🎁Yıldönümümüzde kocam bana lüks kozmetik aldı💄Kaynanam gizlice kullandı,kocam öğrenince panikledi
🎁Yıldönümümüzde kocam bana lüks kozmetik aldı💄Kaynanam gizlice kullandı,kocam öğrenince panikledi
Bir Ailenin Sessiz Çöküşü
44 yaşındaki Aslı, İstanbul’un Üsküdar semtindeki lüks bir villada yaşardı. Dışarıdan bakan herkes onun hayatının kusursuz olduğunu düşünürdü. Bir ev, uslu bir kız, istikrarlı bir evlilik ve Anka Mobilya adlı anonim şirketin genel müdürü olan kocası Kenan. Aslı, şirketin kurucusu babası Hasan Bey’in %36 hissesini devralmıştı. Babası vefat ettiğinde Aslı, finans direktörlüğünü de devralmıştı. Kocası Kenan, yüz ton hisseyle genel müdür koltuğuna oturmuştu.
Kenan, 19 yıl önce sıradan bir satış elemanı olarak şirkete girmiş, babası tarafından sevilen, çalışkan bir adamdı. Babası onu şirkete aldı, müşterileri tanıştırdı, itibarını öğretti. Kenan yetenekliydi ama yükseldikçe “bir gün babamın yerine geçeceğim” beklentisiyle karşıya karşıya bir köprüye gelmişti. Her iyi bir kayınpedere denk geldiğinde yüzü asılırdı. İnsanlar Aslı’ya “babandan bahsederken sen sadece gölgesinde duran bir hiçsin” derken Aslı sessizce susardı. “Ben görüyorum” derdi. Babası da onu görmüştü, bu yüzden yetkiyi ona vermişti.

Ailede tek kızları Ece 17 yaşındaydı. Anne-baba arasındaki soğukluğu hissettiği günlerde Ece ortamı neşelendirmeye çalışırdı. “Evdeki herkes böyle suskun durursa klimayı açmaya gerek kalmaz. Zaten yeterince soğuk” derdi. Aslı gülümserdi. Kızıma olan sevgimden. Kenan ise sadece kaşlarını çatar, “Kocaman kız oldun, saçma sapan konuşmayı bırak” derdi. Ece, annesinin sabrının 19 yıl boyunca sürdüğünü biliyordu.
Kayın validesi Meral Hanım 66 yaşındaydı. Alerjik astımı ve yüksek tansiyonu vardı. Oğlunu Kenan ne yaparsa yapsın bir bildiği vardı. “Gelinin sabretmeyi bilmeli” derdi. Kötü niyetli değildi. Sadece kendi evini istediği gibi kullanmaya alışmıştı. Aslı’nın kuşburnu marmelatını açardı. Henüz giymediği ceketini Kenan’ın kız kardeşi Lale’ye verirdi. Aslı’nın nemlendirici kremi de bir keresinde Lale’nin masasında belirmişti. Gülerek “Sadece birkaç gün kullandım. Anneciğim, benim cildim de insan cildi, ağaç kabuğu değil ya” demişti.
O akşam Aslı erken çıkıp yemek hazırladı. Ece salatayı yaparken Lale bir şeyler almak için uğradı. Boynundaki mürdüm rengi ipek fuları görür görmez tanıdı. Geçen hafta bir iş ortağının Aslı’ya hediyesiydi. Etiketini bile çıkarmamıştı. “Bu fular nereden geldi?” diye sordu. Lale duraksadı. “Annem verdi. Ben de ona aldığını sanmıştım.” Meral Hanım hâlâ sakince yemek kaplarını bir torbaya yerleştiriyordu. Güzeldi. Lale’ye verdi. “Müşterilerle görüşüyor. Taksın şık dursun. Senin fuların mı eksik?” Sakin kalmaya çalışarak “Bir şey vermek istersen karışmam anne. Ama benim olan bir şeyi vermeden önce bana sorsaydın keşke” dedi. Kapağı masaya sertçe vurdu. “Aynı ailenin içindeyiz. Alt tarafı bir fular. Tapu senedi değil ya. Bu kadar sıkı tutuyorsun.”
Lalenin yüzü kızardı. Aceleyle fuları çıkardı. “Kusura bakma yenge, senin olduğunu bilmiyordum.” Tam o sırada Kenan işten geldi. Annesinin anlattıklarını dinledikten sonra sandalye çekti. “Annem bizimle daha ne kadar yaşayacak ki? Evin tadını kaçıracak?” Aslı’ya baktı. “Sence ben annemle boy ölçüşüyor muyum? Yoksa sadece bu evde birbirimize saygı duymamız gerektiğini mi söylüyorum?” Kenan tabağına yemek koydu. “Alt tarafı bir fular. Sen bunu saygı meselesi haline getirdin. Zaten bütün gün yoruluyorum. Bir de eve gelip sizin aranızda hakemlik yapamam.”
Ece sessizliğe büründü. Çatalı tabağının üzerinde asılı kaldı. Lale izin isteyip gitti. Meral Hanım mırıldandı. “İşte böyle. Kendi gelini olunca bir iplik bile kıymetli oluyor.”
Soğumuş yemeğimle birlikte boğazımı düğümleyen o yumruyu yuttum. Bir suskunluk dokuz belayı defeder derler. Ama kimse onuncu belanın ne olacağını söylemez. Benim için bu başkalarının sınırlarımı çiğnemesine izin verme alışkanlığına dönüşmüştü. O gece Kenan odaya çok geç geldi. Ben hala bilgisayar başında aylık raporları kontrol ediyordum. Saatini çıkardı. “Uyumadın mı?” Depo verilerini inceliyordum. “Çınar Tedarik yeni bir tedarikçi mi?” Arkasını dönüp dolabı açtı. “Evet. Onların kerestesi kaliteli. Fiyatları da esnek. Alım miktarı artmış ama üretim aynı kalmış. Sevkiyat belgeleri de eksik.” Dolabın kapağını biraz sert kapattı. “Finans bölümü sadece rakamlara bakar. Bizim bazen malları taşeron atölyelerde tutmamız gerekiyor. Her şeyi senin sayman için ortaya sermeyiz. Hangi atölye? Yarın adresini gönder. O şirketin sahibi Zeynep değil mi?”
Kenan’ın omuzları kasıldı. Bir an sonra bana döndü. “Hangi Zeynep?” “Bizim eski asistanımız Zeynep. O iki yıl önce işten ayrıldı. İsim benzerliği yüzünden hemen senaryo yazma. Ben Zeynep’in soyadını söylememiştim bile.” Kenan kapının kuru sesiyle banyoya girdi. Ekranın önünde hareketsiz oturdum. 6 ayda ithal edilen kereste değeri neredeyse 1/3’te oranında artmışken fabrikadan çıkan bitmiş ürün sayısı değişmemişti. Bazı partilerin ödemesi yapılmıştı ama depoda sayım tutanağı yoktu. Çınar Tedarik ismi dikkat çekmeyecek kadar küçük meblağlı sözleşmelerde sıkça karşımıza çıkıyordu.
Dışarıda rüzgâr çatının üzerindeki sakları dövüyordu. Banyodan sızan ışığa. Sonra tekrar önümdeki rakamlara baktım. 19 yıldır bir fuları, bir yemeği, bir laf dalaşını sineğe çekmeye alışmıştım. Ama önümdeki bu rakamlar gözümle yumabileceğim ev eşyaları değildi. Onların arkasında şirketin parası, yüzlerce insanın emeği ve babamın bir ömür vererek kurduğu miras vardı.
Ertesi sabah şirkete her zamankinden erken gittim. Anka Mobilya’nın genel merkezi Üsküdar’da büyük bir caddenin üzerindeydi. Ön cephe koyu kahverengi ahşapla kaplıydı. Şirketin tabelası babamın bir zamanlar kağıda kendi eliyle çizip ustaya yaptırdığı yazı tipini taşıyordu. O kapıdan her geçtiğimde babamın hala atölyenin bir yerlerinde durduğunu, elinde metre, “Ustalara işinizi düzgün yapın” dediğini hissederdim. O gün bu his beni ısıtmadı. Aksine kendimi suçlu hissettirdi.
Finans odasına girip kapıyı kilitledim ve son 6 ayın tüm satın alma verilerini açtım. Başta sadece birkaç küçük tutarsızlık vardı ama karşılaştırma tablosunu genişlettikçe bu küçük hatalar belirgin bir çizgi halinde birleşmeye başladı. Üç farklı tedarikçi ile 14 kereste alım sözleşmesi imzalanmıştı ve bunlardan dokuzunun ödemesi Çınar Tedarike yapılmıştı. Alış fiyatları piyasanın %12 ila %18 üzerindeydi. Ancak depoda kaydedilen gerçek kereste miktarı faturalardaki miktardan çok daha azdı. Hesap makinesini alıp her bir farkı yeniden hesapladım. İlk belirlemelere göre toplam fark 10 0 Bİ’di. Hareketsiz kaldım. 10 0 Bİ normal fire veya fiyat dalgalanmalarıyla açıklanabilecek bir rakam değildi. Bir sözleşme hatalı olabilirdi ama 14 sözleşmenin de aynı yönde hatalı olması kasıtlı bir eylemin işaretiydi.
