Doktor “7 gün ömrün kaldı” derken kocam güldü; ama gizli intikam planımdan habersizdi.
Doktor “7 gün ömrün kaldı” derken kocam güldü; ama gizli intikam planımdan habersizdi.
Doktor, gözlüğünü hafifçe burnunun ucuna itti. Elindeki dosyaya son bir kez bakıp derin bir nefes aldı. Gözlerime bakmaktan kaçınarak, sesi neredeyse bir fısıltıya inerken, “Ömrünüz maalesef çok uzun değil,” dedi. “Elimizdeki bütün tetkiklere göre tıbben söyleyebileceğim tek şey şu: En fazla yedi gününüz kaldı, Fatma Hanım.”
O an, VIP odasının içindeki hava sanki bir anda ağırlaştı, yoğunlaştı. Duvar saatinin tik takları birden kulak tırmalayıcı bir hal aldı, her saniye kafama inen bir çekiç gibi yankılanıyordu. Yastığa yaslanmış, solgun ve bitkin bir yüzle doktora bakıyordum. Kalbim göğüs kafesimi yırtıp çıkacak gibi atıyordu. Bedenim buz kesmişti ama o soğuğa inat alnımdan soğuk terler damlıyordu.
Yatağın yan tarafında oturan kocam Kerem, başını önüne eğmiş, omuzları şiddetle sarsılıyordu. Elimi sımsıkı tutmuştu. Doktor odadayken parmaklarının arasından mendili hiç eksik olmuyor, sürekli gözlerini siliyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyor gibi davranıyordu. Kusursuz bir eş profili çiziyordu.
Doktor Rıza bir süre sustu, odadaki o ağır, boğucu sessizliğin dağılmasını bekledi. Sonra iç çekip sözlerine devam etti. Organlarımın beklenenden çok daha hızlı iflas ettiğini, görüntüleme sonuçlarının son derece garip olduğunu, sanki vücudumun aylar boyunca yavaş yavaş, sinsi bir şekilde zehirlenmiş gibi bir tablo çizdiğini anlattı. Bütün ekibin uğraşmasına, yapılan onca müdahaleye rağmen artık geri dönüş ihtimalinin neredeyse kalmadığını söyledi.
“Yedi gün,” diye tekrarladı, kelimelerin ağırlığını bana hissettirmek istercesine. “Belki biraz daha az, belki bir tık fazla ama tıbbi öngörümüz bu yönde. Bu süreyi sevdiklerinizle mümkün olduğunca sakin, huzurlu ve acısız geçirmenizi tavsiye ederim.”
Bu cümle ağzından çıkarken, sanki odanın beyaz tavanı gürültüyle üzerime çökmüş gibi hissettim. Henüz 29 yaşındaydım. Hayatımın daha yeni başladığını düşündüğüm, geleceğe dair güzel hayaller kurduğum bir dönemde, ölümümün geri sayımı acımasızca başlatılmıştı.
Doktor, Kerem’in titreyen omzuna hafifçe dokundu. Yüzünde mesleki bir çaresizlik ve mahcup bir ifade vardı. “Sizin de çok güçlü olmanız gerekiyor Kerem Bey,” dedi. “Eşinizin yanında olduğunuzu, ona destek olduğunuzu son ana kadar hissettirmelisiniz.”
Kerem burnunu çekerek başını salladı. “Elimden gelen her şeyi yapacağım, doktor bey,” dedi titrek, ağlamaklı bir sesle. “Onu bir an bile yalnız bırakmayacağım.”
Doktor, son birkaç tıbbi açıklama daha yaptı; kullanılacak ağrı kesiciler, destek tedavileri ve hemşirelerin yapacağı rutin kontrollerden bahsetti. Sonra dosyayı toparlayıp, “Sizi biraz yalnız bırakayım,” diyerek odadan çıktı.
Kapı yavaşça kapanırken odada sadece saatin tik takları, klimanın o monoton uğultusu ve ikimizin nefes alışverişi kaldı. O ağır ahşap kapı kapanır kapanmaz, Kerem’in omuzlarındaki o şiddetli titreme bir anda bıçak gibi kesildi. Hıçkırıkları anında sustu. Elindeki mendili buruşturup usulca cebine koydu. Yüzündeki o perişan, acılı koca ifadesi sanki görünmez bir düğmeye basılmış gibi yavaş yavaş, ürkütücü bir şekilde silindi. Yerine, dudaklarının kenarında ince, soğuk ve alaycı bir gülümseme belirdi.
Aynı anda benim içimde de çok derinlerde bir şeyler koptu. Daha “ölüyorum” gerçeğini, o yedi günün dehşetini tam idrak edememişken, karşımdaki yıllarımı verdiğim adamın yüzündeki bu şeytani değişim içime ikinci, daha keskin bir hançer gibi saplandı.
Kerem elimi hala tutuyordu ama az önce sevgiyle ve acıyla sıktığını sandığım o parmaklar şimdi buz gibi, ruhsuz bir mengeneydi. Başını kaldırıp, sahte yaşlarla ıslanmış gözleriyle değil, bambaşka bir bakışla gözlerimin içine baktı. O bakışta ne ölüm korkusu, ne eşini kaybetme üzüntüsü, ne de kırıntı kadar sevgi vardı. Sadece vahşi, sabırsız bir rahatlama okunuyordu.
Yüzünü yavaşça bana doğru yaklaştırdı. Nefesi yanağımı ısıttı ama dudaklarından dökülen o alçak fısıltı, yastığımın içine kadar işleyen donmuş bir bıçak gibiydi.
“Sonunda,” dedi, her bir hecenin üzerine basarak. “Sonunda… Yedi gün içinde öleceksin.”
İçimden bir çığlık atmak, “Ne diyorsun sen?” demek geçti ama dilim tutulmuştu. Boğazım düğümlenmişti.
Kerem fısıldamaya devam etti. “Doktor o ‘sanki yavaş yavaş zehirlenmiş’ laflarını etse de, ben zaten sonun yaklaştığını hissediyordum. Artık bekleyiş bitiyor, Fatma. Yedi gün sonra… Bu ev, o çok övündüğün topraklar, bankadaki o şişkin hesapların, babanın mirası… Hepsi benim olacak. Seninle evlendiğim o ilk günden beri hak ettiğimi düşündüğüm her şey.”
Parmaklarını elimin üzerinde biraz daha sıktı. Artık bu sevgi dolu bir dokunuş değil, kemiklerimi acıtan, beni ezen bir pençeye dönüşmüştü.
“Üç yıldır şu iyi, fedakar koca rolünü yapmaktan o kadar yoruldum ki Fatma,” diye fısıldadı, sesinde birikmiş bir nefret vardı. “Senin o kibirli aileni dinlemekten, onlara minnettar, ezik damat gibi davranmak zorunda kalmaktan… Sürekli zengin kız, fakir ve çalışkan oğlan masalının figüranı gibi yaşamaktan bıktım usandım. Baban, akrabaların, hepsi kendilerini bizden üstün sandı. Sen de çoğu zaman onlara hak verdin, onların yanında durdun. Şimdi sıra bende. Sen ölünce bu aptal masal bitecek ve o evde, o holdingde sadece benim sözüm geçecek.”
Sanki görünmez biri beni yatağa zincirlemiş, nefes borumu sıkıyordu. Doktorun o “yedi gün” cümlesi bile ruhuma bu kadar ağır, bu kadar karanlık gelmemişti. Kocamın ağzından çıkan bu soğukkanlı, psikopatça itirafla yüzleşiyordum. O an bir eşin diliyle değil, sadece miras peşinde koşan, kan emici bir yabancının, bir katilin sesiyle konuşuyordu.
Bir süre daha, içine bastırdığı yılların aşağılık kompleksini, nefretini döktü. Ben sadece sustum. Çünkü o an ağzımı açsam, o şokla sadece acı bir çığlık atabilirdim ve bu ona istediği zafer hissini verirdi.
Sonunda pahalı saatine baktı, gömleğinin yakasını düzeltti. “Hastane işlemleri, sigorta işleri, birkaç evrak imzalamam lazım,” diyerek ayağa kalktı. Sanki birazdan eşinin cenazesini planlamaya değil de, küçük, önemsiz bir şirket toplantısına gidiyormuş gibi rahat görünüyordu.
Kapıya yürürken arkasına dönüp son kez bana baktı. Gözlerini kısarak, “Bu arada,” dedi, “Sakın aklına kahramanlık yapmak, birilerine bir şeyler anlatmak gelmesin. Zaten yedi gün içinde öleceksin, kimse sana inanmaz, deli saçması der geçerler. Boşuna yorma kendini.”
Kapıyı açtı ve çıktı. Kapı kapanır kapanmaz yanaklarımdan sıcak yaşlar boşandı. Bu kez doktorun biçtiği ömür için, hastalık için değil; yıllardır hayat arkadaşım, sığınağım sandığım adamın gerçek, korkunç yüzü için ağlıyordum. Ama bu ağlama sonsuza kadar sürecek bir ağıt, bir kurbanın teslimiyeti değil; çok kısa sürecek, öfkeli bir vedaydı.
Gözyaşlarımın arasında içimden, zihnimin en derinlerinden çok güçlü bir ses yükseldi: *”Yedi günün varsa Fatma, ya sessizce yatakta ölüp bu iğrenç oyunun zavallı kurbanı olursun… Ya da o yedi günde her şeyi tersine çevirir, onun dünyasını başına yıkarsın.”*
Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Titreyen nefesimi derinleştirdim. Baş ucumdaki komodine uzandım, telefonumu aldım. Zihnimdeki tek isim, parmaklarımı rehbere gitmeye yönlendirdi: Suna Teyze.
