Kimsesiz Teğmen Komutanların Alay Ettiği Kadın Tek Emriyle Hainleri Titretti!
Kimsesiz Teğmen Komutanların Alay Ettiği Kadın Tek Emriyle Hainleri Titretti!
Hakkâri’de Fırtına Komando Tugayı’na yönelik özel teftiş, rütbesini gizleyerek birliğe giren Jandarma Genel Komutanlığı Teftiş Kurulu Başkanı Tümgeneral Asena Gürkan’ın uğradığı ağır hakaretin ardından resmen başladı. Olay, tugay gazinosunda patlak verdi; kısa süre sonra ise lojistik kayıtları, personel sicilleri ve sınır hattındaki iddialar tek tek masaya yatırıldı.
Gazinodaki hesaplaşma
Anlatılanlara göre olay, Hakkâri dağlarının zirvesindeki Fırtına Komando Tugayı gazinosunda, sıradan bir öğleden sonra başladı. Çayını karıştıran erin kaşığı bardağın içinde asılı kaldı. Televizyona bakan uzman çavuşun bakışları dondu. Köşede fısıldaşan iki astsubayın nefesi kesildi. Herkesin gözü, gazinonun en ücra köşesindeki yıpranmış koltukta oturan genç kadına döndü. Omuzunda tek bir sarı çizgi bile yoktu. Üzerinde eski, rütbesiz bir kamuflaj vardı. Elindeki tablete dalmıştı.

Binbaşı Kaan Sancaktar’ın sesi salonu bıçak gibi kesti. “Kes şunu. Haddini bilmez. Çavuş bozuntusu.” Ardından bağırdı: “Sana diyorum, sağır mısın? Burası er meydanı. Karıların dedikodu yaptığı yer değil. Kimsin sen de benim gazinomda, benim koltuğumda oturuyorsun?”
Nefesinden alkol kokusu yükseliyordu. Yüzü dağ güneşinden ve ucuz içkiden kızarmış, gözleri kan çanağına dönmüştü. Kadın başını yavaşça kaldırdı. Yüzünde korku da yoktu, şaşkınlık da. Saçları alelade bir tokayla arkadan toplanmıştı. Makyajdan eser yoktu. İlk bakışta, vatani görevini yapan tecrübesiz bir yedek subaydan farksız görünüyordu. Bu görüntü binbaşının kibrini daha da körükledi.
“Rütbenle, kimin nesisin? Hangi değersiz komutan seni benim tugayıma gönderdi?”
Kadının cevabı ne yüksek ne alçaktı. Sakin, duru, dağ başındaki ayaz kadar serindi: “Burasının tüm rütbelerdeki personelin kullanımına açık bir dinlenme alanı olduğunu sanıyordum binbaşım. Bir yönetmelik değişikliği olduysa henüz tarafıma tebliğ edilmedi.”
Sancaktar bir an afalladı. Ağlama, yalvarma, titreme bekliyordu. Karşısındaki kadın ise hukuk metni okur gibi konuşuyordu. “Bu dağlarda yönetmelik benim, kanun benim,” diye bağırdı. “Şimdi söyle bakalım, hangi delikten çıktın sen?”
İki yıldız Ankara’da kalmıştı
O rütbesiz görünen kadın, Jandarma Genel Komutanlığı Teftiş Kurulu Başkanı Tümgeneral Asena Gürkan’dı. Adını Türk mitolojisinin kurt anasından almıştı. İlk kadın jandarma komando tabur komutanları arasında anılıyor, en genç yaşta generalliğe yükselen subaylardan biri olarak biliniyordu. Şimdi de ordunun kalbine neşter vuran teftiş kurulunun başındaydı.
