15 Bordo Bereli, 800 PKK üyesiyle çatıştı! Komutan Irak’ta 96 saat sonra hayatta kaldı – News

15 Bordo Bereli, 800 PKK üyesiyle çatıştı! Komutan Irak’ta 96 saat sonra hayatta kaldı

15 Bordo Bereli, 800 PKK üyesiyle çatıştı! Komutan Irak’ta 96 saat sonra hayatta kaldı

15 Bordo Bereli, 800 PKK üyesiyle çatıştı! Komutan Irak’ta 96 saat sonra hayatta kaldı

.

.

2015 yılının 24 Eylül gecesi, Kuzey Irak’ın sarp ve acımasız dağlarında rüzgar, adeta yaklaşan fırtınanın habercisi gibi uğulduyordu. Saat tam 02.30’du. Gökyüzünde tek bir yıldız bile yoktu; zifiri karanlık, dağların keskin hatlarını yutmuş, her yeri adeta bir mezar sessizliğine boğmuştu. Albay Kaan Yıldırım, kırk sekiz yaşının verdiği tecrübe ve yılların yüzüne kazıdığı derin çizgilerle kayalıkların arasında, bir gölge kadar sessiz duruyordu. O, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en seçkin birliği olan Bordo Bereliler’in efsanevi operasyon komutanıydı. Yanında, her biri ölümle defalarca yüzleşmiş, korkunun ne demek olduğunu çoktan unutmuş on beş komando vardı. Nefes alışverişleri bile duyulmuyordu. Tam dört gündür bu cehennemin ortasında, düşman hattının en derinliklerindeydiler. Etrafları, tepeden tırnağa silahlı sekiz yüz PKK teröristiyle çevriliydi. Ancak o sekiz yüz kişi, burunlarının dibinde yatan bu on beş ölüm makinesinin varlığından tamamen habersizdi. Dört gün boyunca kayalarla bütünleşmiş, toprağa karışmış, adeta görünmez olmuşlardı. Hedefleri netti: Binbaşı Mehmet Korkmaz. Kırk üç yaşındaki Binbaşı, terör örgütü tarafından esir alınmıştı ve o gece, imkansız denilen kurtarma operasyonu başlayacaktı. Kaan Albay, boğazındaki telsiz mikrofonuna doğru fısıldadı. Sesi, buz gibi soğuk ve kesindi: “On sekiz dakika. Gir, al ve çık. Hazır mısınız?” On beş komando, gecenin karanlığında tek bir yürek gibi, sessiz ama kararlı bir şekilde cevap verdi: “Hazırız.” Ancak o an hiçbiri, sekiz yüz teröristin ortasında o on sekiz dakika içinde tam olarak ne yaşanacağını, kan ve barut kokusunun birbirine nasıl karışacağını bilmiyordu. On beş Bordo Bereli, bu cehennemden sağ çıkabilecek miydi?

Bu karanlık gecenin tohumları, on beş gün önce, 9 Eylül sabahı Türkiye-Irak sınırında atılmıştı. Kırk üç yaşındaki Binbaşı Mehmet Korkmaz, sınırın sıfır noktasındaki o ücra karakolda görevli, askerleri tarafından hem sevilen hem de saygı duyulan dirayetli bir subaydı. O sabah, dağların üzerine vuran ilk güneş ışıklarıyla birlikte rutin bir keşif görevi için hazırlıklarını yapmıştı. Yanında en güvendiği beş askeriyle birlikte, sınır hattını kontrol etmek üzere sabah saat 07.00’de karakolun ağır demir kapısından çıkmışlardı. Üç saat sürmesi planlanan bu görev, yüzlerce kez yaptıkları, her taşını ezbere bildikleri bir devriyeden farksız görünüyordu. Ancak dağların sessizliği, büyük bir ihaneti gizliyordu. Saat 09.50’yi gösterdiğinde, sınır hattındaki derin vadide cehennemin kapıları aniden aralandı. PKK, çok önceden sızdığı o dar geçitte kusursuz bir pusu kurmuştu. Kayalıkların ardından aynı anda ateşlenen ağır makineli tüfekler, RPG roketatarları ve otomatik silahların sağır edici gürültüsü vadiyi inletti. İlk ateşte, o gencecik beş asker, Mehmet Binbaşı’nın gözleri önünde, kanlar içinde yere yığılarak şehit oldu. Mehmet, sol bacağına isabet eden sıcak ve parçalayıcı mermiyle sarsıldı, acıyla yere kapaklandı. Ancak pes etmedi. Siper aldığı kayanın arkasından, mermisi bitene kadar amansızca direndi. Silahının namlusu cehennem gibi yanıyordu, boş kovanlar etrafına saçılmıştı. Son şarjöründeki son mermiyi de ateşlediğinde, artık yapacak hiçbir şeyi kalmamıştı. On beş PKK militanı, kan kaybeden ve bitkin düşen Binbaşı’nın etrafını sardı. Mehmet esir alınmıştı.