Telefon yalnızca iki kez çaldı. “Alo? Fatma kızım?” dedi telaşlı, endişeli bir ses. “Ne oldu? Doktor ne dedi?”
Gözlerimi kapadım. Onun o anaç, güven veren sesini içime çekip sakinleştim. Artık zayıf, ölümü bekleyen bir hasta gibi konuşmak istemiyordum.
“Suna Teyze,” dedim kararlı, buz gibi bir tonla. “Durum ciddi. Bana hemen yardım etmen gerekiyor. Söz veriyorum, bu iş bittikten sonra bir gün bile ağır iş yapmayacaksın. O bahçede elin bir daha kazma kürek tutmayacak.”
Telefondaki sessizlik birkaç saniyeliğine her şeyi susturdu. Sonra Suna’nın sesi, endişeden arınmış, çok daha net ve keskin bir şekilde geldi. “Demek beklediğimiz gün geldi çattı,” dedi. “Anladım kızım. Ben hazırlıklara başlıyorum. Sen sadece sakin ol. Artık rol yapma sırası bizde.”
Telefonu kapadım. O an duvar saatinin tik takları yeniden duyulur oldu. Ama bu kez o ses bana yaklaşan ölümü değil; Kerem için yaklaşan hesap gününü, intikamın geri sayımını sayıyor gibiydi.
—
Gözlerimi kapattım ve son aylarda yaşadığım o karanlık dönemi film şeridi gibi geriye sardım. Yavaş yavaş başlayan, anlam veremediğim halsizlik… Sebebi bulunamayan şiddetli mide bulantıları… Kalbimin sebepsiz yere delice çarpması… Ve her gece yatmadan önce Kerem’in, “Bunu senin için özel hazırlattım, aktardan aldım” diyerek kendi elleriyle getirdiği koyu renkli, garip, isli kokulu o bitki çayı.
Çayın ilk geldiği geceyi çok iyi hatırlıyordum. Kerem yatağın kenarına oturmuş, yumuşak bir sesle, “Bu karışım direncini artıracak, doktorlar bile toparlanmana şaşıracak,” demişti. İnanmam için gözümün içine şefkatle bakmış, saçlarımı okşamıştı. O zaman zerre kadar şüphelenmemiş, “Beni ne kadar çok düşünüyor” diyerek minnet duymuştum. Tadındaki o hafif, tuhaf metalik dokuyu, “İçinde bol mineral falan vardır herhalde, şifa işte” diyerek geçiştirmiştim.
Ta ki o ufak kazaya kadar. Bir akşam Kerem banyodayken, baş ucumdaki bardağa elim çarpmış, çayın yarısı yan tarafta duran küçük saksıya dökülmüştü. O saksının içinde minicik, canlı, yemyeşil bir salon çiçeği vardı. Ertesi sabah uyandığımda, o çiçeğin yalnızca birkaç saat içinde tamamen sararmış, yapraklarının büzüşmüş, köklerinin eriyip çürümüş olduğunu görmüştüm. Sanki üzerine kaynar su dökülmüş veya saksıya asit boşaltılmış gibi görünüyordu.
O an içime ilk şüphe tohumu düşmüştü ama kendi kendime bastırmıştım. “Tesadüftür,” demiştim. “Belki de çiçek zaten hastaydı, çay tesadüf oldu.” Ama her gece ısrarla gelen o koyu renkli, keskin kokulu çayı içtikten sonra boğazımda kalan o acı metal tadı ve ertesi sabah artan, yataktan kalkmama engel olan halsizliğim bu tesadüfleri korkunç bir zincire dönüştürmüştü. Bir noktadan sonra, içimdeki o sese kulak verip, çayı içiyormuş gibi yapmaya başlamış; Kerem “Bardağı alayım hayatım” deyip odadan çıkar çıkmaz, çayı gizlice lavaboya dökmeye başlamıştım.
Ama o ilk zamanlar içtiğim bardaklar, çoktan içimde yıkıcı bir tahribat yapmıştı. Doktorların bugün “açıklanamayan organ yetmezliği” dediği şey, aslında yavaş yavaş, miligram miligram işleyen bir zehirdi. Arsenik… Artık adım gibi biliyordum. Kerem’in “Yedi günün kaldı” sözünü, “Yedi gün içinde dozajı artırıp seni tamamen yok edeceğim” olarak duymuştum. Ama kaderin adaletine bakın ki, o yedi gün aslında onun kendi kurduğu kumpasta boğulacağı sonun başlangıcı olacaktı.
O günün ilerleyen saatlerinde, kapı tıklandı ve hemşire odama girdi. Gülümseyen ama gözlerinde mesleki bir yorgunluk olan genç bir kadındı. Elindeki tepside akşam ilaçlarım ve midemi yormayacak hafif bir yemek vardı.
“Fatma Hanım,” dedi hemşire sıcak bir sesle. “Doktor Rıza Bey bunları mutlaka içmenizi istedi. Özellikle şu küçük beyaz olan hap, organlarınızı biraz rahatlatabilir, ağrılarınızı hafifletir.”
Tepsideki haplara göz ucuyla, dikkatle baktım. Renkleri, şekilleri, sayıları… Normalde hastalar doktorun verdiğini hiç sorgulamaz, avuçlayıp yutardı belki ama ben artık etrafımdaki her şeye, her detaya ölümcül bir şüpheyle bakıyordum. Kerem’in eli bu hastanenin içine kadar uzanmış olabilir miydi?
Hemşire, serumumun akış ayarlarını kontrol etmek için yatağın diğer tarafına geçip arkasını döndüğünde fırsatı kaçırmadım. Tepsiyi sessizce kendime biraz yaklaştırdım. Hapları hızla elime aldım, yastığımın altındaki peçetenin içine sardım ve avucumun içinde sakladım. Hemşire işini bitirip geri döndüğünde, su bardağını alıp başıma diktim. Boğazımdan geçen sadece soğuk suydu ama o, haplarla birlikte yuttuğumu sandı.
“Afiyet olsun, şifa olsun,” dedi içtenlikle. “Bir şeye ihtiyacınız olursa lütfen zile basın.”
Gülümser gibi yaptım. O çıktıktan sonra hap sardığım peçeteyi usulca cebime yerleştirdim. Gece tuvalete gittiğimde klozete atacak, sifonu çekip iz bırakmadan kurtulacaktım. Artık bedenime, kendi onayım dışında hiçbir kimyasalın girmesine izin vermeyecektim.
O gece, saatler epey geç olduğunda VIP odasının kapısı bir kez daha çalındı. Bu kez içeri giren, elinde paslanmaz çelikten yapılmış, kapağı sıkıca kapalı yuvarlak bir yemek kabı taşıyan, orta yaşlı, tanıdık bir kadındı. Bahçemizin o tükenmeyen enerjili, çiçeklerle konuşan bahçıvanı Suna… Ama ben biliyordum ki, Suna hiçbir zaman ‘sadece’ bir bahçıvan olmamıştı.
“Fatma kızım,” dedi kabı komodinin üzerine bırakırken. Sesi fısıltı halindeydi ama çok güçlüydü. “Senin için evde, ana mutfaktan ayrı, gizli bir köşede, sadece bildiğim malzemelerle temiz bir yemek yaptım. Bu odanın, bu hastanenin içinden tek bir lokma bile yeme. Suyunu bile kapalı şişeden, kapağını sen açarak iç. Kerem’in kolunun nereye kadar uzanacağı, kimi satın alacağı belli olmaz.”
Çantasından küçük, koyu renkli cam bir şişe çıkardı. İçinde hafif bulanık, yeşilimsi, yoğun bir sıvı vardı. “Bu da yeşil hindistan cevizi suyu,” dedi. “İçine bizim köyden gelen, çok eski, panzehir etkisi olan bir bitkinin özünü kattım. Yıllardır zehirlenmelere, toksinlere karşı kullanılır. Tamamen mucize demem ama vücudunda dolaşan o pis şeyleri süpürür, organlarına zaman kazandırır.”
Şişeyi elinden aldım ve iki yudumda, burnumu tıkayarak içtim. Boğazımdan aşağı inen o yoğun, hafif acı serinlik, sanki içimde yanan bir yerleri yıkayıp geçti.
“Sana bir şey anlatma zamanı geldi Suna Teyze,” dedim gözlerinin içine bakarak.
Suna, bakışlarıyla “Zaten biliyorum, farkındayım” der gibi başını salladı. “Kerem Bey’in seni ‘ne kadar çok sevdiğini’, arkandan ne dolaplar çevirdiğini az çok gördüm, seziyordum,” dedi alaycı, sert bir tonla. “Ama sen anlat kızım, anlat ki için rahatlasın, o zehir ruhundan da çıksın. Sonra da planımıza, asıl işimize geçelim.”
O gece, hastane odasının loş ışığında Suna’ya her şeyi anlattım. Kerem’in aslında kim olduğunu, doktor “Yedi gün” deyip odadan çıkar çıkmaz yüzündeki o perişan maskenin nasıl düştüğünü, öleceğimi duyunca gözlerinde beliren o iğrenç sevinci, miras için kurduğu hayalleri, o isli bitki çayını, solan çiçeği… Hepsini kelimesi kelimesine anlattım.
Hiç şaşırmadı. Sadece derin, kederli bir iç çekti.
“Fatma,” dedi, elimi şefkatle tutarak. “Merhum baban, Hikmet Bey, yıllar önce tam da bu ihtimalden, etrafını saracak açgözlü akbabalar olabileceğinden korktuğu için beni o eve, sizin yanınıza getirdi.”
