdü.
“Babamın o gizli kasasından evraklarını, tapularını bir hırsız gibi çalarken… Onun o gece gündüz çalışarak bulduğu formüllerini rakiplere üç kuruşa satarken… Hastalığında ona iyi bakıyormuş gibi yapıp ilaçlarını değiştirip, onu acı çektirerek ölüme sürüklerken… Cenazenin ertesi günü, babamın toprağı kurumadan bizi kapının önüne koyup, sonra da ‘fakir’ diye sokağa atıp aşağılarken ne yaptığının hepsine… Hepsine şahidim Nermin. Senin karanlıkta gizlice yaptığın her iğrenç kötülüğe, adım adım şahit oldum.”
Nermin’in yüzü bu sözlerle bir anda kaskatı kesildi, gerildi. Umut ettiği oyun ters tepmişti. Dudakları titrerken, suçluluğun verdiği o çaresizlikle, savunma olarak elinde kalan son silaha, o tükenmek bilmeyen kibrine sarıldı. “Sen… Sen kimsin ki be?!” diye tısladı yılan gibi. “Sen beş kuruşsuz, sokaklarda büyüyen, arkasında kimsesi olmayan güçsüz bir çocuksun! Hukuken benim karşımda hiçbir şey değilsin! Bu bina, bu şirket, babanın holdingi hepsi resmi olarak benim adımda! Benim malım!”
Tam o sırada, Murat’ın arkasındaki avukat ordusunun içinden, saçları tamamen ağarmış, elinde klasik, yıpranmış bir deri evrak çantası tutan, takım elbiseli yaşlı bir adam öne çıktı. Bu adam, yıllar önce Kemal Bey’in şirketlerinin ve şahsi işlerinin tüm hukuki işlerini yürüten, en güvendiği, sırdaşı Avukat Diren Bey’di.
Nermin, yaşlı avukatı görünce yerinde irkildi, gözbebekleri büyüdü. Çünkü Diren Bey, Kemal Bey’in şüpheli ölümünden çok kısa bir süre sonra bir anda ortadan tamamen kaybolmuş, bir daha ne holdingde ne de hukuk çevrelerinde hiç görülmemişti. Nermin onu öldürtmeyi planlarken o sırra kadem basmıştı.
Diren Bey o ağır çantasını usulca polislerin ifadesini aldığı masanın üzerine koyup, kilidini açtı. İçinden kalınca, mühürlü bir dosya çıkardı. Polis memurlarına ve Nermin’e dönerek, tok, otoriter bir sesle konuşmaya başladı: “Beş yıldır ortalıkta yoktum. Yurt dışına kaçmak, izimi kaybettirmek zorunda kaldım. Çünkü hayatım doğrudan tehdit altındaydı,” dedi. Nermin’e bakarak devam etti. “Rahmetli dostum ve müvekkilim Kemal Bey’in gerçek vasiyetini, o kasada sakladığı asıl miras planını açığa çıkardığım anda, Nermin Hanım tarafından tutulan karanlık adamlar, mafya bozuntuları beni ve ailemi defalarca ölümle tehdit etti. Evime kurşun sıkıldı. Saklanmak zorundaydım… Ama bugün, o saklandığım delikten çıkma günüm. Çünkü muradım gerçekleşti. Müvekkilim Murat Bey, babasının emanetini devralacak yaşa, olgunluğa ve hazırlığa nihayet ulaştı.”
Sonra, lobideki herkesin pür dikkat dinlediği o beş yıl boyunca süren ilmek ilmek örülmüş, gizli ve dahiyane planı tane tane anlattı.
Kemal Bey’in gerçek, ıslak imzalı mirası, Nermin’in bulup yırttığını sandığı o sahte evraklar değildi. Asıl miras, Murat’ın reşit olduğu, yeterince güçlenip bu şeytan kadınla yüzleşmeye hazır hale geldiği güne kadar dokunulmazlığı olan, İsviçre merkezli kapalı bir vakıfta güvenle tutulmuştu. Murat ile eşi Elif’in yıllarca kenar mahallede yoksul, ezik, parasız gibi görünen o basit hayatı, mecburiyetten değil, bilerek, kasten seçtikleri kusursuz bir kılıftı. Hedefleri, hem Nermin’in kiralık katillerinin gözünden uzak kalmak, tehlike arz etmeyen zavallılar gibi görünmek; hem de Nermin’in gölgesinden sıyrılıp, onun tüm açıklarını bulup, şirketi nasıl batırdığına dair adım adım delil toplamaktı.
Ayrıca Diren Bey dosyadan başka kağıtlar çıkararak şok edici bir gerçeği daha açıkladı: “Nermin Hanım’ın lüks yaşamını fonlamak ve şirketi suni olarak ayakta tutmak için gizlice tefecilere sattığı borç senetlerini, isim değiştirerek kara borsaya sürdüğü tüm holding tahvillerini, sahte şirketler üzerinden tek tek takip ettik. Ben ve Murat Bey, o yokluk içinde gibi görünürken aslında o borçların tamamını, vakıftaki parayı kullanarak paravan isimlerle, yabancı fonlar aracılığıyla ucuzdan satın aldık. Bu ne anlama geliyor biliyor musunuz Memur Bey?”
Diren Bey gözlüğünün üstünden Nermin’e baktı. “Bu sayede, şu an bu şirketin, otelin ve holdingin piyasadaki en büyük, tek alacaklısı doğrudan Murat Darma’dır. Yani kağıt üzerinde Nermin’in şirketi diye bildiğiniz, caka sattığınız bu yapı… Aslında aylar öncesinden haciz yoluyla çoktan Murat’ın kontrolüne, onun yasal mülkiyetine geçmişti. Sizin sadece tabelanız kalmıştı Nermin Hanım.”
Nermin’in yüzü, aldığı bu ardışık darbelerle bir miktar daha soldu. Zekasına güvendiği o kurduğu imparatorluk aslında altı oyulmuş bir kumdan kaleydi. Ancak o arsız doğası gereği, hemen ardından boğulmamak için yeni bir dala sarılmak için toparlandı. Histerik, sinir krizini andıran bir kahkaha attı. “Şirket batsın! Hisseler umurumda bile değil!” diye cırladı. Ayaklarını yere vurdu. “Bu lüks bina, bu devasa otelin üzerine yapıldığı bu altın değerindeki arsa benim! Tapu kapı gibi benim üstümde! Hepinizi, polislerinizle, avukatlarınızla birlikte bu benim toprağımdan kovarım!” dedi. Gözlerinde, köşeye sıkışmış bir farenin son umut pırıltısı vardı.
Tam o an, o zamana kadar sessizce kocasının yanında duran Elif öne çıktı. Sade çantasından, eski, katlanmış, kenarları sararmış ama üzerindeki Osmanlı dönemi motifleri ve resmi tapu mührü hala çok net olan bir belge çıkardı. Kağıdı büyük bir dikkat ve saygıyla açıp, Nermin’in gözünün tam önünde masanın üzerine bıraktı.
“Bu arsa…” dedi Elif, oldukça sakin ama bıçak gibi keskin, yargılayan bir sesle. “…Rahmetli Kemal Bey ile Murat’ın öz annesinin, evlenirken çeyizi olarak getirdiği ata toprağıydı. Kemal Bey’in vasiyetnamesinde ve asıl tapu kütüğünde çok açık, reddedilemez bir şerh yazıyor: Bu toprak satılamaz, devredilemez. Sadece ve sadece kan bağından gelen kendi öz evladına miras kalabilir. Başka hiçbir yabancı isim üzerine geçirilemez.“
Elif parmağıyla Nermin’i gösterdi. “Nermin Hanım’ın çekmecesinde salladığı o elindeki tapu ise; sahte mühürlerle, yüklü rüşvetle satın alınmış ahlaksız bir noterin uydurduğu, hükmü olmayan paçavradan farksız bir sahte evraktır.”
Polis memurlarından biri eldivenli elleriyle Elif’in bıraktığı o gerçek belgeyi eline alıp dikkatle inceledi. Mühürler, tarihler, ıslak imzalar, su damgaları… Her şey devlet kayıtlarıyla birebir uyumlu ve gerçekti. Nermin’in tapusunun sahte olduğu artık su götürmez bir gerçekti.
Nermin’in dudaklarından güçsüz, titreyen bir “Hayır…” fısıltısı döküldü. Başını iki yana salladı. O anda sadece holdingi, şirketi değil; üzerinde gururla, kibirle durduğu bu binanın mermer zeminini bile kendisine ait olmadığını, ayaklarının altındaki toprağın bile ondan kayıp gittiğini anladı.
Diren Bey, Nermin’in o bitmiş, tükenmiş haline bakıp hukuki olarak son, ölümcül darbeyi de vurdu: “Bu somut durumda Memur Bey; Nermin Hanım yıllardır kendisine ait olmayan, başkasına ait devasa bir taşınmazı gasp ederek işgal etmiş, oradan haksız kazanç sağlamış ve devlet kayıtlarını sahte evraklarla, rüşvetle kandırmaya çalışmıştır,” dedi. “Bu durum, hakkında açılacak olan cinayet davasına ek olarak; nitelikli dolandırıcılık, resmi evrakta sahtecilik ve devleti zarara uğratmaktan dolayı ağırlaştırıcı bir unsur, yıllarca sürecek yeni hapis cezaları olarak eklenecektir. Artık güneş yüzü görmesi hukuken imkansızdır.”
Nermin’in o kurnaz gözlerinde nihayet, ama nihayet gerçek, ilkel bir korku belirdi. O çok güvendiği parasının, siyasi bağlantılarının, kibrinin, “ben her şeyi hallederim” inancının onu asla kurtaramayacağı dipsiz bir kuyuya düştüğünü fark etmişti.
Bir süre sonra, otelin idari katındaki geniş müdür odası, dışarıdaki kalabalıktan uzaklaşmak için polisler tarafından geçici, derme çatma bir sorgu odasına çevrildi. 4×5 metrelik, pencereleri kapalı, sıkışık ve havasız bir mekandı burası. Tavandaki bozuk floresan lambanın sürekli yanıp sönmesi ve çıkardığı o ince elektrik uğultusu, içerideki herkes için sinir bozucu bir fısıltı gibi kulaklara çarpıyordu. Dışarıdan hala dolandırılan insanların bağırışları, skandalı haber alan televizyon gazetecilerinin telaşı ve ambulans, polis sirenlerinin kesilmeyen sesleri geliyordu.
Ancak bu dar, kasvetli odanın içinde zaman sanki durmuş, yavaşlamıştı. Adaletin saati farklı işliyordu.
Nermin, elleri hala sıkı sıkıya kelepçeli halde ortadaki sert ahşap sandalyede çökmüş gibi oturuyor, nefes nefese karşısındaki iki polis memuruna bağırıp duruyordu. Terden makyajı tamamen akmış, o kusursuz saçları tiftik tiftik olmuştu. “O video montaj diyorum size! Yapay zeka ile yapmışlar! O sahte görüntüleri beni kıskanan, beş kuruşsuz o üvey oğlum yaptı! Ben yıllarca, gençliğimi feda edip hasta kocama baktım! Altını temizledim! Her şeyi bu aile için, şirket için yaptım ben!”
Polislerden biri yüzünde hiçbir ifade olmadan büyük bir sakinlikle not alıyor, Nermin’in söylediği her yalan cümleyi aleyhine delil olarak tutanağa kaydediyordu.
Odanın karanlık bir köşesinde Elif, Murat ve Avukat Diren Bey sessiz, yıkılmaz bir heykel üçlüsü gibi yan yana duruyorlardı. Murat, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini anneliğine soyunan bu kadının yüzünden bir saniye bile ayırmıyordu. Bir yandan ona karşı tarifsiz bir tiksinti, bir mide bulantısı; bir yandan da yılların getirdiği derin, kemiklerine işlemiş bir yorgunluk hissediyordu. Yıllarca, babasının asıl katiliyle aynı kahvaltı masasına oturmak, aynı evde yaşamak zorunda kalmış, planı bozulmasın diye ona saygılı davranıyormuş, “anne” diyormuş gibi yapmak zorunda kalmıştı. O yıllar ondan çok şey götürmüştü. Ama artık o maskeler, o yalanlar tamamen, paramparça olarak düşmüştü.
Murat ağır adımlarla köşeden çıkıp masaya yaklaştı. Her bir ayak sesi o dar odada yankılandı. Polisler kalemlerini durdurup, sessizce ona baktılar. İfade sırası ondaydı.
Murat, masaya eğildi ve doğrudan Nermin’in gözlerinin içine, o yalan söyleyen göz bebeklerine dik dik bakarak konuştu. Sesi titremeyen, acısız ama soğuk bir sesti. Murat, polislere 5 yıl önceki o karanlık geceyi anlattı. Kemal Bey’in ölümünden önceki, o son ve kader belirleyici geceyi…
Doktorlar ve hastane yönetimi (muhtemelen Nermin’in rüşvetiyle) Kemal Bey’in ölüm sebebini rapora “ani gelişen, doğal kalp krizi” olarak yazmışlar, otopsiye bile gerek görmemişlerdi. Oysa gerçek bambaşkaydı. Murat o gece uyuyamamış, boğazındaki kuruluğu, susuzluğunu gidermek için mutfağa doğru sessizce yürüyordu. Babasının yatak odasının kapısının her zamankinin aksine azıcık aralık olduğunu, içeriden zayıf bir gece lambası ışığı sızdığını fark etmişti.
Kapı aralığından gizlice içeri baktığında, gördüğü manzara beynine dağlanmıştı. Nermin’i, elinde babasının başucundaki ilaç şişeleriyle görmüştü. Nermin, komodinin üzerindeki ilaç şişelerini telaşla ama profesyonelce değiştiriyordu. Babasının her gece içmesi gereken gerçek, hayat kurtaran kalp ilaçlarını alıp cebine koyuyor; yerine kutusu, şekli aynı olan ama kalp hastaları için son derece tehlikeli, nabzı hızlandırıp krizi tetikleyecek, farklı bir kimyasal ilaçla yer değiştiriyordu. Yatakta yatan zavallı Kemal Bey, nefes alamayarak göğsünü tutarak inliyor, eşine “Yardım et, ilacımı ver” der gibi çaresizce bakıyor ama konuşamıyordu. Nermin ise sadece soğukkanlılıkla onun çırpınışlarını izliyordu. Murat, o an daha 18 yaşında gencecik bir çocuktu. Korkudan, şoktan kaskatı kesilmiş, içeri girip müdahale edecek, bağıracak cesareti bulamamış, duvarın dibine çöküp ağlamıştı. Bu, onun hayatı boyunca taşıyacağı en büyük pişmanlıktı.
Cenaze gününde, ev kalabalıkken, Nermin gelen taziyeleri kabul ederken ve misafirler önünde ağıtlar eşliğinde yıkılmış, vefakar eş rolünü oynarken; Murat sessizce, kimseye görünmeden babasının özel banyosuna, çöp kutularının olduğu yere girmişti. Çöp kovasını gizlice karıştırmış, en diplerde, kağıtların arasına saklanmış o ilacı, babasının gerçek kalp ilacının “değiştirilmeden önce kullanılan boş şişesini” ve Nermin’in getirdiği o sahte zehirli hapların kutusunu bulmuştu. O şişeyi 5 yıl boyunca, kimsenin bulamayacağı bir yerde saklamış, adaletin yerini bulacağı o büyük savaşın vaktini beklemişti.