Fırtına Tugayı, sınır ötesindeki terör örgütlerinin kabusu, milletin gururu diye anılıyordu. Ancak bu şanlı ismin ardında, son birkaç yıldır kimsenin görmek istemediği bir yara derinleşiyordu. Tugay Komutanı Tümgeneral Hakan Öztürk’ün kurduğu düzenin adam kayırmacılığa, yolsuzluğa ve zorbalığa dayandığı iddia ediliyordu. Jandarma Genel Komutanlığına aylardır imzasız mektuplar geliyordu. Sınır hattından kaçakçılık, askerin iaşesinden çalınan malzemeler, belirli bir hemşeri grubuna ait olmayan personelin sürgün edilmesi, liyakatsiz atamalar ve en acısı, tugaydaki kadın personele yönelik sistematik mobbing ile taciz iddiaları. Her satır bir yardım çığlığıydı.
Gürkan, resmi heyetle, tören mangasıyla kapıdan girseydi karşısında mükemmel bir tiyatro bulacağını biliyordu. Çürümüş her şeyin üzeri parlak boyayla kapatılacak, acı çekenler susturulacak, kendisine sahte bir kahramanlık destanı sunulacaktı. O ise yaranın içindeki irini görmek istiyordu. İki gün önce resmi programını iptal etti. En güvendiği yaveri Yüzbaşı Alperen Demir dışında kimseye haber vermeden birliğe sızdı. Rütbelerini, kimliğini, tümgeneral olduğunu gösteren her şeyi Ankara’da bıraktı. Üzerindeki kamuflaj, terhis olan bir teğmenin dolabından çıkmış kadar eskiydi.
Tugaya ana nizamiyeden değil, mutfağa sebze getiren bir kamyonetin kasasında, erzak çuvallarının arasında girdi. Kimse çamurlu botları ve yorgun yüzüyle erzak indiren bu kadının kim olduğunu sormadı. İki gündür hayalet gibi dolaşıyordu. Yemekhanede erlerle aynı karavanaya kaşık sallıyor, koğuş önlerinde fısıltıları dinliyor, tabletinde son altı aylık akaryakıt ve mühimmat sarfiyat raporlarını, şüpheli terfi dosyalarını ve “askerliğe elverişli değildir” raporuyla ordudan ayrılmak zorunda bırakılan kadın personelin listesini inceliyordu. Rakamlar yalan söylemiyordu.
“Bir subaya yakışmıyor”
Sancaktar suskunluğu meydan okuma saydı. “Sevgilinle mi yazışıyorsun? Yoksa Ankara’daki dayılarına beni mi şikâyet ediyorsun? Burada senin o süslü dayıların sökmez.”
Gürkan ekranı kapattı. “Binbaşım, davranışlarınız bir Türk subayına yakışmıyor. Lütfen seviyeyi daha fazla düşürmeyin.”
Bu söz bardağı taşıran damla oldu. Binbaşı kadının üzerine yürüdü. Amacı kolunu tutup ayağa kaldırmak, belki herkesin içinde bir tokat patlatmaktı. Eli kadının koluna değmeden Gürkan ayağa kalkıp bir adım yana kaydı. Yıllarca en zorlu arazilerde, en çetin çatışmalarda kazanılmış bir refleksti. Binbaşının hamlesi boşa çıktı. Gözlerinde canice bir parıltı belirdi. “Sert kızı oynamayı seviyorsun ha? Bekle sen burada. Sana asla unutamayacağın çok özel bir hediye getireceğim.” Arkasını dönüp gazinodan çıktı.
Diğer askerler birer birer sıvıştı. Geriye yıpranmış koltuklar, sigara izmaritleri ve titrek floresan ışığı kaldı. Birkaç dakika sonra postalların sesi yeniden duyuldu. Bu kez daha yavaş, daha kendinden emindi. Elinde kantinden alınmış sıradan bir pet şişe vardı. İçindeki sıvı ne suya ne meyve suyuna benziyordu. Sarı, köpüklü, kapağının arasından bile sızan keskin bir kokuya sahipti. İdrardı.
“Al bakalım bilmiş hanımefendi. Çok susamışa benziyordun. Bunu iç de aklın başına gelsin. Bir daha erkeklerin arasına izinsiz dalmaman gerektiğini öğrenirsin.”