Gözlerimi fal taşı gibi açmış, nefesimi tutmuştum.
“Ben eskiden sadece bir bahçıvan değildim Fatma,” diye devam etti Suna, gözleri uzaklara dalarak. “Gerçek adım Suna Yılmaz. On yıl önce İstanbul’da ceza hukuku alanında çalışan, adı sanı bilinen, tuttuğunu koparan bir avukattım. Babanla, Hikmet Bey’le üniversiteden çok yakın arkadaştık. O iş dünyasında, ticarette yükselirken, ben mahkeme salonlarında adalet için savaş veriyordum.”
Derin bir nefes aldı. “Bir gün beni holdingdeki ofisine çağırdı,” dedi. “’Kızımı her şeyden çok seviyorum Suna,’ dedi. ‘Ama etrafında dolaşan insanların gözlerinde onun yüzünü, güzelliğini değil; sadece paramı, servetimi görüyorum. Bir gün kızım, sırf miras için, parası için ona yaklaşan, kendini iyi gizleyen sinsi birine gönlünü kaptırabilir diye çok korkuyorum. Onu uzaktan, holding patronu kimliğimle koruyamam. Ona “dikkat et, o adam kötü” desem, gençliğin verdiği ateşle belki bana bile küser, inadına ona gider. O yüzden senden çok tuhaf, çok zor bir şey isteyeceğim. Avukatlıktan emekli ol. Kendine basit, dikkat çekmeyen bir kimlik uydur. Bizim evde çalışan, sıradan biri gibi görün. Ama her şeyi, herkesi gör. Gerekirse bahçıvan ol, hizmetçi ol ama kızımı, o evin içini koru.’”
Ben susup, donakalmış bir halde onu dinliyordum. Her cümlesi, hayatımdaki boşluklara, anlam veremediğim bazı bakışlara bir yapboz parçası yerleştiriyordu.
“Ben de onun bu son isteğini, dostluk hatırına kabul ettim,” dedi Suna gururla. “Adımı, avukat kimliğimi, o şaşalı kariyerimi bir kenara bıraktım. Bahçıvan Suna oldum. Yıllarca o evde çiçekleri sularken aslında seni, evrakları ofise taşırken aslında şirketin mirasını, sofrayı toplarken aslında etrafındaki insanların niyetini, senin kaderini izledim. Kerem o eve, senin hayatına adım attığı ilk günden beri gözlerindeki o karanlık parıltıyı gördüm. O parıltı aşk değil, sinsi bir açgözlülüktü.”
Boğazım düğümlendi. “Bana… bana bunu neden daha önce söylemedin Suna Teyze?” diye fısıldadım sitemle. “Neden beni uyarmadın?”
“Çünkü körkütük aşık bir kadına, sevdiği adam hakkında kötü, şüpheli bir şey söylersen; önce sana düşman olur kızım,” dedi Suna, yılların tecrübesiyle gelen bir sakinlikle. “Savunmaya geçer. Senin kendi gözünle görmen, zehri kendi aklınla idrak edip karar vermen gerekiyordu. Bugün o gün. Uyanış günün. Ve ben, babana verdiğim sözü tutmak için hala buradayım.”
Sonra çantasından kalın, deri kaplı bir dosya çıkardı. “Bu arada,” diye gülümsedi kurnazca. “Kerem Bey’in beni kovma yetkisi de yok. Benim iş sözleşmem Kerem’le ya da senin şahsi hesabınla değil; doğrudan babanın ölmeden önce kurduğu, yönetimi özel mütevelli heyetinde olan Aile Vakfı’yla yapıldı. O vakıf ayakta kaldığı sürece, Fatma hayatta olduğu sürece bu evde, senin yanında çalışma hakkım var. Bir damadın iki dudağıyla kapı önüne konmam ben.”
O an içimde, zehrin etkisini bile unutturan küçük, umut dolu bir kıvılcım daha yandı. Yalnız değildim. Çaresiz değildim. Babamın yıllar önce kurduğu o dahiyane koruma planı, bugün beni hayatta tutan, savaşmamı sağlayan kalkandı.
“Şimdi,” dedi Suna ayağa kalkıp çantasını omzuna alırken. Gözlerinde eski, savaşçı avukat günlerinin ışıltısı vardı. “Sıra Kerem’in o çok güvendiği kusursuz planını, hayatını yedi günde altüst etmeye geldi. Sen burada, bu yatakta kendini çaresiz, ölüme bir adım kalmış gibi göster. Rolünü oyna. İçtiğin ilaçları, yediğin yemeği kendin kontrol et, zehri vücudundan at. Ben de dışarıda; hem hukukla, hem akılla, hem de o pislik adamların açgözlülüğünü birbirine çarpıştırarak işimi yapacağım.”
Ertesi gün, öğlen saatlerinde odanın kapısı, sanki çok acil bir durum varmış gibi sertçe açıldı. Kerem, yanında kırklı yaşlarında, terlemiş, takım elbiseli, gergin bir adamla içeri girdi. Adam elinde kalın, kilitli bir evrak çantası taşıyordu.
“Fatmacığım,” dedi Kerem yapmacık, abartılı bir telaşla yanıma gelerek. “Bu Burak Bey, bizim çalıştığımız noter. Hastanenin prosedürleri çok karışık, bürokrasi çok fazla. Doktor da, Allah korusun acil bir durum olursa yetkimin olması gerektiğini söyledi. Ben senin adına bu hastane işlerini, ufak tefek ödemeleri halledeyim diye çok küçük, standart bir vekaletname hazırladık. Sadece imzalayıp rahat edeceksin, sen sadece dinlenmene bakacaksın.”
Noter Burak “Geçmiş olsun efendim,” diyerek başını saygıyla eğdi. Profesyonel görünmeye çalışıyordu ama gözlerindeki tedirginliği okuyabiliyordum. Muhtemelen yüklü bir rüşvet almıştı. Masaya kalın bir dosya koydu, dikkatlice açtı. Belgeyi bana doğru çevirdi.
Gözlerim hastalığın etkisiyle yarı kapalı bile olsa, kalın puntolarla yazılmış başlığı okuyacak kadar açıktı: *”Taşınmaz Malların, Banka Hesaplarının, Hisse Senetlerinin ve Tüm Şahsi Hakların Kayıtsız Şartsız Devri ve Tam Yetki Vekaleti.”*
Bu hastane işleri, fatura ödemeleri için bir vekalet falan değildi. Bu, resmen beni sağken soyup soğana çevirme, babamın mirasına tamamen çökme belgesiydi.
Hemen gözlerime sahte bir bulanıklık verdim. Nefesimi ağırlaştırdım, sanki konuşmakta bile zorlanıyormuşum gibi hırıltılı bir ses çıkardım. Elimi çok titrekmiş gibi yavaşça kaldırdım.
“Çok mu… çok mu önemli Kerem?” diye fısıldadım zoraki.
Kerem rolüne dört elle, büyük bir iştahla sarıldı. Eğilip alnımdan öptü. “Tabii ki önemli hayatım,” dedi şefkatli görünmeye çalışarak. “Ben sadece senin iyiliğin, senin rahatın için uğraşıyorum. Yarın bir gün acil bir ameliyat, yoğun bakım gerekirse banka işleriyle, parayla, imzayla uğraşamayız. Her şeyin altına hemen benim imza atmam lazım ki tedavin bir dakika bile aksamadan yürüsün. Sonuçta ben senin kocanım canım, düşmanın değil.”
İçimden *Tam tersi,* diye geçirdim nefretle. *Sen benim en büyük düşmanımsın.* Ama yüzüme yansıtmadım.
Noter, belgenin içeriğini hızlıca, sanki standart prosedürmüş gibi, “Şu şekilde, bu şekilde,” diye geveleyerek anlatmaya başladı. Ama o anlatırken ben yalnızca tek bir şeyi düşünüyordum: O kalemi elime alıp imzayı attığım an, Kerem için oyun biter, zaferini ilan eder ve o gece serumuma katacağı ekstra dozla gerçekten işimi bitirirdi.
Bana uzattıkları o pahalı, ağır, altın uçlu dolma kalemi titreyen parmaklarımın arasına aldım. Bileğimi kasıtlı olarak, sanki hiç gücüm kalmamış gibi zayıf tutuyordum. Kalem kağıdın üzerinde titriyordu.
Kerem sabırsızlanıyordu. Gözlerinde beliren o açgözlü parıltıyı görebiliyordum. “Hadi hayatım,” dedi, sesindeki gerginliği bastırmaya çalışarak. “Küçücük bir imza ver bitsin. Hem daha fazla yorma kendini. Bak zaten çok halsizsin.”
Kalemin ucu imza hanesine yaklaşırken, bütün kaslarımı bir anda, bilinçli olarak bırakıverdim. Elimden kayıp giden ağır kalem tıkırtıyla yere düşerken, ben de gözlerimi geriye devirip, başımı yana düşürdüm. Sanki aniden şoka girmiş, bilincimi tamamen kaybetmişim gibi kaskatı kesildim.
Kerem önce ne olduğunu anlayamadan dondu kaldı. Sonra, imzanın atılamadığını fark edince gerçekten, deli gibi panikledi. Ama paniği benim sağlığım için değil; elinden kayıp giden servet içindi.
“Fatma! Fatma kendine gel! Saçmalama, kalk!” diye bağırdı, omuzlarımdan sarsarak. “Doktor! Hemşire!”
