7 BORDO BERELİ 130 TERÖRİSTİN ARASINDA 58 SAAT KALDI! 💀 Kandil’den Böyle Çıktılar | Dünya İnanamadı
7 BORDO BERELİ 130 TERÖRİSTİN ARASINDA 58 SAAT KALDI! 💀 Kandil’den Böyle Çıktılar | Dünya İnanamadı
Kandil Dağı’nın en derin vadilerinden birinde, PKK’nın en büyük koordinasyon kamplarından birinin tam ortasında, Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın en seçkin yedi operatörü elli sekiz saat kaldı. Yüz otuz teröristin arasında, tek bir kurşun ateşlemeden çıktılar. Bu, dünya istihbarat tarihine geçecek türden bir keşif operasyonunun hikâyesiydi. Yalnızca hayatta kalmanın değil, soğukkanlılığın, disiplinin ve sınırları zorlayan bir kararlılığın da hikâyesi.
Olayların başladığı gün Ankara’daki Özel Kuvvetler Komutanlığı karargâhında sabahın erken saatleriydi. Kasım ayının soğuğu camları buğulandırmış, şehir henüz uyanmamıştı. Teşkilatın son iki ayda derlediği istihbarat raporları masanın üzerinde birikmişti ve hepsi aynı noktaya işaret ediyordu. Kandil’in güneybatı yamacında, PKK’nın Yıldız 3 olarak kodladığı kampta kritik bir toplantı gerçekleşecekti. Bu toplantıda örgütün saha komuta yapısı yeniden belirlenecek, yeni operasyon planları masaya yatırılacaktı. Dolayısıyla o masaya oturacak isimler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yıllardır aradığı hedeflerdi.

İstihbarat üç koldan geliyordu. Uydu görüntüleri son haftada Yıldız 3 bölgesinde alışılmışın dışında bir hareketlilik tespit etmişti. Araç izleri, yeni kurulmuş mevziler ve ısı imzaları bunu destekliyordu. İkinci kaynak, bölgede uzun süredir çalışan bir teşkilat varlığının ilettiği saha raporuydı. Üçüncüsü yakalanan şifreli telsiz trafiğiydi. Kırılan mesajlarda “merkezi koordinasyon” ifadesi tekrar tekrar geçiyordu. Üç kaynağın örtüşmesi, analistlerin aylardır beklediği fırsatı işaret ediyordu.
Binbaşı Serdar, on yedi yıllık askerlik kariyerinin en zorlu brifingini o sabah verdi. Otuz beş yaşında, Suriye’de dört farklı operasyona katılmış, Afrin’de bir timi sıfır kayıpla geri çıkarmış bir subay olarak planı hazırlayanların başındaydı. Ekranın önünde topladığı altı kişi de onun kadar tecrübeliydi. Her biri özel kuvvetlerin en zorlu eğitimlerinden geçmiş, en az bir sınır ötesi operasyona katılmıştı. Ama bu sefer görev farklıydı. Hedef bir kişi değil, bir toplantının fotoğrafıydı. Kimler oradaydı? Ne konuşuldu? Hangi kararlar alındı?
“Keşif ve belgeleme operasyonu,” dedi Serdar, haritanın üzerindeki noktayı işaret ederek. “Çatışma yok, temas yok. Gidiyoruz, görüyoruz, dönüyoruz.” Masanın etrafındaki yedi adam sessizce haritaya baktı. Herkes aynı şeyi düşünüyordu ama kimse söylemedi. Kandil, böyle planların nadiren planlandığı gibi gittiği bir yerdi.
Tim, kasım ayının on dördüncü gecesi sınırı geçti. Hakkâri’nin dağlık kesiminden, önceden belirlenmiş bir güzergâh üzerinden sessizce ilerlediler. Helikopter destekli bir infil planlanmıştı. Ancak Kandil üzerindeki hava koşulları son dakikada bunu imkânsız kıldı. Alçak bulut tavanı ve yoğun türbülans, pilotların güvenli bir alçalma yapmasını engelliyordu. Böylece yedi adam, yüz kilonun üzerinde ekipman taşıyarak kendi ayaklarıyla yürümeye başladı. Planın ilk sapmasıydı. Son sapma olmayacaktı.
