(FINAL: PART 2)Nişanlımın Ailesiyle Tanışırken Fakir ve Saf Bir Kız Gibi Davrandım – Meğerse…
O zümrüt yeşili elbiseyle o şatafatlı çadırdan çıkıp İstanbul’un serin gecesine karıştığım anın üzerinden tam on bir ay geçmişti. O gece, arkamda sadece yıkılmış bir kibir imparatorluğu değil, kendi yalanlarının alevleri içinde kavrulan bir aile bırakmıştım. Ertesi sabah uyandığımda, hayatımın bir daha asla eskisi gibi olmayacağını biliyordum ama dürüst olmak gerekirse, kaderin benim için hazırladığı bu ikinci perdenin ne kadar çarpıcı olacağını ben bile tahmin edememiştim.
Demirkan ailesinin çöküşü, basının haftalarca dilinden düşürmediği bir pembe diziye dönüşmüştü. Üretici firmanın bayilik sözleşmesini iptal etmesi, tıpkı bir iskambil kulesinin altından çekilen ilk kağıt gibi her şeyi yerle bir etmişti. Bankalar kredileri geri çağırmış, alacaklılar kapıya dayanmış ve Berrin’in yıllardır şirketin içini boşalttığı gerçeği resmi makamlarca kanıtlanınca aile kendi içinde paramparça olmuştu. Haluk Demirkan geçirdiği kalp krizi sonrası hastaneye kaldırılmış, Pakize ise o çok övündüğü lüks villasını, tasarım çantalarını ve mücevherlerini haciz memurlarından kaçırmaya çalışırken magazin kameralarına yakalanmıştı. Ben ise tüm bu kaostan kilometrelerce uzakta, kendi dünyamda, kodlarımın ve projelerimin sessiz, güvenli sığınağındaydım. Şirketim beni teknoloji direktörlüğüne terfi ettirmişti. Hayatım, tam da babaannemin bana öğütlediği gibi; sade, onurlu ve kendi emeğimin üzerinde yükseliyordu.
Ta ki o puslu Kasım sabahına kadar.
İstanbul’un en büyük kongre merkezlerinden birinde düzenlenen Uluslararası Teknoloji ve İnovasyon Zirvesi’nde ana konuşmacılardan biriydim. Sahnede, yapay zeka ve siber güvenlik algoritmaları üzerine yaptığım sunumu bitirdiğimde, salonu dolduran yüzlerce kişiden kopan alkış tufanı içimi tarifsiz bir gururla doldurdu. Kürsüden inip kulise doğru yürürken, hayatın bana sunduğu o tuhaf ve acımasız ironiyle burun buruna geldim.
Koridorun loş ışıkları altında, elinde buruşuk bir kartvizit tutan, üzerine birkaç beden büyük gelen ucuz bir takım elbise giymiş, omuzları çökmüş bir adam bekliyordu. Mert’ti.
Onu ilk gördüğümde tanımakta zorlandım. O, her zaman marka giyinen, saçının tek bir teline bile özen gösteren, kibri duruşundan okunan adam gitmiş; yerine göz altları morarmış, saçlarına aklar düşmüş, yaşlı ve tükenmiş bir adam gelmişti. Beni gördüğünde yüzünde beliren o acınası umut ışığı, midemde bir şeylerin kasılmasına neden oldu.
“Elif…” dedi, sesi çatallı ve titrek çıkıyordu. “Seni dinledim. Sunumun… gerçekten harikaydı.”
Adımlarımı yavaşlattım ama durmadım. “Teşekkür ederim Mert. İzninle, katılmam gereken bir panel daha var.”
“Lütfen, sadece iki dakika,” diyerek önüme geçti. Gözlerindeki çaresizlik o kadar derindi ki, bir an için ona acımaktan kendimi alamadım. “Biliyorum, benden nefret ediyorsun. Haklısın da. Ama durumumuz çok kötü Elif. Babam hala hastanede. Annem… annem panik atak krizleriyle boğuşuyor, eski arkadaşlarının hiçbiri telefonlarına çıkmıyor. Berrin’in davası yüzünden tüm mal varlığımıza el konuldu. Şen ailesi… Aleyna, o geceki rezaletten sonra numaramı bile engelledi.”