Satın alma müdürünü odama çağırdım. Adı Halil’di. Şirkette 7 yıldır çalışıyordu. Oturur oturmaz “Aslı Hanım, eklemem gereken bir rapor var mı?” diye sordu. Üç sözleşmeyi önüne ittim. “Bu üç parti kereste hangi depoya girdi?” Halil belgelere baktı ve cevap verdi. “Satış departmanı doğrudan Taşeron atölyeye gönderildiğini söylemişti.” “Hangi atölye?” Tereddüt etti. “Bu konuyla Kenan Bey doğrudan tedarikçiyle ilgilendi. Ben sadece evrakları tamamladım.” “Teslimat tutanağı var mı? Dosyada olması lazım.” Baktım yok. Halil başını eğdi. Ellerini birbirine kenetledi. “Sormaya devam ettim. Çınar Tedarik’in temsilcisiyle hiç görüştün mü?” “Hayır. Bütün görüşmeler Kenan Bey veya Zeynep Hanım üzerinden yapıldı.” Başımı kaldırdım. “Hangi Zeynep Hanım?” Halil ağzından bir şey kaçırmış gibi irkildi. “Şey, herkes öyle diyor.” Diye dedim. “Zeynep adını tamamlamadı. Aslı Hanım, bunu Kenan Bey’e sorsanız daha iyi olur. Ben sadece prosedürü uyguladım.”
Karşımdaki adama baktım. Halil bu işin içinde aktif olarak yer alan biri değildi. Daha çok bir şeylerin ters gittiğini anlayan ama çok derine inmemeyi seçen birine benziyordu. Dosyayı kapattım. “İşine dönebilirsin. Bugünden itibaren Çınar Tedarik ile ilgili tüm sözleşmeler ödemeden önce doğrudan bana gelecek.” Halil gergin bir yüzle ayağa kalktı. Peki.
O odadan çıktıktan sonra Çınar Tedarik’in şirket bilgilerini açtım. Yasal temsilci gerçekten de Zeynep’ti. 34 yaşında. Zeynep Kenan’ın yaklaşık 4 yıl boyunca özel asistanlığını yapmıştı. Konuşması düzgün, iş bitirici bir kadındı ve sık sık Kenan’la birlikte iş seyahatlerine giderdi. İki yıl önce memleketindeki annesinin ağır hasta olduğunu söyleyerek aniden istifa etmişti. İnanmıştım. Zeynep işten ayrılırken ona bir zarf vermiş ve “annenle ilgilen. İşler yoluna girdiğinde geri dönmek istersen beni ara” demiştim. Zeynep elimi tutmuş. Gözleri dolmuştu. “Teşekkür ederim Aslı Hanım. Siz ve Kenan Bey bana çok yardımcı oldunuz.” Şimdi onun adını şirket sicil belgesinde görünce o günkü teşekkürün dışarıdaki rüzgârdan daha soğuk olduğunu hissettim.
Çınar Tedarik Zeynep işten ayrıldıktan sadece 3 ay sonra kurulmuştu. Kayıtlı adresi Kartal’da kiralık bir daireydi. Ana faaliyet alanı kereste tedariğinden dekorasyon malzemelerine ve nakliye kadar çok geniş tutulmuştu. Garip olan bu şirketin Anka Mobilya ile sözleşme yapmadan önce neredeyse hiç kayda değer ticari geçmişinin olmamasıydı. Gebzedeki fabrikayı arayıp depo defterlerini ve sayım fişlerini hazırlamalarını istedim. Sonra kendim arabayla oraya gittim. Kasım sonuydu. Yol kenarındaki tarlalar hasat edilmiş. Geriye sadece sarı gri anızlar kalmıştı. Rüzgâr ince bir tozu yolun üzerinden savuruyordu.
Anka Mobilya’nın fabrika kapısı ardına kadar açıktı. İçeriden testere sesleri ve forkliftlerin geri geri manevra yaparken çıkardığı uyarı sesleri geliyordu. Selma Hanım beni karşılamaya çıktı. Benden 8 yaş büyüktü. Saçlarını aklar düşmüştü. Babamla birlikte atölyenin henüz 20 kişiden az olduğu zamanlardan beri çalışıyordu. Şirkete ilk girdiğimde bana meşe, dişbudak ve gürgen ağacını öz renginden ve kokusundan ayırt etmeyi o öğretmişti. Gülümseyerek “Aslı, ne bu sürpriz ziyaret?” dedi. Birkaç parti malı kontrol edeceğim. Selma abla bana son 6 ayın depo giriş defterlerini gösterebilir misin? Yüzündeki gülümseme soldu. “Bir sorun mu var?” “Henüz bir sonuca varmadım. Sadece karşılaştırma yapmam gerekiyor.”
Beni depo ofisine götürdü. Eski kağıt, talaş ve demli çay kokan küçük bir odaydı. Üç giriş fişini önüne koydum. “Selma abla, bu üç parti kereste hangi tarihte geldi?” Uzun uzun baktı ve cevapladı. “Bunlar doğrudan dış depoya gitmiş olabilir.” “Hangi dış depo? Şehir dışındaki atölyelerden biridir?” “Herhalde tam adresi ne?” Selma Hanım elini uzatıp kağıtları düzeltti ama parmaklarının titrediği belli oluyordu. “Bunu satış departmanına sorman lazım. Ben hepsini bilemem.” Sesimi alçalttım. “Sen depo sorumlususun. Mal nereye girer? Kim teslim alır? Bilmen gerekir.”
Dudağını ısırdı. “Bazı sevkiyatlar için Kenan Bey depoya girmesine gerek olmadığını, evrakların sonradan geleceğini söyledi. ‘Malı gördün mü?’” Cevap vermedi. Dışarıda bir forkliftin palete hafifçe çarpma sesi duyuldu. Kuru ve tok. Sandalyeyi çekip yanına oturdum. “Buraya sorumluluğu sana yıkmak için gelmedim. Ama eğer ortada olmayan bir mala imza attıysan ileride kimse seni kurtaramaz.” Selma Hanım başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı. “Aslı sorma ne olur?” Dona kaldım. Bu bilmeyen birinin cevabı değildi. Bu korkan birinin cevabıydı.
Daha fazla zorlamadım. Sadece telefonumu çıkarıp fişlerin seri numaralarını çektim ve “Peki bugünlük burada bırakıyorum. Ama iyi düşün. Mızrak çuvala sığmaz.” dedim. “Sığmadığında da çuvala en yakın duran ilk yarayı alır.” Selma hanım yüzünü eğdi. Ellerini sımsıkı kenetledi. Odadan ayrılmadan önce yavaşça seslendi. “Aslı… geri döndüm.” Kapıya doğru baktı ve çok alçak bir sesle, “Bazı şeyleri az bilmek daha kolay yaşamanı sağlar.” dedi. Ama bazı şeyleri bilip de susmak insanın bütün yaşam yollarını kapatır.
Selma abla. Diye cevap verdim. Başka bir şey söylemedi. İstanbul’a dönerken avukatım Tuğçe’yi aradım. Tuğçe üniversiteden arkadaşımdı ve şimdi kurumsal danışmanlık yapıyordu. Durumu anlattığımda hemen “Sakın şirketten izinsiz belge alma veya kimsenin kişisel hesabına girme, sadece erişim. Yetkin olan verileri yedekle” dedi. Anladım dedim. Ve şu an kocanla yüzleşme nereye kadar bildiğini anlarsa izleri siler. Bir an sessiz kaldım ve sordum. “Eğer bu işin arkasındaki kişi Kenan ise ne olacak?” Tuğçe çok yavaş cevap verdi. “O zaman ona kocan gibi değil. Hakkında şüphe bulunan bir genel müdür gibi davranmak zorundasın. Yumuşak davranamazsın.”
O öğleden sonra tüm sözleşme karşılaştırma tablolarını ve onay geçmişini şifreli bir hard diske yedekledim. Tuğçe’ye sadece dosya listesini gönderdim. Hassas verileri mesajlaşma uygulamaları üzerinden paylaşmadım. Sonra yönetim kurulu başkanının odasına Vural Bey’i görmeye gittim. Vural Bey babamın en yakın arkadaşıydı. Tek taraflı anlatılanlara kolay kolay inanan biri değildi. Anlattıklarımı dinledikten sonra gözlüğünü çıkardı ve bana baktı. “Genel müdürden mi şüpheleniyorsun yoksa kocandan mı? Bu odaya girdiğinden beri sadece genel müdürden bahsediyorsun ama kalbinde ne var?” Ellerimi sıktım. “Kalbimde bir eş var ama masadaki rakamlar bir finans direktörüne ait.”
Vural Bey dosyaları tek tek açtı. Uzun bir süre sonra “Bağımsız bir denetim talep edeceğim ama kendini hazırla. Eğer bu doğruysa sadece şirket etkilenmez.” dedi. Gözlerinin içine baktım. “Eğer o şirketten para çekmek için aileyi bir paravan olarak kullandıysa o çatı zaten çoktan çatlamış demektir. Vural amca.”
O gece onay geçmişini kontrol etmeye devam ettim. Bir detay. Sırtımdan aşağı soğuk terler dökmeme neden oldu. 14. Sözleşmeden dört Kenan’ın bana “uzakta bir müşteriyle yemeğe çıkıyorum” dediği gecelerde onaylanmıştı. Bu dört geceden ikisinde şirket aracı kayıtlarına göre yanında olan kişi Zeynep’ti. Zeynep iki yıl önce işten ayrılmıştı ama şirket içi verilerde adı hiçbir zaman gerçekten silinmemişti.
15 Kasım sabahı çantamı masaya koyar koymaz dahili telefon çaldı. Muhasebedeki kızın sesi biraz telaşlıydı. “Aslı Hanım, sistemde onayınızı bekleyen büyük bir ödeme emri var.” “Ne kadar?” “3-0. Çınar Tedarike.” Donakaldım. Çınar Tedarik Zeynep’in üzerine kayıtlı olan şirketti. Yeni keşfettiklerimden sonra bu para transferi artık sıradan bir işlem değildi.
Sistemi açtım. Ödeme emri Kenan tarafından sabah 7:12’de ilk onayı almıştı. Açıklamada “ihracat siparişi için ek olarak alınan meşe kerestesi partisinin son ödemesi” yazıyordu. Anka Mobilya’nın yönetmeliğine göre 2.0 Bİ üzerindeki tüm işlemler için iki aşamalı onay gerekiyordu. Genel müdürün ilk onayı ve finans direktörünün dijital imza ile son onayı. Benim ikinci imzam olmadan para transfer edilemezdi.