Suna, daha önceden anlaştığımız gibi odanın dış köşesinde, koridorda duruyordu. İçeriden gelen sesi duyar duymaz, her şeyin planlandığı gibi gittiğini bilerek hemen koridorun ortasına koştu ve yüksek, panik dolu bir sesle, “Yardım edin! Hastamız fenalaştı! Kalbi duruyor galiba!” diye feryat etti.
Bir anda oda hemşirelerle, müdahale arabasıyla koşan Doktor Rıza ile doldu taştı. Kerem, “Ama imza atıyordu!” diye çırpınsa da yaka paça dışarı çıkarıldı. Noter Burak, olayın adli bir vakaya dönüşmesinden korkarak dosyayı apar topar kapatıp, “Ben… ben daha sonra geleyim,” diyerek hızla kendini koridora, oradan da hastanenin dışına attı.
Hemşireler tansiyonumu ölçerken, ben gözlerimi kapalı tutarak içimden sakin sakin, zaferle gülüyordum. Bir günde ikinci kez, hem de tam hedefine ulaşacakken Kerem’in o kusursuz sandığı planını bozmuştum.
Kerem hastaneden, sinirden köpürerek, eli boş ayrıldıktan sonra doğal olarak hıncını çıkaracak, bağırıp çağıracak zayıf birini aradı. Aklına Suna geldi. Eve gider gitmez, arabasının kapısını çarpıp bahçeye açılan cam kapıyı sertçe açtı.
Suna, arka bahçede son derece sakin bir şekilde, elinde süpürgeyle dökülen sonbahar yapraklarını topluyordu.
“Hey!” diye bağırdı Kerem, bahçeyi inleten kaba bir sesle. “Suna! Buraya gel!”
Suna başını yavaşça kaldırdı. O her zamanki mütevazı hizmetçi tavrından eser yoktu. Gözlerinde buz gibi bir sakinlikle ona baktı. “Buyurun Kerem Bey?”
Kerem’in yüzü öfkeden kıpkırmızı gerilmişti. Boynundaki damarlar şişmişti. “Topla eşyalarını!” dedi bağırarak. “Bugün son günün. Bu evde artık seni bir saniye bile istemiyorum! Benim karım orada ölmek üzere, sen hastanede bana artistlik yapıyorsun. Doktorların yanında beni itiyorsun, bağırıyorsun. Sen kimsin be? Alt tarafı bir bahçıvansın! Maaşını ben veriyorum senin!”
Suna süpürgeyi usulca, hiç acele etmeden kenara, duvara dayadı. “Yanılıyorsunuz,” dedi, doğrudan Kerem’in gözlerinin içine delici bir bakış atarak. “Maaşımı siz vermiyorsunuz.”
Kerem bir anlık şaşkınlıkla, afallayarak, “Ne diyorsun sen be kadın?” diye sordu.
“Benim iş sözleşmem merhum kayınpederinizin, Hikmet Bey’in kurduğu Aile Vakfı’yla yapıldı,” dedi Suna, tane tane, bir avukatın mahkemede konuşması gibi net. “Siz bu eve o sinsi yüzünüzle damat olarak girmeden yıllar önce imzaladım ben o sözleşmeyi. O vakıf ayakta kaldığı sürece ve Fatma Hanım hayatta olduğu sürece bu evde çalışma, bu evin düzenini denetleme hakkım var. Sizin beni bu evde isteyip istememeniz, benim zerre umurumda bile değil. Sizin beni kovma yetkiniz hukuken yok. Kısacası Kerem Bey; beni o çok güvendiğiniz yalanlarınızla kapı önüne koyamazsınız.”
Kerem’in yüzü kızardı, sonra morardı. Alt tarafı bir bahçıvan olarak gördüğü kadının ona hukuk dersi vermesine, diklenmesine kibri tahammül edemiyordu. “Bak sen şu çenesi düşük bahçıvana!” diye kükredi. “Burası benim evim! İstersem seni şu dakika polis çağırıp, yaka paça attırırım buradan!”
Suna hiç geri adım atmadı, sadece dudaklarında hafif, tehlikeli bir tebessüm belirdi. “Polis çağırırsanız çok memnun olurum Kerem Bey,” dedi. “Zira sahte faturalarınız, vergi beyannamelerinizdeki o oynamalar, paravan şirketlere yaptığınız transferler, banka hareketleriniz ve Fatma Hanım’ın yerine imzaladığınız sahte evraklar hakkında da onlarla konuşmak istediğim, savcıya sunmak istediğim bazı küçük noktalar var.”
Kerem’in içi anında ürperdi. Midesine soğuk bir taş oturdu. Bir anlığına, yakalanmış bir suçlunun paniğiyle hiçbir şey diyemedi. Gözlerini kaçırdı. Sonra öfkeyle adımlarını sertleştirip içeri girdi, cam kapıyı arkasından şiddetle kapattı.
Suna, onun ardında bıraktığı o korku dolu hava boşluğuna bakarak gülümsedi. Cebinden telefonunu çıkardı. Rehberde “Murat Müdür” yazan numarayı aradı. Bu adam, Fatma’nın holding hesaplarının bulunduğu ana bankanın bölge müdürüydü ve zamanında, hukuk fakültesindeyken Suna’nın yetiştirdiği bir öğrencisiydi.
Karşı taraf açar açmaz Suna, otoriter ve hukuki bir tonla konuşmaya başladı. “Murat, Fatma Hanım’ın kişisel ve şirket hesaplarında, özellikle son birkaç ayda bazı şüpheli, yüklü hareketler var,” dedi. “Aile Vakfı denetçisi olarak bu hesaplara yönelik derhal geçici bir inceleme, bir blokaj talep ediyorum. Resmi savcılık yazısı ve mahkeme kararı yarına gelecek. Şimdilik, özellikle ‘Damat Bey’in tek başına, vekaletsiz işlem yapmasını engelleyecek, sistemi kilitleyecek bir güvenlik tedbiri konulursa çok iyi olur. Bir de… banka içinde küçük bir söylenti dolansa, ‘Fatma Hanım’ın ailesinin hesapları savcılık incelemesinde, dondurulmuş’ diye, bizim için hiç fena olmaz.”
Murat Müdür olayın ciddiyetini anlayarak, “Anladım Suna Hocam,” dedi. “Merak etmeyin. Hesaba şüpheli işlem blokesini koyuyorum, gereken söylentiyi de hemen yayarız.”
O akşamüstü Kerem’in telefonu çaldı. Bankada kredi departmanında çalışan yakın bir arkadaşı, kulislerde dolaşan, Murat Müdür’ün yaydığı haberi telaşla yetiştirdi. “Abi durum kötü. Fatma’nın tüm hesapları savcılık kararıyla inceleme altına alınmış, tedbir blokajları konmuş. Ne para çıkışı ne EFT, hiçbir şeye izin vermiyor sistem.”
Kerem’in yüzü, telefonu tutarken bembeyaz kesildi. Bir yanda hastanedeki o başarısız vekalet kıskacı ve Fatma’nın fenalaşması; diğer yanda bankadan gelen, tüm nakit akışını kesen bu kötü haber… İçindeki o kibirli güven yerini yavaş yavaş, aklını kemiren bir paniğe bırakıyordu.
Ve derken… Kerem için sonun başlangıcı olan, doktorun biçtiği o meşhur “Beşinci Gün” geldi çattı.
Fatma’nın evinde, ölümü bekleyen bir hastanın evinden beklenmeyecek kadar tuhaf, görgüsüz bir hareketlilik vardı. Normalde yas havası olması gereken evden ışık, kahkaha, yüksek sesli müzik ve lüks yemeklerin kokusu yükseliyordu. Kerem, Fatma’nın ölümünü beklemeden kutlamaya başlamıştı bile; geniş salonu adeta bir mafya balo salonuna çevirmişti.
Yuvarlak masalar, kar beyazı örtüler, gümüş şamdanlar, kristal kadehler, pahalı porselen tabaklar… Hepsi, Kerem’in kredi kartlarından çekilen, limitleri sonuna kadar zorlayan son paralarla finanse edilmişti. Mutfağa getirilen yemekler, şehrin en tanınmış, en pahalı catering firmasındandı. Şefler, beyaz eldivenli garsonlar tepsilerle koşuşturuyor, etrafa yapay bir zenginlik, bir “yeni patron benim” görüntüsü saçıyordu.
Kapı zili çalmaya başladığında Kerem, üst kattan merdivenlerden ağır ağır indi. Üzerinde özel dikim şık bir gömlek, saçları geriye taranmış, yüzünde yapay, ukala bir özgüven vardı. Yanında, dekolteli kırmızı bir elbiseyle Derya duruyordu. Derya, Kerem’in uzun zamandır gizlice görüştüğü, bu şeytani planı birlikte yaptıkları kadındı. Bu gece Fatma’nın değil, Derya’nın “hanımağa” olarak ev sahipliği yaptığı bir geceydi sanki.
Konuklar lüks arabalarıyla birer birer geldiler. Gelenlerin hiçbiri Fatma’nın nezih çevresinden değildi. Kimisi zor durumdaki maden şirketlerini ucuza kapatmaya çalışan acımasız iş adamları, kimisi yasa dışı işlere, tefeciliğe bulaşmış ama kılıfını kravatla iyi uydurmuş tiplerdi. Bazılarını Kerem borç batağına saplandığı kumar masalarından, bazılarını da karanlık işlerin döndüğü kafelerden tanıyordu.
İçeri girenlerin hiçbiri Fatma’yı sormadı. “Eşiniz nasıl? Hastalığı ne durumda?” diyen tek bir kişi bile olmadı. Onlar için tek önemli olan, Kerem’in onlara vaat ettiği büyük projeler, ucuza kapatılacak arazilerdi.
