Gizemli adam “Benimle gel, sana bir şey göstereceğim” dedi, depoyu açınca şok oldum: kocammış!
Gizemli adam “Benimle gel, sana bir şey göstereceğim” dedi, depoyu açınca şok oldum: kocammış!
**Kocamla Birlikte Tepedeki Villasına Yerleşeli Henüz Beş Gün Olmuştu…**
Kardeşlerim, merhaba. Ben Kuldeep Rana. Bugün size, Türkiye’nin en karanlık, en tuhaf ve en trajik bir hikâyesini anlatacağım. Bu hikâye Zehra’nın son gecesi, Murat’ın seriyen avı ve o tepedeki villanın sırrıyla dolu. Gerçek bir olay değil, ama sanki bir haber gibi hissediliyor. Gerçek anları büyütelim, korkuyu hissettirelim. Şimdi başlıyoruz.
O sabah güneş hâlâ tepenin üzerinde değilken, Zehra evin içinde uyanıyordu. Kocası Murat dün gece villaya yerleştiler. Nikâh masasına oturmuşlar, birbirine alışmaya çalışmışlardı. Zehra, İstanbul’un kalabalığından uzak, lüks bir yuva hayal ediyordu. Murat ise onu her şeyiyle şımartıyordu. Kahve kokusu odasına yayılmış, kızarmış ekmekler hazırlanmıştı. Zehra gözlerini açtığında kocası bile yoktu ama sesi hâlâ kulaklarındaydı: “Avlanmaya gidiyorum güzelim, seni bırakmıyorum.”
Avlanmaya gittiği için izin istemişti. Zehra başörtüsünü düzeltti, aynaya baktı. “Güvenli bir yer, Murat güvende.” diye mırıldandı. Ama içinden bir ses fısıldadı: “Bu adaşlık çok fazla.” Kısa süre sonra villanın güvenlik kulübesinde kalan yaşlı Mehmet amca kapıyı çaldı. Zehra kapıyı açtığında adamın yüzünün bembeyaz kesildiğini, ellerinin titrediğini gördü.
“Hanımefendi… Kocanız avdan dönmeden buradan gitmek zorundasınız.” Fısıltıya yakın bir sesle, “Lütfen benimle gelin. Arka taraftaki eski depoya. Size bir şey göstereceğim. Ona göre hareket edin.”
Zehra dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Adımlarını sürükler gibi arka tarafa yürüdü. Deponun kapısı açıldığında içerdeki şeyi gördüğü an bacakları tutmaz oldu. Böylesini hayal bile etmemişti.
Bu arada, hikayeye tam olarak dalmadan önce yorumlara “Gerçek Anlar kanalını nereden izlediğinizi yazmayı, videoyu beğenip kanala abone olmayı unutmayın.” Çünkü şimdi anlatacaklarım hayatımın en karanlık gecesi.
Simsiyah parlak bir sedan araba ağır ağır tırmanan dağ yolunda ilerliyordu. Etrafı saran yoğun sis önlerini zar zor gösteriyordu. Çam ağaçları yolun iki yanında dev bekçi gibi yükseliyordu. Arabanın içinde, bir ay önce nikâh masasına oturmuş, birbirine hâlâ alışmaya çalışan genç bir çift oturuyordu. Kadının adı Zehra. Yanındaki adam, yani kocası Murat, tek eliyle direksiyonu tutuyor, diğer eliyle Zehra’nın parmaklarını sımsıkı kavrıyordu. Keskin hatlı çenesi, yüzünden eksik olmayan gülümsemesi onu herkesin gözünde kusursuz bir koca yapıyordu. Zengin, nazik, düşünceli ve Zehra’ya sanki bir kraliçeymiş gibi davranıyordu.
Gittikleri yer, Murat’ın özel mülkü olan tepenin yamacına kurulmuş lüks bir villaydı. Murat burayı ikinci balayları için saklı bir cennet diye anlatmıştı. Zehra onun gibi bir adamın kalbini kazandığı için kendini dünyanın en şanslı kadını sanıyordu. Yine de villanın önündeki yüksek sivri demir kapıyı ilk gördüğünde içinden geçen tuhaf duyguyu bastıramadı. Bu çitler sanki sadece dışarıdakileri uzak tutmak için değil, içeridekileri de dışarı çıkmasın diye hapsetmek için tasarlanmış gibiydi. Villa uçuruma bakan bir kayanın üstünde sık ormanla çevrili şekilde yükseliyordu. Modern, geniş camlı ve beton ağırlıklı mimarisiyle etkileyici olduğu kadar soğuk bir hava yayıyordu.
Villa kapısından içeri girdikleri anda Zehra’nın telefonundaki sinyal tamamen kayboldu. Ekranın köşesindeki tüm çizgiler yok oldu. Murat gayet sakin bir şekilde buranın bilerek böyle tasarlandığını, tepenin bu bölümünde çekim olmadığını, bunun da onlar için bir nimet olduğunu söyledi. “Kimse rahatsız edemeyecek, sadece birbirimize odaklanacağız.” dedi. Zehra başını sallayıp anladığını gösterdi ama içindeki küçük bir ses bu kadar keskin bir kopukluğun biraz fazla olduğunu fısıldıyordu. Yine de bu sesi susturmak için kendisine kızdı. Sonuçta evliydi. Kocasına güvenmesi gerekiyordu.
İlk birkaç gün villa tam bir rüya gibi geldi Zehra’ya. Murat onu adeta pamuklara sarıyordu. Her sabah Zehra gözlerini açmadan önce kahve kokusu bütün odaya yayılmış oluyor. Kızarmış ekmek ve taze meyveler çoktan hazırlanmış bulunuyordu. Günler ön bahçede yürüyüşlerle, özel kütüphanede kitap okuyarak, geniş camlardan sisle örtülü vadiye bakarak geçiyordu. Murat fazlasıyla romantikti. Konuşurken sesi hep yumuşak, bakışları sevgi doluydu. Zehra kocasının yanında güvende hissetmeye başladı.
Yine de bu koca, villada iki kişi yaşamalarına rağmen ortamın fazla sessiz ve geniş olması içinde tuhaf bir boşluk bırakıyordu. Villada onlardan başka yalnızca bir kişi daha vardı. Kapıdaki kulübede kalan yaşlı güvenlik görevlisi Mehmet amca sessiz içine kapanık bir adamdı. Bakışları genelde yerde dolaşır, soru sorulmadıkça tek kelime etmezdi. Zehra onu birkaç kez uzaktan selamlamış, Mehmet amca da başını hafifçe eğerek karşılık vermişti. Onun varlığı biraz olsun güven hissi verse de villanın ıssızlığı ve ormanın derin sessizliği akşamları Zehra’nın içini ürpertiyordu.
Bütün bu konforun ve romantizmin ortasında Murat’ın koyduğu bazı tuhaf ve katı kurallar vardı. Zehra’ya, villanın arka tarafına, özellikle de sarmaşıklarla kaplanmış eski depo binasına kesinlikle yaklaşmaması gerektiğini söylemişti. Açıklaması hazırdı. Bina çok eski, duvarlar çürük. Ayrıca havuz bakımında kullanılan kimyasallar da orada tehlikeli. Bunun dışında geceleri bahçe ışıklarının açılmasını, perdelerin tamamen aralanmasını da yasaklamıştı. Sözde bu ormandan gelebilecek böcek ve vahşi hayvanları terasın ışığına çekmemek içindi. Zehra itaatkar yapısıyla bu kuralları hiç sorgulamadı. Murat’ın bütün bunları onun iyiliği için yaptığını düşündü. Kafasına takılan şüphe kırıntılarını bastırdı.
Beş güne girildiğinde Murat’ın tavırlarında belli belirsiz ama rahatsız edici bir değişim başladı. Her zamanki yumuşaklığı tarif edilmesi zor huzursuz bir yoğunluğa yerini bırakmıştı. Murat Zehra’ya zaman zaman gözlerini kırpmadan uzun uzun bakıyor, bakışlarında sanki saklı bir hesap yapar gibi soğuk bir ifade beliriyordu. Zehra onun kendisini süzerken yakaladığı anlarda Murat’ın dudaklarına yerleşen o ince tuhaf sırıtışı görüyordu. Bu artık sevgi dolu bir gülümseme değildi. Daha çok Zehra’nın ensesinde soğuk bir ürperti gezdiren sinirli bir tebessümdü.
O öğleden sonra Murat akşam avlanmaya gideceğini söyledi. Villanın arkasındaki ormanda yaban domuzu olduğunu, eline geçen yeni tüfeğini denemek istediğini anlattı. Zehra’nın yüreği anında daraldı. İçinden onu gitmekten vazgeçirmek geldi. Orman zifiri karanlıkken silahla tek başına dolaşması fikri onu huzursuz ediyordu. Ama Murat’ın ses tonu bir anda sertleşti. “Merak etme ben alışığım” derken cümlesinin sonunda neredeyse azarlayan bir tını vardı. Hayatında ilk kez Zehra’ya sesini bu kadar yükseltmişti. Zehra şaşırdı. Boğazındaki sözleri yuttu. Tartışmak istemedi. Tatillerinin büyüsünü bozmaktan korktu.
Gece çöktüğünde tepenin rüzgarı her zamankinden daha sert esmeye başladı. Camların arasından geçen rüzgar uğulduyla bir ıslık sesi çıkarıyor, villayı sanki içten içe sallıyordu. Murat odadan çıktığında bambaşka birine benziyordu. Üzerinde koyu renk, kalın bir mont, cepleri bol avcı pantolonu ve ağır botlar vardı. Sırtında av ekipmanlarıyla dolu olduğu belli büyük bir çanta, elinde parlak namlulu uzun bir tüfek taşıyordu. Gözleri alışılmadık bir parıltıyla ışıldıyordu. Yüzünde sanki bir eğlenceye gider gibi coşkulu bir ifade dolaşıyordu. Sanki tehlikeli bir ormana değil de şık bir partiye katılmak üzereydi.