İlk on iki saat nispeten sorunsuz geçti. Sıcaklık eksi on iki dereceye düşmüş, rüzgâr keskin bir jilet gibi açık deriye yapışıyordu. Ama soğuk bu adamlar için eski bir dost gibiydi. Beden ısısını düşürür, kızılötesi kameralardan kaçmayı kolaylaştırırdı. Her adımı önceden hesaplanmış, her mola noktası coğrafi verilerle belirlenmiş bir güzergâhı takip ettiler. Keskin nişancı Astsubay Kıdemli Üstçavuş Caner en arkada yürüyordu. Arkayı kapatmak, izleri kontrol etmek ona düşmüştü. Zaman zaman durur, döner, gelinen yöne bakardı. Kar üzerindeki izler ay ışığında gümüş gibi parlıyordu.
Tim yedi kişiydi ve her biri farklı bir uzmanlık taşıyordu. Binbaşı Serdar komuta ve operasyon planlamasından sorumluydu. Astsubay Kıdemli Başçavuş Yusuf timin gözlemcisiydi. Dürbün ve termal kamerayla saatlerce bir noktaya bakabilir, sahneyi fotoğraf netliğinde zihnine işleyebilirdi. Caner keskin nişancıydı. Nereye adım atacağını seçerken sanki zemini dinler gibi ilerler, her hareketi hesaplı yapardı. Astsubay Üstçavuş Emre telsiz ve sinyal operatörüydü. Sırtındaki ekipman timin en ağır yükünü oluşturuyordu ama bu konuda tek kelime etmemişti. Astsubay Kıdemli Çavuş Rıza patlayıcı ve bomba imha uzmanıydı. Kamp yakınlarındaki olası tuzakları tespit etmek de onun göreviydi. Astsubay Çavuş Hakan medikal sorumluluğu üstlenmişti. Timin sağlık durumunu takip eder, gerektiğinde sahada müdahale ederdi. Son olarak Astsubay Çavuş Mert timin en genç ve en yeni üyesiydi. Bu onun ilk uzun süreli sınır ötesi operasyonuydu.
İkinci günün sabahına doğru Emre beklenmedik bir sinyal yakaladı. Kandil’deki PKK frekansları normalden çok daha yoğundu. Trafik artmış, şifreli mesajlar peş peşe geliyordu. Toplantının ertelenip ertelenmediği merak edildi. Serdar kısa bir değerlendirme yaptıktan sonra devam kararı aldı. “Devam ediyoruz. Bilgi gelecek.” Bilgi gerçekten geldi. Ankara’dan gelen şifreli mesaj netti. Toplantı planlandığı gibi yirmi dört saat içinde gerçekleşecekti. Tim hızlanmalıydı.
Yıldız 3 kampı Kandil’in güneybatı yamacında, doğal bir çukurun içine kurulmuştu. Üç tarafı kayalıkla çevrili bu konum hem hava saldırılarına karşı doğal bir kalkan oluşturuyor hem de yaklaşan tehdidin erken fark edilmesini kolaylaştırıyordu. Kampta sabit barınak yoktu. Prefabrik konteynerler, naylon branda ile örtülmüş ahşap yapılar ve yeraltına gömülmüş sığınak girişleri birbirine karışmıştı. Yıllar içinde bu kadar çok operasyona sahne olan Kandil, artık her türlü saldırı yöntemini bilen bir örgütü barındırıyordu. Dağda geçirilen on yıllar PKK’ya bir şeyi öğretmişti. Dikkat her şeyden önce gelirdi.
Tim kampı ilk kez dürbünle gördüğünde saat öğleden sonra üçtü. Serdar Yusuf’un yanına sokuldu. “Kaç kişi?” diye sordu kısık sesle. Yusuf bir süre saydı, dudaklarını hafifçe kıpırdatarak. “Görebildiklerim,” dedi. “Seksen, belki doksan.” Serdar dişlerini sıktı. İstihbarat kampın kırk ila elli kişilik bir kapasitede olduğunu söylemişti. Gerçek sayı çok daha fazlaydı. Toplantı nedeniyle bölgenin dışından gelen gruplar kampa yerleşmişti. Ankara’ya kısa bir rapor gönderildi. Cevap geldi ama görev değişmemişti. Devam edin, toplantıyı belgeleyin.