Kerem ortalık biraz sakinleşince, purosunu yaktı, eline viski kadehini aldı ve salonun ortasındaki büyük kristal avizenin altına geldi. Kadehini çatalıyla hafifçe tıklatıp herkesin dikkatini çekti.
“Değerli dostlar, kıymetli ortaklar,” dedi sahte bir tevazu ve yapışkan bir gülümsemeyle. “Bugün burada çok büyük, çok karlı bir fırsata ortak olmak için toplandık. Yakında, tamamen benim kontrolüme geçecek bazı çok değerli araziler ve ticari gayrimenkuller var. Şimdiden bu projelere yatırım yapanlar, benimle el sıkışanlar, ileride altın değerinde, milyonluk kazanç sağlayacak.”
‘Yakında eline geçecek’ dediği şey, karısı Fatma’nın mirasıydı elbette, ama bunu kimseye açıkça bu şekilde iğrenç bir dille söylemiyordu. Misafirler, ellerinde kadehlerle iştahla, aç kurtlar gibi onu dinlerken Kerem içinden, “Siz de benim gibi açgözlüsünüz, bu hırs sizi bana bağlıyor,” diye geçiriyordu. Bu ortak açgözlülüğün bir süre daha sorunsuzca sürdürülebileceğine inanıyordu.
Sunum için dev ekran bir projektör ve beyaz perde hazırlatmıştı. Görünürde, arazilerin havadan çekilmiş drone fotoğrafları, hayali karlılık grafikleri, planlanan lüks proje çizimleri vardı. Derya’ya işaret etti. “Deryacığım, projeyi, sunumu açalım mı?” dedi.
Derya nazlı bir gülümsemeyle laptopa dokundu. Projektörü çalıştırdı. Salonun ışıkları, sunum için hafifçe kısıldı. Beyaz perdeye parlak bir ışık düştü.
Ama bir sorun vardı. Kerem’in beklediği o gösterişli proje slaytları yerine, perdeye bir video görüntüsü açıldı.
Görüntü, karanlık ama netti. Burası evin mutfağıydı. Tarih ve saat, ekranın sağ alt köşesinde net bir şekilde yazıyordu: Gece yarısını biraz geçmiş, sadece birkaç ay öncesi…
Perdede, üzerinde ipek pijamaları olan bir adam mutfak tezgahının başında duruyordu. Saçları hafif dağınık, yüzü güvenlik kamerasının açısına tam oturmuştu, çok net olarak görünüyordu. Kerem’di bu. Etrafı kolaçan ediyor, elinde küçük, beyaz bir paket tutuyordu. Paketi dikkatlice açıyor, içinden zehirli, beyaz bir toz çıkarıyordu. Sonra ocaktaki cezvenin yanında duran, Fatma için hazırladığı o koyu renkli bitki çayının içine o tozu döküp, kaşıkla iyice karıştırıyordu.
Salonda bir anda ölüm sessizliği oldu; kelimenin tam anlamıyla çıt çıkmadı. Sadece projektörün fanının hafif uğultusu duyuluyordu. Bir köşede, adamın birinin elindeki viski kadehi yere düşüp şangırtıyla kırıldı ama kimse o sese dönüp bakmadı. Herkesin gözü perdedeki o kan donduran ihanet sahnesindeydi.
Kerem’in yüzü önce şaşkınlıktan, ardından dehşet verici bir panikten şekilden şekile girdi. Rengi kül gibi oldu.
“Bu… bu ne saçmalık!” diye bağırdı, sesi detone olarak. “Kapat şunu! Bu montaj! Birisi, rakiplerim bana komplo kuruyor! Kapatın dedim!”
İnsanların bakışları, perdedeki cinayet hazırlığı görüntüsüyle, avizenin altında terleyen Kerem arasında şüpheyle gidip geliyordu. Kerem koşa koşa laptopun yanına gitti. Programı kapatmak, fişi çekmek, videoyu durdurmak istedi ama hiçbir tuş, hiçbir komut çalışmıyordu. Sanki bilgisayarın tüm kontrolü uzaktan, dışarıdan bir el tarafından ele geçirilmişti. Video acımasızca oynamaya devam etti; Kerem’in zehirli çayı hazırladıktan sonra, yüzünde o sinsi gülümsemeyle tepsiyi alıp koridora çıkışını, kameranın olmadığı yatak odasına doğru ilerleyişini gösterip, siyah bir ekranla bitti.
Misafirler artık açgözlülükle değil, korku ve tiksintiyle dolu bakışlarla ona bakıyorlardı. Yasa dışı işler yapanlar bile bir kadını sinsi sinsi zehirleyen bir adamdan iğrenmişti. Bazıları hemen sandalyelerini geri çekip hızla ayağa kalktı.
“Bizi çağırdığı, ortak edeceğim dediği şeye bak,” diye fısıldadı biri ceketini iliklerken. “Karısını zehirleyen, katil ruhlu bir adamla iş mi yapacağız? Polis basarsa hepimiz yanarız.”
Kerem panik içinde, kollarını çırparak konuşmaya çalıştı. “İnanmayın buna! Gerçek değil diyorum! Düşmanlarım var, Fatma’nın akrabaları yapıyor. Rekabet yüzünden böyle iftiralar, sahte videolar yapıyorlar!”
Ama titreyen sesinin, terleyen alnının sözlerinin üzerinde hiçbir ağırlığı, hiçbir inandırıcılığı yoktu. Birkaç dakika içinde insanlar montlarını alıp, gruplar halinde birbirini iterek evi terk etmeye başladılar. Hatta Derya bile, tehlikenin boyutunu anlayınca, “Ben bu rezalete, bu cinayet işine alet olmam Kerem! Beni bitireceksin!” deyip, Kerem’in kolunu iterek arka kapıdan arabasına koşup sıvıştı.
Tam o kargaşa sırasında, bütün evin ışıkları bir anda “çat” diye söndü. Salon, koridor, mutfak, üst kat… Her yer zifiri karanlığa gömüldü. Karanlıkta çığlıklar yükseldi, paniğe kapılanlar sandalyeleri devirdi. Bazı misafirler telefonlarının flaşını açarak kapıya koştu. Sadece on dakika içinde, o gösterişli balo salonu tamamen boşalmış; geriye yerde kırık camlar, devrilmiş pahalı sandalyeler ve masalarda yarım kalmış tabaklar kalmıştı.
Kerem, nefes nefese, elindeki telefonun fenerini açtı. Ev koca bir enkaz, bir savaş alanı gibi görünüyordu. Hızla pencereden dışarı baktı. Sokak lambaları, komşu evlerin ışıkları gayet normal yanıyordu. Elektrik arızası yoktu; elektrik sadece ve sadece bu evde kesikti.
“Bu kesinti falan değil,” diye hırladı kendi kendine, dişlerini sıkarak. “Bu bir sabotaj. İçeriden bir sabotaj.”
Aklına gelen ilk isim, tabii ki o çok bilmiş avukat bozması bahçıvan Suna’ydı. Elektrik panosuna en kolay erişebilecek kişi oydu. O cadı kadını bulup gırtlağına yapışmak, arka kapıya yönelmek üzereyken; üst kattan, yatak odasının olduğu koridordan gelen tok, ritmik, yankılanan bir sesi duydu.
*Tık… tık… tık…*
Merdiven boşluğunda yankılanan yüksek topuklu bir ayakkabının sert sesi…
Kerem’in boğazı anında kurudu. Kalbi tekledi. O sesi çok iyi tanıyordu. Bu, Fatma’nın evdeyken giymeyi sevdiği, o özel tasarım ayakkabılarının sesiydi.
“Bu mümkün değil,” dedi kendi kendine, sesi titreyerek. “Hastanede olman lazım. Serumların var, organların iflas ediyor. Sen burada olamazsın.”
“Kim var orada?!” diye bağırdı. Sesinin titrek yankısı boş duvarlardan geri döndü ama hiçbir cevap gelmedi. Ayak sesi, ana yatak odasının kapısının önünde durdu. Sonra ürkütücü bir sessizlik çöktü.
Kerem, elinde telefonun feneriyle, merdivenleri ağır ağır tırmanırken; ışık, duvardaki gölgeleri büyüttükçe büyütüyordu. Her gölge, her karaltı sanki üstüne atlayacak bir intikamcı ruha, bir yaratığa dönüşmüş gibiydi. Terden sırılsıklam olmuştu.
Yatak odasının kapısı aralıktı. Kerem, nefesini tutarak, eli titreyerek kapıyı itti. Fenerin ışığını içeri doğrulttu. Oda sanki hiç kullanılmamış gibi düzenliydi. Yatak toplanmış, örtüsü serilmişti. Perdeler yarı kapalıydı ama pencere kenarında duran eski ahşap sallanan sandalye, karanlığın içinde tüyler ürpertici bir görüntü sunuyordu.
Sandalyede, sırtı kapıya dönük, uzun saçlı, ince yapılı bir siluet oturuyordu. Üzerinde Fatma’nın en sevdiği, ipek sabahlığa benzeyen bir kıyafet vardı. Kerem’in dizleri titredi, elindeki telefon düşecek gibi oldu.
“Fat… Fatma?” diye kekeledi.
Siluet dönmedi. Sadece sandalye, rüzgar esmiş gibi hafif hafif, gıcırtıyla sallanıyordu. Kerem, hem korkunun hem de gerçeği öğrenme isteğinin verdiği o delice dürtüyle adım attı. Yaklaştı. Telefonun cılız ışığını biraz daha öne tuttu. Eliyle sandalyenin sırtlığını kavrayıp hızla kendine çevirdi.
