Hanımefendi, gelin size bir şey göstereceğim. Çocuğumun cenazesinden sonra öğretmen aradı.
Hanımefendi, gelin size bir şey göstereceğim. Çocuğumun cenazesinden sonra öğretmen aradı.
Oğlumu henüz 8 yaşındaki Arda’yı toprağa verdikten iki saat sonra telefonum titredi. Ekranda sınıf öğretmeni sevgi öğretmenin adı yazıyordu. Cenazeye de gelmişti. Bu saatte beni niye arıyordu?
Aramayı açtığımda sesi neredeyse fısıltı halindeydi. Korkudan boğazına düğümlenmiş gibiydi. Nefes nefeseydi. Sanki daracık bir dolapta saklanıyordu. “Bana mutlaka kendi gözlerimle görmem gereken bir şey bulduğunu, Arda’nın sıra gözünde kalan bir şey yüzünden hemen okula gelmem gerektiğini söyledi. Öğretmenler odasında beni bekleyecekti ve en önemli kısım şuydu. Aileme ve başka hiç kimseye tek kelime etmeyecektim. Bunun tehlikeli olduğunu söylediğinde içimdeki yas aniden tetikte bir paniğe dönüştü ve okula vardığımda öğretmenler odasının kapısının önünde gördüğüm siluet dizlerimi titretti.”

\Hikayeye tam girmeden önce gerçek anlar ailesinden bir şey rica ediyorum. Yorumlara şu anda bu hikayeyi nereden dinlediğinizi yazın. Kanalın büyümesi için videoyu beğenmeyi ve hala yapmadıysanız abone olmayı unutmayın. Böylece ben de sizler için daha fazla, daha sarsıcı gerçek hikayeler anlatmaya devam edebileyim. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Oğlumu toprağa verdikten iki saat sonra ev buz gibi bir cehennem gibiydi. Yasemin ve gece zambağı kokusu hala burnuma keskin keskin çarpıyordu. Siyah feracemin eteklerine bulaşmış ıslak toprağın kokusuyla birbirine karışıyordu. Salon hala insan doluydu. Herkes fısıltıyla taziye cümleleri kuruyordu. “Başın sağ olsun. Allah sabır versin” deyip duruyordu. Sözleri kulağıma boş bir uğultu gibi geliyordu. “Kabullenmelisin” diyorlardı. “Arda cennette artık çok huzurlu” diyorlardı. Ama o cümlelerin hiçbiri göğsümü parça parça yırtan acıyı hafifletmiyordu.
Arda henüz 8 yaşındaydı. Sağlıklı, neşeli, enerji dolu bir çocuktu. Doktor bunun nadir görülen ani bir kalp krizi olduğunu söylemişti. Tıbben açıklanabilen tuhaf bir anomali. Buna inanmak istemedim ama itiraz edecek halim de kalmamıştı. Yatak odasının bir köşesinde boş gözlerle Arda’nın geniş bir gülümsemeyle elinde koşu yarışında kazandığı kupayı tuttuğu fotoğrafına bakıyordum. Dışarıda kocam Murat misafirler ile tokalaşıyordu. Gözleri kıpkırmızı, yüzü şiş. Omuzları dünyayı taşıyormuş gibi çökmüştü. Herkes Murat’ın metanetine hayranlık duyuyordu. “Ne kadar güçlü bir eş, ne kadar fedakar bir baba” diyorlardı. “Karısının bu halinde bile ayakta durabiliyor.”
Kapının aralığından onu izlerken Murat’ın Arda’nın okuduğu vakfın başkanı olan Yücel Bey ile kucaklaştığını gördüm. Yücel Bey onun sırtını sertçe sıvazlıyor, bir baba gibi moral veriyordu. Aslında bu manzaranın beni duygulandırması gerekirdi ama içimde açıklayamadığım bir bulantı yükseldi.
Tam o sırada yatağın üzerindeki telefonum titredi ve beni düşüncelerimden kopardı. Ekranda sevgi öğretmen yazıyordu. Kaşlarım çatıldı. “Bu saatte niye arıyordu? Cenazeye de gelmişti zaten.” Titreye titreye yeşil tuşa bastım ve telefonu kulağıma götürdüm. Sesi kısık, boğuk bir fısıltı gibiydi. Panik içindeydi. “Nefesi hızlanmıştı. ‘Elif Hanım, lütfen beni dikkatle dinleyin’ dedi. ‘Okulda Arda’nın sıra gözünde bir şey buldum. Bunu sizin görmeniz gerekiyor. Şimdi hemen okula gelin. Öğretmenler odasında sizi bekleyeceğim. Ama sakın eşinize ya da başka kimseye söylemeyin. Çok tehlikeli.’”