Bir hafta önce ise, Diren Bey’in yurt dışındaki bağlantılarının yardımıyla, o sakladığı şişedeki son, kurumuş kimyasal tozlar özel bir adli tıp laboratuvarına gönderilmiş, kimyasal analiz yapılmıştı.
“Sonuçlar bugün ellerimizde Memur Bey,” dedi Murat, ceketinin iç cebinden katlanmış bir kağıt çıkararak. “Şişedeki o küçük kalıntı, babamın ilacı değil; tam tersi, kalp ritmini yapay olarak inanılmaz hızlandırıp, kalbi yorarak anında krizi tetikleyen ve reçetesiz satılmayan çok güçlü bir ilaçtı. Doktorların başucunda görüp ‘kendi ilacını içmiş’ dediği ilaç bu değildi. Nermin’in o şişeleri değiştirmesi, cinayeti yıllarca doğal bir ölüm gibi gizlemesine yaramıştı.”
Murat ardından cebinden, üzerinde ‘DELİL’ yazan şeffaf, kilitli bir poşet çıkarıp masanın üzerine koydu. Poşetin içinde 5 yıllık o eski, etiketi hafif silinmiş ama hala ne olduğu tanınan o ilaç şişesi ve laboratuvar raporları vardı. Polis memurları şişeye dikkatle, kaşlarını çatarak baktı.
Nermin, o şişeyi gördüğünde son kalesinin de yıkıldığını anladı. Titreyen, mosmor olmuş dudaklarıyla, “Yalan! İnanmayın buna! Hepsi uydurma. Ben kocamı zehirlemedim, ben böyle bir şey yapmadım! Nereden bulmuş o şişeyi, kendi koymuştur!” diye avaz avaz bağırdı.
Ancak o cırtlak, paniğe kapılmış sesi, artık o odadaki hiç kimseyi, hatta kendini bile ikna etmiyordu. Elif, Murat’ın arkasında durup, sıcacık elini kocasının gergin sırtına koydu. Ona sessiz, “Aferin, başardın” diyen bir destek verdi. Bu anlattıkları hikayede sadece milyar dolarlık bir şirketin kaderi değil, yaralı bir ailenin tarihinin de yüzü tamamen değişiyor, kan temizleniyordu.
Avukat Diren Bey, o eski püskü çantasından bu kez mühürlü bir zarf, Kemal Bey’in orijinal, devlet onaylı vasiyetnamesini çıkarıp herkesin duyacağı şekilde, yüksek sesle okumaya başladı:“Tüm mal varlığımın, şirket hisselerimin, fabrikaların, arsaların, şahsi ve ticari banka hesaplarımın, yegane ve tek varisinin öz oğlum Murat Darma olduğu tarafımdan beyan edilmiştir.”
Belgenin en son sayfasında ise, Kemal Bey’in ölmeden hemen önce titreyen elleriyle, kendi el yazısıyla eklediği çok özel, kırmızı mürekkepli bir madde vardı. Diren Bey o kısmı vurgulayarak okudu:“Eğer eşim Nermin, benim doğal olmayan, şüpheli ölümümden sonra herhangi bir dolandırıcılık suçu işler, şirketin çoğunluk hisselerini şantaj veya yasa dışı yollarla ele geçirmeye çalışır veya ölümümün şüpheli olduğu adli yollarla anlaşılırsa… O güne kadar ona sağlanan tüm evlilik hakları ve intifa hakları derhal iptal edilecek, avukatım Diren Bey doğrudan Nermin’e karşı kasıtlı cinayet davası açacaktır. Bu süreçte, Nermin’in üzerine bir şekilde geçirilmiş olan tüm nakdi ve ayni mal varlığı, oteller ve fabrikalar dahil, uzun dava süreçlerine, mahkeme kararlarına bile gerek kalmadan otomatik olarak oğluma, gerçek aileme iade edilecektir.”
Bu el yazısı madde, adeta o toprağın, mezarın içinden yükselen, katilinden hesap soran bir ölü adamın sesi gibiydi. Kemal Bey, son aylarında eşiyle ilgili içinde çok güçlü bir şüphe taşıyordu; yediği yemeklerden, içtiği ilaçlardan şüpheleniyordu ama tamamen yatalak olduğu için hayattayken bunu tam anlamıyla ispatlayıp ortaya koyamamıştı. Şimdi ise, o son nefesinde kağıda döktüğü bu yasal güvence, oğlunu o şeytan kadından koruyordu.
Diren Bey maddeyi okumayı bitirdiği anda odadaki hava bir anlığına ağırlaştı, yoğunlaştı. Nermin’in o estetikli, gergin yüzünden; korku, umutsuzluk, her şeyini kaybetmiş olmanın verdiği çaresizliğin karışımı sefil bir ifade geçti. Bütün hayatını, kibrini üzerine inşa ettiği o sahte taht paramparça olmuştu.
Son bir çare, son bir yalvarış olarak, Nermin aniden yerinden fırlayıp Murat’ın önünde diz çökmeye çalıştı. Bileğindeki kelepçeleri yüzünden dengesini kaybedip zorlanarak da olsa sandalyeden yere kaydı, Murat’ın ayakkabılarına, bacaklarına kapanmaya çalıştı.
“Murat! Murat ne olur, acı bana oğlum!” dedi, hıçkırıklar, burnundan akan sümükler içinde. O kibirli iş kadını gitmiş, zavallı bir yaratık gelmişti. “Çok borçlarım vardı! Tefecilere kumarda her şeyimi batırmıştım, tehdit ediliyordum! Çaresiz kaldım Murat, inan bana! O zaman ne yaptığımı, kime uyduğumu inan hiç bilmiyordum! Beni polislerin eline bırakma, hapislerde çürütme, beni sokakta bırakma yalvarırım! Bırak, o lüks evinizin, o villanın arka bahçesindeki o eski müştemilatta, bekçi kulübesinde kalayım! Vallahi sesimi çıkarmam! Evinizin yerlerini silerim! Hizmetçiniz olur, tuvaletlerinizi temizlerim! Ama beni hapse gönderme! Sen… sen benim üvey oğlumsun, ben senin küçüklüğünü bilirim, ben seni büyüttüm!”
Murat’ın gözlerinde bir an için, çok kısa bir an için geçmişin o solgun gölgeleri dolaştı. Çocukluğunda, Nermin’in ilk geldiği zamanlarda birlikte yedikleri o nadir mutlu sofralar, parka gittikleri, gülüp eğlendikleri o sahte ama sıcak anlar… Ama hemen sonra, babasının o yataktaki son nefesinde nefessiz kalarak çektiği o korkunç acı… Elif’in yıllarca, her gün maruz kaldığı o iğrenç aşağılamalar, “varoş” lafları… Kış ortasında parasız sokakta kalışları… Nermin’in o pankartı hazırlatıp attığı o alaycı kahkahalar gözünün önüne geldi.
İçindeki o ufacık merhamet kırıntısı, o yumuşaklık yerini kar gibi soğuk, çelik gibi bir kararlılığa bıraktı. Acımak, ihanete ortak olmaktı.
Murat, ayağına kapanan kadına bir tekme atarak geri çekildi. İfadesiz yüzüyle polislere bakıp sadece başını salladı. Bu, “Artık yeterince dinledik, şov bitti, bu katili alıp götürebilirsiniz” demekti.
İki polis memuru hemen Nermin’i kollarından tutup, acımasızca, adeta bir çuval gibi yerden kaldırdılar. Nermin’in çırpınışlarına, “Bırakın beni! Murat affet!” diye attığı o çaresiz çığlıklara aldırmadan, onu sürükleyerek odadan dışarı çıkardılar. Çığlıkları koridorda yankılanarak yavaş yavaş uzaklaştı.
Kapı kapandığında, odanın içinde derin, huzurlu bir sessizlik kaldı. Murat, sanki 5 yıldır ciğerlerinde tuttuğu o zehirli havayı, o ağır yükü göğsünden dışarı bırakıyormuş gibi çok derin bir nefes verdi. Omuzları düştü, rahatladı. Elif yanına gelip, kocasının titreyen elini tutup sımsıkı, sevgiyle kavradı. “Bitti, başardın,” der gibi başını Murat’ın omzuna yasladı. Adalet yerini bulmuştu.
Ancak hikaye otelin bu dört duvarıyla, sorgu odasıyla sınırlı değildi. Aynı anda dışarıda, dijital dünyada çok daha büyük, durdurulamaz bir savaş yaşanıyor, Nermin linç ediliyordu.
Nermin’in sadece iki saat önce otel girişine asarak gururlandığı o rezil pankartın fotoğrafı çoktan sosyal medyada, Twitter ve Instagram’da viral olmuş, binlerce hesap tarafından dolaşıma sokulmaya başlanmıştı. Elif ve Murat’ın çirkinleştirilmiş yüzleri ve altındaki “BU FAKİRLER İÇERİ GİREMEZ” yazılı o nefret dolu görsel, dakikalar içerisinde milyonlarca kez görüntülenip paylaşılmıştı. Ancak Nermin’in beklediği gibi insanlar onlara değil; Nermin’e saldırıyordu. İnsanlar Nermin’in bu akıl almaz kibrini, sınıf ayrımcılığını, gencecik bir çifte açtığı bu aşağılayıcı pankartı konuşuyor, öfkeden deliye dönüyordu. “Görelim bakalım, bu gecenin sonunda kimmiş asıl fakir, kimmiş o hapisteki zavallı!” diye öfke dolu yorumlar, beddualar yazılıyordu.
Sosyal medyanın o meşhur, acımasız dijital dedektifleri kısa sürede Nermin’in geçmişini, tüm kirli çamaşırlarını kazımaya başladı. Yıllar önce, kozmetik fabrikasındaki kadın işçiler düşük maaş ve zehirli, kötü çalışma koşulları yüzünden sendikal eylem yapıp hak ararken; Nermin’in teknede, yurt dışı lüks tatillerde şampanya patlatırken çekilmiş fotoğrafları bulunup “İşte İşçi Düşmanı Patron” başlığıyla ortaya çıkarıldı. Lüks bir restoranda bir garsona herkesin içinde bağırdığı, yemeği yüzüne fırlattığı, başka bir yerde hastanede temizlik personelini azarladığı gizli çekim videolar peş peşe hesaplardan paylaşıldı. Eski çalışanlar, hamileyken hiç hak verilmeden işten atıldıklarını, yıllarca mesai yapıp tazminatsız kapının önüne konulduklarını anlatan uzun, yürek burkan yazılar yazdılar.
“Bu fakirler içeri giremez” iğrenç sloganı kısa sürede, bir bumerang gibi Nermin’e çarparak tersine döndü. İnsanlar Nermin’in elleri kelepçeli fotoğrafının altına “Bu sahtekar, bu katil artık rahatça sokağa bile çıkamaz!” gibi yazılar yazıyor, onu halka açık, acımasız bir dijital yargılamaya sokuyordu. Toplum onu çoktan mahkum etmişti.
Bu dijital linç fırtınası, kısa sürede finans dünyasını ve borsayı da şiddetle etkisi altına aldı. Her ne kadar şirket hisseleri borsada tam anlamıyla, yüzde yüz halka açık olmasa da; ellerinde şirketin milyonlarca liralık teminatlı tahvili bulunan özel fonlar, banka müdürleri, büyük yatırımcılar internette düşen “Cinayet, Sahtecilik, Yolsuzluk” haberlerini ve tutuklanma görüntülerini görünce büyük bir paniğe kapıldı. Gece yarısı olmasına rağmen şirket merkezine ve şirketin avukatlarına telefonlar yağdı. Ancak oteldeki o skandalın şokuyla ve polisin binayı basmasıyla çoğu üst düzey çalışan olayların şokuyla binaları terk ettiğinden, kimse telefonlara çıkıp açıklama yapmıyordu.
Sabaha karşı bankalar, savcılığın da talimatıyla “şüpheli işlemler, karapara aklama ve yönetim belirsizliği” gerekçesiyle holdingin ve şirketin tüm ticari hesaplarını geçici olarak dondurdu. Hiçbir para çıkışına izin verilmedi. Nermin’in yıllardır cüzdanında gururla taşıdığı o limitsiz siyah kurumsal kredi kartları, yurt dışı alışverişlerinde kullandığı lüks harcamalar yaptığı kredi limitleri bir anda, saniyeler içinde sıfırlandı, sistem tarafından iptal edildi. Hatta bankalardaki kendi şahsi adına olan maaş ve mevduat kartları bile ihtiyati tedbirle bloke edildi.
Birkaç saat öncesine kadar ülkenin milyar dolarlık, kapısında kuyruk olunan “kozmetik kraliçesi” iş kadını olarak tanınan Nermin; sabahın ilk ışıklarıyla birlikte cebinde beş kuruşu bile olmayan, bankamatikten bir su bile alamayacak kadar parasız, gırtlağına kadar borç içinde yüzen, her şeyini kaybetmiş bir tutuklu haline gelmişti.
Bu sırada, Grand Pera Oteli’nin içinde ise başka, trajikomik bir kaos yaşanıyordu. Lansmanı düzenleyen lüks dekorasyon firması yöneticileri, o şatafatlı menüyü hazırlayan catering şirketinin sahipleri, ünlü müzisyenler, kemancılar, ses ve ışık ekipleri… Hepsi lobide toplanmış, panik içinde birbirlerine girmiş, “Bizim milyonluk paramızı, emeğimizi kim ödeyecek!” diye bağırıyor, olay çıkarıyorlardı.
Otelin genel müdürü terler içinde onları sakinleştirmeye çalışıyor, “Şirket sözleşme imzaladı, muhasebeden ödeyecekler elbette, lütfen sakin olun, basını buraya toplamayın,” diyordu ama Nermin’in kelepçeli gidişini gören kimse bu vaatlere ikna olmuyordu. Bazı öfkeli catering çalışanları, mutfakta daha misafirlere servis edilmemiş o pahalı somonları, havyarları, lüks yemekleri alelacele çöpe döker gibi topluyor; gümüş tabakları, pahalı porselenleri, bardakları gelişi güzel kendi kaselerine fırlatıp kırıyorlardı. “Biz paramızı, alın terimizi almadan kimseye burada bir lokma su bile ikram etmeyiz!” diyerek otel personeline servis yapmayı reddedip işi bırakıyorlardı.
Birkaç saat önce ülkenin en lüks, en şık balo salonu olan o devasa mekan; bir anda dağıtılmamış katlı pasta dilimlerinin yerde ezildiği, devrilmiş sandalyeler, kırık şampanya kadehleri ve sönen mumlarla dolu, yağmalanmış bir savaş enkazına dönmüştü.
Bu hengamenin, bu karmaşanın tam ortasında, o gizli görüntüleri sızdırdığı LED ekran odasından çıkan Aslı; üzerinde artık o uysal asistan kıyafeti değil, rahat bir kot pantolonla, elinde büyükçe bir bilgisayar çantasıyla gayet sakin, yüzünde zafer tebessümüyle yürüyordu. Çantanın içinde, şirketin son 5 yıldaki en kritik yasa dışı anlaşmalarının, sahte faturalarının belgelerinin kopyaları, polis için hazırlanan hard diskler, bilgisayar yedekleri vardı. Binanın üst katındaki idari ofisler polis tarafından mühürlenip içeri girilmeden önce, Aslı büyük bir soğukkanlılıkla bu hayati bilgileri kendi şifrelerini kullanarak güvenli bir yere aktarmayı başarmıştı.