Karşısında; cansız, yüzü boyasız, gözleri boşluğa bakan plastik bir vitrin mankeni gördü. Mankene Fatma’nın uzun peruğu takılmış, ipek sabahlığı giydirilmişti. Ve en beteri, mankenin göğsüne iğnelenmiş, üzerinde yazılar olan beyaz bir kağıt iliştirilmişti.
Kerem titreyen elleriyle kağıdı kopardı, ışığı tuttu. Kağıtta, kırmızı tükenmez kalemle yazılmış o cümle, Kerem’in kanını dondurdu:
*”İnsan mezara servet götürmez Kerem. Ama hırsın ve günahların seni daha hayattayken o mezara sokar. Vaktin doldu… Yedi gün bitti.”*
Kerem, çıldırmış gibi kağıdı hışımla söküp buruşturdu. Tam o anda, elindeki telefonun şiddetle titremesiyle irkildi. Bankadan, arka arkaya acil mesajlar geliyordu. Ekrana baktı.
*”Kredi kartı ödemeleriniz reddedilmiştir.”*
*”Kartınız şüpheli işlemler nedeniyle geçici olarak kullanıma kapatılmıştır.”*
Arkasından başka uyarılar geldi: Hesaplara savcılık kararıyla bloke, şüpheli işlem incelemesi başlatıldığına dair mailler, tüm otomatik fatura ödemelerinin iptali. Her şey, tüm maddi gücü dakikalar içinde sıfırlanmıştı.
Kerem, mankenin yanında, soğuk parkenin üzerine dizlerinin üzerine çöktü. Karanlık odada telefonun soğuk ışığı terli yüzünü aydınlatırken, üç yıllık yalanından sonra gerçekten, iliklerine kadar ilk kez korktu. O gece alkol, panik ve yorgunlukla kendini alt kata atıp salonda buldu. Kanepenin üzerinde, açıp kapadığı, kimseden cevap alamadığı telefonuyla sabaha kadar cinnet geçirerek gidip geldi.
Sabah olduğunda, perdelerin arasından sızan solgun güneş ışığı, rüya ile o acı gerçeği ayırt etmesini sağladı. Başında, viskinin ve stresin getirdiği zonklayan bir ağrı, içinde büyüyen, göğsünü sıkan bir sıkışma vardı. Ayağa kalkıp etrafa baktığında, bir zamanlar gücünün simgesi olan, gurur duyduğu o lüks salonun şimdi, terk edilmiş bir savaş alanına döndüğünü gördü. Her yer kırık cam, çöp ve lekeydi.
Telefonunun ekranına baktı. Şarjı yüzde iki kalmıştı. Ne bir geçmiş olsun mesajı, ne “iyi misin” diyen moral veren bir arama vardı. Sadece operatörden gelen “Faturanız ödenmediği için hattınız kapanacaktır” uyarıları, bankadan gelen “Hesap hareketleriniz inceleniyor, savcılığa başvurun” bildirimleri duruyordu.
Gözü duvardaki takvimde kırmızı kalemle işaretli o güne takıldı. Takvimdeki tarihe baktı. Doktorun biçtiği o meşhur sürenin, yedi günün tam dolduğu gündü. Kafasında, çaresizliğin verdiği hastalıklı tek bir fikir belirdi: Eğer Fatma bugün, o odada gerçekten ölürse; mirası, hakları ona kalır, o sahte video yalanlanır ve belki hala kurtulma şansı olabilirdi. Ölüm raporu, mirasın intikali, milyonluk sigorta parası… Belki bankadaki o blokajlar, savcılık incelemesi “dul bir koca” sıfatıyla kalkabilirdi.
Bu pembe, kanlı hayallerle üstünü başını düzeltti, ceketini giydi. Anahtarını alıp arabasına bindi. Hastaneye gidiş yolu ona bir ömür, bir asır gibi geldi. Trafik, kornalar, kırmızı ışıklar… Hepsine söylenerek, direksiyonu sıkarak, dişlerini gıcırdatarak ilerledi.
Hastaneye varıp VIP katına, o çok iyi bildiği koridora çıktığında; 303 numaralı odanın kapısının aralık olduğunu, içeriden temizlik sesleri geldiğini gördü. Kalbi umutla hızlandı. Yavaşça kapıyı itti.
Oda bomboştu. Yatak düzgünce, yeni hastalar için toplanmış. Odadaki o solunum cihazları, Fatma’nın tüm kişisel eşyaları, çiçekleri kaldırılmıştı. Çöp kutusu bile steril bir şekilde boşaltılmıştı. Sanki burada hiç ağır bir hasta yatmamış gibiydi.
Kerem, koridordan elinde dosyalarla geçen tecrübeli başhemşireyi durdurdu. “Affedersiniz,” dedi, nefes nefese, yapmacık bir endişeyle. “Burada kalan eşim… Fatma nerede? Yoğun bakıma mı aldınız?”
Hemşire ona buz gibi, yargılayan bir bakış attı. “Fatma Hanım bu sabah çok erken saatlerde, doktor onayıyla taburcu edildi,” dedi. “Ailesi, avukatları gelip tüm çıkış işlemlerini tamamladı. Artık bu hastanede değil. Geçmiş olsun.”
Kerem’in panikleyen zihni, bu cümleden yalnızca kendi hırsına işine gelen kısmı çekip aldı. “Ailesi gelip aldı… Taburcu edildi…” *Yani hastaneden ümidi kestiler, evde ölmeye götürdüler. Veya öldü ve cenazesini alıp götürdüler,* olarak yorumladı.
Yüzünde önce şaşkınlık, sonra yavaş yavaş, yanaklarına yayılan vahşi, pis bir gülümseme belirdi. Hemşire bu iğrenç tepkiyi gördü, tiksinerek gözlerini devirdi ve yanından hızla uzaklaştı.
Kerem koridorda, o beyaz ışıkların altında tek başına kalınca, kendi kendine ellerini ovuşturarak alçak bir sesle, “Sonunda…” dedi, “Sonunda öldün. Artık bitti.”
Artık tek yapması gereken; Fatma’nın, bankalar dışında, evin bir yerlerine sakladığını düşündüğü, güvence olarak tuttuğu o gizli serveti, altınları, nakitleri veya tapuları bulmaktı.
Eve dönüş yolunda, aklına bir anda tek bir görüntü takılıp kaldı. Suna’nın, evin yan tarafındaki terasta duran büyük bir Monstera saksısını her şeyden çok koruyup kolladığı, yanına kimseyi yaklaştırmadığı anlar. Ne zaman o saksıya yaklaşmak, toprağını eşelemek istese Suna onu sertçe, panikle uyarmıştı: “Kerem Bey, o bitki çok hassas. Özel gübresi var. Lütfen ona dokunmayın, kurumasın.”
Kerem arabasından iner inmez, eve bile girmeden koşarak terasın yolunu tuttu. Monstera saksısı yerindeydi. Toprağı sıkı, yaprakları kocaman ve yeşildi. Ama Kerem artık bitkinin güzelliğiyle ilgilenmiyordu. Eliyle toprağı yokladı, eşeledi. Sonra bahçeden küçük, paslı bir kürek alıp bitkinin köklerini hiçe sayarak vahşice toprağı kazmaya başladı. Toprak etrafa saçıldı, kökler kopup dışarı fırladı.
Derken, kürek sert, metalik bir şeye çarptı: *Tak!*
Kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Heyecanla eliyle kazmaya devam etti. Toprağın altından, paslanmaz çelikten yapılmış, kilitli ağır bir metal kutu çıktı. Kutuyu saksıdan çıkarıp terasın zeminine koydu. Etrafı kontrol etti, kimse yoktu. Sonra yerden büyük bir taş alıp kilide hırsla vurmaya başladı. Birkaç darbede kilit kırılıp düştü.
Kapağı açtığında; gözlerinin önüne çeyrek altınlar, pırlanta bilezikler, döviz tomarları çıkmasını beklerken… Renk renk, resmi logolu zarflar çıktı.
Gülümsemesi dondu. Titreyen elleriyle bir zarfı açtı. İçinden, kendi adına düzenlenmiş, aylardır ödenmemiş, milyonlarca liralık bir yatırım borcu ihbarnamesi ve icra takibi bildirimi çıktı. Başka bir zarfı hızla açtı. Kredi kartı limit aşımı ve “hakkınızda dolandırıcılıktan yasal işlem başlatılacaktır” yazan bir banka mektubu gördü. Kutunun dibine kadar hepsini çıldırmış gibi karıştırdığında acı bir gerçeği anladı. Bu kutu, sandığı gibi bir servet zulası değil; Fatma’dan gizlediğini sandığı, ama aslında Fatma’nın bildiği kendi bataklığının arşiviydi.
En altta, diğerlerinden farklı, beyaz bir zarf daha vardı. Üzerinde benim, Fatma’nın el yazısıyla sadece *Kerem* yazıyordu.
Zarfı yırttı. Kağıdı okumaya başladı.