Gürkan nefesini tuttu. Midesi kasıldı. Yüzü ise mermer maskesi gibi ifadesizdi. “Ne yaptığınızın farkında mısınız binbaşım? Bu, Türk Ceza Kanunu’na ve Askeri Ceza Kanunu’na göre hakaret, tehdit ve işkencedir. Bir subaya karşı işlenebilecek en ağır suçlardan biridir. Son kez uyarıyorum.”
Sancaktar kapağı fırlatıp sıvıyı kadının başından aşağı boşalttı. Soğuk, yapışkan akıntı saç diplerinden alnına, yanaklarına, dudaklarına ulaştı. Ütülü kamuflaj saniyeler içinde sarı lekelerle kaplandı. Gazinoda ölümcül bir sessizlik oldu. Gürkan gözlerini kapatmadı. “İşte bu,” diye düşündüğü anlatılıyor, “isimsiz mektuplardaki acının tadı.” Sırf kadın oldukları, sırf güçsüz göründükleri için aşağılananların çaresizliğinin kokusu.
Binbaşı boş şişeyi yere fırlattı. Zaferinden emindi. Bilmiyordu: Üzerine bu pisliği döktüğü kadının omuzlarında, o an görünmeyen iki yıldız vardı.
“Orada dur”
Gürkan gözlerini açtı. Ne öfke ne gözyaşı. Buz gibi bir kararlılık. Islak saçını düzeltmedi, pisliği silkelemedi. Bir adım attı. “Binbaşı Kaan Sancaktar.” İlk kez adını tam telaffuz ediyordu. “Sen az önce bir Türk subayına değil, bu üniformanın temsil ettiği her şeye, bu milletin namusuna hakaret ettin. Bu kişisel bir hakaret değil. Bu, vatana ihanetle eşdeğer bir alçaklıktır.”
Binbaşı elini yeniden kaldırdığı anda kapıdan çelik gibi bir ses patladı: “Orada dur.” Yüzbaşı Alperen Demir’di. Komutanına çay getirmek için kantine gitmiş, döndüğünde gördüğü manzara beynine balyoz gibi inmişti. En çok saygı duyduğu asker baştan aşağı o pisliğe bulanmıştı. Karşısında eli hâlâ kalkık bir binbaşı duruyordu. Alperen bir kaplan gibi atılıp Gürkan’ın önüne geçti. “Sen ne yaptın? Bir insana, bir askere nasıl böyle bir alçaklık yaparsın?” Dilinin ucuna gelen “tümgeneralim” kelimesini, gizli görevi ifşa etmemek için yuttu.
Sancaktar alaycı kahkaha attı. “İkiniz de zırdelisiniz. Seni de bu fahişeyle birlikte disiplin kuruluma sevk edeceğim.”
Tam o anda koridordan onlarca postalın aynı anda yere vurduğu ses yükseldi. Kapı sonuna kadar açıldı. En önde yüzü kireç gibi beyaz Tugay Kurmay Başkanı Albay Metin Yılmaz. Arkasında tam teçhizatlı jandarma asayiş timleri. Onların ardında Ankara’dan gelen teftiş kurulu albay ve yarbayları. İçeri giren herkes dondu. Teftiş Kurulu Başkanı, baştan aşağı idrara bulanmış halde dimdik duruyordu.
İlk sessizliği Yılmaz bozdu. Neredeyse çığlık atar gibi: “Komutanım, bu ne hal?”
“Komutanım” kelimesi gazinonun havasını buz kesti. Sancaktar’ın beyni kelimeyi algılamayı reddetti. Sonra jandarma asayiş timinin başındaki yüzbaşı esas duruşa geçip selam verdi: “Emredin komutanım. Tugay asayiş timi emirlerinizi beklemektedir.” Arkadan giren bütün subaylar hep bir ağızdan selam durdu. Yapbozun parçaları birleştiği an binbaşının bacaklarının bağı çözüldü.