Onu koridorda o rahat tavırla gören, panik içindeki diğer bazı şirket yöneticileri ve yandaş çalışanlar, etrafını sardılar. “Ne yapacağız Aslı? Bizim halimiz ne olacak? Patronu, Nermin Hanımı gözlerimizin önünde polisler yaka paça kelepçeledi, sen niye bu kadar sakinsin?” diye korkuyla sordular.
Aslı, yıllardır onlara karşı oynadığı o ezik, uysal, saf taşralı asistan rolünü, boyun eğen tavrını bir kenara bırakmıştı. Onlara dönüp, hiç çekinmeden soğuk ama çok net, patron gibi bir bakış attı. “Ben iki saat önce istifa ettim arkadaşlar,” dedi omuz silkerek. “Bu korsan gemi, kaptanının kibri yüzünden çoktan kayalara çarptı, battı. Kendinizi, kendi yakanızı kurtarmaya bakın. Eğer hala hırsız bir katil olan Nermin’le birlikte çalışmakta, onu savunmakta ısrar ederseniz, siz de o mahkeme salonlarında onunla birlikte suç ortağı olarak hapse girer, batarsınız. Benden size son asistan tavsiyesi.”
Bu kesin ve tehditkar sözler, o binada Nermin’e kalan, ondan medet uman o son sadakat kırıntılarını da, yandaşlığı da tamamen yok etti. Herkes ceketini alıp kaçmanın yolunu arıyordu.
Otel yönetimi ise durumu değerlendirmişti. Salonun, müzik sistemlerinin ve organizasyonun gecelik devasa kirasının büyük kısmının hala Nermin’in şirketi tarafından ödenmediğini fark edip; olayların bu rezaletle devam etmesi halinde basında otelin markasının daha büyük ticari zarar göreceğini, polisin oteli tamamen basacağını anladı. Otel müdürü telsizle talimat vererek, balo salonunun ana elektrik hattını ve jeneratörlerini acımasızca kapattırdı.
Tavandaki o devasa, göz alıcı kristal avizeler bir anda şalterin inmesiyle söndü. Zifiri bir karanlık çöktü; yerlerini sadece duvarlardaki o soğuk, yeşil renkli, loş acil durum çıkış ışıkları aldı. Salonun devasa klimaları kapandığı için, dışarıdaki soğuğa rağmen yüzlerce insanın nefesiyle ısınan içeriye kısa sürede ağır, havasız, boğucu bir sıcaklık ve çürümüş yemek kokusu yayıldı. Sahnede, masalarda bulunan ve binlerce dolara yurt dışından getirtilen o narin ithal çiçekler; bu havasızlık, sıcak ve bakımsızlıktan hızla solup, siyahlaşarak boyunlarını bükmeye başladı.
Daha sadece birkaç saat önce, altın varaklı, pırıltılı, ihtişamlı bir “kraliçe taç giyme törenine” ev sahipliği yapan o mükemmel salon; şimdi gösterisi bitmiş, herkesin kaçtığı, terk edilmiş ölü bir sirk çadırından, bir mezarlıktan farksızdı. Sahnenin tam ortasında, yerde saçılmış kırık ayna parçaları, çöpe dönmüş boş kırmızı kutular, ezilmiş çiçekler ve üzerinde Nermin’in yüzü olan yarım kalmış, yırtık afişler vardı.
Bu sırada arka tarafta, otelin mutfak çöp konteynerlerinin, yağ varillerinin ve atıkların atıldığı karanlık servis kapısının önünde; Nermin için çok daha acı verici, daha ironik, tokat gibi bir sahne hazırlanmıştı.
Polis amirleri, ön kapıdaki lobide bekleyen o öfkeli kalabalığın (dolandırılanların, gazetecilerin) olası linç girişiminden ve fiziksel öfkesinden kaçınmak için; güvenlik gereği Nermin’i o şaşalı ana kapıdan değil, otelin bu pis kokan, karanlık arka çöp kapısından çıkarıp, demir parmaklıklı cezaevi aracına bindirerek götürmeye karar vermişti.
Bu eski, demir kapının hemen üzerine; aceleyle, koli bandıyla yapıştırılmış yırtık bir karton parçası vardı. Muhtemelen içerideki durumu bilen Aslı ya da Elif tarafından, gecenin bir yarısı özel olarak oraya asılmak üzere hazırlanmıştı. Kartonun üzerinde, kalın ve akmış siyah bir keçeli kalemle, okuyan herkesin kanını donduracak şu cümle yazıyordu:“HIRSIZLAR VE KATİLLER, BURADAN SADECE CEZAEVİNE ÇIKAR.”
Nermin; kollarında iki kadın polis eşliğinde, ayaklarına dolanan o yırtılmış pahalı ipek elbisesiyle, çöp poşetlerinin, dökülmüş yağların, kırık dekor malzemelerinin, farelerin dolaştığı o dar yoldan geçip bu pis kapıdan dışarı çıkarılırken… Başını kaldırdı ve gözleri duvardaki bu kartona takıldı. O yazıyı okuduğunda gözlerinden akan yaşlar makyajını daha da bulandırdı.
Sadece iki saat önce, otelin o gösterişli ana girişine; kendi öz oğluna ve karısına hitaben “Fakirler bu kapıdan giremez, görüntüyü bozar” diye milyarlık pankart astırıp gülen, kibirlenen o kraliçe kadın… Şimdi, hayatın o korkunç tokadını yemiş bir şekilde, otelin çöp kapısından, farelerin arasından “hırsız ve katil” damgasıyla, başı öne eğik çıkıyordu. İlahi adalet, şaşmaz terazisini kurmuştu.
Nermin’in, binlerce kişinin numarasının kayıtlı olduğu o son model pırlanta taşlı telefonu, çoktan polisler tarafından elinden alınmış, kapatılıp şeffaf bir delil torbasına konmuştu. Ama telefonun ekranı, delil torbasının içinde bile hala binlerce öfke, nefret dolu mesaj ve e-posta bildirimiyle durmaksızın yanıp sönüyor, titriyordu. Dünyanın dört bir yanından insanlar, dolandırdığı yatırımcılar, eski çalışanlar ona beddualar, hakaretler yağdırıyordu. O ise bu bildirimlerin hiçbirini göremiyor, kimseye “Beni kurtarın” diye mesaj atamıyor; sadece içini kemiren, etini parçalayan o derin karanlığı, o mutlak yalnızlık ve çaresizliği hissediyordu.
Ne aradığı, parayla satın aldığı sahte bir dost, ne de düşerken arayabileceği, ona el uzatacak tek bir akraba, bir evlat kalmıştı hayatta. Etrafında sadece soğuk, karanlık beton duvarlar, demir parmaklıklar, sağır edici polis siren sesleri ve kendi ağır, hırıltılı, korku dolu nefesi vardı.
“Karma”, “İlahi Adalet”, o kibir dolu hayatının kapısını nazikçe tıklatarak çalmakla kalmamış; elinde balyozla gelip, ördüğü bütün o sahte, parayla satın alınmış duvarları tek bir gecede yerle bir etmişti.
Elif ve Murat, bütün bu olup biteni, otelin biraz ilerisinde karanlık bir köşeye park ettikleri arabalarından sessizce, el ele tutuşarak izlediler. Nermin’i taşıyan o çakar lambalı polis aracı, acı sirenleri eşliğinde gecenin karanlığına karışarak uzaklaşırken; Elif derin bir nefes alıp, telefonundan şirketin mahkeme kararıyla yeni kontrol altına alınan ana finansal hesaplarını gösteren uygulamayı açtı.
Ekranda, Nermin’in şirketin son nakit kasasındaki bütün parayı, yurt dışındaki kendi gizli off-shore hesaplarına nasıl panikle, kuruşu kuruşuna çektiği açıkça görülüyordu. Şirketin banka nakit bakiyeleri neredeyse sıfıra yakındı, kasayı tamamen boşaltmıştı. Nermin, şirketin içini bir vampir gibi emmişti. Ama bu artık onları korkutmuyordu. Çünkü zeki Avukat Diren Bey’in onlara önceden anlattığı gibi; asıl, kalıcı, sarsılmaz değer şirketin kasasındaki üç beş milyon nakit para değildi. Asıl servet; şirketin üzerine kurulu olduğu o devasa gökdelenin tapusu, fabrikaların arazileri, milyar dolarlık o eşsiz ürünlerin patentleri ve markanın tüm resmi isim haklarında saklıydı. Nermin bunları satamamış, kaçıramamıştı. Onlar, babasının o gizli vasiyetnamesi ve Murat’ın reşit olması sayesinde artık devlet güvencesi altındaydı; doğrudan Murat’ın şahsi mülkiyetine geçmişti. Nermin’in borçları onu bağlardı, şirket ise tertemiz olarak muradına ermişti.
Elif, ekrandaki o güvence belgelerini gülümseyerek Murat’a gösterdi. Ancak Murat’ın gözlerine o an en çok çarpan şey, ekranın alt tarafında telefonuna bildirim olarak yeni düşen, son dakika ekonomi haberiydi.
“SAHTE KOZMETİK KRALİÇESİNİN KANLI ÇÖKÜŞÜ! GERÇEK MİRASÇI MURAT DARMA, YÖNETİMİ RESMEN DEVRALDI!”
Bu çarpıcı başlıklı haber, ülkenin en çok okunan, en önde gelen ciddi ekonomi sitelerinde ve haber bültenlerinde ana manşet olmuş, Nermin’in kelepçeli fotoğrafıyla birlikte yayınlanmıştı bile. Yılların yalanı bitmişti.
Murat telefondaki bu manşete uzun uzun baktı. Yıllardır omuzlarında taşıdığı, onu ezen o ağır yükün tamamen kalktığını hissetti. Sonra dönüp karısı Elif’in o güven veren, yorgun ama aydınlık yüzüne bakıp, derin, huzurlu bir nefes alarak ilk kez gerçekten, gözlerinin içi gülerek, içten bir şekilde gülümsedi. Bu gülümseme, sadece karanlık, acı dolu bir geçmişin kesin bir sonuna değil; adalet, emek ve dürüstlükle kurulacak pırıl pırıl yeni bir başlangıca, aydınlık bir geleceğe aitti.
Ne var ki… Karakolun soğuk nezarethanesine doğru giden Nermin için, o kibirli kadın için kabus daha bitmemiş, en acı yüzüyle yepyeni başlıyordu.
O gece, dışarıdaki kalabalığın yoğunluğu, medyanın baskısı ve karakoldaki hücrelerin doluluğu yüzünden, polis amirleri Nermin’i hemen o gece F Tipi cezaevine götürmek yerine; savcının kararı çıkana kadar otelin alt katındaki, yerin iki kat altındaki penceresiz küçük güvenlik odasında, “geçici nezarethane” olarak tutmaya karar verdiler.
Bu oda, lüks otelin o gösterişli yapısına hiç uymayan; beton çıplak duvarlarıyla, rutubet kokan havasıyla, soğuk demir kapısıyla tamamen havasız, karanlık ve son derece kasvetli, farelerin dolaştığı bir depoydu aslında. Otelin ana elektrik hattı yönetimin kararıyla kapatıldığı için içeride lamba yanmıyordu. Sadece demir kapının altındaki küçük aralıktan içeri sızan, koridordaki acil durum jeneratörünün o soluk, ölü fener ışığı vardı.
Nermin, üzerindeki çamurlu, iğrenç kokan o yırtık zümrüt yeşili ipek elbiseyle; o buz gibi, küflü, soğuk metal sandalyede iki büklüm çökmüş bir halde oturuyordu. Dizlerini karnına çekmişti, tir tir titriyordu. Ama o kibri, o hastalıklı egosu hala yenilgiyi kabullenememişti.
“Ben bu işten kesin kurtulurum. Bu sadece küçük bir pürüz,” diye kendi kendine karanlıkta, deliler gibi fısıldayarak sayıklıyordu. “Benim param var. Hala çok güçlü, Ankara’da, yukarıda bağlantılarım, yedirdiğim adamlar var. Onları ararım, hepsi beni buradan tereyağından kıl çeker gibi kurtarmak zorundalar!”
Yıllarca sadece paranın gücüne ve rüşvetle satın aldığı o üst düzey, yozlaşmış “tanıdıklara” güvendiği için; o gücün elinden gittiği an, tüm o dostlarının da böcek gibi kaçacağını göremiyordu. Her şeyin bir şekilde, bir telefonla yoluna gireceği yanılgısından kopamıyordu. Aklına hemen, geçmişte şirketinin birkaç vergi kaçakçılığı ve pis işini parayla sümen altı eden, karanlık ve kirli ilişkileri olan yüksek rütbeli bir savcı, bir de eski bir siyasetçi geldi.
“Onlardan birini bulup ararsam, sadece birkaç telefonla beni bu rezil delikten çıkarır, yargılanmamı bile engellerler,” diye düşündü umutla.
Ancak en büyük sorun şuydu: Polislere yalvarsa da, telefonuna veya bir ankesörlü telefona erişimi yasaktı. Her şeyine el konulmuştu. Dışarıdaki o güçlü insanlara ulaşmak, avukatını bile çağırmak için acil yardıma ihtiyacı vardı.
Neredeyse yıllardır kanına işlemiş, refleks haline gelmiş o emredici alışkanlıkla, karanlık odada avazı çıktığı kadar, emreden bir sesle bağırdı: “Aslı! Aslı buraya gel! Neredesin beceriksiz kız!”
Dışarıdaki nöbetçi polislerden birine seslenerek, numara yapmaya başladı. Nefesinin tıkandığını, göğsünün sıkıştığını, kalp hastası olduğunu ve özel ilaçlarına hemen, o saniye ihtiyacı olduğunu söyleyerek ağlama krizine girdi. İlaçlarının isimlerini sadece asistanı Aslı’nın bildiğini, onu ancak Aslı’nın getirebileceğini, eğer ilacını almazsa orada öleceğini ve polislerin sorumlu tutulacağını anlatarak tehditkar bir acındırma yaptı. “Bu hukuki değil, bir insanlık, sağlık meselesi! Gidip o kızı bulun bana!” dedi.
Önce tereddüt eden nöbetçi polisler, gerçekten kalp krizi geçirip başlarına bela olmasından korktukları için, dışarıdaki amirlerine sordular. Kısa bir değerlendirmeden sonra; kapının demir parmaklığının biraz aralık kalması, üstünün aranması ve içeride sadece bir dakika, kısa süreliğine ilacı verip çıkması şartıyla, dışarıda hala polislerin yanında bekleyen Aslı’nın içeri girmesine izin verdiler.
Ağır demir kapı gıcırdayarak aralandı, Aslı yavaşça içeri girdi. Karanlıkta yüzü tam seçilmese de, silueti bile eskiden omuzlarını eğen o kız değil; omuzları dik, dimdik ve son derece sakindi. Ne bir korku, ne bir asistan paniği, ne telaş, ne de patronu için ağlamaklı, üzgün bir hal vardı üzerinde. Bir yabancı gibi duruyordu.
Nermin onu görür görmez, hiçbir şeyin değişmediğini sanarak sahte bir sevinç ve emredici bir tonla üstüne atıldı. “Aslı! Neredesin sen gerizekalı kız! Çabuk, hemen telefonunu çıkar, gizlice şu benim çekmecedeki özel numarayı ara! O falanca başsavcıyı, Hakan Bey’i bul! Durumu anlat! Sonra hemen benim yalıdaki gizli kasadan, o şifreyi biliyorsun, şu kadar yüz bin dolar nakit para çıkar! Avukat tutup benim kefaletimi hemen bu gece ödetirsin hakime! Beni bu iğrenç yerden hemen çıkaralım Aslı! Hadi, durma, hemen çabuk yap şunu!”