Asıl sorun henüz başlamamıştı. O gece geç saatlerde gözlem mevziine yerleşen timin üzerinden beklenmedik bir şey geçti. Bir terörist devriyesi. Normalde bu rotanın bu saatte kapalı olması gerekiyordu. İstihbarat raporu bunu açıkça belirtmişti. Ne var ki Kandil’de istihbarat her zaman yüzde yüz doğru çıkmıyordu. Dört kişilik devriye grubu tepeden geçerken timden yalnızca on yedi metre uzaktaydı. Serdar nefesini tuttu. Yanındaki altı adam da tuttu. Hiç kimse kıpırdamadı. Hiç kimse silahına dokunmadı. Devriye fenerlerini sağa sola tutarak ilerledi. Kar tabanı üzerinde bıraktıkları izler ışıkta parlıyordu. Bir an için en öndeki adam durdu ve etrafına baktı. Serdar o anı sonradan şöyle tarif etti: “Hayatımda o kadar çok şey düşündüm ki hiçbir şey düşünemedim.” Fener soldan sağa geçti, kayalıkları taradı. Tim kayaların arasında taş gibi duruyordu. Işık bir anlığına Mert’in miğferinin kenarına değdi. Kimse nefes almadı. Adam feneri geri çekti ve yürüdü. Devriye geçti. Tim nefes aldı.
Ama geri çekilmek artık mümkün değildi. Kampa doğru ilerleyen yol, devriyenin çıktığı noktadan geçiyordu. Şimdi kamp ile geri çekilme yolu arasında sıkışmışlardı. Serdar haritaya baktı, alternatif çıkış güzergâhını gözden geçirdi. Bu güzergâh kampın doğu kanadından geçiyor ve çok daha uzun sürüyordu. “Misyon önce,” dedi kısık sesle. “Belgelemeyi tamamlıyoruz, sonra çıkıyoruz.” İşte o an elli sekiz saatlik hayatta kalma mücadelesinin gerçek başlangıcıydı.
Toplantı ertesi sabah başladı. Tim kayalıkların arasındaki mevziden kamp aktivitesini kayıt altına alıyordu. Yusuf’un omzundaki termal kamera sessizce çalışıyor, Emre’nin telsiz ekipmanı her frekansı tarayarak örgüt içi iletişimi yakalıyordu. Serdar dürbününü indirmeden saatlerce baktı. İsimleri, yüzleri, hareketleri zihnine kazıdı. Rıza çevredeki zemini dikkatle inceliyordu. Kamp çevresinde tuzak kurulmuş bölgeler olup olmadığını tespit etmek onun göreviydi. İki ayrı nokta şüphe uyandırdı, tim o bölgelerden uzak durdu.
Toplantıya katılanların sayısı giderek arttı. Sabah sekizde elli kişiydi. Öğleye gelindiğinde doksan üçe çıkmıştı. Öğleden sonra timin saydığı rakam yüz otuzun üzerindeydi. Kandil’in dört bir yanından gelen gruplar Yıldız 3’te toplanmıştı. Bu, PKK’nın en az yılda bir düzenlediği büyük koordinasyon toplantılarından biriydi ve Türk Silahlı Kuvvetleri bunu ilk kez bu kadar yakından belgeliyordu. Yusuf kamerasını asla indirmedi. Serdar Ankara’ya saatlik kısa raporlar gönderdi. Yüz otuz teröristin arasında yedi Türk askeri saklanıyordu ve her biri bunun farkındaydı.
Saatler ilerledikçe tehlike arttı. Öğleden sonra iki devriye grubu daha gözlem noktasının yakınından geçti. Birincisi uzaktan fark edildi, tim önceden mevzi değiştirdi. Geçiş sorunsuz atlatıldı. İkincisi çok ani geldi. Mert, bir adamın kendisinden üç metre öteden geçtiğini hissetti. Adam durdu, etrafına baktı, taş zemine eğilip bir şeye dokundu, sonra devam etti. Tim kayaların arasında taş gibi hareketsizdi. O anlarda insan vücudunun nasıl çalıştığını anlamak zordu. Kalp yüz atmıştı ama eller sabitti. Nefes yüzeysel, kaslar kontrollü. Bunu sağlayan yalnızca antrenman değildi. Yıllarca birlikte görev yapmanın getirdiği derin güven de buna katkı sağlıyordu. Her biri diğerinin ne yapacağını biliyordu. Söylemeden.
Günün son ışıklarıyla birlikte toplantı dağılmaya başladı. Gruplar farklı yönlere çekildi. Kamp nüfusu azaldı ama tamamen boşalmadı. Yüzden fazla kişi hâlâ oradaydı. Serdar son verileri Ankara’ya aktardı. Cevap kısa ve netti. Tebrikler. Şimdi çıkın.
İkinci gecenin başlamasıyla hava koşulları kötüleşti. Kandil’e özgü ani kar fırtınaları görüş mesafesini neredeyse sıfıra indirdi. Rüzgâr kayalıkların arasında uğultuya dönüşüyor, kar taneleri yatay uçuyor, yüze iğne gibi batıyordu. Bu bir tehlikeydi ama aynı zamanda bir fırsattı. PKK devriyelerinin de görüşü azalmıştı. Serdar kararını verdi. “Çıkıyoruz. Şimdi.”
Alternatif güzergâh planlandığı gibi doğu kanadından geçiyordu. Ancak bu kesimde beklenmedik bir sorun vardı. Toplantıya gelen gruplardan biri bu yöne konaklama kurmuş, çadırlar ve ateşler yakılmıştı. Ateşlerin sarı ışığı kar fırtınasının ortasında tuhaf bir sıcaklıkla parlıyordu. Güzergâh fiilen kapanmıştı. Tim yeniden durdu. Seçenekler azalıyordu. Ya beklemek, ya çatışmak, ya da düşünmek. Serdar düşündü. Kampın batı yakasında, kayalıkların dibinde dar bir geçit vardı. İstihbarat haritalarında bu geçit aktif devriye hattı olarak işaretlenmişti ve normalde yaklaşılması önerilmiyordu. Ama bu gece kar fırtınasının yarattığı sıfır görüşte devriyeler ya içerideydi ya da korunaklı mevzilere çekilmişti. Belki bu geçit kullanılabilirdi.
“Risk hesabı şu,” dedi Serdar sakin bir sesle. “Batı geçidi yüzde altmış tehlikeli. Ama kalmak, gün ağarınca yüzde doksan tehlikeli.” Kısa bir sessizlik oldu. Batı geçidi. Kimse itiraz etmedi.
Yedi adam geceyi adım adım ilerledi. Kar seslerini örttü, fırtına izlerini kapattı. Batı geçidine yaklaştıklarında saat gece yarısını geçmişti. Soğuk o noktaya kadar dayanılabilir bir düşman gibiydi. Artık gerçek bir düşman olmaya başlamıştı. Parmaklarda uyuşma vardı, yüzler yanıyordu. Hakan ara sıra durarak timin fiziksel durumunu değerlendiriyor, sessizce devam kararı veriyordu. Geçidin girişine yüz metre kala Caner işaret yaptı. Dur. İleride brandayla örtülmüş bir sığınak vardı. İki terörist içerideydi, kar altında fırtınadan korunuyorlardı. Ara sıra hareket ediyorlardı. Biri öksürdü. Sesi rüzgârın içinde kayboldu. Serdar işaret diliyle talimatını verdi. Geçiyoruz. Kimse temas etmiyor.
Sonraki yirmi dakika, timin kolektif hafızasında en yavaş geçen dakikalar olarak yer etti. Yedi adam, iki teröristin on iki metre ötesinden karlı zeminde tek tek geçti. Her adım önceden düşünüldü. Hangi kaya, hangi kar kümesi, hangi zemin. Yusuf bir noktada kayaya tutunurken eli kaydı. Çıkan ses küçük bir çakıl sesiyle aynıydı. Sığınaktaki adamlardan biri kıpırdadı. Kimse nefes almadı. Adam döndü, baktı. Gördüğü şey fırtınadan savrulmuş bir dal parçasıydı. Tim geçti.
Geçitten çıktıktan sonra hızlandılar. Artık kampın dışındaydılar ama güvende değillerdi. PKK’nın aktif devriye bölgesi hâlâ on kilometre daha uzanıyordu. Serdar Ankara’ya konum mesajı gönderdi. Geçit aşıldı. Hareketliyiz. Sabah üçe doğru ilerleyiş aniden yavaşladı. Caner’in sesi kısık geldi. “Arkada hareket var.” Dürbünle baktı. Üç kişilik bir devriye güzergâhlarını takip ediyordu. Rastlantı değildi. Kar fırtınasında iz bırakmışlardı. PKK bu izleri bulmuştu. Şimdi takip ediliyorlardı.
Serdar seçenekleri değerlendirdi. Çatışmaya girseler devriyeyi bertaraf edebilirlerdi ama silah sesleri bütün bölgeyi alarma geçirecekti. Kaçsalar bitik bedenleriyle hızlı hareket etmeleri zordu. “Pusu,” dedi. “Ama silah yok.” Taktik basitti. Yolu değiştirmek, devriyeyi şaşırtmak. Beş kişiyi ağır yürüyüş güzergâhına gönderdi. İki kişiyle kendisi yan kayalıklara saklandı. Devriye geçtiğinde arkadan güzergâhı değiştirdiler. Üç adam sahte izleri izleyerek bambaşka bir yöne gitti. Kandil o gece yedi Türk askerine biraz daha alan açtı.
Sabah beşe gelindiğinde üçüncü bir sorun baş gösterdi. Emre telsizden gelen trafiği analiz ederken önemli bir şey fark etti. PKK kamp çevresinde yabancı iz arıyor gibiydi. Bazı frekanslar, bölgede beklenmedik bir hareket olduğuna dair şüpheyi ima eden kodlar içeriyordu. Bu, timin varlığından tam olarak şüphelenildiği anlamına gelmiyordu. Ama güvenlik önlemlerinin artırıldığına işaret ediyordu. Serdar bilgiyi Ankara’ya aktardı, tahliye penceresini öne çekme talebinde bulundu. Cevap geldi. Pencere sabit. Hızlanın.
Sabah altıda önlerinde kırk üç kilometre vardı ve bunu on sekiz saat içinde kat etmeleri gerekiyordu. Tahliye penceresi belirlenmişti. Hakkâri sınırının yakınında bir iniş bölgesi. Bir Sikorsky onları bekliyordu. Ama önce o noktaya ulaşmaları gerekiyordu. Günün ilk ışıklarıyla hava da açıldı. İyi haberdi, çünkü görüş arttı. Kötü haberdi, çünkü PKK’nın hava gözetleme kapasitesi de arttı. Örgütün yıllardır kullandığı bazı zirveler doğal gözlem noktalarıydı ve gün ışığında bu noktalar aktif hale geliyordu. Tim hızını düşürdü, kayalıkları daha dikkatli kullandı. Caner belirli aralıklarla arkaya bakıyor, Emre frekansları analiz ediyor, Yusuf yolun önünü taşıyordu. Serdar ortada yürüyordu. En kırılgan noktada, timin merkezinde.
Öğleyin bir ara terörist mevzisine yakın bir yamaçtan geçmek zorunda kaldılar. Mevzideki iki adam güneş altında uyuyordu. Tüfekleri dizlerinin üzerinde yatıyordu, başları öne düşmüştü. Tim on beş metrelik açıklıktan geçti. Bunu yaparken hiç kimse birbirine bakmadı. Hepsi yalnızca hedefe odaklandı. Sanki yedi gölge kayaların üzerinden süzüldü. Mevzinin tam karşısına geçildiğinde Serdar durdu. Bir saniye bekledi. Adamlar kıpırdamadı. Tim devam etti.
Öğleden sonra beklenmedik bir engel çıktı. Planlanan güzergâh üzerindeki bir vadi, gece boyunca eriyen kar sularıyla dolmuştu. Geçit yoktu. Ya kuzeye dolaşacaklardı ya güneye. Kuzey tahliye noktasına daha yakındı ama açık bir sırt hattından geçiyordu. Güney daha uzundu ama kayalıklar arasında örtü sağlıyordu. Serdar güneyi seçti. Bu seçim kırk beş dakika daha demekti.
İkinci günün öğleden sonrasında timin fiziksel sınırları zorlanmaya başlamıştı. Elli saati geçmişti. Uyku yoktu. Yeterli besin yoktu. Isınmak mümkün değildi. Kandil’in yüksek rakımı nefesi güçleştiriyordu. Hakan bütün üyeleri tek tek değerlendirdi. Emre’nin sağ elinde hafif donma belirtisi vardı. Kısa talimat verdi, devam etti. Rıza’nın sol dizi şişmişti. Eski bir sakatlığın nüksetmesiydi. Ağırlığını diğer bacağına verdi, şikâyet etmedi. Timin en genç üyesi Mert bir noktada yavaşladı. Adımları küçüldü, aralık açıldı. Caner yanına sokuldu. Söz söylemedi. Sadece sırtına vurdu ve devam etti. Mert de devam etti. Bu, özel kuvvetlerde sözün bittiği ve bedenin konuştuğu andı. Her asker o sınıra kaç kez geldiğini bilirdi. Önemli olan o sınırı aşmayı öğrenmekti. Mert öğrenmişti.
Güneş batmaya başladığında tim, tahliye noktasına yirmi iki kilometre kalmış bir mevzideydi. Serdar Ankara’ya mesaj gönderdi. Gecikiyoruz, dört saat. Cevap geldi. İniş bölgesi sabit, hava açık. Bekliyoruz. O kısa cevap, yedi adamın belki de son birkaç saatte en çok ihtiyaç duyduğu şeydi. Kimse yorum yapmadı. Kimse birbirine bakmadı. Sadece devam ettiler.
Karanlık bastıktan sonra ilerleme biraz kolaylaştı. PKK’nın gözlem noktaları gün ışığına bağlıydı ve gece görüş ekipmanı sınırlıydı. Tim bu avantajı kullandı. Tempo arttı, mola aralıkları kısaldı. Caner’in gece görüş gözlüğü rehberlik etti. Önlerindeki arazi görünür oldu. Soğuk hâlâ her biriyle ayrı ayrı savaşıyordu ama artık geri sayım başlamıştı.
Gece on birde Hakkâri sınırına yakın bir vadide bekliyorlardı. Kulakları gökyüzündeydi. Rüzgâr kesilmiş, dağ aniden sessizleşmişti. O garip, derin sessizlik. Kandil’i bilenler onun aldatıcı olduğunu bilirdi. Emre telsizi sıkıca tutuyordu. Gelen ses sakin ve netti. On dakika. On dakika sonra karanlık gökyüzünde dönen kanatlar belirdi. Helikopter vadiye alçaldı. Rotor sesi kayalıkların arasında gürleyen bir yankıya dönüştü ve o ses timin kulaklarında bir zafer müziği gibi çınladı. Tim teker teker içeri girdi. Binbaşı Serdar en son çıktı. Bir adım geride durdu, karanlığa son bir bakış attı. Kandil hâlâ oradaydı. Ama o yedi adam da oradaydı.
Helikopter havalandığında saat gece yarısını dört dakika geçmişti. Elli sekiz saat yedi dakika.
Ankara’ya döndüklerinde brifing odası doluydu. Yusuf’un termal görüntüleri, Emre’nin telsiz kayıtları, Serdar’ın zihnine kazınan her yüz, her ses, her hareket raporlara dökülmüştü. Toplantıya katılan yirmi üç üst düzey isim tespit edilmişti. Bunların on dördü daha önce hiç görüntülenmemiş, kayıtlara girmemiş kişilerdi. Bu isimler bir gecede Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en değerli hedef listesine girdi. Sonraki üç ay boyunca bu bilgiler üzerinden planlanan nokta operasyonlarında kırk yedi terörist etkisiz hale getirildi. PKK’nın saha komuta yapısında derin gedikler açıldı. Bütün bunlar, tek bir kurşun ateşlenmeden gerçekleştirilen o elli sekiz saatlik keşif operasyonunun doğrudan sonucuydu.
Ama hiçbiri kamuoyuna duyurulmadı. Resmi kayıtlarda o günlere ait tek satır vardı. Keşif operasyonu tamamlandı. Kayıp yok.
Binbaşı Serdar brifingden sonra karargâhın koridorunda bir süre yürüdü. Pencereden Ankara’nın aydınlık şehir siluetine baktı. Kandil’de üzerinden geçen rüzgâr, yüz otuz teröristin arasında tuttuğu nefes, Mert’in o yavaşladığı an, geçidin on iki metresindeki sığınak, Yusuf’un kayaya çarpan eli. Hepsi zihninin bir köşesinde sıralı duruyordu. Büyük ihtimalle hep orada duracaktı. Bu işin kuralı buydu. Yaşananlar içeride kalırdı. Dışarı çıkan yalnızca sonuçtu. Ve sonuç belliydi.
Kandil o elli sekiz saatte yedi Türk askerini yutamadı. Dağlar sert olabilirdi. Tehlike gerçek olabilirdi. Düşman sayıca üstün olabilirdi. Ama Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu dağlara gönderdiği adamlar her koşulda işlerini yaptı. Sessizce, görünmeden, iz bırakmadan. Ve döndü.