Gürkan, selam veren personele ağır bir baş hareketiyle karşılık verdi. Gözlerini Sancaktar’dan ayırmadan emrini verdi: “Yüzbaşı, Binbaşı Kaan Sancaktar’ı üste hakaret, fiili tecavüz, işkence ve vazifeye engel olma suçlarından suçüstü haliyle derhal tutuklayın.”
İki iri kıyım astsubay kollarını kavradı. “Bırakın beni. Bir yanlış anlaşılma var. Yemin ederim bilmiyordum. Ben sadece bir şaka. Lütfen bir anlık cehaletimi bağışlayın.”
Gürkan’ın dudaklarında acı bir tebessüm belirdi. Üzerinden yayılan koku etrafındakilerin yüzünü buruşturdu. O umursamadı. “Eğer ben gerçekten omuzlarında hiçbir rütbesi olmayan, kimsesiz, acemi bir teğmen olsaydım, o zaman da benden bu şekilde af diler miydin binbaşı?” Cevap gelmedi. Çünkü cevap belliydi. “Senin af dilemen gereken kişi ben değilim. Senin gibi alçaklar yüzünden sessiz sedasız bu üniformayı çıkarmak zorunda kalan onurlu insanlar. Artık senin için böyle bir şans da kalmadı.”
Asayiş yüzbaşısına döndü: “Götürün şunu. Nezarete atın. Tugay komutanı dahil bu adamla ilişkisi olan herkesin iletişim kayıtlarını, banka hesaplarını incelemeye alın.” Sonra Yılmaz’a: “Derhal tugay komutanına durumu bildirin. Yarım saat içinde tüm tabur komutanları ve birim amirleri harekât merkezinde olacak. Ben üzerimdeki bu pisliği temizlemeden siz de bu tugayın içindeki bütün pislikleri ortaya dökmeye hazır olun.”
Sancaktar sürüklenirken son bir umutla çırpındı: “İftira bu. Arkamda tümgeneralim var, sizi süründürür.” Çığlıkları koridorun derinliklerinde kayboldu.
Alperen temiz havlu ve yedek bir fanilayla yaklaştı. “Komutanım, iyi misiniz?” Gürkan havluyu aldı. “İyi değilim Alperen. Hiç iyi değilim. Bugün yaşadığım buzdağının görünen kısmı. Asıl savaş şimdi başlıyor. Bu kangren olmuş bir kalbi kurtarmak için yapılacak açık bir kalp ameliyatı.”
Harekât merkezinde idam sessizliği
Tugay Harekât Merkezi mezarlık kadar sessizdi. Tabur komutanları, istihbarat, personel ve lojistik şube müdürleri dev masanın etrafında cenaze törenindeymiş gibi oturuyordu. Omuzlarındaki rütbeler parlaktı, yüzleri idam fermanı bekleyen mahkûmlar gibi solgundu.
Bir saat önce gazinoda aşağılanan kadın gitmişti. Hızlı bir duşun ardından kusursuz ütülenmiş general kamuflajı, omuzlarında iki parlak yıldız. Postallarının mermerdeki tıkırtısı, masadakilerin kalbinde çekiç gibi yankılanıyordu. Alperen’in elinde kalın dosya ve tablet vardı. Gürkan, normalde Hakan Öztürk’ün oturduğu kürsünün önüne geldi ama oturmadı.
“Bu toplantı, Fırtına Komando Tugayı’na yönelik resmi teftişin başladığını bildirmek üzere düzenlenmiştir. Karşılama mangaları ve kırmızı halılarla gelseydim göreceğim tek şey ustaca hazırlanmış bir tiyatro olurdu. Bu yüzden en derine, en karanlığa bizzat kendim indim.” Göğsünü işaret etti. “Bir saat önce bu tugayda görevli bir binbaşı, sırf kadın olduğum, sırf rütbesiz göründüğüm için üzerime kendi pisliğini boşaltma cüretini gösterdi. Bu, bir subayın kişisel suçu değildir. Bu tugaya yayılmış çürümüş zihniyetin en bariz kanıtıdır.”