Aslı’nın ise, Nermin’in bu deli saçması, üstenci emirlerini dinlemeye, hatta cevap vermeye bile zerre kadar niyeti yoktu. Aslı, Nermin’i tepeden tırnağa, karanlıkta sessizce, acıyan, soğuk bir ifadeyle, adeta iğrenerek uzun uzun süzdü. Sonra omzundaki çantasını yavaşça açtı. İçinden ilaç veya telefon değil; eski moda, siyah renkli, küçük bir ses kayıt cihazı çıkardı. Tek kelime bile etmeden, cihazın tam ortasındaki kırmızı ‘play’ tuşuna bastı.
Loş, rutubetli odanın içinde Nermin’in kendi o iğrenç, cırtlak sesi yankılandı. Kayıtta, sadece birkaç ay önceki bir lüks cip yolculuğunda, Nermin arka koltukta otururken telefonda özel bir dedektifle (veya kiralık bir adamla) çok gizli konuştuğunu sanıyordu.“O Murat itini var ya, sokakta açlıktan süründüreceğim,” diyordu Nermin kayıtta, şeytani kahkahalar arasında. “Zaten beş kuruşu yok. Eğer o mirası öğrenir de peşine düşerse, mahkemeye verirse… Gerekirse, arabanın frenlerini patlatır, ortadan bile kaldırırım onu. Kemal’e yaptığım gibi acımam. O zavallı karısı da dul kalır.”
Kayıt devam ediyordu, Nermin bu kez ön koltuktaki Aslı hakkında konuşuyordu:“Bizim o öndeki Aslı da tam bir salak, aptal bir köylü kızı zaten. Ne konuşulanı anlar, ne itiraz eder. Asgari ücrete, 3 kuruş maaşa köpek gibi her şeyimi, pisliğimi temizler, her işi yapar. Benim bu miras işim tamamen bittiğinde, şirketi elden çıkardığımda; onu da anında kapının önüne, çöpe koyacağım. Fazla şey duydu, fazla şey biliyor aptal. Ne hali varsa görsün, kimsesiz zaten.”
Nermin, o karanlık hücrede kendi sesini, o ölüm emrini ve iğrenç hakaretleri duyduğunda… Gözleri fal taşı gibi açıldı, nefesi boğazına takıldı. Kanı çekildi. Evet, bu acımasız cümleleri birebir söylemişti, çok iyi hatırlıyordu. Ama kibri yüzünden, şoförünün ve o “aptal asistanın” yanında bunları o kadar rahat konuşmuştu ki; o cümlelerin kendi arabasının içinde, en güvendiği kişi tarafından kelimesi kelimesine kaydedildiğini ve aleyhine kullanılacağını bir saniye bile tahmin edememişti. Dilinden dökülen o kibir zehri, şimdi boynuna dolanan idam ipi, kendi boğazını sıkan eller oluyordu. Cinayet ve tehdit itirafı kendi sesindeydi.
Kayıt bittiğinde, odada sadece cihazın kapanma sesi ve ağır bir sessizlik oldu. Aslı, cihazı cebine koyup fermuarını çekti. Yavaşça, korkusuzca Nermin’e doğru yaklaştı. Yüzüne dik dik bakarak, sakin ama tokat gibi çarpan, tok bir sesle konuştu.
“Ben senin o hakaret ettiğin, kapı önüne koyacağın, kullandığın o ‘aptal köylü kızı’ Aslı değilim artık Nermin,” dedi, her kelimesinin altını çizerek. “Aslında hiç olmadım. Ben… O ‘fakir varoş’ diyerek sokakta açlığa mahkum ettiğin, kapıdan kovduğun Elif’in teyzesinin kızıyım. Onun öz kuzeniyim.”
Nermin’in o boyalı, titreyen dudaklarından, beyninden vurulmuşa dönerek güçsüz, inanamayan bir inilti çıktı. “Ne..? Ne diyorsun sen? Sen kimsin?” diye fısıldayabildi ancak. Ayakta duracak gücü kalmamıştı.
Aslı, yıllardır bir yük gibi içinde sakladığı, sabırla dokuduğu gerçeği, bir zafer edasıyla anlatmaya başladı. “5 yıl önce, sen Kemal Amca’yı öldürüp Murat’ı ve Elif’i sokağa attığında; Elif benden, çok iyi sır tutan kuzeninden yardım istedi. Senin kurduğun o zehirli imparatorluğu içeriden çökertmek, adaleti sağlamak için güvenilir, kendi içinden bir köstebeğe ihtiyaçları olduğunu; ama bu kişinin yıllarca sabırlı, dikkatli ve çok güçlü iradeli olması gerektiğini söylemişti. Ben de sırf seni bitirmek için bu görevi kabul ettim. Görünüşümü, o köylü kıyafetlerimi, konuşmamı hatta yürüyüşümü bile senin o iğrenç egonu tatmin edecek şekilde değiştirip; saf, uysal, hiçbir şey anlamayan, sana tapan ezik bir taşralı kız, bir köle rolüne büründüm.”
Aslı bir adım daha attı, Nermin’in gözlerinin içine o nefreti kusarcasına baktı. “Seninle geçirdiğim o yıllar boyunca; senin o her küstah hakaretine, yüzüme dosya fırlatmana, her bağırmana, aşağılamana… İçimden kan kusarak ama dışarıdan hiçbir şey bilmiyormuş gibi, sana tapıyormuş gibi başımı öne eğerek sabrettim. Seni o kibrinle kör ettim. Ama sen bana ‘kahve getir aptal’ diye bağırırken; ben o sırada, şirketin odalarında o en kritik yönetim toplantılarını, tefecilerle yaptığın yasa dışı anlaşmaları, o mafyayla telefon konuşmalarını, kasanın şifrelerini saniye saniye kaydediyor; belgelerin asıllarını kopyalayıp gece yarıları Elif’e ve Avukat Diren Bey’e ulaştırıyordum.”
Nermin duydukça nefes alamıyor, duvara tutunmaya çalışıyordu.
“Bugün balo salonundaki o cinayet videonuzu otelin reji sistemine bağlayan da bendim,” dedi Aslı acımasızca gülümseyerek. “O iğrenç anları kimse, diğer dışarıdaki teknisyenler kapatamasın, saniyesine kadar izlensin diye ana bilgisayar şifrelerini kırıp değiştiren de, sistemi kilitleyen de bendim. Otelin elektriklerini hangi dramatik anda tamamen keseceğini, hangi gazeteciyi çağıracağımızı, o polisleri tam ifşa anında nasıl haberdar edeceklerini hep ben, Elif’le planlayarak ayarladım.”
Nermin bunları duydukça, içindeki son güven kırıntısını, zekasına olan son inancını da tamamen kaybetti. Yere çöktü. Yıllarca, “Ben çok zekiyim, ben satranç oynarım, diğer zavallılar dama oynar, herkesi parmağımda oynatırım” diye büyük bir kibirle övünürken; meğer kendisi o tahtada, en güvendiği insanlar tarafından yıllarca aptal yerine konan, oynatılan piyonun ta kendisiymiş. Herkes onun bu rezil halini, hırsızlığını aylar öncesinden biliyor ve sonu için ağ örüyormuş.
Aslı çantasından kalın, sarı bir zarf daha çıkarıp, yere çökmüş olan Nermin’in kucağına, çamurlu elbisesinin üzerine acımadan fırlatıp bıraktı.
Zarfta, asistanlık görevinden resmi olarak ayrıldığını bildiren tek satırlık bir istifa dilekçesi ve en önemlisi; Elif’le birlikte gençlik yıllarında, memlekette çekilmiş çok eski, samimi bir aile fotoğrafı vardı. Fotoğrafta iki genç kız, Aslı ve Elif, birbirini kucaklayarak içtenlikle, mutlu bir şekilde gülümsüyor; yanlarında da Elif’in fakir ama namuslu ailesi sevgiyle duruyordu.
Bu fotoğraf, Nermin’in hayatta parayla satın alamayacağı tek şeyi; gerçek sevgiyi, sadakati ve aileyi simgeliyordu. Bu kare, Nermin’in değer verdiği, satın alabileceğini sandığı hiçbir şeyin (paranın, gücün) artık bir işe yaramadığını hatırlatan en ağır, psikolojik bir tokattı. O, yapayalnız ve sefil bir katildi sadece.
Aslı, görevini, intikamını tamamlamış bir komutan edasıyla ceketini düzeltti, demir kapıya yöneldi. Çıkmadan önce eli kapı kolundayken, son kez dönüp o acınası kadına baktı. “Benim bu 5 yıllık sabrımın, oynadığım bu aşağılık rolün tek ödülü; senin şu anki bu çöküşünü, bu perişan halini kendi gözlerimle, en önden izlemekti. Ve ben o ödülümü fazlasıyla aldım,” dedi. “Bundan sonrası benim işim değil, senin vicdanınla ve o cezaevi mahkemelerinin demir parmaklıklarıyla olan meselesi. Cehenneminde iyi yanmalar Nermin.”
Sonra kapıyı sertçe açtı ve odadan çıktı. O ağır demir kapı büyük bir gürültüyle, “GAAANG” diye Nermin’in üzerine kapandı ve dışarıdan kilitlendi.
Nermin o zifiri karanlıkta, o rutubetli odada, bileklerini kesen kelepçeleriyle ve işlediği tüm günahların ağırlığıyla tek başınaydı artık. Çıldırmış gibi attığı çığlıklar, yardım feryatları sadece o soğuk beton duvarlara çarpıp kendine geri döndü. Kimse duymadı, kimse umursamadı.
Dışarıdaki nöbetçi polisler, içeriden gelen o histerik çığlıkları duyduklarında birbirlerine bakıp sadece başlarını salladılar. İçlerinden tecrübeli olanı alçak sesle, “Hırsından kafayı yemiş. Böylelerinin sonu hep aynı olur kardeşim. Paraya tapan, parayla delirir,” dedi ve yerine geçip beklemeye devam etti.
Yaklaşık bir saat sonra, gece yarısını çoktan geçtiğinde… Dışarıdaki o öfkeli kalabalığın (dolandırılanların, eski işçilerin) şiddeti biraz azaldığında, polis amirleri Nermin’i bu otel odasından çıkarıp asıl gideceği yer olan Merkez Karakoluna, oradan da Savcılığa nakletmeye karar verdiler.
Ancak yeni, çok büyük bir güvenlik sorunu daha vardı. Demir parmaklıklı, zırhlı polis cezaevi aracı (ring aracı), otelin o geniş ana girişine kadar gelecek güvenli yolu bir türlü bulamıyordu. Çünkü otelin önü, o devasa cadde; yıllar içinde Nermin tarafından haksız yere kovulan eski fabrika çalışanları, onun o lüks hayatı uğruna kandırılmış küçük esnaflar yatırımcılar, sahte kozmetik fonlarına emekli maaşını kaptırmış ağlayan yaşlılar ve skandalı duyup sokağa dökülen civar mahalle sakinleri tarafından tamamen, etten bir duvar örülerek doldurulmuştu. İğne atsan yere düşmüyordu.
Öfkeli insanların ellerinde, alelacele kartonlara siyah keçeli kalemle yazılmış pankartlar vardı: “EMEĞİMİZİ GERİ VER!”, “EMEK HIRSIZI!”, “KATİL DOLANDIRICI DEFOL!”, “DUL VE YETİM HAKKI YİYEN KADIN!” gibi sloganlar gökyüzüne yükseliyordu. Bazıları, o şatafatlı otelin camlarına bakıp yıllarca içlerinde biriktirdikleri haklı öfkeleriyle avaz avaz bağırıyor, bazıları da sessiz ama buz gibi, yargılayan kin dolu bakışlarla kapıdan çıkacak olan o suçluyu bekliyordu.
Kalabalığı biber gazı veya jopla hemen dağıtmak mümkün değildi; çünkü aralarında mağdur yaşlılar, hastalar ve basın mensupları, canlı yayın yapan onlarca haber kanalı kamerası vardı. Polisin orantısız güç kullanması daha büyük bir devlet krizine yol açardı.
Sorumlu Polis Amiri, telsizle merkeze durumu bildirdikten sonra kısa bir güvenlik değerlendirmesi yaptı. Aracın kalabalığın içine girmesi linç riskini artıracağından; mecburen, Nermin’in o gösterişli lobi kapısından çıkıp, kalabalığın ortasından açılacak olan o polis kalkanlarıyla oluşturulmuş daracık “güvenlik koridorundan”, yaklaşık 200 metre ileride ana caddede bekleyen o zırhlı cezaevi aracına kadar yürütülmesine karar verdi. Başka çare yoktu.
Nermin, iki kadın polisin kolunda bu kararı duyduğunda adeta aklını kaçıracak gibi bir çığlık attı. Bütün vücudu titriyordu. “Hayır! Hayır beni o sokağa, o it kopuğun arasına çıkarmayın! Yalvarırım beni o çöp olan arka kapıdan çıkarın! Veya sabahı bekleyelim! İnsanlar yorulsun, evine gitsin, öyle güneş doğunca çıkarım!” diye ağlayarak, polislerin ayaklarına kapanırcasına yalvardı.
Ama kimse, hele ki o sert polis amiri, bu dolandırıcı, şımarık kadını dinlemedi. “Bizim görevimiz sizi korumak, sabahı beklemek değil. Yürüyeceksiniz,” dedi amir sertçe.
Otelin o lüks idaresi de çoktan Murat’ın avukatları tarafından yönetilen, mühürlü bir dosya haline gelmiş; Nermin’i o binada bir dakika bile tutmak istemiyorlardı. Temizlik zamanı çoktan gelip çatmıştı.
Polisler onu kollarından tutup, adeta sürükleyerek lobiye getirdiler. Lobi karanlıktı. O dev avizeler kapalıydı; sadece duvarlardaki kırmızı “EXIT” tabelaları ve birkaç yeşil acil durum ışığıyla aydınlatılmıştı. Bir zamanlar ihtişamla, topuklarını vurarak yürüdüğü o mermer zemin, şimdi onun infaz yolu gibiydi.
Otelin o ağır, cam döner kapısı açılıp polis kalkanları eşliğinde gece ayazında sokağa, dışarı adım attıklarında… O binlerce kişilik kalabalığın bir anda onu görüp çıkardığı o korkunç, öfke dolu uğultu sesi, Nermin’in kulaklarında deniz dalgası gibi patladı.
Korkunç bir yuhalama! Islıklar, beddualar, ağza alınmayacak küfürler, “Katil! Paramı ver hırsız!” sloganları gecenin sessizliğini yırtıyordu. Nermin korkudan omuzlarını içeri çekti, başını olabildiğince öne, göğsüne doğru eğdi, o dağılmış saçlarıyla yüzünü gazetecilerden saklamaya çalıştı. Ama onlarca televizyon kamerasının o patlayan flaşlarının kör edici, keskin beyaz ışığı, geceyi gündüze çeviriyor; onun o sefil, makyajı akmış, rezil halini, tüm Türkiye’nin görmesi için her şeyi olduğu gibi, acımasızca ortaya çıkarıyordu. Kaçacak karanlık kalmamıştı.
Polis kalkanlarının korumasında o dar koridorda ilerlerken, ilk birkaç titrekk adımından sonra omzuna dışarıdan bir şey sertçe çarptı. Patlayan, sıvı bir şeyin iğrenç sesini duydu. Saniyeler içinde, burnunu sızlatan, midesini bulandıran keskin, kükürtlü bir çürük kokusu yayıldı etrafa. Çürük bir yumurta, o milyarlık ipek elbisesinin tam omuz hizasına hızla isabet etmiş, sarı ve siyah pis sularını iğrenç bir şekilde boynundan aşağı, göğsüne doğru akıtıyordu.