Zehra kapı eşiğinde durdu. Elleri birbirine kenetleyip sıkarken parmakları buz kesmişti. İçine çöken ağırlığı bir türlü atamıyordu. Zaten günlerdir içini tırmalayan o kötü his şimdi boğazına kadar yükselmişti. Sanki bu Murat’ın son görüşü olacaktı. Gülümsemeye çalıştı. Sakin görünmek için elinden geleni yaptı. Yanına yaklaşarak kocasının elini öptü. Kısaca sarıldı. O an başını Murat’ın göğsüne yaklaştırdığında burnuna çarpan koku kanını dondurdu. Bu Murat’ın her zaman kullandığı pahalı parfüm değildi. Islak toprağın kokusu da değildi. Keskin, metalik, mide bulandıran bir koku. Taze kan kokusuydu bu. Zehra olduğu yerde dona kaldı. Monta baktı. Tek bir leke bile görünmüyordu. Ama koku o kadar yoğundu ki sanki mont yeni yıkanmış gibi değil, yeni kana bulanmış gibiydi.
Başını kaldırıp Murat’ın gözlerine baktı. Bu koku ne diye sorar gibiydi. Murat’ın yüzünde en ufak bir telaş emaresi yoktu. Tam tersine bakışları buz gibiydi. Delip geçen cinsten. Zehra’nın kulağına iyice yaklaştı. Sıcak nefesini ensesinde hissettirdi. Ama ne koku hakkında açıklama yaptı ne de Zehra’nın korkusunu gidermeye çalıştı. Alışılmadık derecede soğuk ve düz bir sesle fısıldadı. “Beni bekleme. Rahat rahat uyu bu gece hayatım.” Cümlesi bir vedadan çok üstü kapalı bir tehdit gibi geldi. Bunu söyledikten sonra doğruldu. Dudaklarının kenarında rahatsız edici bir sırıtış belirdi. Ardından tek kelime etmeden arkasını dönüp karanlık ormana doğru yürüdü. Ağır botlarının sesi giderek uzaklaştı ve sonunda rüzgarın uğultusu tarafından yutuldu.
Zehra villa’nın verandasında birkaç saniye hareketsiz kaldı. Sonra titreyen elleriyle kapıyı kapatıp kilitledi. “Belki yorgunum. Belki sadece fazla kuruntu yapıyorum.” diye kendi kendine konuştu. Ama burnuna sinmiş kan kokusu bir türlü gitmiyor, içindeki korkuyu beslemeye devam ediyordu.
Murat gittikten sonra villanın içi tuhaf bir şekilde daha da sessizleşti. Az önce romantik anılarla dolu olan salon şimdi koca bir labirent gibi karanlık köşeleriyle Zehra’nın üzerine çöküyordu. O ise salonun ortasında kıbleye dönük serdiği seccadesinin üzerinde diz çöktü. Küçük Mushaf’ını eline aldı. Titrek sesle Kur’an’dan ayetler okumaya başladı. Sesi cam duvarlardan yankılanıp geri dönerken dışarıda uğuldayan rüzgarla keskin bir tezaut oluşturuyor, ona tutunabileceği tek sakinlik kaynağını sunuyordu. Duvar saatinin tık takları yavaşlamış gibi geliyor, sanki bilinmeyen bir ana doğru geri sayım yapıyordu.
Zehra okumaya çalışsa da zihni bir türlü odaklanamıyordu. Ne kadar ayet okusa da aklı tekrar tekrar Murat’ın montundaki kan kokusuna, gözlerindeki o donuk ifadeye gidiyordu. Göz kapaklarına uyku uğramıyor. Tersine tüm duyuları keskinleşiyor. En ufav ses bile yüreğini ağzına getiriyordu. Camlara sürtünen dalların sesi, yatak odasının tavanından gelen hafif gıcırtılar, uzaklarda uluyan rüzgar, hepsi karanlığın içinde bir şeylerin dolandığı hissini güçlendiriyordu.
Saat tam 11’i gösterirken o sahte sessizlik paramparça oldu. Ön kapıdan peş peşe gelen sert, telaşlı, adeta panikle atılan yumruk sesleri yükseldi. Bu normal bir misafirin nazik tıkırtısına benzemiyordu. Sanki biri hayatı pahasına kapıyı dövüyordu. Zehra’nın kalbi öyle hızlı çarpmaya başladı ki nefes almakta zorlandı. İlk aklına gelen elbette Murat oldu. Belki bir şey unuttu. Belki ormanda yaralandı ve yardıma muhtaçtı. Aceleyle seccadesini topladı. Üzerinde hala ev kıyafetleri ve başörtüsü varken kapıya doğru yürüdü. Kapının dürbününden bakmaya çalıştı ama cam gece nemiyle buğulanmıştı. Dışarıyı doğru düzgün seçemiyordu. Yumruk sesleri tekrarlandı. Bu kez çaresiz bir sesle birleşmişti. Kalın, titrek, yaşlı bir erkek sesi. “Açın ne olur açın.” diye inliyordu. Bu ses Murat’ın sesi değildi. Tonundan, nefes alışından bunu kolayca anlayabiliyordu.
Tereddütle kilidi yavaşça çevirdi. Kapıyı az araladığı an içeriye keskin bir soğuk ve sisli gece havası doldu. Eşiğin önünde yanakları bembeyaz, dudakları titreyen, gözleri dehşetle büyümüş halde güvenlik görevlisi Mehmet amca duruyordu. Her zamanki ağır başlı, sakin halinden eser yoktu. Selam bile vermeden kapı tam açılır açılmaz Zehra’nın kolunu kavradı. Elinin sertliği, yaşına hiç yakışmayan bir güç taşıyordu. Nefesi sanki az önce kilometrelerce koşmuş gibi kesik kesik çıkıyordu. Zehra refleksle geri çekilmeye çalıştı ama adamın parmakları kolunu sıkıca kavramıştı. Dudakları titrerken fısıldar gibi konuştu. “Hanımefendi, burada kalırsanız sabaha çıkamazsınız. Eşiniz gelmeden buradan gitmek zorundasınız. Lütfen lütfen benimle gelin. Size bir şey göstereceğim.”
Zehra ne olduğunu anlamaya çalışarak sorular sordu ama sözleri cümleye dönüşmeden boğazına takılıyordu. Zehra Mehmet amcanın belki aklının karıştığını, bir halüsinasyon gördüğünü ya da hastalandığını düşünmeye çalıştı. Kendini buna ikna etmek istedi. Ama adamın gözlerinde gördüğü çıplak korku bunun basit bir sağlık sorunu olmadığını gösteriyordu. Mehmet amca başını hızlıca iki yana salladı. Gözlerinin kenarında yaşlar birikmeye başladı. “Canınız tehlikede.” dedi. Sesi bu kez daha kararlıydı. “Bu gece sizin kader geceniz olacaktı. Artık susamam. Olanları görüp görmezden gelemedim.”
Ne Zehra’ya çantasını toplaması ne de doğru dürüst düşünmesi için fırsat verdi. Onu villadan dışarı çekerek karanlık bahçeye çıkardı. İkisi de koşar adım ilerleyerek ön kapıya doğru değil, villanın yasak bölgesi olan arka kısmına yöneldi. Zehra adımlarını sürüklenir gibi atıyor, ayaklarının altındaki ıslak çimen ve çamurlu toprağın kayganlığını hissediyordu. Birkaç kez dengesini yitirecek gibi oldu. Rüzgar başörtüsünün ucunu savuruyor, serin hava yüzünü keskin bıçaklar gibi kesiyordu. Neden depoya gidiyoruz? Orada ne var? sorusu kafasında dönüp duruyordu ama ses çıkaramıyordu. Mehmet amcanın titreyen sırtına bakıyor ve sadece yürümeye devam ediyordu.
Eski depo binasının önüne geldiklerinde Zehra nihayet durabildi. Bina kalın sarmaşıkların arasında kaybolmuş gibiydi. Dışarıdan bakıldığında kullanılmayan, terk edilmiş bir yer hissi veriyordu. Kapısı kalın ahşaptı. Üzerinde paslanmış bir asma kilit asılıydı. Mehmet amca zor kontrol ettiği eliyle cebine uzanıp eski ağır bir demir anahtar çıkardı. Zehra adamın şakaklarından aşağı süzülen soğuk ter damlalarını görüyordu. Hava bu kadar soğukken bu kadar terlemesi içindeki dehşetin açık bir işaretiydi. Anahtarı kilide yerleştirirken başını Zehra’ya çevirdi. Gözlerinde hem acıma hem korku vardı. Dudakları zorla oynadı. “Murat avcı değil hanımefendi. Bu ormanda domuz falan yok. O bambaşka bir şeyi avlıyor. Aslında korunması gereken bir şeyi.”
Kilit gecenin sessizliğinde çınlayan net bir klik sesiyle açıldı. Ağır kapı gıcırdayarak aralandı. İçeriden dışarıya dışarıdakinden daha koyu bir karanlık yayıldı. Mehmet amca hemen el fenerini yaktı. Sarı titrek ışık odanın içini taramaya başladı. Zehra içeri adım atar atmaz burnuna çarpan koku yüzünden neredeyse kusacak gibi oldu. Bu Murat’ın montundan gelen kokunun çok daha yoğunlaşmış haliydi. Keskin yakıcı formalin kokusu eski ve taze kanın ağır metalik kokusuyla birbirine karışmıştı. Dizlerinin bağı çözüldü. Düşmemek için kapı pervazına tutundu. Deponun içi bir eşya yığınından çok uzaktı. Aksine fazlasıyla düzenliydi. Tuhaf bir sergi salonunu andırıyordu. Duvarlar koyu renge boyanmıştı. Bu zaten soğuk olan havayı daha da boğucu hale getiriyordu. Tavandan sarkan küçük spot lambalar belirli noktalara odaklanmıştı.