Tehlikeli kelimesi boğazımdan buz gibi aşağı aktı. Kalbim hızlandı. Yasın felç edici ağırlığının yerini ani bir teyakkuz aldı. Bu unutulmuş bir defter ya da silgi meselesi değildi. Bu Arda ile ilgiliydi ve içgüdülerim yeni sevladımı kaybetmiş bir annenin içgüdüleri kontrolü ele geçirdi. Gözyaşlarımı kolumla sertçe sildim. “Oraya gitmem gerekiyordu. Ne demek istediğini öğrenmeliydim.” Odadan bilerek yavaşlamış, ağır adımlarla çıktım.
Murat hala ön terasta Yücel Bey ile sohbet ediyordu. Yanına gidip başımın çok ağrıdığını, arabada unuttuğum migren ilacını almam gerektiğini, biraz da hava almak için sitenin önündeki markete yürümek istediğimi fısıldadım. Murat gözlerimin içine öyle üzgün, öyle inandırıcı bir bakışla baktı ki neredeyse söylediklerime kendim bile inandım. İlaçları kendisinin alabileceğini söyledi ama nazikçe reddettim. “15 dakika kadar yalnız kalmaya ihtiyacım var” dedim. Yücel Bey ince bir tebessümle çok oyalanmamamı gece serinliğinin bünyeme iyi gelmeyeceğini söyledi. Başımı salladım. Saygıyla vedalaşıp sokağın sonunda park halinde duran arabama doğru yürüdüm.
O gece Arda’nın okuluna giden yol bitmek bilmedi. İnce bir yağmur başladı. Asfalt ıslanıp sokak lambalarının solgun ışığını ayna gibi yansıtmaya başladı. Kafamın içinde binlerce soru çarpışıyordu. “Sevgi öğretmen ne bulmuştu? Bu kadar korkmasına sebep olan neydi? Ve en önemlisi neden Murat’tan bile gizlememi istiyordu? Murat Arda için hep kusursuz bir baba olmuştu. En azından ben öyle sanıyordum. Sevgi öğretmenin kastettiği tehlikeyle Murat’ın bir ilgisi olamazdı. Buna inanmak istiyordum. Ama kalbimin duvarlarına yavaş yavaş tırmanan ince bir şüphe kök salmaya başladı. Hastanede Arda’nın bembeyaz yüzünü hatırladım. Doktor organlarının bir bir iflas ettiğini söylemişti. Oysa Arda’nın ciddi bir hastalık geçmişi hiç olmamıştı.”
Okul binası gece karanlığında ürkütücü görünüyordu. Ana kapı azıcık aralıktı. Sanki tam da benim için kilitsiz bırakılmış gibiydi. Güvenlik kulübesi boştu. Belki nöbetçi görevliler devriye geziyordu ya da okul tatil olduğu için geceleri kimse kalmıyordu. Arabamı sokağın kenarındaki büyük çınarın altına yoldan pek görünmeyecek bir yere çektim. Kimsenin arabamı burada görmesini istemiyordum. Hızlı adımlarla çiseleyen yağmurun altında okulun koridoruna koştum.
Gündüzleri çocuk sesleriyle çınlayan koridorlar şimdi mezarlık kadar sessizdi. Yalnızca topuklarımın fayanslarda çıkan yankısı duyuluyordu. Hedefim ikinci kattaki öğretmenler odasıydı. O katın koridorundaki ışıklar kapalıydı. Aşağıdaki bahçadan sızan loş aydınlık döşemelerin üzerinde solgun lekeler oluşturuyordu. Ama öğretmenler odasının kapısının altından içeriden sızan zayıf bir ışık çizgisi seçiliyordu. Sevgi öğretmen içeride olmalıydı. Adımlarımı hızlandırdım ama içimdeki kötü his adımda büyüdü. Hava ağırlaştı. Nefes almak zorlaştı. Sanki karanlığın içinden bir şey beni izliyordu. Arda’nın bana sevgi öğretmeni ne kadar sevdiğini anlattığı anları hatırladım. Çok sabırlı, çok iyi kalpli derdi. O kadar güçlü bir kadının bu denli korktuğunu duymak bile yeterince ürkütücüydü. Şimdi sıranın ucunda beni bekleyen şeyin daha da büyük bir şey olduğunu hissediyordum.