Bu atılan ilk yumurta, o acılı, öfkeli kalabalık için adeta bir hücum işareti, bir başlama düdüğü gibi oldu.
Ardından, barikatların arkasından boş plastik şu şişeleri, ezilmiş çürük domatesler, çöpten alınmış küflü, bayat ekmek parçaları, hatta otelin lüks mutfağından çöpe atılmış, paketlenmiş ama yağ içinde kalmış pilav artıkları havada mermi gibi uçuşmaya, Nermin’in üzerine yağmaya başladı.
Çevik kuvvet polisleri kalkanlarını yukarı kaldırıp onu çember içine alarak korumaya çalışıyor, “Yeter! Durun, geri çekilin! Dağılın!” diye bağırıp kalabalığı coplarıyla itiyorlardı. Ama o kalabalığın öfkesi, Nermin’in yıllarca onlardan çaldığı alın terinin, ezip geçtiği gururlarının, ödenmeyen maaşların, yenilen yetim haklarının yıllardır süren birikimiydi. Birkaç kalkan bunu durduramazdı.
Nermin, vücuduna, başına her çöp, her domates darbesi aldığında acıyla inliyor, daha da küçülüyor, dizleri bükülüyor, ağlayarak daha da içine kapanıyordu. O şatafatlı, dünyanın en pahalı markalarından olan lüks ipek elbisesi; bir anda çamur, yumurta sarısı ve çöple bulanmış, sokak köpeklerinin bile giymeyeceği, çöp poşetinden çıkmış iğrenç paçavralara dönmüştü.
Yürüyüşün tam ortasında, polis barikatının zayıf olduğu bir noktada; kalabalığın içinden, başörtülü, beli bükülmüş yaşlı, fakir bir kadın, polisin kalkanını elleriyle zorlayarak öne, Nermin’in bir metre yakınına kadar çıktı. Kadının yüzü yılların acısıyla kırışmış, gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüş, dudakları öfkeyle titriyordu. Parmağını Nermin’in o çöpe dönmüş yüzüne doğru uzattı.
“Allah belanı versin senin!” diye bağırdı yaşlı kadın, sesi sokağı inletti. “Benim kocamın emekli ikramiyesini, ömrümde bir kez olsun Hacca gitmek için dişimden tırnağımdan artırıp yıllarca biriktirdiğim o üç kuruş paramı, senin o yalan, sahte ‘helal yatırım fonu’na kaptırdım ben! Yıllarca et yemedim, akşamları yemek yemeyip kuru ekmekle, zeytinle idare ettim aç yattım ki param artsın diye! Hepsini yalanlarınla sen çaldın, yedin! Şimdi torunlarımın, evlatlarımın karşısına ne yüzle çıkacağım ben vicdansız!”
Hemen onun yanında, üzerinde rengi solmuş, yıpranmış bir güvenlik üniformasıyla duran, yorgun, orta yaşlı bir adam polis barikatına asılarak bağırdı: “Benim karım kanserdi, hastanede ölüm döşeğinde yatarken, onun yanında kalmak için senden bir günlük, sadece bir günlük izin istedim diye beni kapının önüne koydun sen! ‘Şirketimin düzenini bozuyorsun’ dedin! Bana 10 yıllık tazminatımı, hakkımı bile vermeden köpek gibi attın! Bir gecede çocuklarımla işsiz, beş kuruşsuz kaldım ben senin o iğrenç kibrin yüzünden katil!” diye avaz avaz haykırıyordu adam.
Bu kalplerden kopup gelen çığlıkların, feryatların her biri; Nermin’in yıllarca gücünün sarhoşluğuyla kör olup görmezden geldiği, ezip geçtiği, “böcek” gibi görüp umursamadığı masum hayatların gerçek, kanlı canlı yüzleriydi. Ve o kibirli kraliçe, sonunda bu yüzlerle, bu insanların ahıyla, bu sokakta, bu çamurun içinde en acı şekilde yüzleşmek zorunda kalmıştı.
Normalde yürüyerek 2-3 dakika sürecek olan o 200 metrelik kısa asfalt yol, Nermin için adeta bitmeyen, alevler içinde bir işkence koridoruna, bir cehennem yürüyüşüne dönüştü. Milyarlık, ucu sivri İtalyan marka topuklu ayakkabısının teki, oteldeki o ilk karmaşada, itiş kakışta kırılıp düşmüştü. O yüzden şimdi, dondurucu soğukta neredeyse yalın ayak sayılacak sefil bir halde, yağmurun ıslattığı o buz gibi, kirli ve pürüzlü sıcak asfaltın üzerinde topallayarak yürütülüyordu.
Ayaklarının altı, yoldaki o keskin küçük taşlardan, atılan şişe ve cam kırıklarından eziliyor, çiziliyor, kanıyor; her adımında beynine saplanan bir acı hissediyordu. Elbisesi; çürük, kokmuş yiyecekler, atılan çamur, gözyaşı ve soğuk terle karışmış iğrenç bir bulamaç halinde vücuduna, tenine yapışıyor, onu donduruyordu.
Yıllarca fakir, alın teriyle çalışan, otobüse binen insanlardan “pis kokuyorlar” diyerek tiksinen, kendi özel asansörüne binen o kibirli kadın; şimdi Türkiye’nin izlediği o kalabalığın içindeki en kirli, en iğrenç kokan, en perişan figür olmuştu.
Gözlerini sımsıkı yummuş, içinden hıçkırarak, “Allah’ım n’olur… Keşke bayılsam, kalp krizi geçirsem de hiçbir şey görmesem, duymasam şu an,” diye çaresizce geçiriyor, yalvarıyordu. Ama beyni, ilahi bir adalet gereği, ona o lütfu bile tanımıyor; bilinci inatla, fal taşı gibi açık kalıyor, atılan her domatesin acısını, edilen her bedduayı duymasını sağlıyordu. Bu onun cezasıydı. Gözlerini kaçıramayacağı, son saniyesine kadar iliklerine kadar yaşamak, izlemek zorunda olduğu kendi yönettiği korkunç bir korku filmi gibiydi.
Nihayet, dakikalar süren o işkencenin ardından, otelin çıkış kapısına yakın, geniş bir kavşak noktasında duran, mavi kırmızı çakar lambaları dönen zırhlı polis cezaevi aracı (ring aracı) göründü. Nermin için bu soğuk demir yığını, o an sanki bir kurtuluş gemisi gibi gelmişti.
Ancak… Cezaevi aracının hemen yan tarafında, yolun kenarında başka bir araç daha duruyordu. Motoru sessizce çalışır halde bekleyen, simsiyah, camları filmli, parlak, çok lüks yeni model bir sedan. Farları, gecenin karanlığında sadece o noktayı, cezaevi aracının kapısını hafifçe, tehditkar bir şekilde aydınlatıyordu.
Polisler Nermin’i kollarından sürükleyerek cezaevi aracının açık olan arka kapısına yaklaştırırken; o siyah sedanın kalın arka camı, tamamen sessiz ve yavaşça, elektrikli bir motor sesiyle aşağı indi.
İçeride, o loş ışığın altında Murat ve Elif yan yana oturuyordu. Arabanın içi sıcacıktı, klima hafifçe çalışıyor; içeride tertemiz bir sabun, pahalı deri ve güven veren, huzurlu bir temizlik kokusu vardı. Bu koku bile, dışarıda çöp gibi kokan Nermin ile aralarındaki o uçurumu gösteriyordu.
Murat, yüzünde hiçbir öfke, hiçbir duygu kırıntısı, hiçbir zafer çığlığı belirtisi olmadan… Sadece boş, derin gözlerle; karşısında çamur içinde, kelepçeli titreyen o kadına, anneliğine soyunan o katile baktı. Gözlerinde ne bir kazananın intikam coşkusu, ne de bir zamanlar ona “anne” diyen çocuğun acıması vardı. Bu bakış; sokakta gördüğü, üzerine basmamak için yanından geçtiği ölü, iğrenç, hiçbir değeri kalmamış bir böceğe, tamamen bir yabancıya bakan adamın gözleriydi. “Sen artık bir hiçsin,” diyordu o bakış.
Elif ise, Nermin’in o perişan, yüzü gözü çamur içindeki gözlerinin ta içine kısa bir süre dikkatlice baktı. Sonra, çok hafifçe, bilgece başını yana eğdi. Gözlerinde zerre kadar kibir yoktu. Sadece; “Bu hale seni biz getirmedik. Bu çukuru sen kendi kibrinle, kendi ellerinle kazdın ve içine düştün. Kendi cehenneminde yan,” der gibi, ilahi adaleti teslim eden bir anlam vardı.
Ne Murat ne de Elif, o polis arabasına bindirilen kadını yuhalayan, taş atan kalabalığa camdan çıkıp “Yapmayın, vurmayın, yeter artık kadın öldü” diye müdahale etmedi. Seslerini çıkarmadılar. Çünkü o kalabalığın öfkesinin; sadece üç beş günlük bir sinir harbi değil, yıllardır, on yıllardır Nermin tarafından ezilen, hakkı yenen insanların ruhlarında biriken devasa bir acının, bir irinin dışa vurumu olduğunu çok iyi biliyorlardı. Onların o hırsı atmasına engel olmak haksızlıktı. Aynı zamanda Murat ve Elif de; o arabada otururken artık bu hikayede ezilen, sokağa atılan birer kurban, fakir bir “sığıntı” değil; ilahi adaletin, kılıcını indirmiş o acımasız temsilcileriydiler.
Elif, Nermin’le olan o son saniyelik göz temasını kesti ve sessizce düğmeye basarak, arabanın siyah camını o soğuk, kirli havayı dışarıda bırakacak şekilde, yavaşça tekrar tamamen yukarı kaldırdı. Nermin ile aralarına son duvarı ördü.
Siyah lüks sedan, o öfkeli, bağırıp çağıran kalabalığın arasından geçerken; insanlar, içindekilerin kim olduğunu bilerek, adeta görünmez bir saygıyla, kendiliğinden sağa sola açılarak o arabaya geniş bir yol verdi. Çünkü artık o sokaktaki, o şehirdeki herkes, hatta Türkiye biliyordu ki; bu şirketin, bu servetin yeni sahibi ve koruyucusu, hileyle değil hakkıyla, sabırla, adaletiyle o makamı hak eden, geçmişin acılarını çekmiş Murat ve Elif’ti. Onlar temizdi.
Aynı saniyelerde; karanlık, küçük cezaevi aracı da, arkasına yüzlerce insanın tükürüğünü, bedduasını ve nefretini alarak; Nermin’i hayatının geri kalanını geçireceği o rutubetli, karanlık ve geri dönüşü olmayan geleceğe, o F Tipi beton hücreye doğru götürmek üzere, polis kornaları çalarak yola çıktı.
Nermin, elleri önden kelepçeli, üstü başı yumurta ve çamur kokusu içinde, o soğuk, sarsılan demir polis aracının küçücük, demir parmaklıklı penceresinden dışarı, akıp giden İstanbul’un ışıklarına bakarken… Gözünden akan sıcak yaşlar çamurlu yüzünü çizerken, o kibirli kalbinin içinde yankılanan, cevabını bildiği o yakıcı soruyu ilk kez kendisine dürüstçe sormaya başladı:
“Bu dünyada… Gerçek fakir kimmiş?”
Günler, bu olayın sarsıntısıyla geçti. Olayın ateşi basında sönmeye yüz tutmuşken, mahkeme süreci resmen, tüm ağırlığıyla başladı. Nermin; kasten adam öldürmek, evrakta sahtecilik, yüzlerce kişiyi dolandırmak, haksız kazanç ve nitelikli gasptan, idamdan beter maddelerle yargılanıyordu.
Ancak Nermin, o şeytani kurnazlığıyla pes etmemişti. Eski şatafatlı günlerinden, yalıdaki gizli bir bölmede, polisin bulamadığı elinde sakladığı son birkaç parça çok değerli, kayıtsız ziynet eşyasını ve elması bozdurdu. Bu parayla, sadece bu tarz pis işlere bakan, etik değerleri olmayan ama sistemde boşlukları çok iyi bilen ucuz ama kurnaz bir mafya avukatı bularak, milyonlarca lira rüşvetle sağlık sorunlarını (“kalp krizi riski”) bahane edip, yurt dışı yasağı konularak çok yüksek bir kefaletle, tutuksuz yargılanmak üzere, geçici de olsa bir adli kontrol kararı çıkarmayı başardı. Dava sonuçlanana kadar, elektronik kelepçeyle dışarıda olacaktı.
Hakim, tokmağı vurup onu bir süreliğine serbest bıraktığında, Nermin derin bir nefes aldı. “Gördünüz mü? Ben hala Nermin’im, hala güçlüyüm!” diye geçirdi içinden hastalıklı bir gururla.
Ancak bu sahte “özgürlük”, eskiden bildiği o dış dünya değildi. Cezaevinin o ağır, paslı demir kapısı açılıp dışarı adım attığında; onu bekleyen lüks, klimalı Mercedes’ler, kapısını açan eldivenli özel şoförler, “Nermin Hanım nasılsınız” diyen dalkavuk hizmetçiler veya magazinciler yoktu.
Polis karakolunun ve cezaevinin önündeki o ıslak, rüzgarlı ve soğuk asfaltın üzerinde; üzerinde hala o tutuklandığı geceki, artık kurumuş çamurdan, yumurta lekesinden ve kirden kaskatı kesilmiş, yırtılmış o zümrüt yeşili ipek elbisesiyle, elinde sadece içinde birkaç bozuk para olan plastik bir poşetle, yapayalnız, titreyerek tek başına duruyordu.
Üzerinde hala o milyarlık ipek elbise vardı… Ama o kumaştan, o eski ihtişamından eser kalmamıştı. Saçları günlerce yıkanmadığı için yağlanmış ve karışmış, boyaları akmış, beyazları tamamen ortaya çıkmıştı. Yüzündeki o estetikli gerginlik çökmüş, makyajı tamamen silindiği için göz altlarındaki o morluklar, boynundaki o yaşlılık kırışıklıkları bütün çirkinliğiyle, bütün ağırlığıyla gün yüzüne çıkmıştı. Artık acınası, yaşlı ve evsiz bir kadın gibi görünüyordu.
Yoldan hızla geçen sarı taksilere el kaldırıyor; ama taksiciler onu gördüklerinde ya yüzünü haberlerden tanıyıp tiksinerek küfrediyor, ya da o kirli, çamurlu, deli gibi görünen, akli dengesi yerinde olmayan bir evsiz sandıkları görünüşünden tedirgin olup gaza basarak, hiç durmadan yanından geçip gidiyorlardı.
Bir zamanlar, lüks yalısındaki altın kaplama telefonundan sadece tek bir dokunuşla, tek bir emirle onlarca bakanı, iş adamını, asistanı aynı anda ayağa kaldırabilen Nermin… Şimdi o yağmurun altında titrerken, o an fark etti ki; cebinde arayacak telefonu olsaydı bile, bu koca dünyada arayacak, ondan telefonu açacak tek bir numara, tek bir isim bile yoktu.