*”Kerem,”* diye başlıyordu mektup. *”Yıllardır kumar masalarında, o pis yatırımlarında kendi açtığın o dipsiz borç kuyularını, babamın bana bıraktığı mirasıyla sessizce kapattım. Senin adını, kocamın adını temiz tutmak için ailemin helal parasını parça parça senin o pisliğine feda ettim. Ama sen, o hastane odasında, o yedi gün önce kulağıma ölümümü fısıldadığında; ben de senin hayat damarlarını kestim, tüm ödemeleri durdurdum. Artık kendi açtığın kuyuyla, kendi alacaklılarınla baş başasın. Ben öldüğümde eline geçeceğini sandığın o devasa servet meğer hiç var olmamış Kerem. Sadece senin iğrenç borçlarını örten, benim sevgimden oluşan bir sismiş. O sis dağıldı. Cehennemine hoş geldin.”*
Kerem mektubu elinden düşürdü. Dizlerinin bağı çözüldü. Terasın soğuk, toprak bulaşmış zeminine çöktü. O anda, evin önünden gürültülü motor sesleri, fren gıcırtıları ve kaba bağırışlar gelmeye başladı.
Hızla ayağa kalkıp bahçe kapısına koştu. Kafesli demir panjurun arasından baktı. En az on-on iki adam kapının önünde toplanmıştı. Siyah ciplerden inmişlerdi. Bazıları ucuz takım elbiseli ama yüzleri sert, yara izli. Bazıları ise siyah montlu, günlük kıyafetli ama ellerinde kalın ahşap sopalar, demir çubuklar vardı.
Kimisi, “Ödemeyi geciktirdin Kerem! Bizi mi koparıyorsun lan!” diye bağırıyor, kimisi de elindeki senet dosyalarını havada sallıyordu. Bunlar banka sistemi dışındaki özel finansçılar, acımasız tefeciler ve Kerem’in kumar borcu olduğu kaçak tahsilatçılardı. Bankaların ona kredi vermediği zamanlarda başvurduğu bataklığın bekçileri.
Bahçe kapısına tekmeyle vurmaya başladılar. “Kerem! Çık dışarı ulan! Süren doldu, evini başına yıkarız senin!”
Kerem paniğini bastırmaya, nefes almaya çalıştı. Tüm kapıları kilitledi, alarmı kurdu. Sonra ikinci kattaki balkona çıkıp, elleri titreyerek aşağıya baktı. “Bu yaptığınız suç!” diye bağırdı, sesi çatlayarak. “Burası benim özel mülküm, benim evim! Gidin buradan, hemen polise haber veririm! Hepinizi hapse attırırım!”
Adamlar bu tehditle biraz daha da coştu, kahkaha attılar. İçlerinden biri, “Ara lan polisi, gelip senin bizi nasıl dolandırdığını da anlatalım amirine!” diye bağırdı.
Kerem, son çare olarak yalanlarına, o kirli kozuna sarılmaya karar verdi. “Bekleyin! Eşim… eşim dün gece öldü!” diye bağırdı avazı çıktığı kadar. “Ben bu servetin tek mirasçısıyım artık. Bütün holding bana kaldı! Miras işlemleri, veraset ilamı bittiği an hepinizin parasını fazlasıyla ödeyeceğim. Sadece bir hafta verin! Sakın bu evin içine girmeye, camı kırmaya hata yapmayın, pişman olursunuz!”
Borç tahsilatçıları bu sözle, ‘holding’ kelimesiyle kısa bir an durakladılar. Sopalarını indirdiler. “Miras” kelimesi, milyonlarca lira demekti, onlara da umut verdi.
Tam bu sessizlik anında, sokağın başından siyah, yeni model makam aracı bir sedan, kalabalığın arasını korna çalarak yararak bahçe kapısının tam önünde durdu. Şoför inip arka kapıyı açtı. İçinden kır saçlı, dik duruşlu, son derece ciddi bakışlı bir adam indi. Üzerinde koyu renk, özel dikim bir takım elbise, elinde kalın deri bir evrak çantası vardı. Yanında da iki genç avukat asistanı bulunuyordu.
Bu adamı çok iyi tanıyordum. Babamın yıllarca en çok güvendiği, ailemizin değişmez avukatı Hikmet Bey’di. (Babamla aynı ismi taşırdı.) Kalabalık, onun o ağır bürokrat aurasından, resmi duruşundan etkilenip istemsizce geri çekildi, ona yol verdi.
Hikmet Bey, demir kapıya yaklaşarak balkonda duran, terden sırılsıklam olmuş Kerem’e baktı. Sesini yükseltmeden ama aşağıdaki herkesin, tefecilerin bile duyacağı o otoriter netlikte konuştu.
“Kerem Bey,” dedi soğuk bir sesle. “Ben Avukat Hikmet. Merhum kayınpederinizin ve holdingin resmi vekiliyim. Bugün buraya, sizinle üç yıl önce, bu eve girmeden imzalamış olduğunuz bir belgeyi, bir sözleşmeyi size hatırlatmaya, yürürlüğe koymaya geldim.”
Asistanına başıyla işaret edip kırmızı bir dosya açtırdı.
“Bu, evlilik öncesi imzaladığınız ‘Mal Rejimi ve Tam Sadakat Sözleşmeniz’,” dedi Hikmet Bey. “Fatma Hanım’la evlenmeden önce, parası için evlenmediğinizi kanıtlamak adına kendi el yazınızla, noter huzurunda imzaladığınız o özel belge.”
Kalabalık tamamen sessizleşti. Borç tahsilatçıları bile, paranın akıbetini öğrenmek için kulak kesilmişti.
Hikmet Bey, belgenin en can alıcı maddesini yüksek sesle okudu:
*“Eşlerden biri; zina, fiziksel şiddet, hayat kastı, zehirleme veya ağır ihanet içeren herhangi bir eylemde bulunursa… Tüm mal paylaşımı haklarını anında kaybeder. Mirasçı olamaz. Edinilmiş mallar üzerinde, şirket hisselerinde hiçbir şekilde hak iddia edemez. Bu durumda, tüm mal varlığı, şüpheli ölümü halinde bile doğrudan Aile Vakfı’na veya belirtilen hayır kurumlarına devrolur. Kusurlu eş, beş kuruş dahi talep edemez.”*
Kerem’in yüzü, bir cesetten daha solgun hale geldi. Balkon mermerine tutunmasa düşecekti. “Bu… bu saçmalık! Bu geçersiz!” diye bağırdı. “Ben eşimi hiç aldatmadım! Ona dokunmadım bile! O organ yetmezliğinden, eceliyle öldü hastanede! Bende suç yok, bu sözleşme beni bağlamaz!”
Hikmet Bey, çantasından ikinci, kalın bir evrak çıkardı. “Bu da Adli Tıp ve bağımsız laboratuvar raporu Kerem Bey,” dedi sesini bir ton yükselterek. “Fatma Hanım’ın saç köklerinde, kanında ve tırnak örneklerinde yüksek dozda, aylar boyu verilmiş ‘arsenik’ kalıntıları bulundu. Ayrıca… Evin mutfağına aylar önce yerleştirdiğimiz gizli güvenlik kameralarından elde edilen net görüntüler var. Bu görüntülerde, sizin Fatma Hanım’ın bitki çayına o beyaz zehirli tozu karıştırdığınız açıkça, yüzünüz görünerek kaydedilmiş. Bunlar, hem savcılıkta cinayete teşebbüs davası için, hem de bu sözleşmenin iptali için fazlasıyla yeterli, reddedilemez deliller.”
Kerem “Görüntü mü?” dediği an, dünkü o izlediği video aklına geldi. Dizleri tamamen koptu.
O anda, sokağın her iki ucundan, uzaktan acı acı çalan polis sirenleri duyulmaya başladı. Üç tane resmi polis aracı ve bir sivil araç, sokağı kapatarak evin önünde fren yaptı. Borç tahsilatçılarının bazıları polisleri görünce sokak aralarına kaçtı, bazıları da ellerini kaldırarak duvar dibine geri çekildi. Ama polislerin şu anki derdi onlarla değildi.
Başkomiser, araçtan inip doğrudan bahçe kapısına geldi. İçeri girip balkondaki Kerem’i gözleriyle buldu.
“Kerem Yıldırım!” diye seslendi, tok bir sesle. “Eşiniz Fatma Yıldırım’ı kasten zehirleyerek tasarlayarak öldürmeye teşebbüs, nitelikli sahtecilik ve güveni kötüye kullanma dolandırıcılık suçlarından Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yakalama kararıyla gözaltına alınıyorsunuz. Hemen aşağı inin, kapıyı açın!”
Polisler, demir kapının kilidini kırıp bahçeye girdiler. Bir kısmı dışarıdaki o tefeci kalabalığını uzaklaştırırken, iki polis doğrudan eve girip kapıyı içeriden açtırmak için kapıya yüklendi.
Tam o sırada… Sokağın köşesinde bekleyen siyah Sedan’ın arka kapısı yavaşça açıldı. Arabadan inen kadını gördüğünde, balkondaki Kerem’in dizlerinin bağı tamamen çözülüp yere çöktü. Nefesi kesildi, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu.
Ben… Yani Fatma. Dimdik ayakta, sağlıklı, makyajlı bir yüzle… Biraz kilo vermiş ve solgun olsam da kesinlikle ölmemiş, capcanlı halimle bahçe kapısında, polislerin ardında duruyordum.
Üzerimde pastel tonlarda, şık ve uzun bir elbise, başımda rüzgarla hafifçe dalgalanan ipek bir başörtüsü vardı. Yanımda, artık o eski bahçıvan kıyafetiyle değil; şık bir blazer ceket ve kumaş pantolonla, eski avukat kimliğine yakışır bir profesyonellikle Suna Teyze duruyordu. Elinde kalın bir delil dosyası, yüzünde ise “Sana söylemiştim” diyen, intikamını almış, sakin ama çok şey bilen bir ifade vardı.