Ekli dosyaları kontrol ettim. Sözleşme vardı, fatura vardı ama kalite kontrol raporu, kantar fişi ve malın depoya girdiğine dair onay eksikti. Satın alma bölümünü aradım. “Çınar Tedarik’in kereste partisine ait evraklar eksik. Sevkiyat fişi kimde?” Hattın diğer ucundaki ses “Kenan Bey’in departmanı malın doğrudan taşeron atölyeye gittiğini söyledi” diye cevap verdi. “Hangi atölye? Bilmiyorum. Yine o adresi belirsiz atölye.” Ödemeyi durdurma talebi gönderdim. 5 dakika geçmeden Kenan aradı. “Odama gel.” Sesi kısa ve soğuktu. Bir günaydın bile yoktu.
Dosyayı alıp koridordan geçtim. Çalışanlar genel müdürün odasına girdiğimi görünce hemen ekranlarına eğildiler. Kimse o cam odanın içinde karı koca arasında bir hesaplaşmanın başlamak üzere olduğunu bilmiyordu. Kenan sırtı kapıya dönük trafiği izliyordu. Dosyayı masaya koydum. “Bu 3-0 yokluk ödemeyi onaylamamı istiyorsun.” Geri döndü. “Evet. Çınar Tedarik mal kaynaklarına ödeme yapmak için bekliyor.” “Sevkiyat fişi, denetim raporu ve depo giriş onayı lazım.” “Sana söyledim. Mal dışarıdaki atölyede. Adresini ver.”
Kenan sandalyesine oturdu. Sesi sabırsızlaşmaya başlamıştı. “Aslı sen finansçısın. Müfettiş değil. Her iş için gidip her bir tahtaya dokunman gerekmiyor. Finansçının tahtaya dokunması gerekmez ama belgeyi görmesi gerekir. Belgeler sonra tamamlanır.” Başımı salladım. “Mal yoksa imza yok.” Kenan’ın masadaki eli sıkıca kenetlendi. Karşısındakinin karısı değil de emrine karşı gelen bir astıymış gibi baktı. “Şirketin sermayeye ihtiyacı var. Sen parayı çeyiz. Sandığı gibi tutarsan kim müdahale yapabilir?” Karşısındaki sandalyeye oturdum. “Bu ne benim param ne de senin param. Bu şirketin parası. Sen genel müdürsün ama ben ikinci imzadan sorumluyum.”
Kenan güldü ama gülüşünde zerre neşe yoktu. “Sen her zaman prosedürleri kalkan gibi kullanırsın. Prosedürler yetki sahibi olanların canının istediğini yapamaması için vardır.” O da sessizliğe gömüldü. Koridorda yazıcının düzenli çalışma sesi her vuruşuyla duyuluyordu. Kenan uzun uzun bana baktı ve sordu. “Benden şüpheleniyorsun.” “Eksiksiz evrak talep ediyorum.” “Sana kocandan şüphelenip şüphelenmediğini soruyorum. Şirkette sen genel müdürsün. Kocama iyi bir insan. Olduğu için güvendiğimden imza atamam.” Kenan’ın yüzü karardı, ayağı fırladı. Gidip odanın kapağını kapattı. “Eski sözleşmeleri kurcalıyorsun değil mi?” Şaşırmadım. Saklayacak bir şeyi olanlar tehlikenin kokusunu çabuk alırdı. “İşimin gereğini yapıyorum.” dedim.
Kenan elini masaya dayadı. “Eğer bu sözleşmeyi bozarsan ve müşteri siparişi iptal ederse sorumluluğu sen alırsın. Eğer gerçekten mal varsa belgeleri getir hemen imzalayayım.” “Her şey senin istediğin gibi yürüyemez. Tek bir kişinin istediği gibi de yürüyemez.” Kenan doğruldu ve dosyayı masaya fırlattı. Kağıdın kenarı elimi sıyırdı. “Peki, imzalamıyorsan imzalama.” Yüzünü çevirdi ama şakâğındaki damarın belirginleştiğini gördüm. Dosyayı alıp odama döndüm. Sadece 10 dakika sonra yeni bir onay talebi belirdi. Aynı meblağ ama içerik hammadde avansı olarak değiştirilmişti. Yine reddettim.
- seferde işlem 1,50 0 1 olmak üzere iki ayrı kaleme bölünmüştü. Ekrana baktım ve içim buz kesti. Her iki meblağ da benim imzamı gerektiren limitin altındaydı. Ancak sistem her ikisinin de aynı gün, aynı sözleşme için aynı hesaba transfer edileceği uyarısını veriyordu. Hemen bankayı aradım. “Bugün Çınar Tedarik ile ilgili tüm işlemleri geçici olarak dondurun. 10 dakika içinde yazılı talimat göndereceğim.” Bankadaki görevli sordu. “Emin misiniz Aslı Hanım? Bu iki emir de genel müdür tarafından onaylanmış.” “Eminim.” Ardından yönetim kurulu başkanı ve diğer üyelerine resmi bir rapor hazırladım.
Rapora 14 sözleşmenin verilerini, eksik onaylı giriş fişlerini ve 3.0 bilik işlemin kasıtlı olarak ikiye bölündüğünü ekledim. Vural amca öğlen aradı. “Aslı, neredesin?” “Ofisteyim. Yukarı gel.” Odaya girdiğimde Vural amca diğer iki yönetim kurulu üyesi olan Ayşe Hanım ve Fuat Bey ile birlikteydi. Ayşe Hanım raporu inceledikten sonra “Bir meblağa limitin altında iki ayrı işleme bölmek iyiye işaret değil. Ama yine de Kenan’a kendini açıklama fırsatı vermeliyiz.” dedi. Fuat Bey sordu. “Malın varlığı teyit edildi mi?” “Depoda mal yok. Taşeron atölyenin adresi belirlenemedi.”
Vural amca gözlüğünü çıkardı. “20 Kasım sabah 9:00’da yönetim kurulu toplantısı için bildirim göndereceğim. Toplantıya kadar tüm verileri olduğu gibi koru.” Başımı salladım. Ayşe Hanım bana daha yumuşak bir sesle baktı. “Ayın 18’i sizin evlilik yıldönümünüz değil mi?” Bir an duraksadım. “Evet.” “Şirket işi ayrı ama bence kendini hazırlamalısın. Bir insan köşeye sıkıştığında daha önce hayal bile edemeyeceği şeyler yapabilir.” Odama göğsümde bir taş varmış gibi ağır bir hisle döndüm.
O öğleden sonra toplantı bildirimi gönderildi. Eğer yönetim kurulu bağımsız denetimi onaylarsa tüm şüpheli işlemler incelenecek, depo kayıtları mühürlenecek ve Kenan’ın para akışı üzerindeki yetkisi kısıtlanacaktı. 5 günden az zamanı kalmıştı. O akşam en garip şey oldu. Kenan eve erken geldi. Elinde bir demet sarı gülle mutfağa uğrayıp “yıldönümümüzde yemeğe nereye gidelim?” diye sordu. Zencefil doğruyordum. Bıçak tezgâhın üzerinde durdu. 19 yıllık evliliğimizde Kenan doğum günümü unutabilirdi ama büyük bir tartışmanın ardından hiç bu kadar nazik ve sürpriz bir şekilde davranmamıştı.
“Sen nereye istersen.” dedim. “Nereyi istersen oraya gidelim. Ya da hafta sonu aileyle Sapanca’ya gidelim.” Ece salondan başını uzattı. “Babam işi bırakıp tatile çıkarsa yarın İstanbul’a kar yağar herhalde.” Kenan güldü. “Bu kıza da yaranılmıyor. Babası ailesiyle ilgilenmek isteyince dalga geçiyor.” Elini omzuma koydu. “Son birkaç gündür biraz sinirliydim. Kusura bakma.”
Masadaki güllere baktım. “Güller güzel ama kokmuyorlar. Peki ya bu sabahki para?” Kenan’ın gülümsemesi bir anlığına dondu. “Onu yıldönümümüzden sonra konuşuruz.” O gece Kenan banyodayken not defterimi almak için çalışma odasına gittim. Küçük kasayı kilitlediğim çekmecenin konumu değişmişti. İçindeki örtünün bir köşesi katlanmıştı. Hiçbir şey eksik değildi. Dijital imza cihazı kasadaydı. Dosya dolabının anahtarları tamdı ama biri o çekmeceyi açmıştı. Kilitleyip anahtarın yerini değiştirdim ve odaya döndüm.
Bir süre sonra Kenan geldi ve arkamdan bana sarıldı. Saçlarındaki su buharı hala soğuktu. Kulağıma fısıldadı. “Yıldönümümüzde sana unutamayacağın bir hediye vereceğim.” Aynadaki yansımamıza baktım. Eli omzumdaydı ama gözleri masanın üzerindeki çantama takılmıştı. 19 yıl sonra ilk defa kocamın sarılışında bir şefkat hissetmedim. Sadece her saati hesaplayan bir adam gördüm.
18 Kasım sabahı hava henüz tam aydınlanmamışken uyandım. Pencerenin dışında çiseleyen yağmur rüzgârla birlikte savruluyordu. Uzaktaki çatıları gri bir sis perdesi örtmüştü. Birkaç saniye hareketsiz yattım. Salonda Kenan’ın valizinin fermuarını çektiğini duydum. Dışarı çıktığımda gömleğini giymiş, paltosunu asmış ve küçük bir valizi kapının yanına koymuştu. “Bu saatte nereye?” Kenan bana bakmadan telefonunu kontrol ederek cevap verdi. “İzmir’e gitmem gerekiyor. Bir müşteri şikayetini halledeceğim. Uçak 8’de.”