Fener ışığı duvar boyunca asılı duran dört büyük fotoğraf çerçevesine ve altlarındaki cam vitrinlere değince Zehra’nın boğazı düğümlendi. Bu bir sanat sergisi değil. Ölümü ölümsüzleştiren bir müzeydi. Zehra titrek adımlarla ilk fotoğrafa yaklaştı. Çerçevenin içinde beyaz gelinliğiyle gülümseyen genç bir kadın ve yanında takım elbisesiyle Murat vardı. Kadının yüzü güzeldi. Uzun saçları, yumuşak bakışları tuhaf bir şekilde Zehra’nın yüz hatlarına benziyordu. Fotoğrafın altında camekan bir vitrinde eski, solgun ama zarif bir gelinlik sergileniyordu. Elbisenin göğüs kısmında bulaşmış kahverengi siyah lekeler vardı. Bir zamanlar parlak kırmızı olan şimdi koyulaşmış kan lekeleri. Vitrinin içinde ayrıca kırık bir ok ucu ve tek bir alyans duruyordu. Zehra parmağındaki alyansa baktı. İnce zarif bir modeldi. Taşının kesimi, metalinin işçiliği bile vitrindeki yüzükle tıpatıp aynıydı. Sanki biri onun hayatını en baştan planlamış gibiydi.
Vitrinin önündeki küçük pirinç plakette yazan ismi okudu. “Selin – Ölüm Yılı.” Tarihi bile okuyamayacak kadar gözleri buğulandı. İkinci, üçüncü ve dördüncü çerçeveye doğru baktığında kalbinde bir şey çatırdadı. Hepsinin aynı sahnesi vardı. Farklı kadınlar, farklı gelinlikler ama aynı damat. Murat. İkinci fotoğrafın altındaki vitrinde etek kısmı iri bir bıçak darbesiyle yırtılmış, karnı parçalanmış gibi görünen bir gelinlik duruyordu. Plakette Seda yazıyordu. Üçüncüsünde çamur ve kan içinde kalmış paramparça olmuş bir elbise ve Merve ismi vardı. Dördüncüsünde ise göğüs hizasında küçük deliklerle dolu bir gelinlik sergileniyordu. Bu delikler mermi izlerini hatırlatıyordu. Plaketteki isim Elif’ti.
Zehra’nın gözlerinden yaşlar istemsizce akmaya başladı. Boğazı yanıyor, ruhu sıkışıyordu. O an vitrinin en ucunda diğerlerinden farklı bir vitrin gördü. Bu vitrin boştu. İçinde yalnızca parlayan tertemiz bir askı asılıydı. Sanki bir gelinlik bekliyormuş gibi. Vitrinin altındaki yeni pirinç plakette ise şu yazıyordu: “Zehra – bu yılın en büyük eseri.” Zehra’nın içinden bir çığlık yükseldi ama dudaklarından ses olarak çıkamadı. Tüm bu romantizm, lüks, tatlı sözler, evlilik yemini hepsi daha başından beri hazırlanan bir tiyatronun parçasıymış. O Murat’ın koleksiyonundaki sıradaki gelinlikti.
Kapı yanında bekleyen Mehmet amca çaresizlikle iç çekti. “Her eşinin sonu böyle oldu diye fısıldadı. Murat normal bir evlilikten kısa sürede sıkılıyor. Ona göre bir kadına sahip olmanın zirvesi onu avlayıp kendi elleriyle öldürmek. Bunu büyük av diye adlandırıyor. Her seferinde eşini buraya getiriyor. Günlerce şımartıyor, sevgi gösteriyor. Sonra 5 gece ormana saldığı avını sanki bir hayvanmış gibi takip edip avlıyor.” Kelimeleri hızla döküyordu ama anlamı son derece netti.
Zehra derin bir uçurumun kenarında olduğunu artık biliyordu. Depo odasının köşesindeki büyük çalışma masasında kalın deri ciltli bir defter duruyordu. Mehmet amca el fenerini oraya çevirdi. Zehra titreyen elleriyle defteri açtı. İşaretlenmiş sayfada o gece için yazılmış detaylı bir plan vardı. Murat’ın düzenli el yazısıyla her şey adım adım not edilmişti. Zehra’nın nasıl ormana kaçmasının sağlanacağı, onun panik halinde koşarken uzaktan dürbünle izleneceği, nişan alınacağı, hatta Zehra’nın korkusunu uzatmak için arada kasıtlı olarak ıskalayacağı mermiler bile yazıyordu. Zehra’nın içini buz gibi bir panik kapladı.
Tam o sırada dışarıdan uzun ve tiz bir korna sesi duyuldu. Ardından tepe yolunda yükselen motor homurtusu geldi. Murat’ın arabası geri dönüyordu. Hem de her zamankinden çok daha erken. Mehmet amca irkildi. Elindeki fener neredeyse yere düşüyordu. “Her zaman seher vakti gelirdi.” diye hırladı kendi kendine. Bu gece bir şeyleri hissetti. Hemen ışığı söndürdü. Zehra’yı dışarı çekti. Ağır kapıyı kapatıp kilitledi ve anahtarı cebine tıkıp koşmaya başladı. Villaya geri dönmeleri imkansızdı. Arabasının farları zaten ön bahçeyi taramaya başlamıştı.
Zehra’nın telefonu, cüzdanı, yedek anahtarları hepsi yatak odasında kalmıştı ve artık bunları almaya fırsat yoktu. Mehmet amca Zehra’yı deponun sol tarafındaki sık çalılıkların arasına çekti. Burası doğrudan ormanın sınırdaydı. Sık çalıların arasından Murat’ın koyu renkli SUV’nun villa önüne gelişi görülebiliyordu. Farlar söndü. Ardından verandanın hareket sensörlü ışığı otomatik olarak yandı. Kapı açıldı. Murat arabadan indi. Hala kalın montunu giymişti ama bu kez tüfeği omzuna asmak yerine tam ateş pozisyonunda elinde tutuyordu. Yanında taşıdığı şey avladığı bir hayvan değildi. İri simsiyah tüylü kaslı bir iz sürme köpeğiydi. Köpeğin tasması Murat’ın bileğine sarılmış, hayvan hırlayıp toprağa koklarken tasmayı ileri doğru çekiyordu. Ara ara boğuk tehditkar bir hırıltı çıkarıyordu.
Murat villanın ortasında durup kapıya, duvarlara, ormana kulak kesildi. Sonra aniden başını kaldırıp bütün tepeyi çınlatan bir sesle bağırdı. “Zehra!” Sesinde şefkat kırıntısı yoktu. Ne sevgi ne endişe. Sadece alayla karışık bir coşku ve vahşet vardı. “Yatakta değilsin. Bu gece saklambaç mı oynamak istiyorsun benimle?” Ardından attığı kahkaha çın çın yankılanarak kayalıklara çarptı. Bu kahkaha Zehra’nın damarlarındaki kanı buz kesti. Murat’ın önceden yerleştirdiği güvenlik kameralarına bakmış olması Zehra’nın yatakta olmadığını fark etmesi demekti. Artık nazik koca maskesi tamamen düşmüş. Altından çıkan psikopat yüzüyle ortadaydı.
Çalıların arasındaki karanlıkta Mehmet amca cebinden bir kart anahtar ve katlanmış eski bir kağıt çıkardı. Bunları Zehra’nın buz kesmiş eline bıraktı. Kısık sesle anlatmaya başladı. “Bu kart villadaki tüm kapıları açan anakart. Arka kapı, garaj, servis girişleri. Bu kağıtta dağın aşağısına inen gizli patikanın krokisi var. Eğer villadan sağa çıkabilirsen o yolu kullanarak köye inebilirsin.” Sonra Zehra’nın gözlerinin içine bir baba şefkatiyle ve pişmanlıkla baktı. “Çok uzun süre sustum.” dedi. “Bugün hesap verme günüm. Ben artık bu günaha ortak olamam.” Mehmet amca Zehra’nın kaçmayı reddeden başını iki eliyle kavrayıp hafifçe salladı. “Allah’ı unutma.” dedi. “Ne olursa olsun pes etme. Koş.”
O sırada iz sürme köpeği onların saklandığı tarafa doğru delicesine havlamaya başladı. Tasmasını çeken hayvan çalıların kokusunu almıştı. Murat başını birden o tarafa çevirdi. Yüzünde vahşi bir gülümseme belirdi ve tüfeğini doğrultarak yaklaşmaya başladı. “Artık zaman kalmadı.” diye fısıldadı. Mehmet amca Zehra’yı arkaya itip kendi bedenini siper etti. Birdenbire çalılıkların içinden fırladı. Tam aksiyon filmlerindeki gibi ama çelimsiz ve yaşlı bedeniyle. Murat’ın tam ters yönüne aydınlık alana doğru koşmaya başladı. “Murat Bey, buradayım!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Bu çılgınca hareket işe yaradı. Köpek yönünü değiştirip Mehmet amcanın peşine düştü. Murat gözünü bile kırpmadan onu takibe başladı. Zehra gözlerinden yaşlar akarken geriye dönüp bakmadı. Yüreği paramparça olsa da Mehmet amcanın kendisi için hayatını tehlikeye attığını biliyor, bu birkaç saniyeyi boşa harcamaya yemin ediyordu.
Koşmaya yeni başlamıştı ki tepeyi inleten bir silah sesi gecenin içini yardı. Ardından kısa acı dolu bir çığlık, sonra derin bir sessizlik. Zehra dudaklarını dişleyerek haykırışını bastırdı. Biliyordu Mehmet amca artık yoktu. Ama onun ölümü Zehra’ya bir nefeslik fırsat vermişti. Karanlık ormana doğru koşmaya devam ederken ayakları dallara, dikenlere takılıyor. Yüzüne çarpan dallar canını yakıyor, elbisesi yer yırtılıyordu. Nereye gittiğini bilmeden sadece tehlikeden uzaklaşma içgüdüsüyle ilerliyordu.
