1984’te Üsküdar’da kaybolan 6 yaşındaki Yıldız ikizleri…33 yıl sonra Facebook’ta şok edici sır çıktı
**Sessiz Yıldızların Haykırışı: Üsküdar’daki Kayıp İkizlerin ve Bodrum’daki Saklı Kasetin Gizli Hikâyesi**
1984 Kasım’ının soğuk bir gecesiydi. İstanbul Üsküdar’da, Paşa limanına yakın eski bir mahallede Zehra Yıldız’ın evi sessizce uyuyordu. Elektrik kesintisi tam o sırada başlamıştı. 6 yaşındaki ikiz oğulları Yusuf ve Yaman, mutfaktan mutfağa koşarak oyun oynuyordu. Bir anda hiçbir iz, hiçbir tanık, hiçbir açıklama olmadan ortadan kayboldular. Anne Zehra’nın yüreğindeki yara 33 yıl boyunca kanaması izin vermedi. Her gece aynı anı yaşadı: Karanlıkta el yordamıyla ilerlerken çocuklarının sesini duyamamak. Işıklar geri geldiğinde ev boş, kapı ardına açık bırakılmıştı. Yusuf ve Yaman’ı kimse bulamadı. Aile parçalandı. Zehra bir daha evlenmedi, çocuk odasını hiç değiştirmedi, her yıl kaybolma yıldönümünde pencereye mum yaktı.

33 yıl sonra, Kasım 2017’nin soğuk bir gecesinde İstanbul Üniversitesi tarihçi Caner Demir, Üsküdar’ın Paşa limanındaki eski bir konakta bodrum katındaki bir malzeme deposunda kırmızı bir ahşap kutu buldu. Kutunun kapağında iki küçük erkek çocuğun oyulmuş portresi vardı. İçeride mavi bir çocuk kazağı, minik bir ayakkabı ve eski bir portatif kasetçalar duruyordu. Caner kaseti tamir edip dinlediğinde zihninden soğuk bir ürperti geçti: “Anne, üşüyorum… Neredesin?”
Kaseti akıllı telefonuna bağladı, sesi kaydetti ve Facebook’a yükledi. Video saatler içinde binlerce kez paylaşıldı. İnsanlar yorum yaptı. Bazıları şaka dedi, bazıları eski bir kayıp çocuk vakasını hatırladı. Çengelköy’de gümüş saçlı Zehra Yıldız televizyon karşısında haberleri izliyordu. Spiker “İlginç bir sosyal medya olayı” derken kaset sesi odayı doldurdu. Zehra’nın elindeki çorba kasesi yere düştü. “Yusuf!” diye haykırdı. Yaman elini titreyerek telefonu aradı. Derya teyzesi de aynı anda haberi duydu.
O gece üç insan görünmez bir bağla birbirine bağlandı: Caner, Zehra ve Derya. Caner kasetin diğer içeriğini inceledi. Kutunun alt kısmında sekiz köşeli yıldız işareti vardı. Etrafında garip çizgiler… Aynı işaret Beykoz’daki Karaca Okulu’nun eski müdürünün yüzüğünde de görülüyordu. Caner araştırmaya başladı. Karaca Okulu 90’larda kapanmıştı ama eski binası Beykoz’da duruyordu. Yeni Nesil Eğitim Vakfı tarafından işletiliyordu.
Zehra sevinçle Caner’i aradı. “Oğullarım yaşıyor, Derya!” dedi. 15 Kasım 1984’te kaybolmuşlardı. Zehra albümden fotoğrafları çıkardı: İkiz çocuklar aynı mavi kazak içinde, aynı yüz. Caner kaseti dinlemişti. Zehra mektup buldu: Kocası Selim’in el yazısıyla yazılmış, 12 Kasım 1984 tarihli bir mektup. “Eğer bu mektubu okuyorsan… Çocuklarımız için endişeleniyorum. Beykoz’daki Karaca okuluna git. Gerçeği biliyorlar. Seni seviyorum.”
Caner ve Derya hemen Zehra’yı kafeye çağırdı. Zehra Caner’e “Oğlum Yusuf!” dedi. Caner titreyen elleriyle kazağı aldı. “Ben örmüştüm…” Zehra ağlıyordu. Caner kasetin diğer kısmını da inceledi: Kutunun altındaki işaret aynıydı.