Elinin masaya vurduğu “tak” sesi yüksek değildi. Herkesin kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. “Bir binbaşının gündüz vakti karargâhın içinde belki de bir üstü olabilecek başka bir askere bu alçaklığı yapabileceğine ve bunun yanına kâr kalacağına emin olabildiği bir birlik. İşte sizin komuta ettiğiniz Fırtına Tugayı’nın bugünkü hali budur.”
Alperen tableti dev ekrana yansıttı. Lojistikte kâğıt üzerindeki akaryakıt ile depodaki gerçek miktar arasında yüzde otuza varan fark. Çalınan tonlarca mazot. Personel şubede belirli bir siyasi görüşe ve hemşeri grubuna ait subayların terfi dosyalarının şişirildiği, liyakatli personelin düşük sicille önünün kesildiği iddiası. Revirden yeşil reçeteye tabi yüzlerce kutu psikotrop ilacın kaybolduğu. İstihkâm bölüğünde hiç kullanılmamış iş makinelerine ait milyonlarca liralık sahte yedek parça faturaları. “Burası askeri birlik mi, yoksa hırsız çetesi mi?”
Hakan Öztürk ağır adımlarla kalktı. “Söyleyecek söz bulamıyorum. Haberdar olamadığım için utanç içindeyim. Tüm sorumluluk bana aittir. Teftişinize her türlü yardım…”
“Yardım mı?” Gürkan sözünü kesti. “Durumun ciddiyetini hâlâ anlayamadın. Bu saatten itibaren birinci derecede özel teftiş başlamıştır. Teftiş sona erene kadar tugay komutanı dahil tüm komutanların emir komuta yetkisi askıya alınmıştır. Tüm izinler ikinci bir emre kadar iptal. İznimiz olmadan bu tugaydan dışarı bir karınca bile çıkamaz. Resmi evraklar, mali kayıtlar ve bilgisayar sistemleri dondurulmuştur. Tek bir belgeyi yok etmeye, saklamaya veya değiştirmeye cüret eden, vatana ihanetten yargılanır.”
Sonra Öztürk’e döndü: “Bu andan itibaren makamında değil, lojmanında bekleyeceksin. Hiçbir personelle temas kurmayacaksın. Bu bir emirdir.” Bir tugay komutanının fiilen görevden alınması, orduda darbe kadar sarsıcı bir hamleydi. Öztürk’ün yüzü önce kırmızıya, sonra mora döndü. Tek kelime edemedi.
Birinci ekip lojistik ve maliyeye, ikinci ekip personel sunucularına ve sicil dosyalarına, üçüncü ekip asayiş timiyle giriş çıkışlara dağıldı. Gürkan son sözünü söyledi: “Bu toplantı bitmiştir. Ama her birinizle yapacağım asıl toplantı şimdi başlıyor.” Arkasını dönüp salondan çıktı. Gittikten sonra da kimse uzun süre kımıldayamadı.
Bahar, dağlara geç geldi
Sonraki haftalar, Fırtına Tugayı’nı dış dünyadan soyutlanmış bir hapishaneye çevirdi. En büyük tümör alındı ama ameliyat yeni bitmişti. Gürkan, komutanlık kapısını sonuna kadar açtırdı. Kapıya basit bir tabela astırdı: “Fırtına Tugayı Personel Dertleşme ve Şikâyet Masası.” Rütbe fark etmeksizin her asker, misilleme korkusu olmadan anlatabilecekti. İlk günler masa boş kaldı. “Kol kırılır yen içinde kalır” duvarı kalındı. “Bu da geçer, şimdi konuşursak başımız belaya girer.”