Bir süre sonra nefesi göğsüne sığmaz olmuşken aklı yavaş yavaş berraklaşmaya başladı. Orman Murat’ın alanıydı. Her ağacını, her patikasını ezbere biliyordu. Üstelik yanında bir de eğitimli köpek vardı. Zehra, “Ne kadar kaçarsa kaçsın bu hayvanın burnunu kandıramazdı.” diye düşündü. Arkasını dönmeden sadece kaçarsa bir süre sonra köpeğin dişleri ensesinde Murat’ın nişangahı sırtında olurdu. Bunu fark ettiği anda adımlarını yavaşlattı. Kalın bir ağacın arkasına saklanıp ciğerlerine dolan havayı düzenlemeye çalıştı. Mehmet amcanın eline sıkıştırdığı kart, anahtar ve krokiyi hatırladı. Dağın altına inen patika çok uzundu. Hem de sarp ve kayalık, yaya haliyle Murat ve köpeği onu kısa sürede yakalayabilirdi.
Zehra’nın bu oyunu çevirmek için bir arabaya daha da önemlisi dış dünya ile bağlantı kurabileceği telefonuna ihtiyacı vardı. Bu ikisi de villadaydı. “O beni ormana kaçmış sanıyor.” diye düşündü. Onu yanıltmanın tek yolu tam tersini yapmak. Bu delilik gibi görünüyordu. Avcının yuvasına geri dönmek. Ama başka çare yoktu. Zehra derin bir nefes alıp yavaşça yönünü değiştirti. Villa ağaçların arasından belli belirsiz seçiliyordu. O ön kapıya değil mutfağın bulunduğu arka tarafa dolanacaktı. Ağaç gövdelerinin gölgesinden yararlanarak mümkün olduğunca sessiz adımlarla ilerledi. Her kırılan dal sesi kalbini bir anlığına durduruyordu. İçinden durmadan dua ediyordu. “Allah’ım adımlarımı sakla. Kokumu rüzgar dağıtsın. Köpek beni bulamasın.” Bir yandan da her an arkadan silah sesi gelecekmiş gibi diken üstündeydi.
Sonunda villanın arka tarafındaki çelik servis kapısına ulaştı. Eli titreyerek kart anahtarını panelin üzerine sürdü. Birkaç saniyelik bekleyiş ona saatler kadar uzun geldi. Sonunda panelden kısık bir bip sesi geldi. Küçük LED ışık yeşile döndü. Kapı kilidi açıldı. Zehra derin bir nefes verip içeri süzüldü ve kapıyı usulca kapat ti. Kendini geniş ama loş bir mutfakta buldu. Tek ışık kaynağı camdan süzülen solgun ay ışığıydı. Ayak seslerini azaltmak için hemen ayakkabılarını çıkardı. Çıplak ayakla mermer zeminde ilerlemeye başladı. Tezgahın üzerindeki bıçak bloğundan en büyük kasap bıçağını alıp elinde tuttu.
Tam merdivenlere doğru yönelmişti ki villanın her yanından yükselen mekanik bir uğultu duyuldu. Tavan aralarından, duvar boşluklarından metalik sürtünme sesleri geldi. Zehra irkilip duvara yapıştı. Büyük camların önüne tavandan aşağı ağır demir parmaklıklar inmeye başladı. Ön kapı, arka kapı, balkon kapıları. Dışarıya açılan ne kadar açıklık varsa hepsi kalın çelik parmaklıklarla örtüldü. Mutfağın kapısını az önce açmasını sağlayan panel karardı. Kilit sistemi tamamen değişmişti. Zehra paniğe kapılıp kapıyı yokladı. Artık içeriden sensörle değil sadece manuel anahtarla açılabilecekti. Ama o anahtar hala kayıptı. Villa birkaç saniye içinde lüks bir evden çok yüksek güvenlikli bir hapishaneye dönüştü.
Zehra boğazına kadar çıkan korkuyu yutmaya çalışarak üst kata çıkması gerektiğini biliyordu. Telefonu ve belki bir yerde saklı bir yedek araba anahtarı bulabilirse aşağıya inen yolun kilidini çözebilirdi. Merdivenlere yöneldi. Her basamağa adımını dikkatle bırakarak yukarı çıktı. Ahşap basamaklar her ne kadar kaliteli olsa da gecenin sessizliğinde en ufav gıcırtı bile bomba gibi duyulabilirdi. O yüzden nefesini bile tutarak ilerledi. Üst kata çıktığında koridor gece lambalarının hafif parıltısıyla aydınlanıyordu. Misafir odaları, çalışma odası ve ana yatak odası kapıları yan yana sıralanmıştı. Zehra bir an hangi odaya gireceğini düşündü. Misafir odaları fazla açıktı. İçinde saklanacak yer azdı. Banyoda da çıkış yoktu. En mantıklı seçim aynı zamanda en tehlikeli olan yerdi. Ana yatak odası. Orada büyük bir giyinme odası, kalın elbiselerin arkasında saklanabileceği bir alan ve en önemlisi telefonuyla anahtarlarını bulabileceği tek yer vardı.
Cesaretini toplayıp, kapıyı yavaşça aralayıp içeri girdi. O da sanki hiçbir şey olmamış gibi derli topluydu. Yatağın örtüsü düzgündü. Perdeler yarıya kadar çekilmiş. Dışarıdaki karanlık yalnızca belli belirsiz görünüyordu. Zehra ilk iş olarak kendi tarafındaki komodine uzandı ve telefonunu aldı. Ekrana bastığında hiçbir şey olmadı. Yakından bakınca içindeki pilin çıkarıldığını fark etti. Boğazına koca bir yumru oturdu. Murat bunu çoktan planlamış diye düşündü. Dolap çekmecelerini hızla kontrol ettiğinde araba anahtarının da ortadan kaybolduğunu gördü. Her hamlesi sanki Murat’ın birkaç adımlar gerisindeydi.
Tam o sırada merdivenlerden gelen ağır adım sesleri Zehra’nın içinde son bir alarm çaldı. Murat yukarı çıkıyordu. Yürüyüşü sakince ama kararlıydı. Şimdi odada kalıp eşyaları aramaya devam ederse yüz yüze gelmek kaçınılmazdı. Zehra bir karara varıp hızla giyinme odasına koştu. Duvara kadar uzanan elbiselerin ve paltoların arasına girerek en arkaya doğru büzüldü. Dizlerini karnına çekti. Elleriyle ağzını kapattı. Karanlık onu içine aldı. Murat’ın kıyafetlerinin üzerine sinmiş parfüm kokusu artık mide bulandıran tehditkar bir kokuya dönüşmüştü.
Yatak odasının kapısı gıcırdayarak açıldı. Murat’ın botlarının ahşap zemine vuruşu Zehra’nın yüreğini sıkıştırıyordu. Adımlar oda içinde dolaştı. Bir çekmece açıldı, bir sandalye kaydı, bir şeyler yer değiştirdi. Sonra aniden her şey durdu. Rahatsız edici bir sessizlik çöktü. Az sonra Murat’ın sesi sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi teatral bir tonla duyuldu. “Zehra, güzel karım, nereye saklandın bakalım?” Sesi sert ama oyun bazlı. “Böyle saklambaç oynaman hoşuma gidiyor ama sonsuza kadar saklanamazsın.”
O sırada duvardan gelen kısa bir bip sesi duyuldu. Büyük ekranlı güvenlik monitörü açılmıştı. Ekrandan yayılan soluk ışık kapalı dolap kapağının altındaki ince çizikten içeri sızıyordu. Zehra aralıktan çok hafifçe bakmaya cesaret etti. Murat yatağın yanında duruyor, duvardaki monitöre bakıyordu. Ekranda villanın farklı noktalarından alınmış onlarca kamera görüntüsü bir arada akıyordu. Koridorlar, giriş, garaj hatta deponun dışı. Murat bir süre ekrana baktı. Sonra başını kaldırıp kameraların bulunduğu köşelerden birine sanki Zehra’nın gözlerinin içine bakıyormuş gibi baktı. “Beni izlediğini biliyorum.” dedi yüksek sesle. “Bu kadar cesur olup ormandan geri dönmen hem aptalca hem de şirin. Ceketinin içinden bir tabanca çıkarıp yatağın üzerine dikkat çekici bir hareketle bıraktım. Sana 5 dakika veriyorum. Dileklerini, dualarını et. Sonra bu kattaki her dolabı tek tek açacağım.”
Sesindeki zevk Zehra’nın tüylerini diken diken etti. Bu beş dakika sonunda psikolojik işkenceyle sindirmek için uydurulmuş başka bir oyundu. Murat banyoya doğru yürüdü. Kısa süre sonra açılan musluğun gürül gürül sesi duyuldu. Zehra işte o anda kurtulmak için incecik bir fırsat yakaladığını anladı. Dolabın kapağını neredeyse ses çıkarmadan araladı. Kendini dışarı süzdü ve odanın iç duvarındaki dekoratif ahşap panelin bulunduğu tarafa doğru koşar adım ama sessizce ilerledi. Murat bu panelin arkasında gizli bir kapı olduğunu bir kere olsun ona söylememişti. Ama Zehra panelin kenarındaki hafif açıklığı daha ilk günlerde meraklı gözlerle fark etmişti. Ne var ki bugüne kadar açmayı hiç denememişti.
Parmak uçlarıyla panelin kenarını yokladı. Gizlenmiş küçük bir mandal buldu. Mandalı çekince panel sessizce kaydı ve dar karanlık bir geçit ortaya çıktı. Zehra Murat’ın banyoda hala suyla uğraştığını duyarken tek hamlede içeri süzüldü ve paneli arkasından kapat tı. Araya giren kalın ahşap onun nefesini bile içeride tutmuş gibi hissettirdi. Birkaç saniye sonra yatak odasında yeniden dolaşan adım seslerini duydu. Dolap kapakları hızla açılıp kapanıyor, Murat’ın hayal kırıklığı dolu küfürleri duvarlardan yankılanıyordu.