Kerem balkondan aşağıya bakarken, adeta bir hayalet görmüş gibi titriyordu. “Fat… Fatma?” diye kekeledi, sesi bir inilti gibi çıktı. “Sen… sen ölmedin mi?”
Ben bahçe kapısının önünde durup, başımı hafifçe kaldırdım. Gözlerimi onun o zavallı, ezik gözlerine diktim.
“Ben ölmedim Kerem,” dedim, sesim sokakta yankılanacak kadar sakin, net ve çelik gibiydi. “Ben ölmedim. Ama senin kocalığın öldü. Senin o iğrenç zenginlik hayalin, hırsın öldü. Senin geleceğin bugün, bu saniyede burada öldü.”
Bana o gece fısıldadığı sözleri hatırlattım ona.
“’Yedi günün var’ dediğin o geceyi hatırladın mı Kerem? O yedi günü bana bir ölüm süresi, bir geri sayım olarak biçtin. Ben de o yedi günü sana iade ettim. Yedi gün içinde hayatın, yalanların, o çok güvendiğin kusursuz planın bir balon gibi patladı.”
Kerem polislerin zorlamasıyla merdivenleri inip bahçeye çıkarıldı. Elleri arkadan kelepçelenecekken bir an kurtulup, tam önümde, çimlerin üzerinde dizlerinin üzerine çöktü. Polisler onu tutsa da, o an kimseyi, gururunu aldırmıyordu.
“Fatma, ne olur…” dedi ağlayarak, yüzüme bakarak. “Ne olur şikayetini geri çek. Bir hata yaptım. Borçlara battım, şeytana uydum, gözüm parayla döndü! Ama ben… ben yemin ederim seni hala seviyorum. Hatırla, o ilk tanıştığımız, ilk aşık olduğumuz yılları hatırla Fatma. Ben o adamım, senin Kerem’inim!”
Başını, sanki ayaklarımın dibine koyup merhamet dilenmek ister gibi eğdi. Ama ben midem bulanarak, ayakkabımı bir adım geri çektim.
“Kerem,” dedim, sesimde zerre kadar acıma yoktu. “Beni sevdiğini söylediğin, o ilk tanıştığımız gün cebinde hiçbir şeyin yoktu. Ben sana evimi açtım. Babamın mirasını seninle paylaştım, senin yalanlarına inandım. Sana holdingde ortaklık verdim. Sen ise bana… her gece bardağıma zehir katarak, beni yavaş yavaş, acı çektirerek öldürerek karşılık verdin. Senin bu anlattığın şey sevgi değil. Bu sadece psikopatça bir açgözlülük, hırs ve korkaklık.”
Polislere bakıp başımla hafifçe, “Alın bunu” dercesine onay verdim. “Görevinizi yapın memur bey,” dedim. “Bundan sonrası benim değil, Türk adaletinin ve hukukun işi.”
Kerem, kollarına girilip yaka paça kelepçelenerek polis arabasına bindirilirken; “Fatma yapma!” diye bağırışları sokağı inletirken ben bir süre olduğum yerde, kımıldamadan kaldım. Evin o büyük, demir kapısına bakıyordum. Yıllardır beni o sahte sevgiyle içine hapseden, beni yavaş yavaş zehirleyen, o altın kafes gibi hissettiren o kapı; bugün, güneş vururken ilk kez bana gerçek bir özgürlük, bir başlangıç kapısı gibi görünüyordu.
—
O günün üzerinden tam bir ay geçti. Kerem’in cinayete teşebbüs davası, bütün ülkede, magazin programlarında ve ana haber bültenlerinde konuşulan bir olay haline geldi. “Eşini Miras İçin Zehirleyen Acımasız Koca”, “Zehirli Bitki Çayıyla Gelen İhanet” manşetleri atıldı. Televizyonlarda, sosyal medyada, gazetelerde adımız, Suna’nın o zekice planı dolaştı durdu. İnsanlar benim yaşadığım o cehennem için üzüldü, onun için ise lanet okudu.
Mahkemede deliller o kadar net, o kadar güçlüydü ki; Kerem’in tuttuğu o pahalı avukatlar bile savunma yaparken zorlandı, kekeledi. O gizli kameradaki zehir şişesi görüntüleri, hastanedeki sahte vekaletname girişimi, adli tıp raporu, bankadaki şüpheli hareketler, Suna’nın tanıklığı, evlilik sözleşmesi… Hepsi bir araya geldiğinde tablo çok açıktı.
Karar açıklandığında, tıklım tıklım dolu salonda derin bir sessizlik oldu. Hakim, Kerem’e “Eşini tasarlayarak kasten öldürmeye teşebbüs, nitelikli dolandırıcılık ve evrakta sahtecilik” suçlarından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi. Derya da, suça bilerek yardım ve yataklık etme, suçtan elde edilen geliri aklama suçlarından 10 yıl hapis cezası aldı.
Ben karar okunurken hükmü sessizce dinledim. İçimde uçarı bir sevinç, bir zafer çığlığı yoktu; ama kalbimi hafifleten, çok büyük bir rahatlama, bir huzur vardı. Çünkü o gün sadece benim değil, belki dışarıda benim gibi sesini çıkaramayan, kurban edilen birçok kadının adına da adalet yerini buluyordu.
Mahkeme süreci tamamen bitip, hayatım normale dönüp evime geri döndüğümde; artık bu evde yapmam gereken tek bir şey kalmıştı: Büyük bir temizlik. Sadece toz almak, düzenlemek değil; geçmişten kalan bütün o kirli, zehirli izleri ruhumdan temizlemek.
Kerem’in aldığı, seçtiği, onun adını veya kokusunu taşıyan her eşyayı evden çıkardım. Dolaplarında kalan markalı kıyafetlerini, pahalı parfümlerini, aksesuarlarını, o lüks saatlerini… Hepsini bir araya topladık, bahçeye çıkardık. Büyük, demir bir varil içinde hepsini ateşe verip yaktık. Küllerini de şehrin dışındaki boş bir araziye götürüp, sanki kötü bir hatırayı gömer gibi toprağa gömdüm.
O zehirlendiğim yatak odasını baştan aşağı, her detayına kadar yeniledim. Duvarlarını o kasvetli renkten kurtarıp aydınlık, yeni renklere boyattım. Yatak takımını, karyolayı değiştirdim. Perdeleri, halıları, aynaları… Her şeyi yeniledim. Evin içinde Kerem’in elinin değdiği, onun seçtiği o soğuk mobilyaları sattırdım; yerine daha sade, ahşap, sıcak, bana huzur veren kendi seçtiğim eşyaları yerleştirdim. Artık bu ev, Kerem’in o karanlık gölgesinin dolaştığı bir hapishane değil; benim zehirden arınıp yeniden doğduğum, güvenli bir yuva olmalıydı.
Arka bahçede, sabah güneşini en güzel gören o yeşilliklerin arasına küçük, huzurlu bir oturma köşesi yaptık. Hasır sandalyeler, ferforje hafif bir masa… Yanında yeni dikilen kokulu güller, yaseminler, orkide saksıları…
Bir sabah, sağlığıma tamamen kavuşmuş olarak, Suna’yla orada oturuyorduk. Önümüzde ince belli bardaklarda dumanı tüten taze çay, masanın ortasında Suna’nın kendi elleriyle açtığı taze kızarmış börekler, taze meyveler vardı. Suna, artık bahçıvanım değil, dostum ve avukatım olarak, çantasında getirdiği o kalın dosyayı masaya bıraktı.
“Mal varlığınla, holdingle ilgili son tablo, bilançolar bu kızım,” dedi Suna, profesyonel bir gülümsemeyle. “Kerem’in arkandan açtığı o finansal delikler, senin yıllardır gizlice kapattığın borçlar, vakfa aktarılması gerekenler… Hepsini tek tek toparladım, şirket hesaplarını dengeledim. Merak etme, şu an için holding de, senin geleceğin de tamamen güvende.”
Dosyanın içinde, arkada duran bir belge daha vardı. Suna onu öne çıkardı.
“Bu da… Aylardır konuştuğumuz o Vakıf projesi,” dedi Suna, gözlerinde gururlu bir ışıkla. “Kadınlara ücretsiz hukuki, psikolojik ve maddi destek verecek bir merkez. Kocasından şiddet gören, mirası elinden kurnazlıkla alınan, baskı altında sahte evraklara imza attırılmak istenen, zehirlenen kadınlar için bir sığınak, bir güç birliği merkezi gibi düşünüyoruz. Yönetiminde de sen olacaksın.”
Belgeyi elime aldım. Sayfalarını yavaşça çevirdim. Projenin her satırında, tüzüğün her maddesinde kendi yaşadığım o çaresiz günlerin, o hastane odasındaki yalnızlığımın izini gördüm.
“Bu vakfın en büyük finansal destekçisi, kurucusu olmak istiyorum Suna Teyze,” dedim, gözlerim dolsa da sesim çok güçlüydü. “Babamın mirası, o holdingin kazancı sadece benim rahat yaşamam için değil; benim gibi çaresizliğe itilen kadınlar için de çalışsın. Param, bir kişinin, bir adamın hayatımı mahvetmesi, hırsı için değil; binlerce kadının hayatını kurtarmak, onlara kendi güçlerini hatırlatmak için harcansın.”
Suna uzanıp elimi sıkıca, anne şefkatiyle tuttu. Çayımı yudumlarken bahçedeki yaseminlerin kokusunu içime çektim. O gün doktorun bana biçtiği yedi günlük ömür; benim ölümüm değil, içimdeki o korkak kadının ölümü ve yenilmez bir savaşçının doğum günü olmuştu.