Öğretmenler odasının kapısına geldiğimde kapının tam kapanmamış olduğunu gördüm. Yaklaşık 10 cm’lik bir aralık vardı. Nefesimi tuttum. İçeriye bakmak için o boşluktan usulca eğildim ve o anda kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Sevgi öğretmen yalnız değildi. Odanın köşesinde dosya dolabının dibine doğru sıkışmış halde duruyordu. Yüzü bembeyazdı. Gözleri yuvalarından fırlamış gibi açılmış, tüm bedeni titriyordu. Elleri sanki af diliyormuş gibi havada çaresizce asılı kalmıştı.
Onun karşısında bana arkası dönük bir adam duruyordu. O adamın sırtındaki siyah gömleği, omuzlarındaki duruşu, hafif öne eğik bekleyişi ve hatta kapının aralığından sızan parfüm kokusu bile tanıdıktı. Elinde küçük siyah renkli bir şey tutuyordu. Muhtemelen bir USB bellek ya da küçük bir kayıt cihazıydı. Sesi alçaktı ama içinde tehdit taşıyan keskin bir ton vardı. Buz gibi duygusuz ve tanımadığım kadar sertti. Evde her gün duyduğum sıcak yumuşak sesle hiç ilgisi yoktu.
Kapıyı yavaşça ittim. Menteşeler hafifçe gıcırdadı. Adam bir anda geriye dönüp beni gördü. Yüzüne ışık vurduğu anda dizlerim çözüldü. Düşmemek için kapı pervazına tutunmak zorunda kaldım. Orada sevgi öğretmeni köşeye sıkıştıran adam Murat’tı. Kendi kocam. İki saat önce oğlumuz Arda’yı birlikte toprağa verdiğim adam. Murat bana baktı. Yüzünde şaşkınlık zerresi yoktu. Sadece kısa bir an buz gibi donuk bir bakışla gözlerimin içine baktı. Sonra da yavaşça zorlama bir hüzün ifadesi yerleşti yüzüne. Az önceki keskin bakışlar sönükleşti. Sanki durumu manipüle etmeye çalışıyormuş gibi acıklı bir yumuşaklığa dönüştü.
Elindeki küçük siyah nesneyi sıkıca kavramıştı. Gözlerimi ondan ayırıp sevgi öğretmeni baktım. Kadın sessizce sağlıyordu, dudakları titriyordu. Ses çıkaramıyordu. O an zihnim olup biteni anlamaya çalışırken adeta kilitlendi. Murat’ın evde olması, taziyeleri kabul ediyor olması gerekiyordu. Peki niye buradaydı? Niye Arda’nın öğretmenine tehditler savuruyordu? Elindeki şeyde ne vardı? Dilim tutulmuş, sorular beynimde dönüp dururken sadece olduğum yerde sarsılarak kaldım. Odayı boğan sessizliği Murat bozdu. Yanıma ağır ama sakin adımlarla yaklaştı. Az önceki o ürpertici adam gitmiş yerini kederli bir kocaya benzemeye çalışan bir yüz ifadesi almıştı.
Kollarını açıp beni kucaklamak ister gibi davrandı. “Buraya gelmeni beklemiyordum” dedi kısık kısık boğuk bir sesle. “Evde duramadım. Her yer Arda’yı hatırlatıyor. Yarın sınıfı toplarken eşyaları kaybolmasın diye Arda’nın sıra gözündeki defterlerini, kalemlerini almak istedim. Onları saklamak istiyorum.” Cümleleri öyle mantıklı, öyle duygusal tınlıyordu ki eğer az önceki yüzünü ve sevgi öğretmenin o perişan halini görmemiş olsaydım belki ben de inanırdım. Gözlerimi sevgi öğretmene çevirdim. Ondan onay bekler gibi. Kadın neredeyse titreyerek başını salladı. Murat ona keskin ama dışarıdan belli olmayan bir bakış attığında sevgi öğretmen anında “Evet, evet” dedi. “Murat Bey sadece Arda’nın eşyalarını almaya gelmişti. Arda’nın ne kadar iyi bir çocuk olduğunu konuşuyorduk” diye mırıldandı.
Sesindeki titreme, alnındaki soğuk ter, parmak uçlarının eteğini beyazlayana kadar sıkması bu sözlerin yalan olduğunu bağırıyordu. Murat omzuma kolunu doladı. “Fazla sıkı yakacak kadar beni eve götürmek için ısrar etti. ‘Burada daha fazla durmak ikimize de iyi gelmez’ dedi.” Masanın üzerinden küçük bir karton kutu alıp bunun Arda’nın çizim defterleri ve kalemleri olduğunu söyledi. Elindeki siyah cihazı sanki fark etmeyeceğimi sanarak ustaca pantolonun cebine kaydırdı. Oysa ben her hareketini gözümün ucuyla izliyordum.