Eski “dost” sandığı cemiyet arkadaşları, onun tutuklanma haberini görür görmez onu tüm sosyal medya hesaplarından anında engellemiş, telefonlarını kapatmış, hatta numara değiştirmişlerdi. Birlikte lüks ihalelerde yolsuzluklarına ortak olduğu bazı üst düzey bürokratlar ve siyasiler, kendi temiz adlarının bu cinayet ve dolandırıcılık çamuruna karışmaması, basına sızmaması için ondan veba gibi uzak duruyor, avukatının attığı çaresiz mesajları görmezden gelip anında siliyorlardı. Bir hiçti artık.
Nermin, o soğuk rüzgarın altında, o ince yırtık ipeğe sarınarak yürümeye başladı. Kırık topuklu ayakkabısını atmış, bir ayağında otelden çaldığı eski bir terlik, diğer ayağı çıplak bir şekilde asfalta basıyordu. Ayakları günlerdir şişmiş, taşlardan kesilmiş, iltihaplı ve yaralıydı; ama yürümekten başka hiçbir seçeneği yoktu. Ceplerinde sadece taksi açılış ücreti bile etmeyecek bozukluklar vardı.
Aklında, o hastalıklı, kibrinden ödün vermeyen beyninde hala delice tek bir fikir, bir plan dönüp duruyordu.“Şirket binasına gideceğim. Murat’ı bulacağım. Karşısına geçip ağlayacağım. Onu eskiden olduğu gibi o duygu sömürüsüyle manipüle etmeye çalışacağım. Babasından bahsedeceğim.” Ne de olsa, “O hala benim büyüttüğüm, biraz duygusal, merhametli, aptal çocuktur” diye düşünüyordu. “Biraz gözyaşı dökerim, ‘annecim’ derim. Ne de olsa bana, o yaşlı halime kıyamaz, beni sokağa atmaz.”
Bu hastalıklı umutla, saatler süren o işkence gibi, ayaklarını kanatan yürüyüşten sonra, nihayet şirketin ana binasının bulunduğu o geniş, lüks Levent caddesine ulaştı.
Karşısında, gökyüzüne gururla uzanan, güneşin altında parlayan o devasa, cam kaplı kule yükseliyordu. Binanın önündeki o büyük mermer girişte, taze çiçeklerle süslenmiş yeni logonun takıldığı, ışıl ışıl bir tabela vardı. Eskiden Nermin’in kendi isminin altın sarısı baş harflerini (N.D.) kocaman harflerle taşıyan o kibirli, dev logo balyozlarla sökülüp çöpe atılmış; yerine son derece sade, asil ama şık, gümüş harflerle “DHARMA KOZMETİK VE YATIRIM HOLDİNGİ” tabelası asılmıştı. Kemal Bey’in asıl markası, küllerinden doğmuştu.
Girişteki turnikelerde, Nermin’in eskiden hakaret ederek kovduğu özel güvenlik görevlileri değil, çok daha disiplinli, yeni yüzlerden oluşan profesyonel bir güvenlik ekibi duruyordu. Nermin o kirli, paçavra elbisesi ve dağınık saçlarıyla, sanki hala o binanın patroniçesiymiş gibi başını dikleştirerek kapıya, döner cama doğru yaklaşmaya, adım atmaya çalıştığında…
İki iri yarı güvenlik görevlisi anında öne atılıp, barikat kurarak hemen önüne geçtiler. “Durun hanımefendi, bir saniye! Buradan içeri, bu kılıkla elinizi kolunuzu sallayarak giremezsiniz. Burası özel mülkiyet, holding binası,” dedi güvenlik amiri, ellerini kaldırarak sert bir dille. “Kimi arıyordunuz? Lütfen yolunuzu değiştirin, bina önünde durmak yasak.”
Nermin, o eski otoriter, bağırgan ses tonunu takınmaya çalışarak, ama sesi titreyerek; “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?! Çekil önümden serseri! Ben bu şirketin, bu binanın kurucusuyum! Ben Nermin Dharma’yım! Yönetim kurulunu çağır bana!” diye avaz avaz bağırdıysa da…
Güvenlik görevlisi, onun o çamurlu, çökmüş yüzüne dikkatle bakınca kim olduğunu haberlerden tanıdı. Yüzüne yayılan alaycı, iğrenen bir ifadeyle kaşlarını kaldırdı. Sırıtarak cevap verdi: “Haaa, siz o haberlerdeki meşhur dolandırıcı Nermin Hanım’sınız… Valla kusura bakmayın ama bildiğimiz ve gördüğümüz kadarıyla siz artık bu binanın ne kurucusu, ne de temizlikçisisiniz. Çöpsünüz. Murat Bey’in kesin talimatı var, fotoğrafınız kapıda asılı. Lütfen olay çıkarmadan o tarafa doğru defolup gidin. Yoksa sizi dilenci gibi yaka paça dışarı atıp polisi çağırmak zorunda kalacağız.”
Nermin, hayatında duyduğu bu en ağır aşağılamayla sarsıldı. Gözleri doldu, dudakları titredi ama güvenlikçilerin o sert, duvar gibi duruşunu aşamayacağını anladı. Çaresizce, omuzları çökük bir halde geri adım attı, karşı kaldırıma, yağmurun yavaş yavaş çiselemeye başladığı o soğuk sokağa geçti.
Soğuktan korunmak için, bir dükkanın sızdıran, kirli bir plastik saçağının altına sığındı büzülerek. Yağmur hafif hafif, ama dondurucu bir ayazla yağıyor; saçaktan damlayan çamurlu sular başına düşüyor, ayaklarının dibinde biriken o siyah su birikintileri, çamurlu ipek elbisesini daha da ağırlaştırıyor, etine yapıştırıp onu donduruyordu.
Birkaç dakika titreyerek bekledikten sonra, holdingin o geniş otopark çıkışından, o çok iyi tanıdığı siyah, zırhlı lüks sedan araba çıktı. Trafik ışığı tam o sırada kırmızı yandığı için, araç caddenin ortasında, Nermin’in durduğu kaldırımın tam karşısında, kapının önünde durmak zorunda kaldı.
Nermin bu hayati fırsatı, bu son şansı kaçırmadı. İçinde kalan o son gurur kırıntısını, o son kibri de ezerek, ayaklar altına alarak; yağmurun altında, yaralı ayaklarıyla yalpalayan, sefil adımlarla arabaya doğru çamurlar içinde koştu. Arabanın sağ arka kapısının filmli camına elleriyle yapışıp, cama çaresizce, dilenci gibi yumruklamaya başladı.
İçeride, o sıcak deri koltukta oturan Murat, camdaki o aniden beliren çamurlu, ıslak yüzü ve elleri görünce bir anda irkildi, geriye çekildi.
Elif, kocasının yanındaydı. Gözündeki belgelerden başını sakince kaldırdı, camdaki o acınası manzaraya baktı. Murat, yüzünde sadece bir bıkkınlık ve acıma ile kısa bir tereddütten sonra, düğmeye basarak o siyah camı yarıya kadar indirdi.
Cam yavaşça indiğinde, içeriden gelen o sıcak, tertemiz deri ve parfüm kokulu hava; Nermin’in sokağın ayazında donmuş, ıslak, çamurlu ve çürük kokan ağır nefesiyle buluştu. Aralarındaki o derin uçurum, o kokuyla bile belliydi.
Nermin, Murat’ı o koltukta patron gibi otururken görür görmez, anında en iyi bildiği silahına sarıldı. Gözyaşlarına, o timsah gözyaşlarına boğulmuş halde, ellerini camın kenarına kenetleyerek, yalvaran, zavallı bir sesle ağlayarak konuşmaya başladı: “Murat… Murat oğlum ne olur, Allah rızası için acı bana! Ben açım oğlum, açım! Günlerdir doğru düzgün, sıcak bir lokma bir şey yemedim. Midem sırtıma yapıştı. Sokaklarda yatıyorum, yatacak sıcak bir yerim, sığınacak bir deliğim bile yok. Ne olursun affet beni! Hata ettim! Ben… Ben senin ölen babanın karısıydım, o beni severdi! Sen benim elimde büyüdün! Beni böyle bu kış kıyamette, yağmurun altında sokakta bırakma oğlum yalvarırım!”
Burnunu çekerek daha da acındırdı kendini. “Bırak… Sizin o lüks villanın, o koca bahçenin arkasındaki o eski bekçi kulübesinde, müştemilatta kalayım! Yemin ederim sesimi çıkarmam! Sana, size hizmetçilik yaparım! Yerinizi silerim, kapınızı beklerim. Bulaşıklarınızı, Elif’in çamaşırlarını yıkarım! Ayaklarınızı yıkarım! Yeter ki beni bu sokak köpeklerinin arasına, bu acımasız sokakta ölüme bırakma Murat!”
Kullandığı cümleler, seçtiği kelimeler, o gözyaşları… Yıllarca birçok insandan, rahmetli kocasından bile istediğini almasını sağlayan, son derece ustaca ayarlanmış, zehirli, manipülatif sözlerdi. Duygu sömürüsünün en iğrenç haliydi. Ama bu kez karşısında; o eski, babasını kaybedip sığınacak liman arayan saf, duygusal, “aptal” Murat yoktu. Karşısında; ihanetin her rengini görmüş, karısıyla birlikte ölümün kıyısından dönmüş, çelik gibi sertleşmiş bir adam, bir patron vardı.
Murat derin bir nefes alıp, Nermin’in o çamurlu yüzünden iğrenerek bakışlarını kaçırdı ve yanındaki Elif’e baktı. Elif, daha önce evde defalarca, saatlerce ince ince konuştukları, kurguladıkları o adalet planını hatırlatır gibi; gözlerini kapatıp hafifçe başını salladı. “Zamanı geldi,” demekti bu.
Ardından Murat, Nermin’e döndü. Sesinde ne bir öfke, ne bir acıma, ne de bir intikam hırsı vardı. Sadece; duvara çarpan, buz gibi, son derece resmi ve sakin bir sesle konuştu:
“Seni babamın o tertemiz evinde, o müştemilatta ya da bu holdingin herhangi bir fabrikasında, mülkünde bir saniye bile barındıramam Nermin,” dedi kelimelerin üzerine basa basa. “Sana bir kap yemek bile vermem. Çünkü o şirketlerde, o binalarda; hala senin o iğrenç kibrin yüzünden travma yaşayan işçiler, kapı önüne koyduğun insanlar, maaşını çaldığın, haklarını alamamış, ağlayan mağdur kadınlar var. Senin o pis yüzünü orada görmeleri, onların kabuk bağlayan yarasını yeniden kanatır, onlara haksızlık olur.”
Nermin’in umut dolu yüzü bir anda düşerken, Murat devam etti: “Ama biz, senin gibi vicdansız değiliz. Biz senin gibi insanlığımızı kaybetmedik, kimseyi sokakta ölüme terk etmeyiz. Adaletimiz var. Sana hayatta kalman için, ıslanmaman için son, tek bir seçenek vereceğiz.”
O an Elif, oturduğu yerden yavaşça eğildi. Çantasının içinden; üzeri paslanmış, ağır, kenarları yıpranmış, kararmış demirden çok eski bir anahtar çıkardı. Anahtarı, Nermin’in o camın kenarındaki çamurlu, titreyen parmaklarına doğru, iğrenmeden ama temas etmeden usulca bıraktı.
“Bu anahtar,” dedi Elif, sesi o kadar yumuşak ama o kadar ağır, ezici bir sesti ki. “Bu, Murat’ın annesi öldükten sonra çocukluğunun bir kısmının geçtiği, o şehrin en ücra, en fakir varoş mahallesindeki; sobalı, derme çatma, eski ahşap çatılı evin anahtarı Nermin… Hatırladın mı? Hani senin o yıllar önce, Murat’ı evden kovarken ‘fare yuvası gibi iğrenç, pislik yuvası gecekondu’ diyerek gülüp küçümsediğin, aşağıladığın o fakir ev… Orada, lüks değil ama basit, yağmurdan korunabileceğin, başını sokabileceğin, sobasını yakabileceğin güvenli bir çatı var. Sokaktan iyidir. Sana o küçük, fakir evde, ölünceye kadar bedava yaşama hakkı vermek istiyoruz. Anahtar senin.”
Nermin anahtara, elindeki o paslı demire şok olmuş, aşağılanmış gözlerle bakarken, Elif şartını, o en ağır cezayı açıkladı: “Ama tek, küçük bir şartla… Yarın sabah onda, haber kanallarının karşısına çıkıp, canlı yayında bütün ülkenin önünde; babamızı nasıl öldürdüğünü, o hırsızlıklarını, işçilere yaptığın eziyetleri, bütün o iğrenç suçlarını gözyaşları içinde, içtenlikle itiraf edeceğin, o ezip geçtiğin herkesten ‘Ben hırsızım, ben suçluyum’ diyerek özür dileyeceğin büyük bir basın toplantısı yapacaksın. Hiçbir şeyi gizlemeyecek, mahkemede ‘hastayım’ diyerek kendini o sahte masumiyetin arkasına saklamaya çalışmayacaksın. Suçunu erkek gibi kabul edeceksin.”
Elif gözlerini Nermin’in gözlerinin içine dikti. “Sonra… Gidip o ‘fakirler giremez’ dediğin o küçük sobalı evde; tek başına, yapayalnız, kimseyi ezmeden, kimseyi sömürmeden, kimsenin hakkını yemeden, sıradan, fakir bir insan olarak, vicdan azabıyla yaşamayı öğreneceksin. Teklifimiz bu.”
Nermin’in yüzü, avucundaki o paslı anahtarı ve söylenen o ‘fakir ev’ kelimelerini duyduğu, o itiraf şartını anladığı anda kaskatı kasıldı. Gözlerindeki o sahte, acındırıcı yaşlar bir saniye içinde sanki buharlaşıp uçtu, yerini o hastalıklı, kudurmuş kızgınlığa, o devasa kibre bıraktı. O şeytani kibri ve gururu, beyninin mantığının, açlığının ve soğuğun tamamen önüne geçti.
Bir anda delirdi. Elif’in uzattığı eli, o anahtarı tutan parmakları hırsla, nefretle sertçe itti. Paslı anahtar elinden yere düştü. Islak asfaltın, o çamurlu su birikintisinin içine metalik, acı bir ‘şıngırtı’ sesiyle yuvarlanıp kayboldu.
Nermin avazı çıktığı kadar, sokağı inleterek bağırmaya başladı: “Siz ne diyorsunuz be! Ben Nermin’im! Nermin Dharma’yım ben! Ben yıllarca bu şehrin en büyük holdinglerini yönettim, en lüks davetlerine, bakanlara ev sahipliği yaptım! Ben ipekler içinde yattım kalktım! Sizin o sobalı, fare yuvası gibi varoş gecekondunuzda kalacağıma, o fakir evine gireceğime; çıkar bu sokakta it gibi, soğuktan donarak ölmeyi tercih ederim daha iyi! Siz kimsiniz de, o ezik fakir kibrinizle bana böyle bir lütfu, böyle bir aşağılamayı teklif etmeye cüret ediyorsunuz! Hepinizden nefret ediyorum! Sürünün!”
Yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuş, tükürükler saçarak bağırıyordu. Sözleri hala o yıllar önceki, o balo salonundaki gibi iğrenç, üstenci ve kibirliydi. Hiçbir şey anlamamış, yediği o ilahi tokattan, açlıktan zerre kadar ders almamış, ruhu tamamen kire bulanmış gibiydi.
Murat, karşısında çırpınan bu zavallı, tedavi edilemez kibrin kölesi olmuş kadına derin, acıyan bir iç çekişle baktı. Başını yavaşça iki yana salladı. Olan biteni değiştirmeyeceğini biliyordu. Elif’e baktı. İkisinin de bakışlarında artık o sessiz anlaşma vardı: “Biz insanlığımızı yaptık, kapıyı araladık. Ama o, kendi cehennemine, kendi kibrine aşık. Artık yapacak hiçbir şey yok. Bitti.”