Valize baktım. O kadar hafif ki kaldırdığında tekerlekleri neredeyse hiç ses çıkarmadı. “Bugünün ne olduğunu hatırlıyor musun?” Kenan durdu. “18 Kasım. Evlilik yıldönümü. Yine de gidiyorsun. Büyük bir siparişte sorun var. Müşteriye bugün karımla yıldönümüm var. Bekleyin diyemem.” Sesi mantıklıydı ama fazla pürüzsüzdü. Sanki önceden hazırlanmış bir cevap gibi. Ece üst kattan indi. Saçları hala dağınıktı. “Baba, gerçekten gidiyor musun? Akşam hep birlikte yemeğe çıkarız sanmıştım.” Kenan kızını yanına çekip başını okşadı. “İşi halledip erken döneceğim baba. Yetişemezsem hafta sonu telafi ederim.”
Ece dudak büktü. “Babanın telafisi bu gidişle 30 yıldönümünde hala borç olarak durur.” Hafifçe güldüm. Kenan da güldü ama gözleri kızının üzerinden kayıp bana takıldı. Telefonunu çıkarıp uçak biletinin fotoğrafını açtı. “İşte biletim. Bahaneyle gittiğimi düşünme diye gösteriyorum.” Ekranı yakından kontrol etmedim. Sadece “Ben sormadım ki kanıtlaman gereksin” dedim. Kenan bir an duraksadı. Sonra telefonu cebine koydu. Kapıdan çıkmadan önce eğilip alnımdan öptü. Öpücüğü çok hafifti. Dışarıdaki yağmurun serinliği gibiydi. Akşam yemeğe bekleme, arabanın sokaktan ayrılışını izlerken tuhaf bir şekilde yıldönümünde tek başına bırakılmış bir kadının hayal kırıklığını hissetmedim. Sadece adını koyamadığım bir boşluk vardı.
Sanki tanıdık bir odaya girmiş ve birinin eşyalarınızı karıştırdığını anlamış gibi. Öğlen evden çalışmak için izin aldım. Ece okuldan erken geldi. Pazara uğrayıp taze simit ve bir demet sarı papatya almıştı. Torbaları masaya koydu. “Üzülme anne, bu akşam ben seninle yerim. İkimiz yine bir sofra kurarız.” Ona baktım. “Bu kadar çok şeyi ne yapacaksın?” “Özel bir gün sonuçta. Hem babaannem simidi çok sever. Yanında peynir de aldım.” Salonda oturan Meral Hanım duymuş. Seslendi. “Baban işe gitti, evi terk etmedi. Ya ne bu suratlarınızdaki matem havası?” Ece güldü. “Babaanne bugün annemle babamın yıldönümü. Babam yoksa ben onun yerine güzel şeyleri yerim.” Meral Hanım dilini şaklattı. “Kocaman kız oldun. Aklın fikrin hala yemekte.”
Ece eğilip bana fısıldadı. “Torun yemek düşünmese bu evde simitleri kim kurtaracak?” Gülmemek için yüzümü çevirdim. Öğleden sonra oldukça yavaş geçti. Birkaç raporu kontrol ettim ama aklım dağınıktı. Telefon her titrediğinde Kenan’dan bir mesaj olup olmadığına baktım. Öğlene doğru sadece tek bir cümle göndermişti. “Geldim. Toplantıdayım.” Ne bir havalimanı fotoğrafı. Ne bir arama ne de bir yıl dönümü kutlaması. Saat 4 sularında kapı zili çaldı. Kurye üniformalı genç bir adam kapıda duruyordu. Elinde krem rengi kağıda sarılmış kırmızı kurdeleli kare bir kutu tutuyordu. “Aslı Hanım siz misiniz?” “Evet. Hediye siparişiniz.” “Gönderici ödemeyi yapmış.” İmza atıp sordum. “Sipariş hangi mağazadan?” Genç adam telefonuna baktı. “Merkez depodan çıkış yapılmış. Ben sadece son teslimatı yapıyorum. Sistemde mağaza adı görünmüyor.” Kutuyu salona getirdim. Ece görünce sevindi. “Babam anneme hediye göndermiş.” Meral Hanım da televizyon kumandasını bırakıp yaklaştı. “Kutusu bu kadar güzelse içi kim bilir ne kadar pahalıdır.”
Kurdeleyi çözüp ambalaj kağıdını açtım. İçinde tonik, serum ve gece kreminden oluşan lüks bir kozmetik seti vardı. Markayı hemen tanıdım çünkü kendim de kullanıyordum. Ece en üstteki kartı alıp yüksek sesle okudu. “19 yıldır benimle yürüyen kadına bu akşam gece kremini dene ve beni ara. Hediyemi yüzünde görmek istiyorum.” Kızım omzuma sarıldı. “Babam romantik olmayı da biliyormuş. Kesin gizlice hazırladı bunu.” Meral Hanım serum şişesini eline alıp hayranlıkla baktı. “Şişesi bile ne kadar şık. Bu set ne kadar?” Kutunun üzerindeki koddan elektronik faturayı buldum. “Liste fiyatı 25.000 Bİ.” Meral Hanım’ın gözleri büyüdü. “Aman Allah’ım bu parayla küçük altın alınır. Yüzüne sürünce sabah 20 yaş gençleşiyor musun?” Ece güldü. “20 yaş gençleşseydi annem bunu senden saklamak zorunda kalırdı.” Meral Hanım torununa ters ters baktı. “Birazcık ben kullansam ne olurmuş? Yaşlıların da güzel olmaya hakkı yok mu?”
Ben sohbete katılmadım. Gece kreminin şişesini elime alıp dikkatle inceledim. Marka genellikle kullandığım markaydı. Yatak odamdaki eski şişe bir gece önce bitmişti. Kenan bunu biliyordu. Çünkü bir keresinde yolunun üzerindeyken almasını rica etmiştim ama meşgul olduğunu söylemişti. Her şey mantıklı görünüyordu. Sadece içimdeki his öyle değildi. Kapağın etrafındaki güvenlik bandı biraz yana kaymıştı. Şişenin dibinde, ışık altında, bakılmazsa fark edilmesi zor. Çok ince bir yapıştırıcı izi vardı. Ürün kodunu sistemden kontrol ettiğimde sadece markanın genel bilgileri çıktı. Satan, mağazanın adı çıkmadı. Kapağın dışını kokladım. Koku eskiden kullandığım şişeden daha hafifti. Ece sordu. “Anne, bir terslik mi var?” “Şimdilik bilmiyorum.” Meral Hanım acı acı güldü. “Kocasının hediyesini bile şirketten denetler gibi inceliyor. Böyle yaşarsan Kenan nasıl yorulmasın?” Cevap vermedim.
Telefonumla kutunun, etiketlerin, kargo kodunun, kartın ve şişenin altındaki yapıştırıcı izinin fotoğraflarını çektim. Sonra her şeyi kutusuna geri koyup salondaki dolabın çekmecesine kaldırdım. Meral Hanım sordu. “Hemen kullanmayacak mısın?” “Kenan’ın nereden aldığını henüz bilmiyorum. Bir kontrol edeyim.” Elimi tuttu. “Sahte olmasından korkuyorsan önce ben deneyeyim. Benim cildim kalındır. Bir şey olmaz.” Kutuyu hemen kendime doğru çektim. “Olmaz anne, senin astımın var, cildin de hassas. Kaynağı belli. Olmayan kozmetikleri kesinlikle kullanamazsın.” Yüzünü ekşitti. “Kıskanıyorsun?” “Kıskanmıyorum. Eğer ihtiyacın varsa yarın seni götürür cildine uygun bir tane seçeriz. Benim cildim de insan cildi. Bir parça sürerim. Hepsini yemem ya.” Sakin kalmaya çalışarak, “Anne, bu sefer beni dinle. Anormal bir şey olursa bu birkaç günlük kaşıntıyla geçmez.” dedim.
Ayağa kalkıp mırıldandı. “Bu evde senin olan her şey için izin istemek gerekiyor. El alemin evinde yaşayınca insan dokunduğu her şeyden çekiniyor.” Ece bir şey söyleyecek gibi oldu. Başımı hafifçe sallayarak onu durdurdum. Saat 6’ya doğru yan komşu arayıp bacağı ağrdığı için muhtara götürmesi gereken bir tabak yemeği benim götürüp götüremeyeceğimi sordu. Sadece iki ev ötedeydi. Kapıdan çıkmadan önce Ece’ye yemeğe göz kulak olmasını tembihledim. 10 dakikadan kısa bir sürede geri döndüm. Salondaki dolabın çekmecesi aralık kalmıştı. Kozmetik kutusu yoktu. Hızla üst kata çıktım. Meral Hanım’ın odasının kapısını çaldım. “Anne, benim kozmetik kutumu sen mi aldın?”
İçeriden birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra cevap verdi. “Sadece bakmak için ödünç aldım.” Kapıyı açar mısın anne? “Ne bu telaş? Sanki hırsızlık yapmışım gibi.” Sesimi yumuşak tutmaya çalıştım. “Hırsızlık yaptığını söylemiyorum ama kontrol etmeden kullanmayacağına söz vermiştin. Kapı hafifçe aralandı. Meral Hanım içeride duruyor. Bir eliyle kapıyı tutuyordu. “Kullanmadım. Sadece ambalajına dikkatlice baktım.” Ona baktım. “Bana söz ver anne. Gece kremini kesinlikle sürmeyeceksin. Yarın sabah satıcıyı öğrenirim. Sonra istediğin kadar bakarsın.” Kaşlarını çattı. “Anladık. Tekrar edip durma. 66 yaşındayım. 3 yaşında çocuk değilim.” Her kelimesini duyduğum için aşağıya mutfağa geri döndüm. Daha fazla ısrar edersem torunun önünde onu küçük düşürdüğümü düşünecekti.