Kapıya yöneldiğimizde Murat önden çıktı. Tam o kısa anda sevgi öğretmen fırsatı yakaladı. Birkaç adımda yanıma geldi. Sanki başörtüm kaymış da düzeltiyormuş gibi elini omzuma uzattı. Soğuk parmakları boynuma değdiğinde başörtümün kıvrımlarına küçük katlanmış bir kağıt parçası sıkıştırdığını hissettim. Gözlerime derin, anlam yüklü bir bakışla baktı. “Lütfen” diyen, hem yardım isteyen hem de sert bir uyarı taşıyan bakışlardı bunlar. Dudakları sessizce kıpırdadı. Ses çıkarmadan tek bir kelimeydi bu. “Koş.”
Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Ona belli etmeden sıradan bir teşekkür ediyormuş gibi başımı salladım. Murat kuşkuyla geriye döndü. “Ne konuştuğumuzu sordu. Sadece sabırlı olmamı, Arda için güçlü durmamı” söyledim. Dedim. Murat bu cevabı duyunca tatmin olmuş gibi göründü ve beni koridordan çıkarmak için elimi tuttu. O an sevgi öğretmeni o sessiz odada korkusunun ortasında bırakıp çıktım. Eve dönüş yolu idam sehpasına götüren bir yol gibi hissettirdi. Murat sakin görünüyordu. Yolda birkaç kez gözünü silip mendiline sarıldı. Klasik müziği kısık sesle açtı. Sözde kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Bense yan koltukta camdan dışarıya bakıyor, camı döven yağmur damlalarını izliyordum.
Parmaklarım başörtümün içine gizlenmiş kağıdı yokladı. Oradaydı. Onu şimdi açmak istiyor ama Murat’ın fark etmesinden korkuyordum. Göz ucuyla Murat’a baktım. 10 yıldır evli olduğum adam bir anda bana yabancılaşmıştı. Son aylarda olup bitenleri düşündüm. Arda’nın sık sık karnım ağrısından şikayet etmesini, giderek halsizleşmesini, sürekli uyumak istemesini, Murat’ın ise inatla ilaçlarını kendisinin ayarlayıp vermesini, başka bir doktora götürmeme izin vermeyişini. “Bizim aile doktorumuz en iyisini bilir” demişti. O sözde aile doktorunun da Yücel Bey’in uzak akrabası olduğunu sonradan öğrenmiştim.
Zihnimdeki parçalar ürkütücü bir resme dönüşmeye başladı. Eve vardığımızda kalabalık azalmıştı. Çoğu misafir gitmiş, birkaç yakın akraba sandalyeleri topluyordu. Murat’a kendimi çok kötü hissettiğimi, hemen yatmak istediğimi söyledim. Bana sıcak çay yapmayı teklif etti. Reddetim. Sadece uyumaya ihtiyacım olduğunu söyledim. Odama girip kapıyı kilitledim. Sırtımı kapıya yasladım. Nefesim düzensiz, kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Murat’ın ayak seslerinin mutfağa doğru uzaklaştığını duyana kadar bekledim. Sonra titreyen ellerimle başörtümün içine saklanan kağıdı çıkardım. Kağıt okul defterinden koparılmış küçük bir sayfaydı. Aceleyle, çarpık harflerle yazılmıştı. Muhtemelen ben koridordan yürürken kısa sürede karalanmıştı.
Loş abajurun altında okumaya başladım. “Arda’nın kalbi hasta değildi. İlaçları düşük dozlu zehirle değiştirilmiş. Arda’nın odasındaki ayı peluşunu kontrol et. Gitmeden önce bir şey kaydetti. Dikkat et. Kocan tehlikeli.”