Geçit Zehra’yı doğrudan Murat’ın özel çalışma odasına çıkardı. Burası ağır ahşap kokusunun, eski kitapların ve deri koltukların hakim olduğu geniş bir odaydı. Zehra ışıkları yakmaya cesaret edemedi. Yalnızca kalın perdelerin arasından sızan ay ışığı rafların ve masanın üzerini belli belirsiz aydınlatıyordu. Titreyen eliyle elbisesinin cebine yoklandığında akşam yaktığı aromaterapi mumunu tutuşturmak için kullandığı küçük gazlı çakmağı hâlâ orada olduğunu fark etti. Çakmağı yaktı. Küçük titrek alev masanın üzerindeki kağıtlara vurdu. Masadaki dosyalara göz gezdirdiği anda nefesi göğsünde kesildi. Önünde duran şey şirket sözleşmeleri ya da emlak evrakları değildi. Birbiri üzerine yığılmış kalın dosyaların kapaklarında aynı kelime yazıyordu. “Hayat sigortası poliçesi.” Dört dosyanın üzerinde kalın kırmızı bir mühürle ödeme onaylandığı damgası vurulmuştu. Dosyaların üstüne yazılan isimler Zehra’nın depodaki plaketten hatırladığı isimlerle birebir örtüşüyordu. Selin, Seda, Merve, Elif.
Zehra dosyalardan birini açtı. Gözleri içinde yazan rakamlara ilişti. Tazminat miktarları milyonlarca lirayı buluyordu. Bir tepenin yarısını satın alacak kadar çok paraydı bunlar. Sayfaları çevirdikçe para transferlerine, banka dekontlarına, kapatılan kredilere ait belgeler ortaya çıktı. Murat’ın gösterişli hayatı, pahalı arabaları, bu villa hepsi aslında o kadınların ölümünden sonra ödenen sigortalardan beslenmişti. Murat’ın iş dünyasındaki itibarı bir masaldan ibaretti. Şirketleri iflas etmiş, borç içinde yüzüyordu. O ise hayatındaki kadınları her biri ayrı ayrı kazanç kalemi olarak kullanmıştı. Bu adam kendini büyük avcı sanan sapkın bir psikopat tan çok aç gözlü ve korkak bir dolandırıcıydı.
Dosyaların arasında kendisine ait olanı görünce Zehra’nın içinden bir şey daha koptu. Kapağın üzerinde kendi adı yazıyordu. “Zehra – Sigortalı.” Dosyanın içine baktığında polisin bugün tam da öğle saatlerinde yürürlüğe girdiğini gördü. Kaza sonucu ölüm halinde ödenecek tazminat miktarı şimdiye kadarki tüm eşlerden daha yüksekti. Ödeme yapılacağı kişi olarak ise yalnızca bir isim yazıyordu. “Murat – Eş.” Zehra’nın elleri titremeye başladı. Henüz bir ay önce başladığını sandığı mutlu yaşam meğer bugün bitmek üzereymiş. Tam o anda bütün villanın elektriği bir anda kesildi. Çalışma odası çakmak alevi sönünce zifiri karanlığa gömüldü. Uzaktan jeneratörün boğuk uğultusu geliyordu. Sistem devreye giriyordu ama ışıklar yanmıyordu.
Tavanda küçük yuvalara yerleştirilmiş hoparlörlerden biri cızırdayarak çalışmaya başladı. Arkasından Murat’ın sesi olduğundan biraz metalik ama net bir şekilde odanın her köşesine yayıldı. “Gece avı modu aktif.” Sözlerinin arasına giren parazit sesi Zehra’nın tüylerini ürpertti. “Zehra dediği iğneleyici bir sevecenlikle. Çalışma odamdasın biliyorum. Sayfaları okudun değil mi? Rakamlar etkileyici kabul et. Sen benim için çok değerlisin. O kadar ki hayattayken olduğundan daha değerlisin.” Kısık boğuk bir kahkaha attı. “Ama özel alanıma izinsiz girdiğin ve küçük mutfağımı kurcalamaya başladığın için oyunu biraz kısaltmak zorundayım. Seni kovalamaktan sıkıldım. O yüzden seni buradan çıkmaya zorlayacağım.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra aynı ses tekrar konuştu. “Bu odanın havalandırma sistemi aslında av hayvanlarını uyutmak için kullandığım bir gaz sistemine bağlı. 10 dakika içinde o da tatlı bir uyku gazıyla dolacak. Sen farkına bile varmadan uykuya dalacaksın. Sonra gözünü açtığında, ‘aka depodaki sergi masamın üzerinde olacaksın. Seçim senin. Çık ve yüzüme bak.’ ya da orada derin bir uykuya dal.”
Zehra’nın gözleri tavandaki havalandırma ızgarasına kaydı. Oradan hafif bir fısıltı duyuldu. Ardından burnuna tatlı, baş döndürücü bir koku gelmeye başladı. Murat blöf yapmıyordu. Gaz gerçekten de odayı dolduruyordu. Zehra aceleyle başörtüsünün ucunu yırttı. Birkaç kat haline getirip burnu ve ağzının üzerine sardı. Bu onu sonsuza dek korumasa da zaman kazandırabilirdi. Kapıyı açmaya cürret edemezdi. Murat’ın gaz sistemi devreye girerken onu oraya kilitlemiş olması kuvvetle muhtemeldi.
Gözleri çalışma masasının arkasındaki geniş cam pencereye, pencerenin dışındaki demir parmaklıklara takıldı. Buradan kaçmak da imkansızdı. Bir anda babasının sesi kulaklarında çınladı. “Ne kadar akıllı olursa olsun her sistemin tek bir beyni vardır. O beyni devre dışı bırakırsan tüm vücut çöker.” Babası elektrik mühendisi olduğu için Zehra çocukken defalarca elektrik panolarını incelemiş, ana güç kablolarının nasıl çalıştığını öğrenmişti. Murat villasında da ana elektrik ve güvenlik panelinin mutfağın tavanında saklı bir bölümde olduğunu bir ara sanki övünür gibi anlatmıştı. Zehra bunu hatırlayınca gözlerinde yeni bir ışık yandı.
Tavandaki havalandırma ızgarasına baktı. Çakmağı ve masanın üzerindeki metal cetveli alıp sandalye çekti. Tam ızgaranın altına koydu. Gaz etkisiyle başı dönüyor, kolları ağırlaşıyordu. Buna rağmen dişlerini sıkarak yerinde doğruldu. Metal ızgaranın vidalarını cetvelin ucuyla zorlayarak gevşetmeye başladı. Her vida söküldükçe tavandan aşağı hafifçe tozlar dökülüyor, tıkanan boğazını daha da yakıyordu. Sonunda ızgarayı iterek yukarı doğru açtı. Vücudunu dar açıklıktan yukarı çekti. Havalandırma kanalı karanlık, tozlu ve dardı. Dizleri saç zemine sürünürken canı yanıyor, elbiseleri metal çıktıklarda takılıyordu. Zehra duvarların arasında adeta bir mezar boşluğunda sürünüyormuş gibi hissetti ama durmadı. “Sistemin beynini bul, sistemi öldür” diye babasının sözünü içinden tekrar tekrar geçiriyordu.
Bir süre süründükten sonra aşağıdan gelen hafif bir ışık çizgisi gördü. Demek ki mutfağın üzerindeki havalandırma çıkışına ulaşmıştı. Dikkatle kafasını aşağı eğip ızgaranın aralığından baktı. Aşağıda geniş mermer adası olan mutfak görünüyordu. Ortalık boştu. Sessizce metal ızgaranın vidalarını cetvelle gevşetti. Izgayı yana itti. Ayaklarını aşağı sarkıttı. Bir an havada asılı kaldı. Sonra sessiz bir inişle mermer tezgahın üzerine indi. Hemen eğilip yere atladı. Tezgahın yanında nefesini tutarak çömeldi. Gözleri mutfağın tavan köşelerine doğru gezindiğinde duvarda boyayla aynı renge boyanmış küçük bir panel gördü. İç güdüleri bunun aradığı merkezi güç paneli olduğunu söylüyordu.
Sessizce bir sandalyeyi çekti, panelin altına yerleştirdi ve üzerine çıktı. Panelin kapağını açınca içeriden karmaşık kablolarla dolu metal bir kutu ortaya çıktı. Kırmızı, mavi, beyaz kablolar arasında bir de sarı çizgili kalın siyah bir kablo vardı. Babasının hep uyardığı kablo. Ana hat. Zehra’nın elinde hala biraz önce mutfaktaki bıçak bloğundan aldığı büyük kasap bıçağı vardı. Bıçağın keskin ucuyla kablonun dış izolasyonunu kesti. İçindeki bakır kabloyu ortaya çıkardı. Dişlerini sıkıp vücudunun bütün ağırlığını kullanarak bıçağa aşağı bastırdı. İnce bir çıtırtı ve ardından küçük bir kıvılcım sesi duyuldu. Anında panelin içindeki bütün küçük ışıklar söndü. Villanın her yanındaki elektronik kilitlerin, sensörlerin ve akıllı sistemlerin gücü kesilmişti. Demir parmaklıklar köşelerinde durmaya devam ediyor ama mıknatıslı kilitler artık işlevsiz kalıyordu.
Tam bu sırada salon tarafından gelen öfkeli bir çığlık sessizliği yardı. Murat sistemin beyninin devre dışı bırakıldığını anlamıştı. “Zehra!” diye haykırdı. “Ne yaptığını sanıyorsun?” Adımları bir anda hızlandı. Botlarının mermer zemine vuruşu mutfağa doğru yaklaşıyordu. Zehra sandalyeden atlayıp panel kapağını kapattı. Bıçağı elinde tutmaya devam etti. Ama içten içe biliyordu ki karşısında tüfekli güçlü bir adam varken bu bıçak onun için gerçek anlamda bir silah olamazdı. Gözleri mutfağın köşesindeki modern su sebine takıldı. Bu cihaz alttan takma damacana sistemiyle çalışıyordu. Aynı zamanda elektrikten bağımsız küçük bir iç batarya sayesinde suyu ısıtabiliyordu. Üzerindeki minik ekran hala titrek bir ışıkla yanıyordu. Sıcak su haznesi muhtemelen hala kaynar suyla doluydu.