Arabanın siyah, kalın filmli camı yavaşça, elektrikli bir motor sesiyle yukarı kalkarken, Murat Nermin’in o bağıran, çamurlu yüzüne son bir kez, acımadan baktı ve o son cümleyi, o ölüm fermanını söyledi: “Bu senin kendi seçimin Nermin. O pis gururunla sokakta don. Bugünden sonra, şu saniyeden itibaren seninle, bu dünyada hiçbir bağım, hiçbir hesabım kalmadı. Ne üvey annem, ne de o nefret ettiğin aileden biri sayılırsın benim için. Sen bir hiçsin. Bizi bir daha sakın arama. Bir daha asla kapımıza, karşımıza çıkma. Çünkü bir dahakine polise bile acımam.”
Cam “tık” sesiyle tamamen, sıkıca kapandığında, içerideki o sıcak dünyayla dışarıdaki o soğuk cehennem arasındaki bağ koptu. Trafik ışığı yeşile döndü. Siyah lüks sedan, güçlü motorunun sesiyle yavaşça, asil bir şekilde hareket etti. Lastiklerin su birikintisinden sıçrattığı o kirli, çamurlu su, sokağın kenarında duran Nermin’in o çıplak, yaralı ayaklarına ve yırtık ipek elbisesine kadar ulaştı.
Nermin, o lüks arabanın kırmızı stop lambaları gecenin karanlığında kaybolurken, bir süre olduğu yerde kaskatı, dondurucu yağmurun altında kala kaldı. Rüzgar iliklerine işliyordu. Midesi açlıktan kazınıyordu. Gözleri yavaşça yere, o çamurlu su birikintisinin içinde yatan, parlayan o paslı anahtara, o son kurtuluş biletine takıldı.
İçinden bir ses, “Eğil ve al şunu. Başını sokacak bir yerin olur, yaşarsın,” diyordu. Elini, titreyerek o çamura doğru uzatmak, o anahtarı almak istedi… Ama o hastalıklı, çürümüş gururu, o kibri buna izin vermedi. Gözlerini kapattı. Yumruklarını sıktı. Anahtarı orada, suyun içinde çürümeye bıraktı. Arkasını dönüp, yağmurun, soğuğun ve mutlak karanlığın birbirine karıştığı o acımasız sokaklara, kendi seçtiği o karanlık sona doğru sürünerek yürümeye başladı.
Bu sırada, caddenin biraz ilerleyen kısmında, devasa bir plazanın dış cephesine asılmış dev bir dijital reklam ekranı, akşam ekonomi haberlerini canlı yayınlıyordu.
Ekranda, pırıl pırıl, aydınlık yüzüyle Elif’in bir canlı yayın röportajı vardı. Ekranın alt bandında, altın sarısı harflerle şu umut verici başlık geçiyordu:“DHARMA KOZMETİK’İN YENİ CEO’SU ELİF YILMAZ: ŞEFFAFLIK, DÜRÜSTLÜK VE İNSAN ODAKLILIKLA YENİDEN DOĞUŞ!”
Muhabir, Elif’e, o enkaz halindeki şirketi sadece bir ayda nasıl toparladığını, işçilerin güvenini nasıl kazandığını soruyordu. Elif de o yumuşak, güven veren, kibirsiz sesiyle; işçilerin sendikal haklarından, yıllarca gasp edilen primlerin ödenmesinden, ürünlerdeki o ucuz kimyasalları çöpe atıp rahmetli kayınpederinin o doğal, gerçek formüllerine dönmekten ve geçmişte Nermin döneminde haksız yere kovulan, mağdur olan tüm insanlara faiziyle tazminat ödemekten bahsediyordu.
Ekranın köşesinde, şirketin o çakılan hisse değerlerinin sadece birkaç günde nasıl dik, yeşil bir çizgiyle tavan yaptığı, o yükseliş grafiği net bir şekilde gözüküyordu. Alt köşedeki sosyal medya akışında, insanlar Elif’i alkışlayan emojilerle, “İşte gerçek patron, işte asil Türk kadını!” diye tebrik yorumları yazıyordu.
Nermin, yağmurun altında sırılsıklam titrerken, başını kaldırıp o dev ekrana baktı. Bir zamanlar “Bu fakir gelin, bu varoş otelime bile giremez, vitrinimi bozar” diyerek herkesin önünde alay edip sokağa attığı o sessiz, sade kadının; şimdi bütün ülkenin önünde saygıyla anıldığını, kendi imparatorluğunu sevgiyle, adaletle yönettiğini gördü.
İçini, midesinden başlayıp boğazına kadar yakıp geçen, kezzap gibi bir pişmanlık, bir kaybetmişlik hissi yaktı. Kendi hırsıyla, kendi elleriyle her şeyi yok etmişti. Ama artık çok geçti. Gözünden akan tek bir damla yaş, yağmura karıştı ve o karanlık sokağın derinliklerinde, görünmez bir hayalet gibi yavaş yavaş kayboldu.
O yağmurlu gecenin üzerinden tam bir ay daha geçti. Murat ve Elif için zaman, yorgunlukla ama son derece hızlı, verimli ve dolu dolu aktı.
Dharma Kozmetik ve Holdingin o geniş koridorları, Nermin döneminde duvarlara sinmiş olan o soğuk, asık suratlı, mobbing ve korku dolu o baskıcı havadan tamamen kurtulmuş; yerini sıcak, samimi, kahkahaların duyulduğu, insanların severek işe geldiği bir atmosfere bırakmıştı.
Elif, CEO koltuğuna oturduğu ilk gün, ilk iş olarak o yönetim katındaki şifreli, ağır çelik kapıları tamamen söktürüp açtırdı. Kendi geniş odasının kapısını bile gün boyu ardına kadar açık bırakıyor, en alt kademedeki bir depo çalışanının, bir temizlik personelinin bile sekreter bariyerini aşmadan, rahatlıkla yanına gelip çayını içebilmesini, derdini anlatabilmesini sağlıyordu. O, gücünü kapalı kapılardan değil, insanlardan alıyordu.
Şirketin finans ekibiyle haftalar süren toplantılar sonucunda, en alt kademedeki personelin, yıllarca enflasyona ezdirilen asgari ücretli işçilerin maaşları insan onuruna yakışır şekilde yeniden gözden geçirilip artırıldı. Nermin’in yıllarca “şirket zarar ediyor” yalanıyla haksız yere kestiği o primler, o gasp edilen fazla mesailer, bayram ikramiyeleri kuruşu kuruşuna hesaplanıp tek seferde, işçilerin hesaplarına “Helalleşme” adı altında geriye dönük olarak ödenmeye başlandı.
Üretim hattında, o ucuz, kanserojen içeren kimyasal katkılar tamamen çöpe atılarak; rahmetli Kemal Bey’in o eski not defterlerinde kalan, bıraktığı orijinal, güvenli ve tamamen doğal formüllere geri dönüldü. Şirket, ürünlerini sadece ambalaj değiştirerek değil, “Dharma Doğal Yaşam” adlı yepyeni, temiz bir marka vizyonuyla piyasaya, raflara sundu.
İlk başta yatırımcılar, o skandalın ardından haklı olarak temkinli ve şüpheci davrandı. Ancak Elif’in katıldığı televizyon programlarındaki o şeffaflığı, şirketin tüm hesaplarını bağımsız denetime açması ve o içten samimiyeti zamanla o kırık güveni fazlasıyla yeniden kazandı.
Elif sadece plazada, klimalı ofiste oturan bir yönetici olmadı. Haftanın iki günü mutlaka fabrikaya, üretim bantlarına gidiyor; ayağına çelik burunlu botlarını, yüzüne maskesini ve beyaz iş kıyafetlerini giyip bizzat işçilerin, o emekçi kadınların arasına karışıyor, onlarla birlikte kutu paketliyordu. Öğle yemeklerini o lüks, deri koltuklu yönetici restoranında, beyaz örtülü masalarda değil; metal tepsisini alarak doğrudan işçilerle birlikte fabrikanın o gürültülü, kalabalık yemekhanesinde aynı sıraya girerek yiyor, çay içerken onların ailevi sıkıntılarını, dertlerini dinliyordu.
O, basının karşısına çıkıp riyakarca “Biz büyük bir aileyiz” diye boş laflar etmiyordu belki; ama gösterdiği her davranış, attığı her mütevazı adım, işçinin omzuna dokunuşu bu cümlenin içini sevgiyle, saygıyla, gerçeklikle dolduruyordu. Şirketteki işçiler ona “Patron” değil, “Elif Abla”, “Elif Hanım” diyorlardı.
Murat ise, eşi ön planda insanlarla ilgilenirken, o komisyonda kapalı kapılar ardında, şirketin o ağır, karanlık hukuki ve finansal tarafıyla ilgileniyordu. Yönetim Kurulu Başkanı olarak omuzlarındaki yük büyüktü. Nermin’in şirkete bıraktığı o kabarık, tefeci borçlarını, yasa dışı usulsüz paravan anlaşmalarını tek tek masaya yatırıp avukat ordusuyla bozuyor; hem devlete olan vergi borçlarını ödüyor, hem de Nermin’in sahte fonlarla dolandırdığı o yaşlı mağdurlara paralarını iade ederek şirketi temize çıkarmak için gece gündüz, günde dört saat uykuyla çalışıyordu.
Çok kısa bir sürede Dharma Kozmetik; bir skandaldan, büyük bir krizden, şeffaflıkla, liyakatle ve insanlık erdemiyle çıkan “Türkiye’nin Örnek Şirketi”, bir başarı hikayesi olarak üniversitelerde, iş dünyasında anılmaya başladı. Medyada, Murat ve Elif’in omuz omuza verişi; dürüstlük, sabır ve azmin sembolü olarak gösteriliyor, dergilere kapak oluyorlardı. Onlar da bu övgülere kibirlenmek yerine, bunu “sadece Kemal Babamızın hatırasına ve bize güvenen bu emekçi insanlara borçluyuz” diyerek her fırsatta mütevazılıkla dile getiriyorlardı.
Aynı şehirde, o ışıklı plazalardan çok ama çok uzakta gibi görünen, İstanbul’un o unutulmuş, karanlık bir arka mahallesinde, zaman başka biri için acımasız, yavaş ve işkence gibi ağır ilerliyordu.
Tavandaki tek bir solgun, sarı ampulle aydınlatılan, zemini dökülen kızartma yağlarıyla kararmış, fayansları kırık, rutubet kokan bir esnaf lokantasının arka mutfağında; boyuna kadar uzanan o kirli, yağlı tabak yığınlarının, kazanların arkasında yaşlı, beli bükülmüş bir kadın durmadan, nefes almadan bulaşık yıkıyordu.
Sırtında, rengi belli belirsiz, leke içinde kalmış, yırtık bir pazar entarisi, ayağında ise deliklerinden bulaşık suyu almış eski plastik, naylon terlikler vardı. Ojelere, kremlere alışık olan ellerinin üstü ucuz deterjandan, kaynar sudan ve soğuktan çatlamış, yara bere içinde kalmış; manikürlü tırnaklarının dipleri kirden simsiyah olmuş, iltihaplanıp şişmişti.
O zavallı, perişan kadın… Bir zamanlar, sadece bir ay önce ipek zümrüt yeşili elbiseler içinde dolaşan, lüks otellerde kameralar eşliğinde açılışlar yapan, şampanya kadehini kaldıran o kibirli kozmetik kraliçesi Nermin’den başkası değildi.
Murat ve Elif’in o gece ona acıyarak teklif ettiği o küçük ama sıcak ahşap sobalı evi, kibri yüzünden “Ben Nermin’im!” diyerek şiddetle reddettikten sonra; Nermin, cebindeki son bozukluklarla, köşe başlarındaki banklarda yatarak birkaç gün idare etmeye çalışmış ama o para, İstanbul gibi acımasız bir şehirde çok çabuk, iki günde bitmişti.
Açlıktan gözü dönünce, iş bulmak için birkaç yere başvurmuştu. Ancak sosyal medyada yüzü herkes tarafından tanınan, ana haberlerde “Kocasının Katili, Dolandırıcı, İşçi Düşmanı” olarak boy boy fotoğrafları gösterilerek damgalanan, elektronik kelepçeli sabıkalı birini, hiçbir düzgün işveren, hiçbir dükkan sahibi kapısından içeri sokmak, işe almak istememişti. Onu görenler kapıyı yüzüne kapatmıştı.
Kimliği, telefon hattı iptal edilmişti. Bütün banka hesapları, o gizli zulaları devlet tarafından, TMSF tarafından kullanılmaz hale getirilmiş, el konulmuştu. Tüm cemiyet hayatından, akrabalarından, hatta toplumdan dışlanmış bir cüzamlı gibiydi.
Açlık, midesini kemiren o acı, sonunda o çok büyük, yenilmez sandığı gururundan daha güçlü çıkmış, kibrini yerle bir etmişti. Sonunda, kimsenin haber izlemediği, sadece karın doyurulan o izbe mahalledeki bu yağ kokan, küçük, köhne esnaf lokantasına bir gece vakti ağlayarak sığınmıştı.
Lokanta sahibi; hayatın sillesini yemiş, merhametsiz, iri yarı, sert mizaçlı, orta yaşlı bir kadındı. Nermin o kılıkla, çamur içinde içeri girip yalvardığında, kadın ilk başta onu o televizyondaki şaşalı halinden tanıyamamış; sadece acınası bir evsiz sanmıştı.
Kadın onu baştan aşağı süzüp, yüzünü buruşturarak “Sadece bulaşık yıkayabilecek misin? Midem bulanır, tiksinirim diyorsan kapı orada, defol,” diye sormuştu. Nermin, gözünden yaşlar süzülerek başını çaresizce eğip “Evet, yaparım” dediğinde; kadın ona, maaş veya sigorta yerine, günde sadece iki öğün artık yemek ve geceleri uyuması için farelerin dolaştığı, soğuk, soğan ve pirinç çuvallarıyla dolu bir kilerde, eski bir süngerin üzerinde yer göstererek onu “işe” almıştı.
Aldığı bu sözde iş, o küçücük yemek lütfu; sadece hayatta kalmasına, karnını zor doyurmaya yetiyor, dondurucu gecelerde titremesine engel olamıyordu. Geri kalan her şeyi, onurunu, sağlığını, kaderine ve cezaevi mahkemesini beklemeye bırakıyordu.
Nermin, o soğuk suyun altında, o yağlı, iğrenç kokan her tabağı eline alışında, her tencereyi süngerle kazıyışında; eskiden o gösterişli yalıda “Ben olmasam bu şirkettekilerin hepsi aç kalır, ben onlara ekmek veriyorum zavallılara” diyerek aşağıladığı insanları hatırlıyordu. Bulaşık suyunda patlayan her sabun köpüğü, onun için kaçırdığı o “sıcak, sobalı ev” fırsatının, kaybettiği lüks hayatın bir pişmanlık, bir gözyaşı simgesi gibiydi.