Odada Meral Hanım ayak seslerim kaybolana kadar hareketsiz durdu. Makyaj masasının üzerinde kozmetik kutusu açılmıştı. Gece kremi şişesi tam aynanın önündeydi. Yüzüne baktı, elini yanaklarındaki lekelere götürdü ve mırıldandı. “Alt tarafı bir krem sanki külçe altın.” Kapağı çevirdi. Parmağının ucuyla oldukça kalın bir miktar krem aldı ve alnına, yanaklarına ve boynuna sürdü. Kapalı odada garip bir koku yayıldı. Meral Hanım aynada kendine baktı. En koyu lekenin üzerine dikkatlice bir kat daha sürdü. Pencerenin dışında Üsküdar’da hava tamamen kararmıştı. Poyraz ağaç dallarını cama hafifçe vuruyordu. Sanki bir el kapıyı çalıyor ama kimse duymuyordu.
O akşamki yemekte sadece üçümüzdük. Ece simitleri bir tabağa kalp şeklinde dizmeye çalıştı. Bir süre baktı. Sonunda başını salladı. “Bu nasıl kalp? Türkiye haritası gibi yamuk oldu.” Gülmedim ama tabağına bir parça koydum. “Ye artık oynama. Simit soğuyunca tadı kalmaz.” Kızım üst kata baktı. “Babaannem yemeğe inmeyecek mi?” Meral hanımı iki kez çağırdım. “Sadece biraz yorgun olduğunu, uzanmak istediğini ve acıkınca sonra yiyeceğini” söyledi. Garipsedim. Normalde simit kokusunu aldığı an ben sofrayı kurmadan aşağıda olurdu. Ama kozmetik kutusu yüzünden kırgın olduğunu düşünüp daha fazla ısrar etmedim. Ece çenesini avucuna dayadı. “Babamdan hiç haber yok mu?” “Henüz yok. Bugün hediye gönderdiğine göre gece arayıp kullandın mı diye sorar herhalde.” Duvar saatine baktım. Yel kovan 8:30’u geçmişti. Kozmetik kutusu hala Meral Hanım’ın odasındaydı.
Yemekten sonra yukarı çıkıp geri almayı planlıyordum ama içimdeki huzursuzluk yerimde durmama izin vermiyordu. Çalışma odama gittim. Tabletimi açıp bir standa yerleştirdim. Sonra özel telefonumu alıp video kaydını başlattım ve yanına eğik bir şekilde koydum. Ece kapıdan sordu. “Anne, ne çekiyorsun?” “Baban şirketle ilgili bir şey konuşursa diye kızım kaşlarını çattı. ‘Yıldönümünde bile anne babam şirket konuşuyorsa bu evlilik gerçekten kurtarılamaz’ demektir.” Hafifçe gülümsedim. “Aşağı inip babaannene göz kulak ol. Bir şey olursa hemen seslen.” Üza birkaç dakika kala Kenan görüntülü aradı. Derin bir nefes alıp aramayı kabul ettim. Ekranda sarı bir ışığın altında yüzü belirdi. Arkasında gri bir duvar, koyu renk perdeler ve halka şeklinde bir avize vardı. Kenan’la daha önce defalarca İzmir’e iş seyahatine gitmiştim. Genellikle kaldığı otelin yatak başı kahverengi deri kaplıydı ve penceresi denize bakardı. Arkasındaki bu ortam daha çok bir apartman dairesine benziyordu.
Kenan akşam yemeği yiyip yemediğimi sormadı. Yıldönümümüzü de kutlamadı. İlk sorusu şuydu: “Hediyeyi açtın mı?” “Açtım.” Ekrana doğru biraz eğildi. “Nasıl? Beğendin mi?” “Nereden aldın?” “Neden soruyorsun?” Kremin etiketi kaymış. Sipariş kodunda da mağaza adı yok. Kenan zoraki bir şekilde güldü. “İthal, ürünlerde bazen etiketler düzgün yapıştırılmaz. Sen finansla o kadar uzun süre uğraştın ki her şeye sahte belge gibi bakıyorsun.” Gülmedim. “Sormaya devam etti. Kullandın mı?” “Hayır.” Yüzündeki gülümseme anında kayboldu. “Neden kullanmadın?” “Kaynağını kontrol etmek istedim.” Kenan oturuşunu değiştirdi. Parmakları sürekli koltuğun kenarına vuruyordu. “Tam senin kullandığın türden seçtim.” “Eski şişen bitmişti zaten.” Ekrana dik dik baktım. “Bu kadar iyi mi hatırlıyorsun?” Bir an duraksadı ve cevap verdi. “Karımın ne? Kullandığını bilmemde ne tuhaflık var.” 19 yıllık evliliğimizde Kenan hangi şampuanı kullandığımı hiç hatırlamamıştı. Geçen ay baş ağrısı ilacı almasını rica etmiştim. Yanlışlıkla grip ilacı almıştı. Ama bu akşam krem şişemin tam olarak ne zaman bittiğini hatırlıyordu. Kenan sabırsızlanmaya başladı. “Çıkar bir dene. Sana uyup uymadığını görmek istiyorum.” “Sadece benim krem sürmemi izlemek için mi aradın? Bugün özel bir gün.” “Haftalardır seçtiğim bir hediyeyi sürekli sorgulayıp durman bütün anlamını kaçırıyor.” Sesini duydukça içim daha da buz kesti. Yavaşça cevap verdim. “Krem şişesi bende değil.” Kenan doğruldu. “Ne demek istiyorsun?” “Annen kozmetik kutusunu odasına götürdü.” Yüzü bembeyaz oldu. “Ne dedin sen annene?”
“Kullanmamasını tembihlemiştim.” Kenan ayağı fırladı. Arkasındaki sandalye duvara çarptı. “Annenin almasına izin mi verdin?” “Ben izin vermedim. Kendi aldı.” “Peki kullandı mı?” “Bilmiyorum.” Elini havaya kaldırdı. Gözleri sürekli hareket ediyordu. Nefes alıp verişi tabletin hoparlöründen duyuluyordu. “Hemen yukarı çık bak.” Ben cevap veremeden. Alt kattan güçlü bir ses geldi. “Çağat.” Kırılan bir cam sesi ardından da fayans zeminde sürüklenen bir sandalye sesi. Kenan bana kilitlenmişti. Yüzü panikten şekil değiştirmişti. Sesi çatlayarak bağırdı. “Annemin onu kullanmasına nasıl izin verirsin? Annemi mahvettin.”
Dona kaldım. Henüz Meral Hanımı görmemişti. Onun bir şey kullandığını duymamıştı. Hiçbir doktor teşhis koymamıştı. Ama o hediyenin annesini öldürebileceğini biliyordu. Kaydeden telefonu kaptığım gibi odadan fırladım. Ece de merdivenlerden aşağı koşuyordu. “Anne, o ses neydi?” “Babaannenin ilaç çantasını bul. Çabuk salona.” Koştuk. Meral Hanım koltuğun yanında yan yatıyordu. Bir eliyle boynunu tutuyor, diğer eli göğsünde kasılmıştı. Su bardağı ayağının dibinde kırılmıştı. Yüzü ve boynu kıpkırmızıydı. Dudakları morarmaya başlamıştı. Hırıltılı bir şekilde nefes alıyordu. Her nefeste sanki biri göğsünü sıkıştırıyordu. Masada kapağı açık, krem şişesi küçük bir aynanın yanında yuvarlanmıştı. Diz çöktüm. “Anne beni duyuyor musun?” Gözlerini açtı ama konuşamadı. Boğazından sadece kısa bir ıslık sesi çıktı. Hemen 112’yi arayıp hoparlörü açtım. Operatör, “Hasta bilinci açık mı? Astım veya alerji öyküsü var mı?” diye sordu. “Astım, alerji ve yüksek tansiyonu var.” “Yeni bir kozmetik ürün sürmüş. Cildinde kalanları temiz, nemli bir bezle silin. Ovalamayın. Hastayı yan yatırın, kıyafetlerini gevşetin. Doktorun yazdığı astım spreyi varsa hazırlayın.”
Ece’ye döndüm. “Babaannenin odasındaki kahverengi ilaç çantasını getir çabuk.” Ece bembeyaz bir yüzle koştu. Yumuşak bir bezi ıslatıp alnında, yanaklarında ve boynunda kalan kremi sildim. Krem yapışkan bir hal almıştı ve öğleden sonra koklamadığım keskin bir kokusu vardı. Meral Hanım bileğimi tuttu. “Nefes alamıyorum.” “Buradayım anne. Konuşmaya çalışma.” Ece ilaç çantasını getirdi. Elleri o kadar titriyordu ki tansiyon ilacını düşürdü. “İşte anne sprey burada.” Doğru ilaç olduğunu kontrol edip doktorun daha önce tarif ettiği gibi kullanmasına yardım ettim. Nefesi hala ağırdı ama bilinci yerindeydi. Üst kattaki tabletten arama henüz kapanmadığı için Kenan’ın sesi geliyordu. “Aslı, beni duyuyor musun? Annem nasıl?” Geri dönmedim. Ece dehşet içinde bana baktı. “Babam babaanneme ne olduğunu biliyor mu?” Bu soruya cevap vermedim. Kızıma, “Kapıyı aç. Babaannenin kimliğini ve sigorta kartını al. Krem şişesine dokunma.” dedim. Ece başını sallayıp kapıya koştu. Temiz bir poşet alıp krem, şişesini, kutusunu, kartı ve yüzünü, sildiğim bezi ayrı ayrı koydum. Bunların ileride ne kadar önemli olacağını bilmiyordum. Sadece kimsenin bunları almasına izin vermemem gerektiğini anlıyordum. Ambulansın sireni sokakta duyuldu. İki sağlık görevlisi sedyeyle içeri girdi. Hızla tansiyonunu ölçtüler. Nefesini kontrol ettiler ve oksijen maskesi taktılar. Biri sordu, “Ne kadar süre önce sürdü?” “Bilmiyorum. Bir saatten fazla olabilir.” “Refakatçı hemen gelsin.” Onu sedyeye kaldırırlarken Meral Hanım gözlerini araladı ve bana baktı. Eli havada beni aradı. Tuttum. Maskenin altından fısıldadı. “Aslı kurtar beni.” Sedyenin peşinden dışarı çıktım.