İçimden soğuk bir rüzgar esti. “Bunları bana neden anlatıyorsun Mert? Senin ve ailenin hayatı artık benim sorunum değil. O gece çadırda verdiğin kararın sonuçlarını yaşıyorsun. Herkes kendi ektiğini biçer.”
“Elif, ben değiştim,” diyerek bir adım daha yaklaştı. “O gece, senin o sahnede durup gerçekleri yüzümüze haykırdığın gece anladım. Annemin kibrinin beni nasıl bir korkağa çevirdiğini anladım. Ben… ben seni gerçekten sevmiştim. Sadece bunu göstermeyi bilemedim. Şimdi sıfırdan bir yazılım girişimi kurmaya çalışıyorum. Melek yatırımcılara ihtiyacım var. Sen… sen bu sektörde çok güçlüsün. Belki benim projeme bir göz atarsın, belki bana bir referans olursun diye düşündüm.”
Gözlerine inanamayarak baktım. Beni onurumdan, kimliğimden vurmaya çalışan, beni aşağılayan annesine tek kelime edemeyen bu adam, şimdi gelmiş benim başarımın gölgesine sığınarak benden para ve nüfuz dileniyordu.
“Sen değişmemişsin Mert,” dedim buz gibi bir sesle. “Sen sadece gücün yer değiştirdiğini fark etmişsin. Dün benim fakir olduğumu sandığın için annenin eteğinin arkasına saklanıyordun, bugün benim güçlü olduğumu bildiğin için bana sığınıyorsun. Karakter paradan değil, zorluk anında omurganın ne kadar dik durduğundan belli olur. Benim sana verecek ne bir tavsiyem var ne de sermayem.”
Yanımdan geçip giderken arkamdan çaresizce ismimi seslendiğini duydum ama dönüp bakmadım. Kendi dramının içinde boğulmasına izin verdim. Ancak Mert’in bu çaresizliği, yaklaşmakta olan çok daha büyük ve tehlikeli bir fırtınanın sadece ilk esintisiydi. Ailesini tamamen kaybettiğini, itibarının yerle yeksan olduğunu gören bir başka kişi, Berrin, intikam ateşiyle yanıp tutuşuyordu ve benim hayatımı mahvetmek için son bir kumar oynamaya karar vermişti.
Zirveden döndüğümün ertesi haftası, çalıştığım X Teknoloji’nin merkez binasında büyük bir kaos yaşanıyordu. Şirketin siber güvenlik alarmları sabaha karşı çalmış, sistemlerimize dışarıdan ağır bir saldırı yapılmıştı. Ancak asıl şok edici olan, yönetim kurulunun acil toplantısında bana sunulan rapordu. Şirketin en gizli algoritmaları, rakip bir yabancı teknoloji firmasına sızdırılmıştı ve dijital ayak izleri, bu sızıntının doğrudan benim kişisel IP adresimden, benim şifrelerim kullanılarak yapıldığını gösteriyordu.
CEO’muzun karşısına oturduğumda, odada şirketin dışarıdan anlaştığı, Türkiye’nin en parlak siber güvenlik uzmanlarından biri olarak bilinen Sinan da vardı. Sinan, keskin hatlı yüzü, koyu renk, dikkatli gözleri ve gereksiz tek bir kelime bile etmeyen duruşuyla odadaki gerginliği daha da artırıyordu.
“Elif,” dedi CEO’muz ağır bir sesle. “Yıllardır bu şirketin belkemiğisin. Ancak önümüzdeki kanıtlar çok net. Şirket verileri senin bilgisayarından aktarılmış. Bu bir kurumsal casusluk ve biz soruşturma tamamlanana kadar senin yetkilerini askıya almak zorundayız.”