Ertesi gün, 10 Eylül. Mehmet, Türkiye sınırından tam altmış kilometre içeride, Kuzey Irak’ın en sarp, en ulaşılmaz dağlık bölgelerinden birinde yer alan devasa bir terör kampına getirilmişti. Elleri arkadan sıkıca bağlanmış, yaralı bacağı sızım sızım sızlarken pis kokulu, karanlık bir çadıra atılmıştı. Dışarıda iki nöbetçi yirmi dört saat boyunca nöbet tutuyordu. Kamp devasaydı; sekiz yüz terörist, barınaklar, mühimmat depoları ve ağır silahlarla donatılmıştı. Mehmet, o çadırın zemininde yatarken, buradan sağ çıkma şansının neredeyse sıfır olduğunu biliyordu ama bir Türk subayına yakışır şekilde başı dikti. 11 Eylül’de, örgüt beklenen hamlesini yaptı. İğrenç bir propaganda videosu çekmek için Mehmet’i kameraların karşısına oturttular. Yaralıydı, üniforması yırtık ve kan içindeydi, yüzünde yorgunluğun izleri vardı ama gözlerindeki ateş sönmemişti. Kameranın arkasındaki PKK sözcüsü, zehir zemberek bir açıklama yaptı: “Binbaşı Mehmet Korkmaz elimizde esir. Onu serbest bırakmak için on milyon dolar fidye ve Türkiye hapishanelerindeki elli tutuklu yoldaşımızın serbest bırakılmasını istiyoruz. Size on beş gün süre veriyoruz. Taleplerimiz yerine getirilmezse, Mehmet öldürülecek.”

Video, aynı gün tüm haber bültenlerine düştüğünde Türkiye adeta şoka girdi. Yürekler ağza gelmişti. O anlarda, Ankara’da, Genelkurmay Başkanlığı’nın yerin metrelerce altındaki yüksek güvenlikli harekat merkezinde bambaşka bir fırtına kopuyordu. Elli sekiz yaşındaki General Hakan Demir, büyük operasyon masasının başında dimdik duruyordu. Videoyu dev ekranda izlerken, çenesi kasılmış, gözleri bir kartal gibi kısılmıştı. Odadaki sessizliği bozan, yardımcısının çekingen sesi oldu: “Ne yapacağız komutanım? Fidye mi ödeyeceğiz, tutukluları mı vereceğiz?” General Hakan, yumruğunu masaya sertçe vurdu. Sesi, kararlılığın ve devletin sarsılmaz iradesinin yankısıydı: “Fidye yok! Tek bir terörist bile serbest bırakılmayacak! O dağları başlarına yıkıp evladımızı oradan alacağız. Kurtarma operasyonu yapılacak. Bordo Bereliler’i devreye sokun.” Yardımcısı yutkundu, alnında biriken teri sildi. “Ama komutanım… Kampta sekiz yüz terörist var. Sınırın altmış kilometre ötesi. Bu bir intihar, kurtarma operasyonu imkansız.” General Hakan, yardımcısına doğru döndü ve o unutulmaz cümleyi kurdu: “İmkansız diye bir şey yoktur. Sadece Bordo Bereliler için biraz zaman alır.”