Zehra raflardan küçük kuruplu bir çelik tencere aldı. Sebilin sıcak su musluğunun altına yerleştirdi ve kolu sonuna kadar bastırdı. Bembeyaz buhar tencerenin içinden yükselmeye, yüzüne vurup yanağını yakmaya başladı. Tencere dolduğunda elbisesinin eteğini ikiye katlayıp kulpun etrafına sardı. Tencereyi kavrayıp mutfağın giriş kapısının yanındaki duvar kenarına geçti. Bir eli hala kasap bıçağını tutuyordu. Nefesini tuttu. Kalbinin atışını bastırmaya çalıştı. Birkaç saniye sonra mutfağın kapısı hızla açıldı. Murat içeri girdi. Yüzü, mutfağı zar zor aydınlatan soluk ışıkta bile harap görünüyordu. Montu biraz çözülmüş, içindeki tişörtü terle karışmıştı. Tüfeğini karanlık mutfağın içine doğrultarak sağa sola çevirdi. “Çık ortaya Zehra.” diye kükredi. “Burada olduğundan biliyorum.”
Zehra olduğu yerde bekledi. Murat’ın sırtının tamamen ona dönmesini bekledi. Adam adımlarını ileri attığında sırtının geniş silueti Zehra’nın önünde belirdi. İşte o anda Zehra derin bir nefes aldı ve yumuşak ama net bir sesle konuştu. “Buradayım Murat.” Murat irkilip hızla arkasını dönerken tüfeğin namlusu Zehra’ya doğru çevrilmeye başladı. Ama adam daha tetiğe bile dokunamadan Zehra bütün gücüyle kaynar su dolu tencereyi Murat’ın yüzüne ve göğsüne fırlattı. Bir anda yükselen buharla birlikte Murat’ın ağzından kopan çığlık villanın duvarlarını zangırdattı. Bu insan sesinden çok hayvani içgüdüsel bir acı feryadıydı. Kaynar su yüzünü kavuruyor, gözlerinin içine doluyor. Göğsündeki ince tişörtü delip derisini yakıyordu.
Murat tüfeği elinden düşürdü. Elleri yüzüne götürüp geriye doğru sendeledi. Mutfak tezgahına çarpıp üzerindeki tabakları yere savurdu. Cam kırıkları etrafa saçıldı. Ayağı yerdeki cam parçalarına takılıp kötü bir şekilde burkuldu. Dengesini tamamen kaybederek dizlerinin üzerine çöktü. “Gözlerim, gözlerim.” diye inliyordu. Zehra geri dönüp bu manzaraya bakmadı bile. Tencereyi elinden bırakıp mutfağın yan koridorunda bulunan Bodrum kapısına koştu. Bodrum kapısını açıp içeri daldı. Kapıyı arkasından kapatarak taş merdivenlerden aşağı inmeye başladı. Üstünde Murat’ın hala acıyla inleyen sesi tehditlere ve küfürlere dönüşüyordu. “Seni bulacağım diye bağırıyordu. Seni parça parça edeceğim.” Ama Zehra’nın artık geri dönüşü yoktu.
Beton merdivenler onu villanın karnına, yerin altına indiği bir dünyaya götürüyordu. Her adımda hava biraz daha soğuyor, nem kokusu artıyordu. Bodrum katı loş turuncu bir acil durum ışığıyla hafifçe aydınlanıyordu. Kalın beton duvarlar, düşük tavan, metal raflar. Her şey Zehra’ya sanki bir hapishaneyi hatırlattı. Odaların birinde çift kapılı kalın metalden yapılmış dev bir soğuk oda kapısı duruyordu. Üzerindeki dijital panel hala parlak şekilde yanıyor, içerideki sıcaklığı 5 derece olarak gösteriyordu. Kapının önündeki zemin ise beton değil, dalgalı yüzeyli bir metal plakaydı. Zehra hatırladı. Murat’ı bir kez bu plakayı açarken görmüştü. İçeriye büyük et parçalarının kemiklerin atıldığını anlatmıştı. Atık çukurunu demiştim. Şimdi ise Zehra’ya bambaşka bir anlam ifade ediyordu. Bu bir tuzaktı.
Metal plakanın yanındaki panelde “Floor hatch” yazan kilitli bir kol vardı. Üzerinde küçük bir asma kilit asılıydı. Zehra etrafı gözleriyle taradı. Duvarda asılı duran yangın tüpünü gördü. Tüp eline alıp bütün gücüyle asma kilide vurdu. Birinci darbede kilit çatladı. İkinci de demiri daha da açtı. Üçüncü de yere düşüp paramparça oldu. Zehra kolu eline aldı. Nefesini tutarak geri çekildi. Planı kalbini sıkıştıracak kadar basitti. Murat’ı bu metal plakanın üzerine çekmek ve tam üstündeyken kolu indirerek onu alttaki çukura düşürmek. Bu plan tek atımlık bir kurşun gibiydi. Ya işe yaracaktı ya da Murat onu daha yaklaşamadan öldürecekti.
Yukarıdaki merdiven kapısı gürültüyle açıldı. Murat’ın ağır aksayan adımları basamaklardan aşağı inmeye başladı. Her adımda çektiği acı yaptığı küfürlerle karışıyordu. Yüzü yanarken bacağında da ciddi bir hasar varmış gibi yürüyordu. Zehra panelin önünde durup geri çekildi. Sırtını duvara yasladı. Metal zeminden birkaç metre uzaktaydı. Kasıtlı olarak yanındaki metal kovayı tekmeleyip devirdi. Oluşan gürültü Bodrum’un beton duvarlarında yankılandı. “Buradayım Murat.” diye seslendi. Sesi titrek ama kararlıydı. Murat merdivenlerin en alt basamağında göründüğünde Zehra bir an için onun haline baktı. Bir zamanlar yakışıklı olan yüzü şimdi yanıkların ve kabarmış derinin altında tanınmaz hale gelmişti. Bir gözü tamamen kapanmış, diğer gözü kızgınlıkla onun üzerine dikilmişti. Tişörtü göğsüne yapışmış bazı yerlerden buhar çıkıyordu. Uzun tüfeği elinde yoktu. Onun yerine parlak sivri uçlu büyük bir av bıçağı tutuyordu. “Sen dediği sesi boğuktu. Sen kendini akıllı mı sandın? Yüzümü mahvettin. Zevkimi bitirdin. Şimdi bedelini ödeyeceksin.”
Yavaş ağır adımlarla Zehra’ya doğru yürümeye başladı. Bıçağı onun yüzüne doğrultmuş. Her adımda metal zemine biraz daha yaklaşıyordu. “Buraya kadar kaçabildin. Artık kaçacak yerin yok.” Zehra ellerini arkasında panel kolunun üstünde sıkıca kenetledi. Murat’ın metal plakanın başına gelmesini beklerken zaman adeta uzadı. “Niye?” diye sordu Zehra. Sesi bu kez daha sakindi. “Ben sana ne yaptım peki? Ya Selin, Seda, Merve ve Elif. Onlar ne yaptı? Sadece seni sevdiler.” Murat dudaklarının kenarındaki deriyi gererek tuhaf bir kahkaha attı. “Sevgi dedi. Sevgi dediğiniz şey bana yükten başka ne getiriyor? Siz hepiniz aynısınız. Zayıf, doyumsuz, sıkıcı. Ben size lüks güvenlik ve rahatlık veriyorum. Karşılığında da hayatlarınızı alıyorum. Gayet adil bir takas. Sizin canlarınız benim için milyonlarca lira demek. Ayrıca avın zevki. Bundan daha güzel ne olabilir?”
Artık Murat metal plakanın tam üzerindeydi. Zehra planının en kritik anına gelmişti. Dizlerinin üzerine çöktü, başını öne eğdi. Omuzları hafif hafif sallanıyor. Sanki kontrolsüz bir şekilde ağlıyormuş gibi görünüyordu. Dudakları hızlıca yüksek sesle dua etmeye başladı. “Allah’ım günahlarımı affet. Kalbimi sabit kıl. Bana güç ver.” Murat’ın egosu bu sahneyi görünce rahatladı. Karşısındaki kadının artık pes ettiğini, kaderine razı olup yalvardığını düşündü. “İşte böyle olmalıydı.” diye mırıldandı. “Karşında kim olduğunu unutma. Bu villada Tanrı benim.” Bıçağı havaya kaldırdı. Zehra’nın boynuna saplamak üzereydi.
Zehra o anda başını kaldırdı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama bakışları teslim olmuş değil, çelik gibi sertti. Murat’ın sağlam gözüne kilitlenip sakin bir sesle konuştu. “Yanılıyorsun Murat. Benim rabbim her yerde. Burada bile.” Elini hızla arkasından çekip panel kolunu sonuna kadar indirdi. Bir metal çatırtısı ardından hidrolik sistemin harekete geçtiğini belli eden bir uğultu duyuldu. Zehra’nın ayaklarının altındaki zemin sabit kalırken Murat’ın durduğu metal plaka iki yana doğru hızla açıldı. Murat dengesini bir anda kaybetti. Yüzündeki kibir yerini şok dolu bir ifadeye bıraktı. Kollarını sağa sola savurdu. Tutunacak bir şey aradı ama parmakları metalin kaygan kenarlarından kaydı. Boğuk ama korkunç bir çığlık attı. Ardından vücudu altındaki derin çukura çakıldı. Beton zemine ve orada birikmiş buz bloklarına vurduğunda kemiklerinin kırıldığını hissettiren sert bir krak sesi yankılandı.