Ne zaman yorgunluktan beli kopsa, elleri acısa ve geçmişin o pırıltılı anılarına dalıp gitse, işi yavaşlatsa… Lokanta sahibi kadın, elinde kepçeyle hışımla mutfağa girip, “Hey! Ağlanıp sızlanma, dallanıp budaklanma orada bana sümsük karı! Şu tabakları bitir çabuk, dışarıda müşteriler, ustalar yemek bekliyor! Babanın uşağı yok burada!” diye avaz avaz bağırıyor, bazen sinirlenip elindeki kirli, yağlı bulaşık bezini onun yüzüne fırlatıyordu. Nermin gözyaşları içinde, gıkını bile çıkaramadan o bezi yüzünden alıp tabakları yıkamaya devam ediyordu.
Bu sahneler… Bir zamanlar, kendi yalılarında, o gencecik, çaresiz hizmetçilerine, asistanı Aslı’ya “Beceriksizler!” diye bağırışını, onlara dosyaları, kahveleri fırlatışını birebir anımsatıyordu. Geçmişte başkalarına yaptığı, ektiği her kötü davranış, her kibir, her zulüm şimdi bir bumerang gibi şaşmaz bir şekilde dönüp kendi suratına, kendi hayatına çarpıyordu.
Karmanın, ilahi adaletin en şiirsel, en acımasız kısmı tam olarak buydu. Nermin, yıllarca böcek gibi ezip geçtiği, insan yerine koymadığı o çaresiz işçilerin, o fakir insanların yerine geçmiş; onların yaşadığı o çaresizliği, o boyun eğmeyi, o aşağılanmayı iliklerine kadar, birebir tatmaya başlamıştı. İlahi mahkeme çoktan kurulmuştu.
Sıradan, soğuk bir öğle vakti, o küçük, derme çatma esnaf lokantasında normalden çok daha farklı, alışılmadık bir hareketlilik oldu. Lokantanın buğulu, yağlı camlarının dışında, sokağa lüks bir araç konvoyu girdi. Önde o bu mahallede, o fakir sokaklarda pek sık görülmeyen, çamursuz, tertemiz, siyah ve bakımlı, çok şık bir sedan araba durdu. Arkasında bir minibüs vardı.
Lokanta sahibi kadın, camdan lüks arabaları görünce “Büyük patronlar geldi herhalde!” diyerek ellerini önlüğüne silip hemen heyecanla ön tarafa, kapıya koştu. Kapıdan içeri giren o şık giyimli misafirleri görünce kadının yüzü sevinçle aydınlandı.
Murat ve Elif, üzerlerinde gayet sade ama kaliteli kabanlarıyla, yanlarında üzerinde “Dharma Vakfı” yazılı yelekler giyen birkaç genç üniversiteli gönüllüyle birlikte kapıdan içeri girmişti.
Elif’in, şirketi devraldıktan sonra kurduğu ve doğrudan bizzat yönettiği “Dharma Sosyal Yardımlaşma Derneği”, o gün, soğuk kış gününde, bu yoksul semtteki ihtiyaç sahiplerine, evsizlere ve mahalleliye ücretsiz sıcak yemek dağıtmak, faturalarını ödemek için pilot nokta olarak özellikle bu esnaf lokantasını ve bu mahalleyi seçmişti. (Belki de tesadüf değildi, belki de Elif her şeyi biliyordu.)
Nermin, mutfağın arka tarafında, dondurucu suda yağlı tabak yıkarken; içeriden gelen o nazik, o inanılmaz derecede çok tanıdık, tok erkek sesini (Murat’ın sesini) duydu. Elinden köpüklü tabak kayıp, lavabonun içine düştü. Kalbi göğsünden fırlayacak gibi, bir kuş gibi delice hızlandı. Nefes alamadı.
Korkarak, titreyerek, mutfakla salonu ayıran o yağlı, boncuklu perdenin arkasına sindi. Perdenin ucunu hafifçe aralayıp, küçük bir boşluktan, kimseye görünmeden ön tarafı, masaları görebileceği bir noktaya sızdı.
Murat ve Elif, lokantanın o salaş, boyası dökülmüş, sallanan tahta masalarından birine, altlarına gazete bile sermeden gayet mütevazı bir şekilde oturmuşlar, etrafı, esnafı inceliyorlardı.
Lokanta sahibi sert kadın, şimdi onların etrafında adeta pervane oluyor, çayları kendi elleriyle taşıyordu. “Elif Hanım kızım, Murat Bey oğlum… Allah sizden bin kere razı olsun!” diyordu kadın, sesi minnetle titreyerek. “Sizin derneğinizin o kışın başında verdiği o küçük maddi destekle, o erzak yardımlarıyla, lokantanın o akan çatısını tamir ettirdim. Çocuklarım zatürre olmaktan kurtuldu. Ne muradınız varsa versin kurban olduklarım.”
Elif, kadının o mutfakta yağlanmış, çatlamış ellerinden hiç tiksinmeden, o elleri kendi sıcacık, narin ellerinin arasına alıp sıkıca tuttu. “Ablacım, biz sadece birer vesileyiz,” diye karşılık veriyordu o melek gibi gülümsemesiyle. “Asıl o çatı altındaki emek sizde, çocuklarınıza alın teriyle bakan sizsiniz. Helal kazanç sizin, bizim değil. Biz her zaman yanınızdayız.”
Murat ise duvardaki eski Atatürk resimlerine, yıpranmış masalara, içeri yemek yemek için umutla dolan o yoksul insanlara bakıp derince iç geçirdi. Elif’in elini masanın üzerinden tutup şefkatle sıktı. “Bir zamanlar… Seni o şatafatlı evden kovduklarında, cebimizde beş kuruş paramız kalmadığında, seninle sahilde o küçük, salaş tezgahta titreyerek yarım ekmek balık yediğimiz o dondurucu geceyi hatırlatıyor burası bana sevgilim,” dedi Murat, gözleri dolarak. “O gün ne kadar çaresizdik… Çok zor günlerimizdi, paramız yoktu ama bizi hayatta, ayakta tutan da o günlerde birbirimize olan o dürüst sevgimizdi.”
Elif gülümsedi. Gözlerinden akan tek bir damla yaşı sildi. “Evet,” dedi. “İyi ki o günleri, o fakirliği, o çaresizliği dibine kadar yaşamışız Murat. Belki de o günler olmasaydı, o acıları çekmeseydik; bugün bu kadar güçlü, bu kadar insan halinden anlayan, merhametli yöneticiler olamazdık. Bizi biz yapan o zorluklardı.”
Lokantanın rutubetli mutfağında, o kirli perdenin arkasına saklanan Nermin; bu sözleri duyduğunda, elleriyle ağzını kapatarak, hıçkırıklarının duyulmaması için kendini zor tutuyor, sarsılarak, gözyaşları içinde ağlıyordu.
Onun için bu manzara, bu sahne dayanılmaz, cehennem azabından daha beter, kalbini parçalayan bir ızdıraptı. Bir zamanlar “fakir”, “zavallı”, “varoş” diyerek otel kapısından kovduğu, aşağıladığı, mirastan attığı o Elif… Şimdi onca insana karşılıksız yardım eden, o sert esnafa, fakirlere destek olan, eli öpülen, dua alan güçlü ve melek gibi bir kadındı. Kendisi ise; bir zamanların kibirli kraliçesi, şimdi o insanların yediği kirli, yağlı tabakların, çöplerin arasında saklanıyor, hırsız bir bulaşıkçı olarak onlara görünmemek, o utancı yaşamamak için titreyerek dua ediyordu.
Garip olan, en acı olan şuydu: Murat ve Elif, emindi ki onun burada olduğunu biliyordu. Her isteseler, bir işaretle mutfağa gidip onu o paçavralar içinde bulabilir, herkesin önünde “İşte o dolandırıcı bu!” diyerek son bir kez daha aşağılayabilir, eziyet edebilirlerdi. Güç onların elindeydi. Ama onlar geçmişin o çamuruna dönüp, zavallı bir kadını hedef almaktansa; affetmeyi, o çamuru geride bırakıp, aydınlık bir geleceği, iyiliği inşa etmeyi, görmezden gelmeyi seçmişlerdi. Onların kibri yoktu, merhametleri vardı.
Yardımları dağıtıp, faturayı ödeyip, lokantadakilerle, mahalleliyle sarılarak vedalaştıktan sonra ayaklandılar. Kapıya yönelirken, Elif aniden, sanki görünmez bir bağla, içgüdüsel olarak duraksadı. Başını yavaşça çevirip, doğruca Nermin’in saklandığı o mutfağın, o kirli yağlı perdesine doğru kısa, delici bir an baktı. Göz göze gelmediler ama Elif onun orada, o karanlığın içinde titrediğini çok iyi biliyordu. Ardından, dudaklarında çok hafif, acıyan, “Sana acıyorum” diyen bir gülümsemeyle başını eğdi ve hiçbir şey söylemeden, sessizce o lokantadan çıktı.
Murat ve Elif’in arabası, etraftaki insanların duaları eşliğinde sokaktan uzaklaştıktan kısa bir süre sonra, lokanta sahibi kadın elinde bir poşetle mutfağa, Nermin’in yanına geri döndü.
Elinde, bir müşterinin masada bitiremediği, çöpe gidecek olan sarılı, soğumuş bir yarım yemek paketi (kalan etli pilav) vardı. Nermin’e doğru yürüyüp, o yağlı paketi adeta köpeğe kemik atar gibi tezgahın üzerine, onun önüne fırlattı. “Al bunu! Şunu zıkkımlan da biraz güçlen, bayılıp başıma iş açma. Suyu da az harca! Yemeğini bitirdikten sonra şu yığılan kazanları, tabakları sabaha kadar ovalayıp bitireceksin, uyumak yok!” dedi sertçe ve mutfaktan çıktı.
Nermin, karnını doyuracak o tek öğün olan paketi titreyen, çatlamış elleriyle, minnetle aldı. Karnı sabahtan beri deli gibi, acıyla gurulduyordu. İçinde, boğazında kocaman, düğümlenmiş acı bir yumru, bir ağlama hissi olsa da; hayvanlar gibi yaşama güdüsü, o ilkel açlık kendini acımasızca hatırlatıyordu. Yemek zorundaydı.
Paketi açmak, içindeki o soğuk pilava ulaşmak için ucundan yağlı kağıdı yavaşça sıyırmaya başladı. Ancak, kağıdı açarken, gözüne takılan bir şey, beynine giden tüm kanı durdurdu. Tüm beden hareketini dondurdu. Nefesi kesildi.
Sarıldığı o kağıt; rastgele alınmış, eski bir magazin gazetesinin, yağlanan, çöpten bulunmuş bir sayfasından koparılmıştı. Üzerindeki matbaa mürekkebi, yemekten sızan yağ lekeleri ile birlikte biraz dağılmış, sararmıştı ama yine de ortasındaki o büyük fotoğraf, o tanıdık yüzler çok net seçilebiliyordu.
Gözlerini kısarak o yağlı kağıda dikkatle baktığında, fotoğrafın ne olduğunu, o manşetin ne anlama geldiğini dehşetle fark etti.
Bu… Sadece bir ay önce, o muazzam gücü elinde tuttuğunu sandığı gece, Grand Pera otelinin girişine, o kırmızı halının önüne kendi elleriyle hazırlatıp, büyük bir gururla astırdığı o devasa pankartın, o gazete haberine yansımış aynı kareleriydi!
Murat ve Elif’in o masum düğün fotoğrafı yine bilgisayarla bozulmuş, yüzleri kirli, sefil, fakir ve acınası gösterilmişti. Fotoğrafın altındaki o kibirli, o iğrenç yazı ise, yağ lekelerinin arasından hala kan kırmızısı gibi, zehir gibi net okunuyordu:“BU FAKİRLER İÇERİ GİREMEZ. SADECE REZİL EDER VE GÖRÜNTÜYÜ BOZAR.”
Nermin, elindeki o yağlı, çöpe atılacak olan kağıda uzun, upuzun bir süre, donakalmış bir heykel gibi baktı. Gözlerinden yaşlar, bu kez sinirden değil, kalbinin tam ortasına saplanan o ilahi adaletin acısıyla süzülmeye başladı. Gözyaşları, gazetenin üzerindeki o “fakirler” kelimesine damladı.
Bu aşağılayıcı cümlelerin, bu iğrenç pankartın; artık o lüks arabalara binen Elif ve Murat’a değil, doğrudan ve sadece kendisine, o bulaşık yıkayan perişan haline işaret ettiğini tüm bedeniyle, tüm ruhuyla, tüm benliğiyle, kemiklerine kadar hissediyordu. Evren, ettiği o küfrü alıp, tokat gibi kendi yüzüne yapıştırmıştı.
O kirli, yağlı, eski gazete parçası; onun bugün dünyadaki tek rızkı, önündeki tek yemeği haline gelmişti.
Bir zamanlar milyonlar harcayarak büyük bir gururla, başkalarını ezmek, onları ağlatmak için kullandığı o zehirli sözler; şimdi, sadece açlığını, ölmemek için bastırmak zorunda olduğu, çöpten gelen soğuk, başkasının artığı olan bir pilavın üzerinde, bir kaderin cilvesi olarak yazılı duruyordu.
Nermin’in yorgun, titreyen dizlerinin bağı tamamen çözüldü. Ayakta duramadı. O yağlı gazete kağıdını titreyen elleriyle buruşturup, çamur içindeki göğsüne bastırıp, o pis, ıslak mutfak zeminine çökerek, hıçkıra hıçkıra, acı acı, inleyerek ağlamaya başladı. Gözyaşları, bulaşık sularına karışıyordu. Kurtuluş yoktu.
Dışarıda, İstanbul’un üzerinde gün, pırıl pırıl, aydınlık ve umut dolu bir güneşle parlıyor… Murat ve Elif, o sıcak holding binalarında şirketin o temiz, adaletli yeni projelerini konuşuyor, gülüşerek çalışanlarla omuz omuza veriyor, kimsenin hakkını yemeden, gerçek, aydınlık ve dürüst bir geleceği, bir imparatorluğu sevgiyle inşa ediyordu.
Nermin ise… O dondurucu, ışıksız, karanlık bir esnaf mutfağının köşesinde, kendi kibriyle, kendi nefretinin ateşiyle kendi elleriyle yarattığı, o çıkışı olmayan soğuk cehennemin dibinde, tek başına, hıçkırıklar içinde sonsuza kadar boğuluyordu.
O an Nermin, hayatının en acı, en çıplak, en ağır dersini öğrendi. Artık şunu çok iyi, çok acı bir şekilde biliyordu: Fakirlik… Sadece cüzdanında para olmaması, banka hesabının boş olması veya eski kıyafetler giymek demek değildi. Asla değildi.
Asıl fakirlik; kalbi kapkara kararmış, dünyada kimseye karşı bir damla sevgisi, merhameti kalmamış, vicdanı çürümüş, sadece kibrine ve paraya tapan, ruhu ölmüş bir insana ait, çok daha korkunç, hastalıklı bir kelimeydi.
Ve bu hikayede, en başından beri gerçek anlamda, ruhu “fakir” olanlar; o gece o pankarta fotoğrafı yapıştırılan, taksiden inen o masum çift değildi. En başından beri asıl fakir, asıl zavallı ve asıl acınacak durumda olan kişi; o pankartı o otele kendi elleriyle hazırlatan, kibrinin kurbanı olan o kadının, kendisinin ta kendisiydi.
Zaman; o acımasız ve bilge hakem… Sonunda haklıyı haksızdan, gerçeği yalandan, asili sonradan görmeden, iyiyi kötüden büyük bir ustalıkla ayırmıştı. Ve hayatın bu hikayesi, bu döngü, mümkün olan en adil, en şiirsel, en şaşmaz şekilde yerli yerine oturmuş, kusursuz bir ilahi adaletle sonsuza dek sona ermişti.