12 Eylül sabahı, Hakkari Bordo Bereli Komutanlığı’nda telefon çaldığında, Albay Kaan Yıldırım odasındaydı. Kırk sekiz yaşındaydı ve hayatının yirmi beş yılını bu üniformaya, bu dağlara, bu adanmışlığa vermişti. Yüzlerce operasyon görmüş, sınır ötesinde, düşman hatlarında sayısız kez ölümle dans etmişti. Telefonu açtığında karşısında General Hakan vardı. “Albay Kaan, çok acil görev. Binbaşı Mehmet Kuzey Irak’ta, sekiz yüz kişilik bir PKK kampında esir. Onu oradan alacaksınız.” Kaan Albay, yüzünde en ufak bir mimik oynamadan, profesyonelliğin zirvesindeki bir soğukkanlılıkla sordu: “Kaç kişilik bir ekip çıkarayım komutanım?” Generalin yanıtı kesindi: “On beş kişi. Bir kişi bile fazla değil. Daha fazlasını gönderirsek fark edilirsiniz, radar izi bırakırsınız. Gizli, sessiz ve kusursuz bir operasyon olacak.” Kaan onayladı: “Anlaşıldı komutanım. Derhal hazırlıklara başlıyoruz.”

13 Eylül ile 18 Eylül arasındaki o altı gün, Hakkari’deki üste adeta zamanın durduğu, nefeslerin tutulduğu bir hazırlık süreciydi. Kaan Albay, on beş kişilik ekibini bizzat seçti. Hepsi kendi alanında birer efsaneydi. En iyileri, en dayanıklı, en acımasızları. Otuz iki yaşındaki Çavuş Eren Öztürk, bir kilometreden hedefini gözünden vurabilen, rüzgarı bile hisseden efsanevi bir keskin nişancıydı. Otuz dokuz yaşındaki Yüzbaşı Burak Aydın, en karmaşık patlayıcıları saniyeler içinde etkisiz hale getirebilen, sinirleri çelikten bir bomba uzmanıydı. Diğer on üç komando da tıpkı onlar gibi, karanlıkta görebilen, günlerce aç ve susuz savaşabilen seçkin savaşçılardı. Altı gün boyunca karargahın kapıları dış dünyaya kapandı. Kuzey Irak haritaları masalara serildi, PKK kampının en güncel uydu görüntüleri milim milim analiz edildi. Nöbet değişim saatleri, kör noktalar, giriş çıkış rotaları hesaplandı. Silahlar temizlendi, mühimmatlar sayıldı, özel gece görüş teçhizatları hazırlandı.

18 Eylül akşamı, operasyondan önceki son brifingde, Kaan Albay ekibinin karşısına geçti. Gözleri, on beş aslanının üzerinde tek tek gezindi. “Yarın gece uçuyoruz,” dedi tok bir sesle. “Helikopter bizi kamptan on beş kilometre uzağa, kör bir vadiye bırakacak. Kalan yolu omuzlarımızda teçhizatımızla yürüyeceğiz. Kampta tam doksan altı saat kalacağız. Görünmez olacağız. Gözlemleyeceğiz, Mehmet’in tam yerini tespit edeceğiz. Dördüncü gece… Baskın yapacağız. On sekiz dakikamız var. Gir, al ve çık.” Çavuş Eren, saygılı ama meraklı bir sesle sordu: “Komutanım, peki ya yakalanırsak?” Kaan Albay’ın yüzüne buz gibi bir tebessüm oturdu, bakışları sertleşti. “Yakalanmayacağız Eren. Ama eğer yakalanırsak, hepimiz o dağlarda şehit oluruz. Mehmet de şehit olur. O yüzden, yakalanmak gibi bir seçeneğimiz yok.” On beş komando, bu sözlerin ağırlığını yüreklerinde hissetti. Bu, sıradan bir kurtarma operasyonu değildi; bu, bir ölüm kalım, bir namus göreviydi.