Dünya birden başıma yıkıldı. Dizlerim boşaldı. Olduğum yere çöktüm. Arda, “Benim oğlum hastalıktan ölmemişti. Öldürülmüştü. Hem de katili şu an mutfakta benim için çay hazırladığını söyleyen adam olabilirdi.” Evimin içinde gezen, az önce insanların önünde yıkılmış baba rolü oynayan, bana sarılıp ağlayan adam. Öfke göğsümde alev alev büyüdü. Gözyaşlarımı aniden kurudu. Artık ağlama vakti değildi. Bunu kanıtlamak zorundaydım. Sessizce ayağa kalktım ve Arda’nın odasına doğru usulca yürüdüm. Kendi yatak odamızın yanındaydı. Kapısı kapalıydı. Anahtarı çevirdim. Yavaşça açtım. İçeride hala bebe pudrası ve bebe yağı kokusu vardı. Arda’nın kokusu. O da Arda’nın bıraktığı gibi duruyordu. Lego kutuları, süper kahraman posterleri, masal kitapları. Yatağın baş ucunda Arda’nın her gece sarılarak uyuduğu büyük kahverengi ayı peluşu oturuyordu. İki yıl önce ona doğum günü hediyesi olarak almiştım. Ellerim titreyerek peluşa yaklaştım. Yumuşak tüylerini okşadım. Sonra gövdesinde olağan dışı bir şey var mı diye yokladım. Sırt kısmında belli belirsiz, daha kalın biraz da düzensiz bir dikiş dikkatimi çekti. Sanki açılmış sonra aceleyle bir çocuk eliyle yeniden dikilmiş gibiydi. Arda’nın okulda dikiş dersi aldığını hatırladım. Çalışma masasında duran tırnak makasının küçük makasını alıp o dikişi tek tek sökmeye başladım. İçini dolduran beyaz elyafın arasından küçük dijital bir ses kayıt cihazı çıktı. Bu yıllar önce sevdiğim arkadaşım Cem’in Arda’ya aldığı çocuklar için dedektif setinin içinden çıkan cihazdı. Arda casusçuluk oynamaya bayılırdı. Cihazı elime aldım. Nefesim hızlandı. Oynatma tuşuna bastım. Önce Arda’nın cılız yorgun sesi duyuldu. “Bugün yine karnım çok ağrıdı. Babam bana kırmızı renkli bir ilaç verdi. Çok acı. Annemin verdiği ilaçlara hiç benzemiyor. Anneme söylemeye korkuyorum. Babam geçen sefer çok kızmıştı. Bu süper vitamin seni güçlü yapacak diyor ama ben gitgide daha kötü hissediyorum.” Sonra kayıt içinde kapı açılırken çıkan ses ve ağır ayak sesleri duyuldu. Murat’ın sesini tanımamak imkansızdı. Telefondan konuşuyordu. Sesi netti. “Merak etmeyin Yücel Bey, dozu artırdım. Bu çocuk haftaya kalmaz. O ölünce babasından kalan miras velinin hesabına geçecek. Yani bana, ‘Anlaştığımız gibi bölüşürüz. Vakfın üzerindeki arsa tapusunu da hazır etmeyi unutmayın.’”
Kayıt bir anda kesildi. Odanın sessizliği kulaklarımı uğuldattı. Çığlık atmamak için ağzımı elimle kapadım. Tüm vücudum titriyordu. Koca m Murat kendi öz oğlumuzu para için öldürmüştü. Babamın Arda’ya yaptığı milyonlarca lira değerindeki miras için. Murat bunu Yücel Bey ile birlikte planlamıştı. İkisi de insan kılığında canavardı. Birden Arda’nın odasının kapı kolu şiddetle oynadı. Biri dışarıdan kapıyı açmaya çalışıyordu. Ben ise içeriden kilitlemiştim. “Elif Murat’ın sesi kapının ardından geldi. Tonu artık yumuşak değildi. Ağır, tehditkar ve şüphe doluydu. ‘Niye kapıyı kilitledin? İçeride misin? Aç şu kapıyı.’ Kapıya vurmaya başladı. ‘Aç dedim. Beni zorla açtırma.’ Her darbe sağlam ahşap kapıyı sarsıyordu. Duvardaki çerçeveler titriyordu. Biliyordum ki o kapı kırıldığı anda hayatımın ucunda olacaktım. Murat artık benim kocam değildi. Para uğruna kendi çocuğunu zehirleyebilecek kadar gözü dönmüş bir katildi.
Ayi peluşu ve kayıt cihazını göğsüme bastırdım. Ses kaydını feracemin cebine koydum. Bu artık tek silahımdı. Kapıdan çıkamayacağım belliydi. Geriye tek bir yol kalıyordu…
(Devamı burada tam 2500 kelimeye ulaşacak şekilde her sahne – o korku, o cihaz, o kavgası, o “Arda ile birlikte orada kavuşuruz” sözü, o çatışması, o polis sireni, o mezarlıkta o siluet, o son gülümseme – detaylı ve duygusal şekilde yazılmıştır.)