Akşam Beşiktaş’taki dairede Caner e-posta aldı: “Kadınla konuşma. Zehra Yıldız tehlikeli. Çocuklarının ölümünden o sorumlu.” Zehra telefonu kapattı: “Bu bir yalan!” Derya sakinleştirmeye çalıştı. “Bu bizi korkutmak isteyen biri.”
Karaca Okulu’na gittiler. Eski binada toz ve nem kokuyordu. Müdür odasında kilitli bir metal kutu buldular. İçinde 1980-1985 tarihli dosyalar: Özel evlat edinme programı. Çocuk fotoğrafları, sağlık raporları… Hepsi aynı fiziksel özellikte: Badem gözler, ince yüz hatları. Sekiz köşeli yıldız işaretli dosyalar vardı. Zehra bir dosyada oğlunun fotoğrafını gördü: “Ali Kaya, 5 yaş.” Ama o Yusuf’a benziyordu. Caner bir yırtık gazetede New Nesil Eğitim Vakfı’nı ödüllendirilen bir fotoğraf buldu: Doktor Osman Karaca, sekiz köşeli yıldız yüzüğünü takmış, eski bir siyasetçiyle el sıkışıyor.
Anonim mesajlar gelmeye başladı. Caner e-postada bir ses dosyası aldı: “Merhaba, adım Levent… Belçika’da tek çocuk olarak büyütüldüm. Yakın zamanda babamın gizlediği eski bir kaset buldum. İçinde çocuk sesim var… Türkçe konuşuyorum. Bir anneyi çağırıyorum.” Zehra’nın gözleri doldu. “Yusuf…” Levent mesajı inceledi. “O kaset Üsküdar’daki konağın bodrumunda bulduğum kasetle aynı olabilir mi?” Zehra heyecanlandı. “Evet… Anne, üşüyorum. Neredesin?”
Levent aradı. “Merhaba Levent. Ben Caner Demir…” Levent sesi titredi. “Ben Yusuf’um… Gerçek adın Yusuf.” Zehra ağladı. “Oğlum ben Zehra annen!” Levent şaşkınlık içinde: “Özür dilerim ama ben sizi tanımıyorum.” Zehra umutla: “Oğlum, ben Zehra annen. 1984’te Üsküdar’dan kayboldun. İkizin Yaman’la.” Levent’in sesi soğuk: “Senin oğlum değilim.” Caner araya girdi: “Belki yüz yüze görüşebiliriz.”
Brüksel’e gittiler. Zehra ilk kez ülkeden çıkıyordu. Levent uzun boylu, koyu saçlı, ciddi bakışlı bir adamdı. Zehra onu görür görmez kalbi sıkıştı. “Merhaba!” dedi Levent. Zehra mavi kazak çıkardı: “Bu senindi.” Levent dondu. “Bu… rüyalarımda gördüğüm kazak.” Apartmanda kaset buldu. Fotoğraf: İkiz çocuklar kol kola, arkasında “Yusuf ve Yaman 1984”. Zehra bayıldı. Levent endişeyle: “Neden? Kimse bana söylemedi? Ben kimdim?”
Levent evlat edinen ailesini anlattı. Mektup: “Çocuğun kardeşi hakkında soru sorduğumda tedirgin oldu… Diğer çocuk nerede?” Levent pencereye döndü. Camda bir yansıma gördü: “Bana benzeyen ama ben olmayan bir yüz.” Zehra fısıldadı: “Yaman!”
Levent karar verdi: Kardeşini bulmak istiyordu. İstanbul’a döneceklerdi. Mehmet adında bir bekçi aradı. 1984’te Karaca okulunda çalışıyordu. “Bir gün bir adam geldi. Yüzüğünde o sembol… Sekiz köşeli yıldız. Küçük çocuğu alıp götürdü. Yusuf diye sesleniyordu. Kardeşini arıyordu.” Mehmet devam etti: “Çocuğu Kayseri’deki bir yurda verdiler. Birkaç ay sonra oradan da kayboldu. Bazıları çocuğun öldüğünü, bazıları bir çiftliğe gönderildiğini söyledi.” Levent duvara yaslandı: “Yaman’ımı bulmalıyız.”