Dünyam başıma yıkıldı. Yıllarca tırnaklarımla kazıyarak inşa ettiğim kariyerim, itibarım, adım, saniyeler içinde koca bir kara lekenin altında kalmak üzereydi. Masanın üzerindeki log kayıtlarına baktım. Kodların arasına gizlenmiş transfer saatleri, tam da benim evde, uyuduğum saatlere denk geliyordu.
O sırada Sinan, masanın üzerindeki dosyayı kendine doğru çekti ve ilk kez konuştu. Sesi derin, sakin ama bir o kadar da otoriterdi. “Log kayıtları kusursuz görünüyor. Fazla kusursuz. Ancak bir yazılımcı kendi şirketini satacaksa, arkasında bu kadar net ve ışıklı bir dijital yol bırakmaz. Elif Hanım’ın cihazına bir ‘Truva Atı’ virüsü yerleştirilmiş. Biri onun bilgisayarını bir zombi cihaz olarak kullanıp, dışarıdan bu transferi gerçekleştirmiş. Soru şu: Elif Hanım’ın ev ağına fiziksel olarak kim erişti?”
O an zihnimde şimşekler çaktı. İki hafta önce, evimdeki internet bağlantısı sürekli koptuğu için servis çağırmıştım. Gelen teknisyen, evde yaklaşık bir saat kalmış, modemi değiştirip gitmişti. Sinan’a hızla döndüm. “Teknisyen… İnternet sağlayıcımın gönderdiği teknisyen. O bir saat boyunca bilgisayarımın yanındaydı.“
Sinan hafifçe gülümsedi, gözlerinde takdir dolu bir parıltı belirdi. “O zaman ava çıkıyoruz Elif Hanım. Sizinle çalışmak ilginç olacak.“
O günden sonraki dört gece boyunca, Sinan ile birlikte ofisin alt katındaki izole sunucu odasına kapandık. Ben sistemin mimarisini incelerken, Sinan ağ trafiğindeki o karanlık tünelleri kazıyordu. Birlikte çalıştıkça, Sinan’ın sadece zeki değil, aynı zamanda inanılmaz derecede dürüst ve sağlam karakterli biri olduğunu fark ettim. Demirkanların o gösterişli ama içi boş erkeklerinin aksine, Sinan sessiz bir güçtü. Saatler süren kod analizleri sırasında bana getirdiği bir fincan kahvede, bir hatayı bulduğumda yüzünde beliren o saf heyecanda, gerçek bir insanın sıcaklığını hissediyordum.
Dördüncü gecenin şafağında, Sinan derin bir nefes alıp ekranı bana çevirdi. “Yakalandın küçük fare,” diye mırıldandı.
Sisteme giren Truva Atı’nın kaynak kodunda, amatörce bırakılmış bir kripto cüzdan adresi bulmuştu. Bu adres, hacker’a yapılan ödemenin dijital iziydi. Kripto borsalarındaki hareketleri tersine mühendislikle takip ettiğimizde, paranın kaynağına ulaştık. Ödeme, Kıbrıs merkezli bir offshore hesabından yapılmıştı. Paravan bir şirketti ama şirketin imza yetkilisinin adı ekranda parladığında kanım dondu: Berrin Demirkan.
Berrin, şirketini dolandırıp hortumladığı ve savcılıktan kaçırdığı milyonların bir kısmını bu offshore hesabında tutuyordu. Demirkanların çöküşünden beni sorumlu tuttuğu için, kariyerimi bitirmek ve beni hapse attırmak adına karaborsadan bir hacker kiralayıp evime sahte bir teknisyen göndertmişti.
Sinan bana döndü. Gözlerindeki ciddiyet yerini büyük bir öfkeye bırakmıştı. “Bu kadın sadece itibarınla değil, özgürlüğünle oynamış. Şimdi ne yapıyoruz?