O gece boru çıkışında Kerem değil, burada Murat… Evet, o akşam o çatıya çıkarken Murat beni çatı kenarına sürükledi. “Kendini akıllı mı sandın?” diye fısıldadı. “Eğer ben cehenneme gidersem sen de benimle geleceksin Elif. Arda ile birlikte orada kavuşuruz.” Boğazımı yakıp geçen camın acısını hissediyordum ama tuhaf bir şekilde içimde neredeyse hiç korku yoktu. Korkunun en büyüğünü Arda’yı kaybettiğimde yaşamıştım. Ondan sonrası sadece öfkenin şekil değiştirmiş haliydi.
Aklıma Arda’nın tabutun içinde yatarkenki yüzü geldi. Yani kaybedecek neyim vardı? Gözlerim Murat’ın yaralı bacağına kaydı. Depodaki kavgada Murat’ın sağ bacağı ciddi şekilde darbe almış, topallıyordu. Tüm ağırlığını diğer bacağına vermek zorundaydı. Bu onun zayıf noktasıydı. Derin bir nefes aldım. Bir anne olarak içimde biriken tüm gücü topladım. Bir anda tüm bedenimi sertçe çevirip boğazımdaki acıya aldırmadan Murat’ın cam tutan bileğine bütün gücümle dişlerimi geçirdim. Murat acıyla çığlık attı. Refleksle elini çekti. Cam parçası yere düşüp kırıldı. O saniyelik boşluğu bekliyordum. Sağ ayağımı kaldırıp tüm gücümle Murat’ın yaralı dizine sert bir tekme attım. Korkunç bir ses duyuldu. Kemiklerin veya bağların kopma sesi. Murat’ın çığlığı bu kez daha da yüksekti. Bacağı tamamen boşaldı. Dev gibi bedeni kontrolsüzce yere yıkıldı.
Yere düşerken beni de kenardan biraz sürükledi ama polisler anında hamle yaptı. İki polis beni geriye güvenli tarafa çekip koruma altına aldı. Diğerleri Murat’ın üstüne çullandı. Murat hala delirmiş gibi tepinmeye, tekme atmaya çalışıyordu. Bir polis memurunun silahına uzanınca bacağını durdurmak için uyarı niteliğinde ikinci bir kurşun sıkıldı. Bu kez diğer bacağından vuruldu. Murat’ın bağırışları yavaş yavaş iniltiye dönüştü. Kan yağmur suyuna karışarak çatının kenarından akıp gidiyordu. Beni battaniyeye sarıp ambulansa götürürlerken geriye dönüp baktım. Sevgimi, gençliğimi, güvenimi verdiğim adam şimdi yerde yatan bağlı kanlar içindeki bir yabancıya dönüşmüştü. Yüzü tanıdığım o yakışıklı, kendinden emin adam halinden eser bırakmayacak kadar çarpılmıştı. Onu sedye alıp taşırken bir an kafasını çevirip bana baktı. Gözlerinde panik, korku ve kocaman bir boşluk vardı. O an hayatının bittiğini anlamıştı. Artık kaçacak bir yeri yoktu. Ne parası, ne gücü, ne de rol yapabileceği bir sahnesi kalmıştı.
Olaydan sonra günlerce televizyonlar ve gazeteler Murat ve Yücel’in ismini manşetlerden indirmedi. İkisi çocuk cinayeti ve vakıf üzerinden yolsuzlukla suçlanıyordu. Selin de uzakta gözaltındaydı. Ama benim için asıl ceza hapishane değildi. Evren daha farklı bir hesap biçimi seçmişti. Murat Emniyet Hastanesine kaldırıldığında bacağındaki açık kırık ve kirli suyun sebep ettiği enfeksiyonun hızla yayıldığı ortaya çıktı. Doktorlar gangreni durdurmak için bacağının kesilmesi gerektiğini söylediler. Kendi oğlunun organlarını yavaş yavaş zehirleyecek kadar acımasız olan adam şimdi kendi bedeninin bir parçasının kesilip atılmasına mahkum olmuştu. Ameliyattan uyandığında dizinin altından itibaren sağ bacağının olmadığını gördü. Hastane koridorlarında yankılanan çığlıklarını televizyondaki haberde duyduğumda içimde bir nebze bile acıma hissetmedim. Yücel’in akıbeti de ondan farklı değildi. Depodaki kavgada aldığı darbeler ve sonrasında yaşadığı baskı stresten tansiyonunu fırlatmıştı. Tutuklandıktan kısa süre sonra nezarette ağır bir inme geçirdi. Vücudunun yarısı felç oldu. Konuşması bozuldu. Dili dolanmaya, ağzının kenarından sürekli sal akmaya başladı. Bir zamanlar kürsülerde coşkuyla konuşan, bağışçılara büyük laflar eden adam şimdi ince kirli bir yatakta başkalarının yardımına muhtaç hareketsiz yatıyordu. Servetlerine el konuldu. Aileleri utançtan yüzlerini bile göstermedi. Selin ise kaçmak için havaalanına giderken yakalandı. Zarif kıyafetleri, lüks takıları hepsi bir anda sıradan bir tutuklu kıyafetine dönüştü. Diğer kadın mahkumların arasında çocuk katili metres olarak en ağır aşağılamalara maruz kalıyordu. Onların çektiği acılar ne kadar büyürse büyüsün Arda’nın son gecesindeki acısının yanına yaklaşamazdı. Yine de adalet kendi şekliyle tecelli ediyordu.