İlk kıvılcım, genç bir kadın astsubaydan geldi. Bölük komutanı olan bir başçavuşun sözlü ve fiziksel tacizine uğradığını, adam tugayın en nüfuzlu astsubaylarından olduğu için kimseye anlatamadığını ağlayarak döktü. Ertesi sabah içtimada, kimliği gizlenmiş kaydı hoparlörlerden yayınlandı. Öğle saatlerinde suçlanan başçavuş ve olayı örtbas eden bölük komutanı, tüm personelin gözü önünde kelepçelenerek götürüldü. Baraj kapağı açıldı. Kuyruklar oluştu. Haraç, keyfi nöbet, verilmeyen izin, erlere yaptırılan özel işler birer birer döküldü.
Eski düzenin sözcülüğünü Piyade Albay Yusuf Taşdelen üstlendi. “Disiplin kalmadı. Erler en ufak şeyde şikâyet masasına koşuyor. Askerlik biraz sertlik gerektirir.” Gürkan ekrana bir kayıt yansıttı. Taşdelen’in alayından genç bir er, arkadaşının sistematik dayak ve aşağılama yüzünden intihara kalkıştığını, durumu alay komutanına rapor ettiğinde “kes sesini, birliğin adını çıkarma, olayı kapatın” cevabı aldığını anlatıyordu. “Senin gelenek dediğin bu mu? O disiplin değil, zorbalık. O otorite değil, zulüm. Rahatsız olan üniformasını çıkarıp gidebilir.”
O akşam yeniden yapılanma komisyonu ilan edildi. Masada yalnız subaylar değil, astsubaylar ve er temsilcileri de eşit söz hakkına sahip olacaktı.
Dışarıdan gelen son hayalet daha inatçı çıktı. Eski dönemde tugayın, bölgedeki “Demir Yumruk” adlı örgütle kirli bir ittifak içinde olduğu öne sürüldü. İhaleler, çalınan akaryakıt ve mühimmat, karşılığında Hakan Öztürk’e rüşvet. Çete lideri “Gaddar” lakaplı Mazhar Kılıç, musluk kesilince provokasyona geçti. Çarşı iznindeki askerler tartaklandı, şantiye basıldı, dış çitlere molotof atıldı. Sonunda uyuşturucuya karşı kampanya yürüten Başçavuş Selim pusuya düşürülüp kaçırıldı.
Gürkan resmi emir sayılmayan bir talimat verdi. Teftişin seçkin personeli, özel hareket timi ve asayişten en yetenekli askerlerle sivil bir ekip kuruldu. İstihbarat, üssü terkedilmiş bir fabrika arazisinde tespit etti. Yirmi kişilik timin başına bizzat geçti. Siyah operasyon kıyafeti, belinde tabanca ve komando bıçağı. “Tek hedef Selim Başçavuş’u sağ salim kurtarmak. Gereksiz kan dökmeyeceğiz. Rehineye zarar vermeye kalkan olursa tereddüt etmeden imha edin.”
Operasyon iki dakikadan kısa sürdü. Sis ve ses bombaları, ardından siyah giyimli gölgeler. Gürkan en öndeydi. Mazhar tabancayı Selim’in başına dayadığında ensesinde buz gibi bir ses duydu. Bilekine inen tekme silahı uçurdu, bıçak boğazına dayandı. Ankara’dan gelen özel yetkili savcılık ve polis ekipleri çete üyelerini, tonlarca uyuşturucuyu, ruhsatsız silahları ve rüşvet defterlerini teslim aldı. Bölgedeki kokuşmuş emniyet ağı devre dışı bırakılmıştı.
Dava ve uğurlama
Dosya askeri yüksek mahkemeye sevk edildi. Sanık sandalyesinde Hakan Öztürk, Kaan Sancaktar ve diğer kilit isimler, başları önde oturuyordu. Gürkan tanık kürsüsüne nizami general üniformasıyla çıktı. Hakareti kişisel mesele değil, güçlünün zayıfı ezdiği zihniyetin sembolü olarak anlattı. Çalınan parayla alınan kalitesiz botlar yüzünden donan ayaklar, örtbas edilen taciz yüzünden kararan bir kadın subayın hayatı, tek tek belgelerle ortaya kondu. “O omuzlarındaki yıldızlar bir şeref nişanı değil, bir ihanet damgasıdır.”