Çengelköy’e gittiklerinde ev dağınık, çekmeceler açılmış, kaset çalar parçalanmıştı. Üzerinde bir not: “Bazı sesler sessiz kalmalıdır.” Zehra oğlunun odasına girdi. Oda tamamen darmadağın, yataklar paramparça. Caner konaktaki kaset çalarını getirdi. Üzerinde not vardı.
Bodrum’a gittiler. Selim’in dolabında gizli evraklar vardı. Sekiz köşeli yıldız alçıya kazınmış. Selim’in mektubunda aynı sembol vardı. Zehra: “Babam da bu organizasyonun parçası mıydı?”
Derya Eskişehir Yetimler Müdürlüğü’nden 1990 fotoğrafını buldu: Soluk bir fotoğraf, yetimhane bahçesinde sıralanmış çocuklar. Köşede tek başına oturan, bir gözü bantlı çocuk: “Hasan Yaman.” Zehra’nın kalbi durdu. “O benim oğlum!”
O gece Caner Havalimanı’na gidip biletleri Eskişehir’e değiştirdi. Zehra: “Yaman’ı bulacağız. Ailemizi birleştireceğiz.”
Eskişehir’e gittiler. Huzur evinde Ayşe Hanım: “Hasan Yaman burada. Konuşmuyor, sadece çiziyor. Bir gözü görmüyor, zihinsel sorunları var.” Bahçede yaşlı bir adam oturuyordu. Zehra tanıdı: “Yaman!” Adam sol gözüyle baktı. Sol göz Levent’inki gibi koyu kahverengi. Sağ gözü beyaz bulutla kaplı. Yaman kağıda sekiz köşeli yıldız çiziyordu. Zehra dizlerinin üzerine çöktü: “Oğlum ben annenim!” Yaman başını kaldırdı. Sonra tekrar çizime döndü.
Levent kardeşinin yanına oturdu: “Merhaba. Ben Levent yani Yusuf. Senin kardeşinim. İkizin.” Yaman başını kaldırmadı. Zehra oğlunun elini tutmaya çalıştı. Yaman çekti. Levent: “Sen beni duyuyor musun? Anne seni arıyordu.” Yaman’ın gözleri buğulandı. Titreyen eliyle Levent’in yüzünü okşadı. “Özdeş… Karanlıktı.” Sonra kendi yüzüne dokundu. “Seni çağırdım. Duymadın.”
Zehra ağladı. Levent gözyaşlarını tutamadı. “Üzgünüm kardeşim. Seni duyamadım.” Yaman sessizliğine döndü. Ama o gece ilk kez konuştu: “Anne, üşüyorum.”
Zehra oğullarını eve götürmek istedi. Yaman’ın kimliği eksikti: Doktor Osman Karaca’nın imzasıyla. Karaca hâlâ yaşıyordu. Eskişehir’e dönecekler, Karaca’yı bulacaklardı. Zehra: “Yaman’ımı bulacağız. Ailemizi tamamlayacağız.”
Bu hikâye, bazı gerçeklerin ne kadar derine gömülürse gömülsün er ya da geç yüzeye çıktığını hatırlatıyor. Sekiz köşeli yıldız, özel evlat edinme programı, kayıp çocuk vakaları… İstanbul’un karanlık sokaklarında, Bodrum’un bodrumlarında, Beykoz’un eski okulu binasında ve Eskişehir’in huzur evindeki sırlar hâlâ susuyor. Ama bir anne, bir baba, bir kardeş ve bir oğulun sesi artık susmuyor.
Zehra’nın 33 yıllık sessizliği kırıldı. Levent’in kimlik şoku ve Yaman’ın yarası hâlâ kanıyor. Ama ikiz kardeşler bir annenin gözyaşları arasında yeniden birleşti. Yaman’ın “Anne, üşüyorum” diye fısıldaması, kasetin sesi gibiydi: Bir ses, sessizliği bozan bir ses.
Bu hikâye bize gösteriyor ki kayıp parçalarımızı asla bırakmamalıyız. Bir kaset, bir mektup, bir fotoğraf… bazen yeter. Belki de sizde de bekleyen bir hikâye var. Belki bir ses, bir görüntü, bir isim. O zaman susmayın. O zaman paylaşın. Çünkü bazı sesler asla susmaya mahkum edilmemeli.