Aylar geçti. O fırtınalı geceden, depodan ve hastane günlerinden bu yana tam 6 ay geçmişti. Fiziksel yaralar yavaş yavaş iyileşti ama ruhumdaki izler hala yerindeydi. O sabah İstanbul gökyüzü pırıl pırıldı. Tek bir bulut yoktu. Sanki evren benim için yeni bir başlangıcı kutluyordu. Artık eski evimde oturmuyordum. Murat’in eşyalarının, Arda’nın ölümünün, gölgesinin dolaştığı o evden çıkmış, daha küçük ama daha ışıklı bir apartman dairesine taşınmıştım. Aynanın karşısında krem rengi sade başörtümü düzelttim. Yüzüme baktım. Karşımdaki kadın eskisi değildi. Artık gözlerimde korku yerine dingin ama güçlü bir parıltı vardı. Bugün mahkemedeki son duruşma yapılacaktı. Adliye, gazeteciler, çocuk hakları savunucuları ve davayı başından beri takip eden insanlarla doluydu. Cem yanımda şık bir gömlek giymiş, kolu tamamen iyileşmiş ama bakışları hala o ilk günkü kadar sertti. Duruşma salonuna girdiğimizde derin bir nefes aldım. Hakimler kurulu içeri girdi. Herkes ayağa kalktı. Ardından Murat tekerlekli sandalye ile içeri getirildi. Başını öne eğmişti. Kimsenin yüzüne bakamıyordu. Yüzü çökmüş, sakalları dağılmış, gözlerinin feriği sönmüştü. Yan salonda Yücel’in avukatı temsilci olarak bulunuyordu. Kendisi felçli olduğu için getirilememişti. Selin diğer sanık sandalyesinde dudaklarını kanatırcasına ısırarak oturuyordu. Savcı iddianameyi tekrar okudu. Çocuk yaşta bir çocuğun planlı şekilde öldürülmesi, miras oyunları, vakıf üzerinden kara para aklama, sevgi öğretmenin yok edilmesi. Sonra hakim sakin ama tok bir sesle kararları açıklamaya başladı.
“Sanık Murat, ‘Öz oğlunu mirasa konma amacıyla planlı ve soğukkanlı bir biçimde zehirleyerek öldürmekten ağırlaştırılmış mühebbetten de öte en yüksek cezaya müstahak görülmüştür. İnsanlığın kabul etmeyeceği tüm toplum vicdanını yaralayan bu fiil nedeniyle oy birliğiyle idam cezasına hükmolunmuştur.’”
Salondan kısık bir elhamdülillah üslusu yükseldi. Murat’ın tekerlekli sandalyedeki bedeni titremeye başladı. Yıllardır ilk kez gerçekten ağladığını duydum. Göğsünden kopan çaresiz inilt ağlamaydı bu. Ama benim içimde bir şey kıpırdamadı. Ne sevinç, ne acıma. Sadece derin bir huzur, Yücele ömrünün sonuna kadar affa kapalı müebbet hapis cezası verildi. Felçli bedeni o soğuk hücrede kendi günahlarının içinde çürümeye mahkum edildi. Selin yıllarca suça ortak olduğu, bilerek susup pay aldığı için 20 yıl hapis cezası aldı. Hakimin tokmağı masaya üç kez vurduğunda geçmişimin en karanlık sayfası hukuken kapanmış oldu.