19 Eylül, saat 23.00. Hakkari askeri hava üssünde geceyi yırtan helikopter pervanelerinin sesi yankılanıyordu. On beş Bordo Bereli, yüzleri siyaha boyanmış, tam teçhizatlı bir şekilde helikoptere bindi. Sırt çantalarında silahlar, yüzlerce mermi, patlayıcılar, gece görüş dürbünleri, şifreli telsizler, su mataraları ve sadece hayatta kalmalarını sağlayacak yüksek enerjili besin barları vardı. Dört gün boyunca bunlarla idare edeceklerdi. Helikopter ağır ağır havalandı ve burnunu Güney’e, Kuzey Irak’ın karanlık dağlarına çevirdi. Gece uçuşu, telsiz sessizliği ve radar taramasından kaçınmak için vadilerin en dibinden, adeta ağaçların tepelerini yalayarak yapılan ölümcül bir uçuştu. 20 Eylül gecesi saat 02.00’de, helikopter hedef koordinata, PKK kampının on beş kilometre uzağındaki sarp bir yamaca adeta dokunup kalktı. On beş komando, gecenin karanlığına birer hayalet gibi atladı. Helikopter anında yükselip geldiği yöne doğru kayboldu. Artık tek başınalardı. Düşmanın kalbinde, yardımdan tamamen uzak, sekiz yüz teröristin av sahasındaydılar. Kaan Albay, el işaretiyle ilerleme emrini verdi. On beş kilometre… Gündüz bile yürünmesi imkansız olan o dik kayalıkları, zifiri karanlıkta, sırtlarında kırkar kiloluk teçhizatla, tek bir taş bile düşürmeden, tek bir ses bile çıkarmadan altı saat boyunca yürüdüler.

20 Eylül sabahı saat 07.00. PKK kampının iki kilometre dışındaki yüksek, kayalık bir tepeye ulaştıklarında güneş yeni yeni doğuyordu. Kaan Albay telsizden o emri verdi: “Gizlenin. Gözlem başlasın.” On beş komando, saniyeler içinde kayaların çatlaklarına, çalıların arasına sindi. Özel kamuflaj ağları üzerlerine çekildi. Doğa ile bütünleştiler, adeta eriyip yok oldular. Artık nefes alan birer kaya parçasıydılar. İki kilometre aşağıda, vadinin tabanına yayılmış devasa kamp tüm çıplaklığıyla görünüyordu. Derme çatma binalar, onlarca çadır, etrafta karınca gibi dolaşan silahlı teröristler… Kaan Albay, yüksek çözünürlüklü dürbününü gözlerine yaklaştırdı. Birinci günün tek bir görevi vardı: Kampı ezberlemek. Sabah yediden akşam altıya kadar tam on bir saat boyunca gözlerini bile kırpmadan aşağıdaki hareketliliği izlediler. Girişteki iki nöbetçinin her dört saatte bir değiştiğini, kampın doğu tarafındaki tel örgülerin yıpranmış ve az korunaklı olduğunu, dış çevre devriyelerinin üç saatlik periyotlarla vadiyi turladığını not ettiler. Ortada taştan yapılma büyük bir bina vardı; muhtemelen komuta merkeziydi. Ancak Mehmet Binbaşı ortalarda yoktu. Gece olduğunda, nöbet sistemi başladı. Uyku yoktu. İki saatlik çok hafif kestirmelerle, sırayla nöbet tuttular. Ateş yakmak, sıcak yemek yemek, hatta fısıldamak bile yasaktı. Sadece enerji barları ısırılıyor, su çok idareli yudumlanıyordu. İletişim sadece el işaretleri ve bakışlarlaydı. Sekiz yüz namlu onlara dönükken, en ufak bir hata, yanlışlıkla basılacak kuru bir dal parçası bile hepsinin sonu olurdu.