Zihnimde hala Kenan’ın çığlığı yankılanıyordu. “Annemin onu kullanmasına nasıl izin verirsin? Annemi mahvettin.” Bu annesinin kaza geçirdiğini yeni öğrenen bir evladın çığlığı değildi. Bu kurduğu tuzağa yanlış ki kişinin yakalandığını fark eden bir suçlunun paniğiydi. Ambulansta Ece babaannesinin yanında oturuyor, elindeki evrak çantasını sıkıca tutuyordu. Meral Hanıma oksijen maskesini tuttum. Boynuna yayılan kızarıklıklara baktım. Arabanın arka camından evim yağmurun altında yavaşça geride kalıyordu. 19 yıldır o yuvayı türlü fedakarlıklarla ayakta tutmaya çalışmıştım. Ailemdeki en tehlikeli şeyin soğuk sözler, izinsiz alınan eşyalar ya da belirsiz para transferleri olduğunu sanmıştım. Yanılmışım. O akşam evlilik yıldönümü hediyem bana en acı gerçeği göstermişti.
Kocam dediğim adam sadece paramı ve delilleri elimden almak istemiyordu. O bu sedyede benim yatmam için her şeyi hazırlamıştı. Ambulans acil servisin önünde durur durmaz sağlık görevlileri Meral hanımı hızla içeri ittiler. Kapı yüzüme kapandı. Yağmurdan ıslanmış giysilerimizle koridorda Ece ile baş başa kaldık. Ece evrak çantasını sıkıca tutuyordu. Dudakları bembeyazdı. “Anne, babaannem iyi olacak mı?” Kızıma oturtup yanına geçtim. “Doktorlar ilgileniyor. Derin bir nefes al. Kendini korkutma.” Benim de ellerim buz gibiydi. Yolda Meral Hanım bir ara seslenmelerimize neredeyse hiç tepki vermemişti. Yaklaşık 20 dakika sonra bir doktor çıktı. “Meral hanımın yakını.” Fırlayarak ayağa kalktım. “Evet ben geliniyim.” “Hasta ağır bir alerjik reaksiyon geçiriyor. Anafilaktik şok ve solunum yolu daralması belirtileri var. Astım öyküsü durumu daha da tehlikeli hale getirmiş. İlk müdahaleyi yaptık ama yakından takip etmemiz gerekiyor.” Ece sordu. “Babaannem kendine gelecek mi?” “Elimizden geleni yapıyoruz. Lütfen hastanın kullandığı kozmetik ürününü bize verin.” Krem şişesi, kutu ve bezi içeren poşeti sağlık görevlisine verdim. “Doktor, erken haber vermeniz ona zaman kazandırmış.” dedi. Tam nefes alacaktım ki koridorun başından hızlı adım sesleri duyuldu. Kenan belirdi. Paltosu açık. “Annem nerede?” Saate baktım. Ambulansın evden ayrılmasından onun buraya gelmesine kadar bir saat bile geçmemişti. Eğer gerçekten İzmir’de olsaydı şu an karşımda duramazdı.
Ben cevap vermeden Kenan iki omzumdan tuttu. “Annem’e ne yaptın?” Ece dehşet içinde “Babaannemi kurtardı.” dedi. Kenan bırakmadı. “Annemin senin eşyalarını aldığını biliyordun. Neden evde tehlikeli bir şey bıraktın?” Ellerimi ittim. “Çek ellerini üzerimden. Cevap versene. Sana soruyorum. Yoksa herkes duysun diye mi bağırıyorsun?” Tam o sırada Lale koşarak geldi. Ev kıyafetlerinin üzerine aceleyle bir hırka geçirmişti. “Abi annem nasıl?” Kenan beni işaret etti. “Onun evde bıraktığı bir kozmetik seti yüzünden.” Lale hemen bana döndü. “Yenge, annemin eşyalarını aldığını bile bile neden kaynağı belirsiz bir şeyi ortada bıraktın? O abinin bana gönderdiği bir hediyeydi.” diye cevap verdim. Lale dona kaldı ama Kenan araya girdi. “Ben orijinal ürün aldım. O teslim aldıktan sonra bir şeyler yapmış olmalı.” Birkaç dakika içinde kocam hem hayırlı evlat rolünü oynadı hem de benim için bir sanık sandalyesi hazırladı. Ece babasına döndü. “Ama baba sen görüntülü aradığında annem aşağı inmeden önce bile babaannenin başına bir şey geldiğini biliyordun.” Kenan kızını azarladı. “Sen ne bilirsin de konuşuyorsun.” “Annen babaannenin kremi aldığını söyleyince panikledim.” Telefonumu çıkardım. “Doğruyu söylemiyorsun.” Kaydediğim videoyu açtım. Ses koridorda yankılandı. “Annemin onu kullanmasına nasıl izin verirsin? Annemi mahvettin.” Bu cümleden hemen sonra bardak kırılma sesi geliyordu. Lale’nin sesi kesildi. Ece yanıma sokuldu. Kenan’a dik dik baktım. “Bu cümleyi kurduğunda anneni görmemiştin. Onun bir şey kullandığını duymamıştın ve hiçbir doktor teşhis koymamıştı. O hediyenin anneni öldürebileceğini nereden biliyordun?”
Kenan telefonu kapmak için üzerime atıldı. Geri çekildim. Bir güvenlik görevlisi aramıza girdi. “Beyefendi, sakin olun. Burası hastane. Bu bizim aile meselemiz. Aile meselesi de olsa acil serviste arbede çıkaramazsınız.” Videonun bir kopyasını avukatım Tuğçe’ye gönderip özel bir bulut hesabına yükledim. Tam o sırada Lale’nin telefonu sürekli titremeye başladı. Açıp baktı ve yüzü bembeyaz oldu. “Akrabalar bunu gönderiyor.” Bir sosyal medya hesabı kayın validemin sürekli eşyalarını almasını rahatsız olduğum için ona ders vermek amacıyla özel karışım bir krem sipariş ettiğimi anlatan bir paylaşım yapmıştı. Altında kısa bir ses kaydı vardı. Benim sesim yankılanıyordu. “Eğer annem bu kadar fütursuz davranmaya devam ederse bir gün bedelini öder.” Bu cümleyi hatırladım. İki ay önce Meral Hanım benim vitaminlerimi izinsiz içip tansiyonu yükseldiğinde tam olarak bir gün sağlığıyla bedelini ödeyeceğini söylemiştim. Ses kaydının en önemli kısmı kesilmişti. Paylaşıma, adıma düzenlenmiş bir elektronik fatura da eklenmişti. “3. Bujuğu değerinde özel karışım leke kremi. Adrese teslim.” Lale bana baktı. “Bunu gerçekten sen mi sipariş ettin?” “Hayır.” Kenan soğuk bir şekilde güldü. “Faturada senin adın, telefon numaran, adresin var. Hala inkar mı ediyorsun?” Dikkatlice baktım. Telefon numarası ve adres doğruydu ama hiç kullanmadığım bir hesaptı. Ürün adı da Kenan’ın gönderdiği kozmetik setiyle uyuşmuyordu.
Hemen Tuğçe’yi aradım. “Videoyu aldım. ‘Neredesin?’ Hastanedeyim. ‘Sosyal medyada hakkımda bir iftira ve sahte bir fatura dolaşıyor. Sakın yorum yapma. Kimseye özel mesaj atma. Ekran görüntüsü al, linki kaydet, zamanı not et. Noter aracılığıyla dijital delil tespiti için başvuracağım ve verilerin korunmasını talep edeceğim.’ Ne kadar da hazırlıklıymışsın.” dedi Kenan. Telefonu kapattım. Tuzağa düşürülen biri delillerini korumazsa geriye sadece başkalarının kendi hayatını anlatmasını dinlemek kalır. Ece yavaşça elimi çekti. “Anne özür dilerim.” “Ne için?” “Evdeyken krem sorunlu olduğunu bilip bilmediğini sormuştum.” Omzuna sarıldım. “Korktuğun için sordun. Seni suçlamıyorum. Ece’nin babasına bakışçı artık farklıydı. İçinde bir çatlak oluşmaya başlamıştı.
Gece yarısına doğru doktorlar Meral Hanım’ın şimdilik tehlikeyi atlattığını ama yoğun bakımda takip edilmesi gerektiğini bildirdi. Sadece camın arkasından görebildik. Kablolar ve monitörler arasında yatıyordu. Yüzü şiş ve kırmızı, gözleri kapalıydı. Lale duvara yaslanıp ağlamaya başladı. Kenan bana döndü. “Eğer anneme bir şey olursa seni rahat bırakmam.” Bu cümleyi, o kremi hazırlayan kişiye saklamalıydın diye cevap verdim. “Hala suçu bana mı atacaksın? Ben yetkililer yerine karar vermiyorum. Sadece sorduğum bir soruya hala cevap vermedin.” Kenan dişlerini sıktı. “Bu aileyi mahvetmek istiyorsun değil mi?” Ona baktım. “Tuzağı kuran kişi aileyi yıkar. Tuzağı fark edip ışığı açanın suçu yoktur.” Arkasını döndü. Elleri yumruk halindeydi. O andan itibaren savaş artık evin dört duvarı arasında değildi. Onurum tanımadığım insanların önünde internette tartışılıyordu. Yoğun bakımın önündeki soğuk sandalyeye oturdum. Ece omzumda uyuya kaldı. Telefon ekranımda iftira dolu paylaşım hala yayılıyordu. Her bir paylaşım görünmez bir tokat gibiydi. Ama bu sefer fırtınanın geçmesini bekleyerek başımı eğmedim. Çünkü iftiraya karşı sessizlik her zaman sabır demek değildir. Bazen onurunun geri kalanını kesmesi için bıçağı başkasının eline vermektir.