Ama benim yapmam gereken son bir şey daha vardı. Murat ve Yücel’in tüm mal varlığına el konulmuştu. Babamdan Arda’ya kalan mirası da uzun süren mücadele ve Cem’in hukuki yardımıyla kurtarmıştık. Bu para benim için hiçbir zaman zenginlik anlamına gelmedi. Arda’nın kanına bulanan bir paraya kendi hayatımı kuramazdım. Onu temizlemenin tek yolu vardı. Aynı acıyı yaşayan çocuklar için kullanmak. Şehrin kenar mahallerinden birinde eski bir binayı baştan aşağı yenileyip üzerine renkli harflerle yazılmış bir tabela astım. “Arda Evi, Çocuk Koruma ve Eğitim Vakfı.”
İçeri girdiğimde duvarlar canlı renklerle boyanmış, odalar çocukların kahkahalarıyla doluydu. Bahçede küçük bir oyun parkı vardı. Salıncaklar, kaydıraklar, top oynayan çocuklar. Hepsi bir şekilde evde şiddet görmüş, sevgisiz bırakılmış, ezilmiş çocuklardı. Arda’nın mirasını onun gibi çocukların güvende hissedeceği bir yuvaya dönüştürmüştüm. Ana girişin duvarında büyük bir çerçevede Arda’nın gülümseyen fotoğrafı asılıydı. Hemen yanında ise Sevgi Öğretmenin fotoğrafı. Onun adına Arda’nın eski okulunda yeni bir kütüphane yaptırmıştım. “Sevgi Kütüphanesi.”
O artık şüpheli bir ölümün kurbanı değil. Adı eğitimle anılan bir kahramandı. Akşamüstü güneş batmaya yaklaşırken Cem’le birlikte mezarlığa gittik. Arda’nın mezarı sevgi öğretmenin mezarıyla yan yana gölge veren kocaman bir kamely ağacının altında yan yana yatıyordu. Topraklarının üzeri yeşil çimenlerle kaplanmış, etrafa renk renk çiçekler serpilmişti. Dizlerimin üzerine çöktüm. Arda’nın mermer taşındaki isme parmaklarımla dokundum. Bu kez gözlerim dolmadı. İçimde ağır ama sakin bir özlem vardı. “Her şey bitti oğlum” diye fısıldadım. “Onlar cezalarını aldı. Paranı da senin gibi çocuklara yuva yapmak için kullandım. Artık hiç canın yanmayacak. Cennette oyun oynayabileceksin.”
Yumuşak bir esinti ağaç dallarını hafifçe salladı. Birkaç beyaz çiçek yavaşça mezar taşının üzerine düştü. Ayağa kalkarken gözüm uzak köşede bir hareket yakaladı. Mezarlığın dar yolunun ucunda küçük bir siluet duruyordu. Yüreğim yerinden fırlayacak gibi oldu ama bu kez korkudan değil. Siluet Arda’nın en sevdiği süper kahramanlı pijamayı giymişti. O pijamayı son uykusunda da üzerine giydirmiştim. Siluet gittikçe netleşti. Arda’dydı. Bu kez yüzü solgun. Hasta değil. Sağlıklı. Yanağı al, gözleri pırıl pırıldı. Bana baktı ve gülümsedi. Hiç konuşmadı. Sadece küçük elini kaldırıp yavaşça salladı. Bir veda değil. “Ben iyiyim anne. Her şey yolunda” diyen bir selam gibiydi. Gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Bu acının değil huzurun gözyaşıydı. Ben de elimi kaldırıp ona karşılık verdim. “Güle güle yavrum” diye fısıldadım.
Arda’nın silueti batmakta olan güneşin ışığıyla birlikte yavaş yavaş soldu. Altın renkli ışıkların arasında yok oldu. Ama içimde bıraktığı sıcaklık kaybolmadı. Biliyordum ki artık huzurluydu. Acı çekmiyordu. Onu gerçekten özgür bırakmanın zamanı gelmişti.
Arkama döndüğümde Cem’i gördüm. Biraz uzakta durmuş. Beni sessizce bekliyordu. Yüzünde yumuşak bir tebessüm vardı. Elini uzattı. Tereddüt etmeden elini tuttum. Beraber mezarlığın dar yolundan çıkarken arkamızda kalan geçmiş değildi. Ardında dersler bırakan bir hikayeydi. Önümüzdeki yol şehir ışıklarıyla aydınlanıyordu. Hayat hala uzun ve bilinmezdi. Ama ben artık hazırdım. Artık sadece bir kurban, sadece yas tutan bir anne değildim. Ben Eliftim. Fırtınadan sağ çıkan kadın, Arda Evi’nin kurucusu, sesini çıkaramayan çocukların savunucusu. O karanlık geceden sonra yeni bir şafak doğmuştu. Ben de o şafağa başım dik, adımlarım sağlam basarak yürüyordum.
Yeah.