Karar günü mahkeme başkanı hükmü okudu. Eski jandarma tümgenerali Hakan Öztürk, rüşvet, zimmet, görevi kötüye kullanma, astlarına işkence ve eziyet suçlarını örgütlü işlediği sabit görülerek ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırıldı. Rütbeleri sökülecek, suç yoluyla elde edilen mal varlığına el konacaktı. Sancaktar ve diğer sanıklar da onlarca yıllık hapis cezası aldı. Salondaki hıçkırıklar üzüntü değil, yılların acısının sonunda gelen rahatlamaydı.
Gürkan sessizce eşyasını topladı. Makam aracına bineceği sırada arkasına döndü. Tören alanından nizamiyeye kadar yolun iki yanı doluydu. Yeni tugay komutanından en acemi ere kadar binlerce asker. “Tüm birlik, görevini tamamlayarak aramızdan ayrılan Tümgeneral Asena Gürkan komutanımıza selam dur.” Binlerce selam Hakkâri dağlarını inletti. Gürkan camı indirip askeri selamla karşılık verdi. Araç nizamiyeden çıkınca yanağından sıcak bir damla süzüldü. Aşağılanmanın ya da öfkenin gözyaşı değildi. Kazanılmış bir zaferin, ordunun yeniden sağlığına kavuşabileceğine dair umudun gözyaşıydı.
Zorlu kış geçti, dağlara bahar geldi. Zap’ın coşkun suyu hayata yeniden can verdi. Eğitim arazisinde, omuzlarında yeni parlayan teğmen rütbesiyle genç bir kadın subay emir yağdırıyordu. Eskiden “kadın ne anlar taktikten” diye fısıldanırdı. Şimdi kimse cinsiyetine bakmıyordu. Onlar için o, canlarını emanet ettikleri komutanlarıydı. Yeni Tugay Komutanı Tümgeneral Ahmet Yıldırım, Genelkurmay toplantısında komutanların “Fırtına modeli”ni sorduğunu anlattı. Asena Gürkan’ın adı geçince herkesin esas duruşa geçtiğini söyledi. Korku, yolsuzlukla mücadelenin en etkili yöntemi olmuştu. Dürüst asker için ise aynı ad, bir umut ışığıydı.
Ankara’da genel komutan, teftiş kurulunu doğrudan Genelkurmay’a bağlı, geniş yetkili bir özel soruşturma başkanlığına dönüştürme kararını açıkladı. Ardından daha zor bir teklif geldi: Asena Gürkan’ın korgeneralliğe terfi ettirilerek İkinci Jandarma Komando Kolordu Komutanlığına atanması. Türkiye’nin ilk kadın kolordu komutanı olacaktı. Gürkan hemen cevap vermedi. Cebeci Askeri Şehitliği’ne gitti. Generallerin değil, üzerinde yalnız “meçhul asker” yazan isimsiz mezarların önünde durdu. Selam verdi, soğuk mermerin tozunu sildi. Bu yola çıkmasının sebebi daha yüksek rütbe değildi. Adını duyurmadan canını verenlerin fedakârlığını boşa çıkarmamaktı.
Kararını verdikten sonra özel kalemi aradı: “Teklifi şerefle kabul ettiğimi iletin. Vatanın bana tevdi ettiği bu görevi son nefesime kadar layıkıyla yerine getireceğim.” Batmakta olan güneş gökyüzünü kızıla boyamıştı. Yolda eğitimden dönen bir konvoyla karşılaştı. Kamyon kasasındaki genç askerler onu fark etmedi. Yüzlerinde sağlıklı bir yorgunluk ve içten bir gülümseme vardı. Gürkan’ın dudaklarında, çok uzun zamandır ilk kez hafif ve sıcacık bir tebessüm belirdi. Fırtına Tugayı’ndaki savaş bitmişti. Asıl savaş yeni başlıyordu.