Sabah 6’ya doğru Ece omzumda uyandı. Hastane koridoru hala o soluk beyaz ışıkla aydınlanıyordu. Yoğun bakım camının arkasında Meral Hanım hareketsiz yatıyordu. Sadece monitördeki çizgi düzenli olarak inip çıkıyordu. Lale annesine kıyafet almak için eve gitmişti. Kenan koridorun sonunda oturuyordu. Başı telefonuna eğikti. Videoyu ona gösterdiğimden beri ikimize de yaklaşmamıştı. Nöbetçi doktor, Meral Hanım’ın durumunun şimdilik stabil olduğunu ama yoğun bakımdan çıkamayacağını söyledi. Ailenin kişisel eşyalarını, eski tahlillerini ve kullandığı ilaçların listesini hazırlaması gerekiyordu. Ece’ye döndüm. “Sen burada Lale teyzenle kal. Ben eve gidip babaannenin eşyalarını alacağım. Sonra da bir anlığına şirkete uğrayacağım.” Kızım elimi tuttu. “Anne, tek başına gitmesen olmaz mı?” Kızın uykusuzluktan kızarmış gözlerine baktım. Saçını okşadım. “Gündüz vakti bir şey olmaz. Bir sorun olursa hemen ara.” Kenan bunu duyunca ayağa kalktı. “Eve ne yapmaya gidiyorsun?” “Annemin eşyalarını almaya.” “Ben de geliyorum.” Ona baktım. “Sen burada kalıp hayırlı evlat rolünü oyna. Eşyaları almak için bir denetçiye ihtiyacım yok.” Kenan’ın yüzü karardı ama Ece’nin bakışları altında daha fazla bir şey söylemedi. Eve vardığımda hava yeni aydınlanıyordu. Salonda koltuğun altında hala birkaç küçük cam kırığı vardı. Meral Hanım’ın düştüğü yere baktım. İçim sızladı. “Eğer dün gece o aramayı kaydetmeseydim. Eğer birkaç dakika geç kalsaydım belki de şu an hem bir can kaybının acısını yaşıyor hem de kendimi savunacak hiçbir yolum kalmamış olacaktı.”
Meral Hanım’ın odasına çıkıp kıyafetlerini, havlusunu, tansiyon ilacını ve sağlık karnesini aldım. Sonra eski tahlillerinin bir kopyasını bulmak için çalışma odasına girdim. Kenan’ın sık kullandığı tablet masanın üzerinde duruyordu. Ekranı kapalıydı. Dokunma niyetim yoktu. Ama tam yanından geçerken yeni bir bildirim geldiği için ekran aydınlandı. Gönderenin adı net bir şekilde görünüyordu. Zeynep. Ön izlemede sadece tek bir cümle vardı. “Onun kesinlikle kullanacağından emindin. Şimdi annen hastanede. Ben ne yapacağım?” Dona kaldım. Mesaj birkaç saniye sonra ekrandan kayboldu. Ama her bir kelime zihnimde kazınmıştı. O kimdi? Benden başka hangi kadın o kozmetik setini almıştı? Hemen telefonumu çıkarıp kilitli ekranın, tabletin konumunun ve saatin fotoğrafını çektim. Uygulamayı açmadım. Şifre denemedim. Başka mesaj aramadım. Tuğçe’yi aradım. Telefonu hemen açtı. “Ne oldu?” “Kenan’ın evde bıraktığı tablette Zeynep’ten bir bildirim gördüm. İçerikte Kenan’ın ‘onun kesinlikle kullanacağından emin olduğu’ yazıyordu.” “İçerine girdin mi?” “Hayır. Sakın dokunma. Odanın genel bir fotoğrafını, cihazın konumunu çek ve beni görüntülü ara. Eğer yetkililere teslim etmek gerekirse her şeyin olduğu gibi kalması gerekiyor.” Yaklaşık 40 dakika sonra Tuğçe bir asistanıyla birlikte geldi. Eldiven takıp cihazı dışarıdan inceledi ama verilere erişmedi. Gördüğüm bildirimin tam zamanını ve içeriğini anlattım. Tuğçe bir tutanak hazırlayıp imzalamamı istedi. Sonra tableti özel bir delil torbasına koyarak mühürledi. “Bana baktı. ‘Mesaj. Ön izlemesi tek başına bir sonuca varmak için yeterli değil ama çok önemli. Çünkü Kenan’ın telefon görüşmesindeki tepkisiyle örtüşüyor. Bu cihazı ben alabilir miyim? Almamaman daha iyi. Bu kişisel veya aileye ait bir mal olabilir ama içindeki veriler tartışmalı olabilir. Usulüne uygun bir şekilde teslim edilmesi için iletişime geçeceğim. Sen ne kadar aceleci davranırsan karşı tarafın seni izinsiz müdahaleyle suçlamak için o kadar çok bahanesi olur.’ Başımı salladım. Eskiden ne zaman hakarete uğrasam sadece kimin haklı kimin haksız olduğunu belli etmek isterdim. Ama dün gece bildiğimi anladım ki gerçek sadece bilinmek zorunda değildi. Aynı zamanda doğru şekilde korunmak zorundaydı.
Eşyaları hastaneye geri götürdüm. Ece’ye birkaç şey tembihledim ve şirkete gittim. 8:20’de Anka Mobilya’nın lobisi her zamankinden daha kalabalıktı. Kapıdan girer girmez üzerime çevrilen bakışları hissettim. Fısıldaşan iki resepsiyonist hemen sustu. Satış departmanından bir kız ona baktığımı görünce telefonunun ekranını aceleyle masaya kapattı. Dün geceki iftira dolu paylaşım sandığımdan daha hızlı yayılmıştı. Finans bölümün kapısında kartımı okuttum. Kırmızı ışık yandı. Tekrar denedim. Yine okuru uyarı sesi. Güvenlik görevlisi mahcup bir şekilde, “Aslı Hanım, sistem kartınızın geçici olarak erişim yetkisi olmadığını gösteriyor.” dedi. “Kim talep etti?” “Bilmiyorum. Bilişim bölümü olabilir.” Bilişim müdürünü aşağı çağırdım. Adı Can’dı. Yıllardır benimle çalışıyordu ama o günyüzüme bakmaya cesaret edemedi. “Aslı Hanım, bu sabah hesabınızı ve giriş kartınızı 24 saatliğine geçici olarak dondurma talimatı aldım.” “Kimden?” “Kenan Bey’den. Gerekçe olarak finansal verilerin dışarı sızma riskini gösterdi. Kişisel bir anlaşmazlık olduğunu ve sistemi korumak gerektiğini söyledi.” Cam kapıdan içeri baktım. Çalışma odam sadece birkaç adım ötedeydi ama birdenbire başkasına ait bir yermiş gibi yabancılaşmıştı. “Can bana bu kararın bir kopyasını veya talimat e-postasını gönderir misin?” Can tereddüt etti. “Kenan Bey sadece telefonla aradı.” “O zaman ondan yazılı bir talimat istemeni rica ediyorum. Yazılı belge olmadan bir yönetim kurulu üyesinin ve finans direktörünün yetkilerini dondurmaya devam edemezsin.” Can sesini alçalttı. “Lütfen beni anlayın. Ben sadece genel müdürün emrini uyguluyorum. Seni suçlamıyorum. Ama yanlış bir emri uygulayan kişi de hesap vermek zorunda. Kimin, ne zaman, hangi kapsamda talimat verdiğini açıkça yaz.” Kenan odasından çıktı. Koyu renk bir takım elbise giymişti. O kadar sakindi ki kimse dün gece annesinin ölümle pençeleştiğini düşünemezdi. “Burada ne işin var?” “Çalışmaya geldim. Annem hastanede yatıyor.” “Sen orada onunle ilgilenmelisin.” “Hastaneden yeni geldim. İçi bilgilerin sızdırıldığı ve senin hakkında şüpheler olduğu bir dönemde finansal verilere yaklaşmaman gerekiyor.” Acı acı güldüm. “Kim şüpheleniyor? Benden isimsiz bir sosyal medya hesabı mı yoksa sorunlu bir hediye gönderen kocam mı?” Yakındaki çalışanlar başlarını eğdi ama dinledikleri belliydi. Kenan sesini alçalttı. “Aile meselelerini şirkete taşıma.” “Aile meselelerini kullanarak benim çalışma yetkimi elinden alan sensin.” Yanıma yaklaştı. “%36 hissen var diye istediğini yapabileceğini mi sanıyorsun?” “Hiçbir zaman öyle düşünmedim.” “İstediğini yapabileceğini düşünen sensin.” Kenan çıkış kapısını işaret etti. “Hadi git. Aklı başında olmayan biri defterlere dokunmamalı.” Ağır bir kelime kullanmamıştı ama yüzümün alev alev yanmasına yetmişti. Bana panik içinde bir kadın güvenilmez bir şüpheli gibi göstermeye çalışıyordu. Hem de babamın kurduğu şirketin ortasında.