İkinci gün, 21 Eylül sabahı saat 06.00. Kaan Albay, ekibine yeni talimatını parmaklarıyla işaret etti: “Bugün Mehmet’i bulacağız. Gözünüzü dört açın.” Çavuş Eren, keskin nişancı tüfeğinin güçlü dürbününün arkasında, nefesini tutarak kampı tarıyordu. Saat 09.00 sularında, kampın güney tarafındaki çadırlardan birinde olağandışı bir hareketlilik fark etti. İki ağır silahlı terörist, çadırdan bir adamı zorla dışarı çıkardı. Adamın elleri arkadan bağlıydı, sağ bacağının üzerine basamıyor, yürümekte zorlanıyordu. Eren, dürbününün yakınlaştırma ayarını sonuna kadar çevirdi. Gözünün önüne gelen görüntü, yüreğini sızlattı ama aynı zamanda içindeki ateşi de harladı. Yırtık bir Türk askeri üniforması… Kanlı ve sargılı bir bacak… Uzamış sakallarının ardında hala dimdik duran o gururlu yüz. “Buldum,” diye fısıldadı Eren telsizin ucuna, “Binbaşım, güney cephesindeki üçüncü çadırda.” Kaan Albay onayladı. Artık hedef belliydi. Bütün gün o çadırın etrafı milim milim haritalandı. İki nöbetçi sürekli kapıdaydı, devriyelerin o bölgeden geçiş süreleri saniye saniye hesaplandı. İkinci gece çöktüğünde yorgunluk, açlık ve uykusuzluk sınırları zorlamaya başlamıştı. Ama onların lügatında yorulmak kelimesi yoktu.

Üçüncü gün, 22 Eylül sabahı planın en kritik kısmı, yani kaçış rotası belirleniyordu. Kaan Albay, toprak zemin üzerinde bir kroki çizdi. “Baskın sonrası, kampın doğu tarafından çıkacağız. En zayıf halka orası. Çıktıktan sonra üç kilometre boyunca durmadan, arkamıza bakmadan koşacağız. Helikopter bizi o düzlükten, D-3 noktasından alacak.” Çavuş Eren, taktiksel bir endişeyle araya girdi: “Komutanım, çadırdan çıkarken alarm verilirse, sekiz yüz terörist peşimize düşer. Üç kilometre boyunca açık hedefler oluruz.” Kaan Albay başını salladı. “Biliyorum Eren. İşte bu yüzden sadece ve sadece on sekiz dakikamız var. On sekiz dakika içinde Mehmet’i alıp o doğu kapısından çıkmış olacağız. Yoksa… Yoksa o dağlar hepimize mezar olur.” 18 dakika. Hayat ile ölüm, varlık ile yokluk arasındaki o incecik çizgi. Üçüncü gece, son hazırlıklar yapıldı. Silahların mekanizmaları yağlandı, susturucular namlulara vidalandı. Mermiler tek tek kontrol edildi, teçhizatların üzerine düşüp ses çıkarabilecek her şey bantlandı.

Ve dördüncü gün… 23 Eylül. Gün boyu komandolar sadece dinlendiler ve zihnen geceye hazırlandılar. Akşam 18.00’de herkes hazırdı. Yüzlerindeki boyalar tazelendi, gözlerdeki o korkutucu, buz gibi kararlılık yerini almıştı. Gece saat 02.00. Operasyon saati gelip çattığında, on beş Bordo Bereli gölgelerin içinden sıyrılıp kampa doğru süzülmeye başladı. Ay ışığı bile onların bu sessiz ve ölümcül ilerleyişini göremiyordu. En önde Kaan Albay, hemen arkasında Çavuş Eren vardı. Kampın doğu tarafındaki zayıf tel örgülere ulaştıklarında saat 02.30’du. İki nöbetçi, silahlarına yaslanmış, gecenin soğuğunda yarı uyuklar bir halde bekliyordu. Kaan Albay’ın tek bir el işaretiyle, iki komando karanlıktan fırladı. Sadece iki saniye… Bıçakların soğuk çeliği parladı, en ufak bir çığlık bile duyulmadan iki terörist cansız halde yere yığıldı. Kapı açılmıştı. On beş hayalet, sekiz yüz düşmanın uyuduğu kampa adımını attı.