Murat’ın çığlıkları artık acı ve panikle doluydu. “Bacağım… yardım et bana.” Ama Zehra panelin hemen yanındaki büyük metal kolu tekrar kaldırıp kapatma mekanizmasını devreye soktu. Çelik kapaklar tekrar birbirine doğru kayarak kapanmaya başladı. Zehra Murat’ın yukarı uzanan elini göremeyeceği kadar uzakta duruyordu. Aralarında kalın bir hava perdesi, arkasından da birkaç santimetre kalınlığında çelik vardı. Kapaklar yerine oturduğunda derin bir gürültüyle kilit sistemi devreye girdi. Zehra hemen yan taraftaki soğuk odanın kapısına yöneldi. Dijital panel hala çalışır durumdaydı. İçerideki sıcaklık 5 dereceyi gösteriyordu. Parmaklarıyla paneldeki tuşları yokladı. Dereceyi aşağı çeken düğmeyi buldu ve sonuna kadar bastı. Ekrandaki rakamlar hızlıca -30 derecede durdu. Alt tarafta Murat’ın çığlıkları yeniden yükseldi. “Ne yapıyorsun?” diye bağırıyordu. “Çıkar beni buradan, konuşabiliriz.” Sesindeki panik Zehra’nın kulaklarında yankılandı. “Yapamam.” dedi Zehra içinden. Sesini bile duyurmak istemiyordu.
Panelin üzerine monte edilmiş küçük intercom düğmesine bastı. Murat’ın sesi boğuk ama net biçimde duyuldu. Önce küfretti, hakaret etti, kapıya yumruk attı. Sonra sesi değişti, yumuşadı, yalvarmaya başladı. “Zehra, bak… İsviçre’de kimsenin bilmediği bir hesapta milyonlarca liram var. Sigortanın dışında hepsi senin olabilir. Yeter ki beni buradan çıkar.” Zehra gözlerini kapattı. Depodaki gelinlikleri, Mehmet amcanın yere yığılışını, masa üzerindeki dosyalarda yazan rakamları düşündü. Dudaklarını mikrofonun yakınına götürüp alçak ama net bir sesle konuştu. “Peki ya Selin, Seda, Merve ve Elif, onlara da böyle yalvardın mı öldürmeden önce Murat? Onlara da pazarlık şansı verdin mi? Yoksa tetiği çekerken yüzlerine bile bakmadın mı?”
Bir anda karşıdaki ses kesildi. Beton duvarların arasında yutulan bir sessizlik oldu. Sonra yeniden çığlıklar başladı. Ama bu kez başka türlüydü. Murat artık sadece öfkeli değildi. Korkuyordu. Kalın kapının öte yanındaki sıcaklık hızla düşerken nefesinin buharı yüzüne vuruyor, kırık bacağa dayanılmaz bir ağrıyla çarpıyordu. “Çok soğuk… Diye inliyordu. Zehra, ‘Ne olur, ne olur aç şu kapıyı. Ölüyorum.’ Gıcırtılı, titrek bir sesle annesini çağırmaya başladı. Ardından Allah’ın adını anıp yalvardı. Oysa bir süre önce, ‘Bu villada Tanrı benim.’ diyen de aynı adamdı.
Zehra içinden derin bir nefes aldı. Yüreğinde merhametten çok soğuk bir adalet duygusu vardı. Zaman ağır ağır ilerledi. Dakikalar saatlere dönüştü. Kapının arkasından gelen yumruk sesleri önce güçlüydü. Sonra zaman geçtikçe ya da Zehra’ya öyle geliyordu, zayıfladı. Çığlıklar inlemelere dönüştü. Bir noktada Murat anlamsız cümleler kurmaya başladı. Hipotermin’in beyninde yarattığı karmaşa onu hayal dünyasına çekiyordu. “Hoş geldiniz düğünümüze” diye mırıldandığı bir an oldu. Ardından hıçkırıklar, sonra yine sessizlik. Zehra kapının önünde dizleri çekili sırtını duvara yaslamış oturuyor. Dudaklarıyla sessiz zikirler mırıldanıyordu. İçinde sanki başka kadınların varlığını hissediyordu. Selin, Seda, Merve, Elif ve Mehmet amca. Hepsi onun arkasında ona güç veriyormuş gibiydi.
Sonunda intercom’dan tek bir ses bile gelmemeye başladı. Kapı metaline vurulan yumruklar duyulmaz oldu. Sadece soğutucu sistemin uğultusu ve borulardan damlayan su sesi kalmıştı. Zehra yine de tedbirli davranarak uzun bir süre daha bekledi. Dans eden gölgeler titrek turuncu ışıkta uzayıp kısalıyor, zaman hissini iyice bozuyordu. Bir süre sonra sessizlik o kadar yoğunlaştı ki içinde bir şeyin sona erdiğini hissetti. Murat artık nefes almıyordu. Kendini tanrı sanan adam soğuk bir mezarın karanlığında kendi kurduğu tuzağın kurbanı olmuştu.
Zehra yavaşça ayağa kalktı. Bacakları uyuşmuştu. Basarken titriyordu. Kapısının çelik yüzeyine son kez baktı ve içinden geçmişine veda eden sessiz bir elveda fısıldadı. Gençliğine, saflığına, Murat’a duyduğu kör aşka ve kendini hedef haline getiren tüm kör güvenine. Panelin dijital ekranını bir daha kontrol etmedi. Zaten biraz önce yanına bıraktığı metal çubukla ekranı tamamen kırmış, tuşları paramparça etmişti. İçerideki sıcaklığı artık hiçbir şey değiştiremezdi. Derin bir nefes aldı, merdivenlere yöneldi. Basamakları çıkarken her adımı yeni bir hayata atılan adım gibi hissediyordu.
Bodrum katının kapısını açıp mutfağa geri döndüğünde dışarıdan solgun bir sabah ışığının içeri sızdığını gördü. Ufuk çizgisi gri mavi bir ışıkla aydınlanıyor, gece yavaş yavaş yerini sabaha bırakıyordu. Villanın içi darmadağın sessiz ve enerjisizdi. Elektrikten mahrum kalmış, tanrısını kaybetmiş bir tapınağa benziyordu. Zehra mutfağın duvarında asılı duran küçük anahtar panosuna doğru yürüdü. Orada acil durumlar için kullanılmak üzere saklanan yedek tamamen manuel bir kapı anahtarı vardı. Anahtarı eline aldığında ellerinin hala titrediğini fark etti. Ön kapıya gitti. Kalın metal kilide anahtarı yerleştirdi ve döndürdü. Klik sesi içinde bir zincirin koptuğu an gibi yankılandı. Kapıyı ağır ağır itip açtığında yüzüne çarpan sabah esintisi sanki ciğerlerindeki karanlığı da dışarı sürükledi. Taze çam kokusu ıslak toprağın ve sisin serin kokusuyla birleşmişti. Kuşlar ötüyor, ağaçların yaprakları hafif hafif sallanıyordu. Dışarıdaki dünya içeride yaşanan kabustan tamamen habersiz olağan akışına devam ediyordu.
Zehra çıplak ayaklarıyla taş verandaya çıktı. Gözleri villanın ön bahçesini taradı. Murat’ın arabası verandaya biraz eğri bir açıyla park edilmişti. Kapılarından biri hala tam kapanmamıştı. Daha ileride ormanın başladığı sınırın yakınında yerde hareketsiz yatan bir beden gördü. Kalbi sıkışarak oraya doğru yürüdü. Bu Mehmet amcaydı. Yüzü toprağa dönük, elleri yana düşmüştü. Zehra diz çöktü. Yanına oturdu. Titreyen elleriyle adamın omzunu hafifçe çevirdi. Yüzünü gördü. Gözleri hala açıktı. Zehra göz kapaklarını usulca kapattı. Dudaklarından bir dua döküldü. “Allah senden razı olsun Mehmet amca.” diye fısıldadı. “Sen olmasaydın ben de çoktan o vitrindeki elbiselerden biri olmuştum.” Adamın bedenine dokunmaktan öteye gitmedi. Delil karartmak, herhangi bir şeyi yanlışlıkla bozmak istemiyordu. Ayağa kalktı, bir kez daha villaya baktı. İçindeki tüm dehşet şimdi sabahın masum ışığının ardında saklanmış gibiydi. Ama Zehra için bu villa artık yaşayan bir yer değil. Bir suç mahalliydi. Burada tek bir dakika daha kalmak istemiyordu.
Asfalt yola çıktı ve aşağı doğru yürümeye başladı. Ayakları çıplak, elbisesi yırtık ve toz içindeydi. Bacakları gece boyunca koşmaktan ve bodrumun soğuğunda beklemekten ağrıyordu. Ama her adımda içinde büyüyen şey yorgunluktan çok hayatta kalmış olmanın verdiği kararlı bir sevinçti. Bir saat kadar yürüdükten sonra karşı yönden gelen küçük bir motosiklet gördü. Direksiyonda tarlaya gitmeye hazırlanan orta yaşlı bir köylü vardı. Zehra’nın halini görünce frenlere asıldı. Hayretle baktı. “Abla, iyi misiniz?” diye sordu şaşkınlıkla. Zehra kısık ve çatlamış sesiyle polis merkezine gitmek için yardım istedi. Adam tek bir an bile tereddüt etmeden başını salladı. “Tabii hemen.” dedi. Zehra’yı arkasına oturttu. Motosikleti geri çevirip köy yolundan aşağı ilçe polis karakoluna doğru sürdü.
Yolun her metresinde Zehra’nın gözleri kapanacak gibi oluyor ama zihni birazdan anlatacağı şeyleri tekrar tekrar prova ediyordu. Karakola vardıklarında görevli polisler Zehra’nın görünüşü karşısında şaşkına döndü. Onu hemen içeri aldılar. Bir sandalyeye oturttular. Eline bir bardak su verdiler. Zehra titreyen elleriyle bardağı tutarken geceden beri ilk kez derin bir nefes aldı. Sonra başından geçen her şeyi en başından itibaren anlatmaya başladı. 5 gün önce villaya taşınışlarını, Murat’ın tuhaf kurallarını, depodaki gelinlik müzesini, hayat sigortası dosyalarını, Bodrum’daki soğuk oda ve tuzak kapıyı, Mehmet amcanın fedakarlığını, ilk başta oradaki memurlar onun anlattıklarını anlamakta zorlandı. Zengin bir iş adamının eşlerini öldürüp koleksiyon yapan bir seri katil olması kulağa film senaryosu gibi geliyordu. Ama Zehra’nın anlattığı detaylar o kadar net, o kadar birbirini tamamlayan cinstendi ki hem duygusal hem de mantıksal açıdan yalan uyduruyor gibi görünmüyordu.