Bağırmadım. Onun beklediği gibi kartımı masaya da vurmadım. Telefonumu çıkarıp notlar bölümünü açtım. “Kartımı, hesabımı ve finans departmanına erişimimi, dondurma talimatını verenin sen olduğunu teyit ediyor musun?” Kenan kaşlarını çattı. “Sesimi mi kaydediyorsun? Yazılı cevap vermeni talep ediyorum.” “Kısıtlamanın kapsamı ne? Süresi ne kadar? Dayanağı ne? Erişemediğim süre boyunca verilerin bütünlüğünden kim sorumlu olacak?” Sessiz kaldı. Cana döndüm. “Bu taleplerin hepsini kurumsal e-posta ile yönetim, kurulu başkanı ve diğer üyelere gönder.” Kenan dişlerini sıktı. “Çok akıllısın. Ben sadece sözün unutulabileceğini ama yazının daha zor unutulduğunu öğrendim.” 10 dakika geçmeden Vural amca ikimizi de küçük toplantı odasına çağırdı. Telefonunu masaya koydu. “Bu andan itibaren bilişim bölümü tüm sunucuyu bağımsız bir sisteme yedekleyecek. Ne Aslı ne de Kenan önemli verileri izinsiz olarak değiştiremez, silemez veya indiremez.” Kenan itiraz etti. “Vural amca, beni belge sızdırdığından şüphelenilen biriyle bir tutuyorsun.” Vural amca ona dik dik baktı. “Burada henüz kimse suçlu ya da masum ilan edilmedi. Aslının erişim yetkisi kısıtlandıysa senin de doğrudan düzenleme yetkin kısıtlanmalı. Delillerin korunması budur.” “Ben genel müdürüm. Yine de yönetim kurulu kararına uymak zorundasın.” Kenan bana döndü. Gözlerinde birkaç gün önceki o sahte şefkatten eser kalmamıştı. Toplantı odasından ayrılıp lobiden yavaşça geçtim. Karşı duvarda Anka Mobilyanın yıllar içinde koyulaşmış ahşap tabelası asılıydı. Babam bir zamanlar her bir harfi eliyle okşayıp “bir işletme yöneticisi değiştirebilir ama bir işletme yöneticisinin ilkelerini değiştiremez” demişti. O tabelanın altında uzun süre durdum. Kenan kartımı bloke edebilirdi. Çalışanların benden kaçmasını sağlayabilirdi. Beni şüpheli durumuna düşürebilir ve tam ortasına neredeyse ömrümün yarısını adadığım yerin ortasına bir cam duvar örebilirdi. Ama her kilitli kapının üzerinde onu kilitleyenin parmak izi kalırdı. Bu sefer içeri girmek için kapıyı kırmayacaktım. Onu kilitleyenin herkesin önünde neden kilitlediğini açıklamasını sağlayacaktım.
20 Kasım sabahı saat 8:00’da Anka Mobilya’daaydım. Yönetim kurulu toplantısı 9:00’da başlayacaktı ama düşüncelerimi toparlamak için erken gelmek istedim. Son iki gündür neredeyse sadece yoğun bakımın önündeki sandalyede kestirmiştim. Meral Hanım hala kendine gelmemişti. Ece Lale ile birlikte hastanede nöbetleşe kalmak için okuldan izin almıştı. Tuvaletteki aynanın karşısında durdum. Yakamı düzelttim ve kendime baktım. Gözlerimin altı morarmış. Dudaklarım solgundu. Bu yüz şirketteki güç dengelerini belirleyecek bir toplantıya girmek üzere olan bir kadına ait gibi değildi. Ama oraya dış görünüşümle kazanmaya gitmiyordum. Henüz elimden alınmamış olanları korumam gerekiyordu.
Saat tam 9:00’da 5. Yönetim kurulu üyesi de hazırdı. Vural Bey başkanlık koltuğunda oturuyordu. Sağında Ayşe Hanım, solunda Fuat Bey vardı. Kenan karşımda oturuyordu. Önünde düzgünce ciltlenmiş mavi bir dosya duruyordu. Koyu renk bir takım elbise giymiş, saçlarını taramıştı. Son günlerde olanları bilmeyen biri, onu hala imza törenlerinde görünen o sakin genel müdür sanabilirdi. Vural Bey açılışı yaptı. “Bugün yönetim kurulu olarak satın alma, sözleşmelerindeki usulsüzlük iddialarını, ödeme süreçlerini ve veri bütünlüğünün korunmasını görüşeceğiz. Herkesten ailevi meseleleri tamamen yönetim konularının dışında tutmasını rica ediyorum.” İlk sözü Kenan aldı. “Katılıyorum. Ama şunu da belirtmeliyim ki Aslı Hanım’ın raporu psikolojik olarak istikrarlı olmadığı bir dönemde hazırlandı. Ailemizde yaşananlar nedeniyle kişisel değerlendirmeleri kolayca etkilenebilir.” Ona baktım. “Rkamları çürütebilirsin.” “Annemin durumunu benim yetkinliğimi sorgulamak için kullanma.” Vural Bey elini kaldırdı. “Kenan’ın sözünü bitirmesine izin verin.”
Kenan dosyayı açtı. Fiyatları yüksek olduğu iddia edilen 14 sözleşmenin hepsi kereste fiyatlarının dalgalı olduğu bir dönemde imzalandı. Bazı mallar ana depoya girmeden işlenmek üzere doğrudan taşeron atölyelere gönderildi. Fuat Bey hemen sordu. “Hangi taşeron atölyeler?” Kenan bir sayfa çevirdi. “Firma var. Listeyi satış departmanı hazırlıyor. Adresleri nerede? Ekleyeceğim.” Fuat Bey arkasına yaslandı. “Parası ödenmiş ama malın nerede olduğu hala belli değil. Bu normal bir yönetim şekli değil.” Kenan bana döndü. “Finans departmanı panik yaratan bir rapor göndermek yerine doğrudan satış departmanına sorabilirdi.” Sordum. “Kimse adres veremedi. Ana depo malı teslim almamış. Satın alma sorumlusu tedarikçiyle görüşmemiş. 3-0.” “Delik ödeme emri de onay limitinden kaçmak için ikiye bölündü.” Ayşe Hanım Kenan’a baktı. “Ödemeyi ikiye bölme talimatını kim verdi?” Kenan cevapladı. “Muhasebe bölümü talebi yanlış anlamış olabilir. Ben sadece hızlı işlem yapmalarını söyledim.” Sistem geçmişinin çıktısını masanın ortasına ittim. “2. Emir benim ilk işlemi reddetmemden hemen sonra oluşturulmuş. Aynı alıcı hesap, aynı sözleşme içeriği, aynı gün. Buna yanlış anlama denemez.” Odadaki hava ağırlaştı. Vural Bey kozmetik meselesine geçti. O anki ekspertiz raporu sadece kremin içeriğinin orijinal ürünle aynı olmadığını ve güçlü bir tahriş edici madde içerdiğini teyit ediyordu. Ürünü kimin değiştirdiği ve asıl amacının ne olduğu hala araştırılıyordu. Meral Hanım kendine gelmediği için ifade veremiyordu. Zeynep ortaya çıkmamıştı. Tabletteki mesaj sadece dışarıdan not edilmişti. Resmi bir veri çıkarma işlemi yapılmamıştı. Kenan bu boşluktan yararlanarak karşı saldırıya geçti. “Kremi benim değiştirdiğime dair bir kanıt var mı? Malı teslim alan ve hediyeyi saatlerce evde tutan Aslı Hanım kendisi. Sordum. Peki sen telefon görüşmesinde krem’in anneni tehlikeye atabileceğini nereden biliyordun? Panikledim. Abarttım. Annenin düştüğünü duymadan önce panikledin. Kenan Vural amcaya döndü. “Şirket meselelerini görüşüyoruz. Karı koca davası değil.”
Vural Bey başını salladı. “Doğru. O konu yetkililere devredildi. Yönetim kurulu yerine karar vermez.” Vural amcanın sözleri adildi ama aynı zamanda o an için kozmetik olayını Kenan’ı koltuğundan etmek için kullanamayacağım anlamına geliyordu. Ardından Selma Hanım odaya davet edildi. Üzerinde eski kahverengi bir hırka vardı. Ellerini çantasının kenarını sıkıca tutuyordu. Fuat Bey depoda görünmeyen üç kereste sevkiyatını sorduğunda başını eğerek cevap verdi. “Malın doğrudan dış depoya gönderilmesi talimatı verildi. Ben evrakları satın alma departmanından aldığım için ona göre kayıt yaptım.” “Malı bizzat gördün mü?” Selma Hanım birkaç saniye sessiz kaldı. “Doğrudan sayım yapmadım. Dış deponun nerede olduğunu biliyor musun?” “Hayır.” Ona baktım. Yüzü gergindi. Gözleri benimle temas kurmaktan kaçınıyordu. Korkuyordu. Ama o toplantıda korku bir delil olarak tutanağa geçirilemezdi. Selma Hanım’dan sonra Lale geldi. Lale kendi dükkanının Anka Mobilyaya yapıştırıcı, aksesuar ve dekorasyon malzemeleri tedarik ettiğini doğruladı. Gerçek işlemlere ait birkaç fatura sundu. Bu da tüm ticari ilişkinin hemen sahte olarak kabul edilmesini engelledi. Sordum. “Faturalardaki mal miktarı teslim edilen gerçek malla tamamen örtüşüyor mu?” Lale dudağını ısırdı. “Ben doğrudan depoda durmuyorum. Çalışanlarım ilgileniyor.” “Sen dükkanın sahibisin.” Kenan araya girdi. “Henüz bir sonuç yokken kız kardeşimi sanık sandalyesine oturtmayın.” Lale başını eğdi. Abisini korumadı ama gerçeği söyleyecek cesareti de henüz yoktu. İki saatten fazla süren toplantının ardından Vural Bey üyelerden geçici tedbirler için oy kullanmalarını istedi. Kenan’ı derhal görevden almak için yeterli kanıt yoktu. Diğer dört üye anlaştı. Kenan genel müdür olarak görevine devam edecekti. Ancak 1.0 üzerindeki tüm işlemler için Vural Bey’in son onayı gerekecekti. Şirket bağımsız bir denetim firması tutacak. Sunucuyu yedekleyecek. Devam et…
.
Bu hikâye gerçek bir ailenin sessiz çöküşünü anlatıyor. Bir evlilik, bir şirket, bir miras ve bir annenin sonu. Sabır ve ihanet arasındaki çizgi çok ince. Gerçekler sonunda ortaya çıkıyor. Ve bazen o gerçekler insanı parçalıyor.