Mehmet Binbaşı’nın çadırı yaklaşık yüz metre ilerideydi. “Hareket,” diye fısıldadı Kaan Albay telsizden. Çadırlar arasında, devriyelerin geçiş boşluklarını milimetrik hesaplayarak, adeta dans edercesine ilerlediler. Çadırın önüne geldiklerinde, uyanık ve etrafı gözetleyen iki nöbetçi daha vardı. Kaan yine işaret verdi. İki komando arkadan yaklaştı, kollarıyla teröristlerin boyunlarını mengene gibi sıkarken diğer ellerindeki bıçaklar işi sessizce bitirdi. Nöbetçiler yere yığılırken çadırın fermuarı açıldı. İçerisi zifiri karanlık ve rutubetliydi. Mehmet Binbaşı, kirli bir minderin üzerinde, elleri arkadan bağlı bir şekilde yatıyordu. Bitkindi, belki de ölümün gelmesini bekliyordu. Çavuş Eren hızla yanına çömeldi, elini usulca Mehmet’in omzuna koydu. Binbaşı irkilip bağırmak üzereyken, Eren diğer elini sımsıkı onun ağzına kapattı. Kulağına doğru eğildi ve o hayat veren kelimeleri fısıldadı: “Binbaşım… Ben Çavuş Eren. Bordo Bereliler. Sizi evimize götürmeye geldik. Lütfen sessiz olun.” Mehmet’in gözleri fal taşı gibi açıldı, karanlıkta parlayan o gözlerden sıcak yaşlar süzülmeye başladı. İnanamıyordu. Günlerdir süren kabus bitmişti. Bileklerindeki kalın ipler saniyeler içinde kesildi. Kaan Albay telsiz mandalına bastı: “Hedef alındı. Geri çekiliyoruz.”

Çadırdan çıktılar. Her şey kusursuz işliyordu. Ancak savaş, planları bozan o küçük ihtimallerin sahnesidir. Tam o anda, çadırların arasından tuvalet ihtiyacı için çıkmış bir terörist onlarla burun buruna geldi. Adam, karanlıkta yüzleri boyalı, tam teçhizatlı askerleri gördüğü an gözlerine inanamadı. Derin bir nefes aldı ve gecenin sessizliğini yırtan o çığlığı attı: “Türk askeri! Baskın var!” Alarm zilleri acı acı çalmaya başladı. Kampın dört bir yanında projektörler yandı, bağrışmalar, silah kurma sesleri dağlarda yankılandı. Sekiz yüz kişilik uyuyan dev uyanmıştı.

Kaan Albay kükredi: “Doğu kapısına koş!” On beş komando, ortalarına aldıkları yaralı Mehmet Binbaşı ile birlikte cehennemin ortasında koşmaya başladı. Arkalarından, sağlarından, sollarından yüzlerce mermi havayı yırtarak geçiyordu. Çavuş Eren koşarken aniden durdu, geriye döndü ve tüfeğini omuzladı. Üç el ateş… Hedefini şaşırmayan üç mermi, en önde koşan üç teröristi yere serdi. Zaman daralıyordu. On beşinci dakikanın içindeydiler. Doğu kapısına yaklaştıklarında, kapıyı tutmaya çalışan beş teröristle karşılaştılar. Bordo Berelilerin ölümcül ateşi karşısında o beş terörist de saniyeler içinde paramparça oldu. Kapıdan çıktılar. Sekiz dakika geride kalmıştı, sadece on dakikaları vardı. Üç kilometrelik ölüm koşusu başlamıştı.