Çantasından çıkardığı kart, anahtar ve krokiyi masaya koydu. Cesedin yerini, gizli depo binasını, Bodrum’daki tuzağı tek tek tarif etti. Nöbetçi komiser yüzündeki şüphe ile birlikte sorular sormaya devam etti. Zehra her soruya yorgun olmasına rağmen tutarlı cevaplar verdi. Sonunda karakol amiri yani komiser Rıza kararını verdi. “Bu kadar detay tesadüf olamaz.” dedi. Diğer polislere bakarak “Hemen ekip çıkarıyoruz. Hem olay yerine gidip teyit edeceğiz hem de gerekirse üst makamlara haber vereceğiz.” Birkaç dakika içinde sirenleri çalan polis araçları karakolun önünde peş peşe dizildi. Zehra bir ambulans aracının arka koltuğuna oturtuldu. Yanında hemşireler, karşısında ise not tutan bir polis vardı. Araçlar sisli sabah havasını yırarak tepeye doğru sürülürken, Zehra camdan dışarı baktı. Ormanın içinden yükselen villanın silueti bir daha asla aynı görünmeyecekti. Kısa süre sonra konvoy villanın kapısına ulaştı. Demir kapı kırıldı. Polisler içeri dağıldı.
Önce bahçede yatan Mehmet amcanın cansız bedenini buldular. Ardından kroki’ye göre arka taraftaki eski depoya yöneldiler. Kapıyı açmak için kısa bir uğraştan sonra içeri ilk bakan polis birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra dışarı koşup bir köşeye eğilerek kusmaya başladı. Depoya giren diğer memurlar da aynı tepkiyi veriyordu. İçerideki kokuyu, manzarayı, elbise vitrinlerini görmek alışık olmadıkları türden bir dehşetti. Komiser Rıza yüzü solgun ama kendini toplamaya çalışarak dışarı çıktı. Gözlerini Zehra’ya dikti. Başını saygıyla eğdi. “Anlattığınız her şey doğruymuş.” dedi. “Bu uzun zamandır gördüğüm en korkunç suç mahalli.” Sonra diğer ekibi bodrum katına yönlendirdi. Oraya inenler soğuk oda kapısının üzerindeki panelin parçalandığını, hemen önündeki metal zeminin alışılmışın dışında bir mekanizmaya sahip olduğunu fark etti.
Kapı normal anahtarla veya panelle açılacak durumda değildi. Bu yüzden polisler kaynak makinesi getirtmek zorunda kaldılar. Kalın çelik kapaklara ateş gibi kıvılcımlar saçarak kaynak yapılırken içeriden hala hiçbir ses gelmiyordu. Sonunda kilit ve sürgüler kesildi. Kapak ağır ağır açıldı. İçeriden yoğun beyaz bir soğuk hava bulutu boşaldı. Sanki küçük bir bulut kapının içinden avluya taşmış gibiydi. Eksi derecelerdeki buzlu havanın ardından memurlar içeri fenerlerini tuttu. Çukurun dibinde buz bloklarının ve donmuş su birikintilerinin arasında Murat’ın bedeni yatıyordu. Kolları göğsüne doğru çekilmiş, bacakları normal bir açıyla bükülmüş, yüzü ise hem yanıkların hem de donmuş mimiklerin içinde bir maskeye dönmüştü. Gözleri yarı açık, korku dolu ifadesi ölüm anındaki çaresizliğini sonsuza kadar mühürlemişti. Bir zamanların kusursuz kocası şimdi kendi kurduğu tuzağın dibinde buzdan bir heykel gibi yatıyordu. Polisler cesedi oradan çıkarmak için bile ekstra çaba harcamak zorunda kaldılar.
Olay yerinde yapılan inceleme Zehra’nın anlattıklarının yalnızca başlangıç olduğunu ortaya koydu. Depodaki gelinlikler ve fotoğraflar yıllara yayılan kayıp kadın vakalarıyla eşleşiyordu. Sigorta şirketleriyle yapılan çapraz kontrollerde Murat’ın eşi olan dört kadının da benzer hikayelerle kaza kurbanı olarak kayıtlara geçtiği, ölümlerinden sonra ise milyonlarca liralık tazminat ödemeleri yapıldığı anlaşıldı. Murat yalnızca seri katil değil aynı zamanda büyük çaplı bir sigorta dolandırıcısıydı. Banka hesapları, sahte şirketler, kara para trafiği, her şey yavaş yavaş ortaya saçılıyordu.
Zehra içinse bundan sonraki birkaç gün adeta bulanık geçti. Defalarca ifade verdi. Psikolojik destek aldı. Gazetecilerin mikrofonlarından kaçmak zorunda kaldı. Bir anda tüm ülkenin gündemine oturmuştu. Televizyonlarda tepedeki villa canavarı manşetleri atılıyordu. Murat’ın fotoğrafları depodaki gelinliklerle yan yana yayınlanıyordu. Zehra ise bu dehşet hikayesinden sağ kurtulan tek kadın olarak hem mağdur hem de kahraman ilan edildi. Onu koruma altına alan birim medyayla temasını sınırlandırdı ama adını insanlar çoktan öğrenmişti. Sigorta şirketi Murat’ın ölüm tazminatını ödemeyi reddetti. Ortaya çıkan belgeler onun yıllardır bilerek, planlayarak eşlerini öldürdüğünü, bunu kaza süsü vererek sigortadan para almak için yaptığını gösteriyordu. Yine de Murat’ın kendi adına kayıtlı olan gayrimenkulleri, banka hesaplarındaki kalan bakiyesi ve bu villanın değeri yasalara göre Zehra’ya yani hayatta kalan ve resmen eşi olan tek kişiye kalmıştı. Murat’ın ne annesi ne kardeşi kimse yoktu. Varsa bile ortada görünmüyordu. Bütün bu kirli servet artık Zehra’nın omzuna yüklenmiş bir miras haline gelmişti.
Aradan 6 ay geçti. Eski yaraları kabuk bağlamış, Zehra’nın yüzündeki korku çizgileri yerini olgun bir kararlılığa bırakmıştı. Bir sonbahar günü büyük bir nehrin üzerindeki köprüde tek başına duruyordu. Üzerinde zarif ama gösterişten uzak sade bir elbise vardı. Saçlarını örtmek için seçtiği başörtüsü yumuşak rüzgarda hafifçe sallanıyordu. Elinde kadife kaplı küçük bir kutu taşıyordu. Kutu onun geçmişinin son sembollerinden birini saklıyordu. Murat’ın parmağına taktığı, sonra da ondan sahiplik simgesi gibi gördüğü pırlantaydı. Bu 6 ay içinde Zehra tepedeki villayı satmıştı. Yeni sahipleri evi baştan aşağı yıkıp araziyi farklı bir projede kullanmayı planlıyordu. Zehra satıştan ve Murat’ın geride bıraktığı diğer mal varlıklarından gelen milyonlarca lirayı ise başka bir amaç için kullanmıştı. Bu parayı Mehmet Vakfı adını verdiği bir vakıf kurmak için harcamıştı. Vakfın ilk projesi şiddet gören kadınlar için bir sığınma evi ve meslek edindirme merkeziydi. Orada kadınlar güvenli bir yatak, sıcak bir yemek, psikolojik destek ve kendi ayakları üzerinde durabilecekleri becerileri kazanıyorlardı. Murat’ın kanla kirlenmiş parası başkalarının hayatını kurtaran bir kaynağa dönüşmüştü.
Zehra köprünün korkuluğuna yaslanarak küçük kadife kutuyu açtı. İçindeki yüzük güneş ışığına tutulmuş ince bir buz parçası gibi parlıyordu. Dışarıdan bakıldığında hala güzel, hala değerliydi. Ama Zehra için yalnızca bir şeyi temsil ediyordu. Karanlık bir geçmişi. Bir zamanlar parmağında gururla taşıdığı bu yüzük artık sadece bir zincir, bir pranga simgesiydi. Derin bir nefes aldı. Yüzüğe son kez baktı. Gözlerinde özlem yoktu. Yalnızca kararlı bir veda vardı. Yüzüğü parmaklarının ucuna sıkıştırdı. Kolunu geriye çekip hızla ileri savurdu. Yüzük kısa bir süre havada parladı. Güneşin altında küçük bir yıldız gibi ışıldadı. Sonra hızla nehrin kabaran sularına düştü. Bir an için hafif bir şap sesi duyuldu. Ardından yüzük akıntının içinde kaybolup gitti. Onu geri getirecek hiçbir el, hiçbir dal, hiçbir tesadüf yoktu. Yüzük tıpkı Murat’ın sahte masalı gibi artık tamamen geçmişte kalmıştı.
Zehra dudaklarında yavaş yavaş büyüyen gerçek bir gülümsemeyle nehre son bir kez baktı. İçinde hafif ama sağlam bir ferahlık hissetti. Artık o tepedeki villanın tutsak gelini değildi. Ne vitrindeki gelinliklerden biri ne de bir sigorta poliçesi dosyasının arasında kaybolan bir isimdi. O hayatta kalmış, savaşmış ve sonunda kendi adaletini bulmuş bir kadındı. Mehmet Vakfında onu bekleyen kadınlar vardı. Onların hikayelerini dinleyecek, onlara yeni bir başlangıç sunacaktı. Köprüden uzaklaşırken adımları hafif, duruşu dimdikti. Geçmişteki her karanlık an, her çığlık, her gözyaşı şimdi onu daha güçlü yapmıştı. Zehra artık bir kurban değil, kendi hayatının başrol oyuncusuydu. Av sona ermişti, avcı donmuştu ve av sanılan kadın kendi hikayesinin galibi olarak yoluna devam ediyordu.