Mehmet Binbaşı, yaralı bacağına rağmen iki komandonun kollarında insanüstü bir gayretle ilerliyordu. Arkalarından kopan kıyamet giderek yaklaşıyordu. Onlarca araç farı yandı, yüzlerce terörist vahşi hayvanlar gibi peşlerine düşmüştü. Kaan Albay koşarken bir yandan telsizden bağırıyordu: “Acil tahliye! D-3 noktası! Üç kilometre doğu, hemen şimdi gelin!” Helikopter pilotunun sesi cızırtılı ama kararlıydı: “Beş dakika komutanım, dayan!” On beş dakika dolmuştu. Geriye sadece üç dakika kalmıştı ama arkalarındaki PKK’lı grup yüz metre kadar yaklaşmıştı. Mermiler, komandoların etrafındaki kayaları parçalıyor, toz toprak havaya kalkıyordu. O an, komandolardan biri bacağından vuruldu. Sendeledi ama düşmedi. Acısını içine gömüp koşmaya, ateş etmeye devam etti. On sekizinci dakika dolduğunda henüz tahliye noktasına ulaşamamışlardı. Helikopter ortada yoktu ve peşlerindeki terörist sayısı elliyi geçmişti.

Kaan Albay, durumun vahametini görünce o emri verdi: “Savunma pozisyonu! Çember kurun! Helikopter gelene kadar o tepeyi tutacağız!” On beş Bordo Bereli, kayalıkların ardına mevzilendi ve Mehmet Binbaşı’yı çemberin merkezine aldılar. Vadi bir anda savaş alanına döndü. Teröristler mermi kusarak üzerlerine geliyordu. Bordo Bereliler ise tek bir mermiyi bile boşa harcamadan, heykeller gibi soğukkanlılıkla karşılık veriyordu. Çavuş Eren, dürbününden nefes nefese hedefleri seçiyordu. “Bir… İki… Üç…” Arka arkaya altı teröristi tam alnından vurarak düşürdü. Ortalık kan gölüne dönmüştü. İki dakika süren ama onlara bir ömür gibi gelen o şiddetli çatışmanın ardından, dağların arkasından helikopterin o kurtarıcı sesi duyuldu. Gecenin karanlığını yırtan rotor sesleri umudun melodisiydi.

Helikopter tozu dumana katarak düzlüğe alçaldı. Kaan Albay avazı çıktığı kadar bağırdı: “Helikoptere! Koş, koş, koş!” On beş komando, destek atışı yaparak Mehmet Binbaşı’yı hızla helikopterin açık kapısından içeri fırlattı. Teröristler, kaçan avlarını bırakmamak için helikopterin gövdesine kurşun yağdırmaya başladılar. Mermiler helikopterin zırhına çarpıp kıvılcımlar saçıyordu ama pilot saniyeler içinde tam güç vererek havalanmayı başardı. Helikopter yükseldikçe vadi, alevler ve dumanlar içinde aşağıda kalıyordu. Kurtulmuşlardı.

Sabah saat 06.00. Güneş, Hakkari semalarında altın rengi ışıklarını yeryüzüne sererken, helikopter askeri üssün pistine teker koydu. Kapı açıldığında, on beş Bordo Bereli ve ortalarında Binbaşı Mehmet yorgun ama gururla dışarı atladılar. İki komando bacağından ve omzundan yaralıydı ama hiçbiri şehit olmamıştı. Mehmet Binbaşı, yaşlı gözlerle Kaan Albay’a sıkıca sarıldı. Boğazında düğümlenen kelimeleri zorlukla telaffuz etti: “Teşekkür ederim… Hayatımı size borçluyum.” Kaan Albay, isini pasını silerken hafifçe gülümsedi ve o efsanevi cümleyi kurdu: “Görevimiz Binbaşım. Bizim için imkansız diye bir şey yoktur.”

Ve böylece tarih, sekiz yüz silahlı teröristin ortasında, doksan altı saat boyunca görünmeden yaşayan, plan yapan ve dördüncü gece on sekiz dakika içinde otuz dört teröristi cehenneme göndererek esir bir Türk subayını kurtaran on beş Bordo Bereli’nin destanını yazdı. Çünkü onlar için sınır yoktu, korku yoktu ve asla teslim olmak yoktu. Bordo Bereliler, imkansızı kabul etmezdi.

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles