“Beni iterken kocam, ‘Öl ki her şey benim olsun,’ diye fısıldadı – hiç aklıma gelmezdi ki meğer…”
“Beni iterken kocam, ‘Öl ki her şey benim olsun,’ diye fısıldadı – hiç aklıma gelmezdi ki meğer…”
**6 Ay Önce Geçirdiğim Kazadan Sonra Artık Yürüyemiyorum…**
Kardeşlerim, merhaba. Ben Kuldeep Rana. Bugün size, Türkiye’nin en karanlık, en tuhaf ve en trajik bir hikâyesini anlatacağım. Bu hikâye Elif’in son 6 aylık cehennemi, Murat’ın planları ve göl kenarındaki o buz gibi suyun içinde yaşananların üzerine kurulu. Gerçek bir olay değil, ama sanki bir haber gibi hissediliyor. Gerçek anları büyütelim, korkuyu hissettirelim, adaletin acımasızlığını görsün. Şimdi başlıyoruz.
6 ay önce geçirdiğim kazadan sonra artık yürüyemiyorum. Günlerimi tekerlekli sandalyede geçiriyordum. O akşamüstü kocam Murat beni göl kenarındaki parka götürmek istediğinde içimden en azından biraz hava alırım diye geçirmiştim. Kim bilebilirdi ki o yürüyüş hayatımı sonsuza kadar değiştirecek. Gölün sakin suyuna doğru yaklaştığımız anda Murat birden arkamdan eğildi. Buz gibi bir sesle, “Gölün dibine bat ve bütün servetin benim olsun.” dedi ve sandalye mi var? Gücüyle itti. Bir anlığına havada süzülüyormuş gibi oldum. Sonra buz gibi su bedenimi çarptı. Sandalye hızla dibe doğru çekilirken ben yukarıda Murat’ın arkasını dönüp yürüyüp gittiğini gördüm. Tam nefesim tükenmek üzereyken aniden sağ bacağıma bir kıpırtı geldi. Sonra diğerine suya tekme atmaya, kollarımla çırpınmaya başladım.
Bilincim bulanıklaşırken suyun üstünden bir tekne yanaştı ve yukarıdan güçlü bir el bana uzandı. Kolumu kavrayıp beni yukarı çekmeye çalıştı. Bu arada Gerçek Anlar ailesi hikayeye tam olarak girmeden önce sizden küçük bir şey istiyorum. Yorumlara hangi şehirden, hangi ülkeden izlediğinizi yazın. Videoyu beğenip kanala abone olmayı da unutmayın ki bu tür hikayeleri sizler için anlatmaya devam edebileyim. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.
Akşamüstü rüzgarı o gün sert esiyor, tekerlekli sandalyede oturan Elif’in bembeyaz yüzünü kesiyordu. Elif başörtüsünü rüzgardan korumak için hafifçe düzeltip başını kaldırdı. Arkasında sandalyeyi iten kocası Murat’ın ellerine baktı. 6 ay önceki kazadan beri dünyası dört duvara sıkışmıştı. Eskiden çalıştığı ofis, arkadaşları, annesinin mezarını ziyaretleri, hepsi bir anda durmuş, yerine yatak odası ile salon arasında gidip gelen ağır ve sessiz günlere bırakmıştı. Murat ise onun gözünde adeta bir koruyucu melekti. Yıkandığında, yemeğini ağzına kadar getirdiğinde, her ihtiyacını sabırla karşıladığında Elif, “Allah bacaklarımı aldı ama bana böyle bir eş verdi.” diye şükrediyordu.
Elif iki yıl önce kaybettiği annesi Meryem Hanım’ın sözlerini hatırlıyordu. Annesi, “Kızım, Allah’tan korkan bir adam bul gerisi gelir.” derdi hep. Elif de Murat’ta bunu bulduğuna inanmıştı. Murat hiç şikayet etmiyor gibi görünüyordu. Hastane randevularını ayarlıyor, evraklarla uğraşıyor. “Sen yorulma, ben hallederim.” diyerek her şeyi eline alıyordu. O yüzden o gün göl kenarında sandalyeyi iterken sessiz kalması Elif’in içinde küçük bir huzursuzluk yaratsa da bunu yorgunluğa ve strese yordu. Normalde Murat yolda ofisteki komik olaylardan bahseder, yoldan geçen insanlara esprili yorumlar yapar, onu güldürmeye çalışırdı. Oysa bugün tek duydukları tekerlekli sandalyenin çakılların üstünde çıkardığı hışırtılı sesiydi. Parkın kalabalık bölümünden uzaklaşıp dev ağaçlarla gölgelennmiş tenha bir kıyıya doğru ilerlediler. Burası gölün daha derin kısmına bakan alçak bir toprak setin hemen yanıydı. Elif’in içini tarif edemediği bir ürperti kapladı. Murat, “Yoruldun mu? İş yerinde bir şey mi oldu?” diye çekingen bir sesle sordu.
Murat birden sandalyeyi durdurdu. Gölün karanlık suyu neredeyse ayaklarının dibindeydi. Sandalyenin frenini bıraktı. Sonra Elif’in karşısına geçmek için baş tarafına yürüyüp dizlerinin üzerine çöktü. Yüzünde ince bir gülümseme vardı ama gözleri gülmüyordu. O gözler arkalarındaki göl suyu kadar soğuktu. Murat Elif’in zayıflamış ellerini iki avucunun arasına aldı. Çok kısık ama net bir sesle konuşmaya başladı. “Bu 6 ay bana 60 yıl gibi geldi.” dedi. Elif önce bunu fedakârlığını anlatmaya hazırlanan bir cümle sandı. Boğazı düğümlenip, “Seni çok yordum. Özür demek üzereydi ki Murat sözünü kesti. Yoruldum Elif bıktım. İyi koca rolü yapmaktan bıktım. Her gün senin altını temizlemekten bıktım. Annenin Türk lirası dolu kasasını almak için senin doğal yollardan ölmeyi beklemekten bıktım.”
Elif’in kalbi bir anlığına durdu sanki. Beyni Murat’ın sözlerini reddetmeye çalıştı. Belki şaka yapıyordu. Belki sinir krizi geçiriyordu. Fakat Murat’ın parmakları bileklerini acıtacak kadar sıktığında ortada şaka falan kalmadığını anladı. Murat kulağına eğilip fısıldadı. “Ben lüks bir hayat istiyorum Elif. Hem de hemen bir sakatın bakıcısı olarak ömür tüketmek için değil evlendim seninle.” Elif’in gözlerinde yaşlar birikmeye başlarken Murat konuşmaya devam etti. 6 ay önceki kazanın da tamamen kader olmadığını, frenleriyle oynanmış arabayla çıktıkları o yolculuğun aslında iyi planlanmış ama istediği gibi sonuçlanmamış bir deneme olduğunu söyledi. Elif’in boğazından hiçbir ses çıkmadı. Vücudu korkudan titrerken dili sanki damağına yapışmıştı. Meğer gece gündüz baş ucunda oturan adam yanı başında yatan koca değil koynunda beslediği bir kurtmuş.
Murat aniden ayağa kalktı. Sandalyenin arkasına geçti. Elif’in gözleri dehşetle büyüdü. Bakışlarıyla yalvardı. “Ne olur yapma” diyen tek kelime bile edemeden Murat frenleri tamamen bıraktı ve sandalyeyi bütün gücüyle göle doğru itti. Elif bir an sanki yere temas etmeyen bir kuş gibi boşlukta süzüldü. Ardından bütün ağırlığıyla suya çakıldı. Soğuk ciğerlerini bıçak gibi kesti. Tekerlekli sandalye üzerindeki ağırlıkla birlikte hızla aşağı çekiliyordu. Elif nefesini tutmaya çalıştı. Ciğerleri yanıyor, kulakları uğulduyordu. Yukarıya gözlerini diktiğinde suyun üstünde titrek güneş ışığı ve kıyıda ufalanan bir gölge gördü. Murat omzun üzerinden bile bakmadan uzaklaşıyordu. Ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide beklenmedik bir şey oldu. Gölün buz gibi suyu sinir sistemine öyle bir şok verdi ki Elif’in 6 aydır hiç kıpırdamayan sağ bacağı birden seyirdi. Ayağının ucundan beline kadar keskin bir elektrik akımı yükseldi. Acıydı ama o acı hayattı. “Yaşama içgüdüsü kontrolü ele aldı. Burada ölmeyeceğim. Murat’ın kazanmasına izin vermeyeceğim.” diye geçirdi.
İçinden bütün gücünü toplayıp suya tekme atmaya çalıştı. Bacağı ağır, paslanmış bir metal gibiydi ama hareket ediyordu. Diğer ayağı da ona uymaya başladı. Elif kendisini dibe çeken sandalyenin kemerinden kurtulmak için debelendi. Tırnakları metal kolçağa geçti. Bir hamlede kendini yana savurdu ve sandalyeden ayrılmayı başardı. Sandalye çamurlu dibe doğru kaybolurken Elif kollarıyla suyu yarıp yukarıya yüzeye doğru çırpındı. Göğsündeki yanma dayanılmaz noktaya ulaştığında başı suyun üstüne çıktı. Ciğerlerine bir anda hava doldu. Öksürerek yuttuğu suyu kusarken kendini göl kıyısındaki sazlıkların arasına attı. Üzerindeki kıyafetler ağırlaşıp onu tekrar aşağı çekmeye çalışırken elleriyle sazlara tutunup nefes almaya uğraştı. Titriyordu. Dişleri birbirine vuruyordu. Gözleri bulanıktı. Murat artık kıyıda görünmüyordu. Muhtemelen Elif’i öldü sandı ve gidip kendine bir alibi hazırlamaya girişti. Elif’in gücü tükenmek üzereyken sessizce yaklaşan küçük bir kayık fark etti. Korkudan Murat geri geldi. İşi bitirmeye geliyor diye düşünerek geriye doğru yüzmeye çalıştı. Ama kasları artık söz dinlemiyordu. Tam bilinci kapanırken yukarıdan güçlü nasırlı bir el kolunu kavradı ve tek hamlede onu teknenin içine çekti. Elif ıslak tahtaların üzerinde beli çökmüş halde kendini buldu. Nefesi kesik kesikti.
Karşısındaki adam orta yaşlı. Üzerinde yağmurluk, yüzünde maske ve şapka olan biriydi. Hiç konuşmadan çantasından enjektör ve küçük bir şişe çıkardı. Elif, “Hayır” demek istedi ama dudakları zor kıpırdıyordu. Adam Elif’in uyluğuna şeffaf bir sıvı enjekte etti. Saniyeler içinde damarlarında kavurucu bir sıcaklık yayıldı. Kalbi davul gibi atmaya başladı. Adam maskesini çıkardığında sert çizgilere sahip ama endişeli bakışları olan bir yüz açığa çıktı. Elif bu yüzü daha önce bir yerden hatırlıyor gibiydi. Adam teknenin sallantısını aldırmadan eğildi ve net bir sesle konuştu. “Dayan, Elif, bu epinefrin kalbini, sinirlerini hızla harekete geçirecek.” Sonra şu cümle Elif’in zihnine çivi gibi çakıldı. “Aslında hiç felç olmadın. Kasların sana sistemli şekilde verilen ilaçlarla uyutuldu.” Elif bunu duyar duymaz beyni her şeyi reddetti. Adam kendini tanıttı. Adı Doktor Cem’di. 6 ay önceki trafik kazasından sonra ilk götürüldüğü acil serviste onu ilk muayene eden doktordu. O zamanlar omurgasında kalıcı bir hasar olmadığını, birkaç haftalık dinlenmeyle ayağa kalkabilecek durumda olduğunu görmüştü. Ama garip bir şekilde Murat kısa süre sonra Elif’i başka bir hastaneye daha iyi imkanlar var diyerek transfer ettirmişti. Doktor Cem Elif’in halini daha fazla takip edememişti. Ta ki bugün gölde neredeyse boğulurken onu kendi elleriyle teknesine çekene kadar.
Tekne gölün kalabalık kısmından uzaklaşıp mangrov ağaçlarının arasında kalan dar bir su tünelinden geçerken Elif’in bilinci karardı. Gözlerini açtığında kendini eski bir depo ya da köy evi gibi görünen ama içi modern tıbbi cihazlarla dolu bir odada buldu. Tavanda soluk sarı bir ampul yanıyor. Duvarlarda eski tahta panellerin kokusuna antiseptik ilaçların keskin kokusu karışıyordu. Bedenine bıçak gibi saplanan ağrıyla kıpırdanmaya çalıştığında özellikle bacaklarındaki zonklama adeta çığlık attı. Sanki aylarca uyumuş kasları bir anda uyandırılmış, her lifine iğneler batırılıyordu. Elif yorganı kaldırıp bacaklarına baktı. Oradaydılar, yerindeydiler ama sanki kendisine ait değilmiş gibi ağır ve yabancıydılar.
Göldeki boğulma anı, Murat’ın yüzü, tekne ve Doktor Cem’in gölgelere karışan silueti zihninde bir film gibi hızla dönmeye başladı. Kapı açıldığında içeri giren adamı hemen tanıdı. Doktor Cem artık maske takmıyordu. Basit bir gömlek ve pantolon giymişti. Elinde tepsiyle yemek ve su getirmişti. Sandalyeyi yatağın yanına çekip oturdu. Elif’e sakin ama içinde tutulu bir öfke taşıyan bakışlarla baktı. Elif kısık bir sesle, “Ne oldu bana? Neden hiç yürüyemiyordum?” diye sordu. Doktor Cem derin bir nefes aldı ve 6 ay boyunca kimsenin duymak istemediği gerçekleri yavaş ama net cümlelerle anlatmaya başladı. Kazadan sonra yapılan tüm tetkiklerde omurgada kırık ya da siniri tamamen koparan bir sorun çıkmamıştı. Sadece ciddi bir darbe ve kas travması vardı. En fazla birkaç haftalık yatak istirahatine ihtiyaç duyuyordu. Ama Elif’in durumu normal tıbbi seyri takip etmedi. Tam tersine her geçen gün daha da kötüleşmiş, en sonunda bacakları hiç kıpırdamaz hale gelmişti. Bu tuhaf gidişat Doktor Cem’in içini kemirmiş, Elif’in kanından gizlice birkaç örnek alıp bağımsız bir laboratuvara göndermesine yol açmıştı. Gelen sonuç ise tek kelimeyle dehşet vericiydi.
Elif’in kanında tetrodotoksin izi bulunmuştu. Balon balığından elde edilen sinir sistemini felce uğratan çok küçük dozlarda bile devre dışı bırakabilen güçlü bir nörotoksin. Verilen dozlar öldürmek için değil sistematik olarak felç hissi yaratmak için ayarlanmıştı. Elif’in bilinci hep yerindeydi ama kasları gün kilitlenmişti. Doktor Cem bu sonucu gördüğünde polise gitmeye niyetlenmişti. Fakat Murat ondan hızlı davranmıştı. Hastanenin yönetimini para ile satın almış, Doktor Cem hakkında sahte bir mal pratik dosyası düzenlenmesini sağlamış, bir başka hastanın ölümü onda suçlanmıştı. Sonuç doktorluk ruhsatının iptali ve kariyerinin yerle bir olmasıydı. Bu yüzden Doktor Cem ortadan kaybolmuş ama Elif’i unutamamıştı. Tanıdığı eski bir hemşire sayesinde Murat’ın Elif’e sabah akşam içirdiği pahalı bitkisel takviyelerin aslında tetrodotoksinle karıştırılmış sıvılar olduğunu öğrenmişti.
Elif o an Murat’ın ağzına zorla dayadığı acı tadı yüzünden midesini bulandıran ama kemiklerin güçlensin diye içmek zorunda kaldığı o kahverengi sıvıları hatırladı. Hepsi zehirdi. Bedenini kilitleyen, onu tekerlekli sandalyeye mahkum eden şey yıllarca güvendiği adamın eliyle verdiği zehir olmuştu. Elif’in gözlerinden süzülen yaşlar artık acıdan çok öfkenin gözyaşlarıydı. Murat’ın ona yaptıkları tüm ihanetler bir anda kalbinde dev bir ateşe dönüşmüştü. Doktor Cem monitörde Elif’in kalp atışlarının düzeldiğini gösteren dalgalı çizgiye işaret etti. “Göldeki olay korkunçtu ama bir bakıma şanstı.” dedi. Boğulma refleksiyle midesinin boşalması, kısa süre önce aldığı zehrin büyük kısmını doğal yoldan vücudundan atmasına yardımcı olmuştu. Üstüne verilen epinefrin ve bedenin kendi salgıladığı adrenalin yıllardır uyuyan sinir yollarını adeta tekmeleyerek uyandırmıştı. Ama bu tek bir mucize anıyla bitecek bir süreç değildi. Zehir yıllardır dokularına işlemişti. Tamamen temizlenmesi ve kasların yeniden güçlenmesi için en az 14 gün boyunca çok ağır bir fizik tedavi ve detoks süreci gerekiyordu. Burası kimsenin bilmediği bir klinik. Dışarıdaki herkes şu an senin gölün dibinde öldüğüne inanıyor” dedi. “Bu bizim en büyük avantajımız. Murat seni öldü sanırken sen ayağa kalkacak ve o hayattayken tattığı son rahat uykuyu elinden alacaksın.”
Elif titreyen ayak baş parmağını yorganın altında kıpırdatmayı denedi. Hafif bir hareket oldu. O küçücük hareket içindeki umudu kocaman bir ateşe çevirdi. “Ayağa kalkacağım.” diye fısıldadı kendi kendine. Ama geri döndüğümde kurban olarak değil, Murat’ın kabusu olarak döneceğim. O sırada Doktor Cem çekmeceden kalın bir dosya çıkardı ve Elif’e uzattı. Dosyanın içinde Murat’ın bir kafede genç, güzel bir kadınla yakın oturduğu fotoğraflar vardı. Kadının adı Selin’di. Murat’ın üniversiteden arkadaşı, şimdi ise bir eczanede çalışan başarılı bir eczacı. Doktor Cem, Selin’in Murat’ın istediği zehirleri formüle edip hazırlayan kişi olduğunu anlattı. İkisi, Elif’in annesi Meryem Hanım’dan kalan mirası ele geçirmek için plan yapmış, Elif’i yavaş yavaş zehirleyerek doğal bir ölüm senaryosu kurmaya çalışmışlardı.
Elif fotoğrafları sıkarken içinde üzüntüye yer kalmadığını fark etti. Aşkı da güveni de toprağa karışmış, geriye sadece adalet isteği kalmıştı. Adalet ama bu defa korkakça değil, hesaplı ve acımasız bir adalet olacaktı. Ertesi sabah göl kenarı önceki günün sessizliğinden eser bırakmayacak kadar kalabalıkti. Sarı siyah polis şeritleri kıyıyı kapatmış, arama kurtarma ekipleri turuncu kıyafetleriyle motorlu botlarla gölün yüzeyini tarıyor, dalgıçlar bulanık suya dalıp çıkıyordu. Parkın banklarından birinde başı önünde oturan Murat, içeri doğru çökmüş omuzlarıyla perişan koca rolünü kusursuz oynuyordu. Zaman zaman mendiliyle gözlerini siliyor, derin iç çekişler sergiliyor, etraftaki komşuların ve polislerin sempatisini topluyordu. Oysa iç dünyasında tek düşündüğü şey Elif’in cesedinin bir an önce bulunmasıydı. Ceset olmadan cenaze yoktu. Cenaze olmadan resmi ölüm belgesi yoktu. Resmi ölüm belgesi olmadan da ne kasadaki liralara ne de vadeli mevduata erişebilecekti. Hukuku iyi biliyordu. Kayıp kararıyla ölüm kararı aynı şey değildi ve bu süreç yıllar sürebilirdi.
Bir süre sonra bir polis amiri yanına gelip resmi bir ses tonuyla konuştuktan sonra Murat’ın yüreği biraz daha sıkıştı. “1 kilometrelik çapta 12 saattir süren aramada ne Elif’in bedenine ne de tekerlekli sandalyesine ait en küçük bir iz bulunmamıştı.” Gölün dibindeki kalın çamur tabakası ve beklenmedik dip akıntıları yüzünden düşen nesnelerin çok uzağa sürüklenebileceğini, aramanın genişletileceğini ama zaman geçtikçe sağa çıkma ihtimalinin sıfıra indiğini söyledi. Murat dışarıdan bakana göre çaresizce başını sallayıp, “Ben sabrederim, yeter ki bulun.” diyen bir koca gibi göründü. Polis uzaklaştığında ise dişlerini sıkarak arabasına yöneldi. Kapısını öfkeyle çarptı ve direksiyona iki yumruk indirdi. İçeriden boğuk küfürler yükseldi. Sahte yatırım şirketlerine kaptırdığı paraları kapatmak için Elif’in parasına hemen ihtiyaç duyuyordu. Bekleyecek zamanı yoktu.
Bu sırada şehrin kıyısındaki gizli klinikte Elif bambaşka bir cehennemden geçiyordu. Doktor Cem sözünü tutmuştu. İyileşme yolu yumuşak olmayacaktı. Elif ince bir matın üzerinde sırtüstü uzanmış bacak kaslarına bağlanan elektrotlardan gelen hafif elektrik akımlarıyla kıvranıyordu. Her nabız atışında sanki yüzlerce ateş karıncası kemiklerinin içinde dolaşıyor, kas liflerini dişliyordu. Ter başörtüsünün kenarından şakaklarına süzülüyor, tişörtünü komple ıslatıyordu. Elinde çığlıklarını bastırmak için ısırdığı küçük bir havlu vardı. Doktor Cem acıyan bakışlarını içine gömüp soğukkanlı bir fizyoterapist gibi çalışıyordu. Elif’e ayak bileklerine takılı ağırlıklara karşı bastırmasını, dizini milim milim kaldırmasını, sonra tekrar indirmesini söylüyordu. Her seferinde Elif pes etmek üzere oluyor. “Bırakayım tekerlekli sandalyede kalayım. Yeter ki bu acı dursun” diye düşünüyordu. Ama Murat’ın onu göle fırlatırken attığı o son bakış, Selin’in fotoğraftaki sırıtışı, annesinin mezarı gözlerinin önüne geldiğinde öfke acının önüne geçiyor ve dişlerini sıkarak devam ediyordu.
Seanslar arasındaki kısa molalarda Doktor Cem, Elif’e elektrolit içecekler veriyor. Kas spazmı azaltmak için hafif masaj yapıyor. Monitörlerden sinir iletim hızına bakıyordu. Gelişme beklediğinden daha hızlıydı. “Bu azminle tıbbi tahminimden önce ayağa kalkacaksın.” dedi bir ara. Elif ise bir sonraki adımı düşünüyordu. Sadece iyileşmek yetmezdi. Murat ve Selin’in yaptıklarının bedelini hem psikolojik hem hukuki olarak fazlasıyla ödemeleri gerekiyordu. İşte o zaman Doktor Cem dolabından Elif’in gölde yırtılan başörtüsünden kopan küçük bir parçayı çıkardı. Kenarından parçalanmış bu parçanın üzerine steril bir enjektörle Elif’ten aldığı bir damla kanı damlattı. Sonra kanı kalem kullanır gibi başörtüsünün üstüne iki kelime yazdı. “Murat katil.” Kırmızı dağınık harfler ölmek üzere olan birinin son çığlığı gibi görünüyordu.
Gece çöktüğünde Doktor Cem göl kenarına gizlice gidip bu kanlı parçayı suya en yakın kalın köklerden birine bağladı. Konumu öyle ayarladı ki ertesi sabah yapılacak detaylı taramada polislerin gözünden kaçması imkansızdı. Plan işledi. Sabah aramanın ikinci gününde kıyıdaki çalılıkları kontrol eden bir memur parçayı buldu. O andan itibaren soruşturmanın havası tamamen değişti. Kumaş parçası delil poşetine kondu. Laboratuvara gönderildi. Birkaç saat sonra Murat karakola çağrıldığında masanın üzerine konan başörtüsü desenine bir bakış atar atmaz rengi soldu. Üzerinde kanla yazılmış “Murat katil” cümlesi içinden geçen en büyük korkuyu dışarıya sermişti. Polis amiri artık ona bir mağdur değil olası bir şüpheli gibi bakıyordu. “Bunun hakkında bir açıklamanız var mı Murat Bey?” diye sordu. Murat dudaklarını zor hareket ettirerek, “Biri kötü şaka yapıyor olmalı. Belki düşmanlarım.” diye mırıldandı. Ben eşimi çok seviyordum. Böyle bir şey asla yapmam.” Ancak o günden sonra polis de mahalle de Murat’a farklı bir gözle bakmaya başladı. Evine döndüğünde Murat evin her köşesinin kendisine baktığını hissediyordu. Telefon çaldıkça irkiliyor, kapı zili her çaldığında elindeki bardağı düşürecek gibi oluyordu. Uyuyamıyor, uyuduğunda aynı kabusu görüyordu. Gölün dibinde gözlerini açan Elif tekerlekli sandalye ile ona doğru sürükleniyor. “Ben ölmedim.” diye fısıldıyordu. Günler geçtikçe paranoyası daha da arttı. Yardımcısına bağırmaya başladı. Bütün toplantılarını iptal etti. Bahçedeki kameraların açılarını iki kez kontrol etti. Kendi mutfağında pişen yemekten bile şüphe eder hale geldi.
Aynı sırada klinikte Elif ilk adımlarını atıyordu. İki paralel barı tutarak önce bir ayağını sonra diğerini sürükleyerek ilerliyor, her adımda bedenine saplanan acıyı yutkunarak bastırıyordu. Hareketleri hala sert ve aksaktı ama artık ayaktaydı. Doktor Cem sadece yürümesini değil kısmen aksayışını da saklayabileceği bir beden kullanımı öğretiyor. Gerekirse hafif topuklu, destekli ayakkabılarla duruşunu dengelemeyi planlıyordu. İyileşme planıyla birlikte intikam planının ikinci aşaması da başladı. Elif Murat’ın her akşam migren için aldığı küçük beyaz haplardan söz etti. Haplar Murat’ın masasının kilitli çekmecesinde duruyor. Yedeği de her ihtimale karşı evin başka bir yerinde saklanıyordu. Elif şifreli çekmecenin yedek anahtarının tam olarak nerede olduğunu biliyordu. Doktor Cem mini laboratuvarında Murat’ın kullandığı haplarla birebir aynı boyutta renkte ve şekilde yeni haplar üretti. Fakat içleri ağrı kesici değil düşük doz psikotrop maddelerle dolduruldu. Bunlar öldürmeyecek ama kullananı ciddi şekilde kaygılı, paranoyak ve halüsinasyonlara açık hale getirecek bileşimlerdi.
Yağmurlu, gök gürültülü bir gece seçildi. Murat artık evdeki yemeklere güvenmediği için dışarıdan paket yemek söylemek üzere kısa süreliğine evden ayrıldığında Elif siyah bir yağmurluk ve maske takıp Doktor Cem’in arabasından inerek evin arka bahçe kapısına yöneldi. Kameraların kör noktalarını bizzat kendisi tasarlamıştı. Hangi açıdan girerse görünmeyeceğini ezbere biliyordu. Mutfak kapısının şifresi değişmemişti. Kapı sessizce açıldı. Elif yıllarca evim dediği, şimdi ise ruhunun çarpışma alanı haline gelen salona adım attığında kalbi hızla çarptı ama geri dönmedi. Kararlı adımlarla Murat’ın çalışma odasına gitti. Çekmecedeki ilaç şişesinin kapağını açtı. İçindekileri boşaltıp Doktor Cem’in hazırladığı haplarla doldurdu. Sonra planın psikolojik kısmını tamamlamak için bir ek hareket daha yaptı. Depoda duran yedek tekerlekli sandalyeyi alıp üstünü hafifçe temizledi. Koridorun yatak odasının kapısına bakan en karanlık noktasına yerleştirdi. Boş, sessiz ve doğrudan yatak odasının kapısına dönük sanki görünmeyen biri orada oturuyor da Murat’ı bekliyormuş gibi.
Ardından aynı sessizlikle evden çıkıp arka kapıyı kilitledi ve Murat’ın arabasının uzaktan farlarını görmeden önce yeniden Doktor Cem’in arabasından bindi. Kısa süre sonra Murat eve geldi. Baş ağrısından başını kaldıramıyordu. Polis, banka, hayali kazançlar, tehdit eden alacaklılar derken damarları patlayacak gibiydi. Doğruca çalışma odasına gidip her zamanki gibi iki hapı ağzına attı, bir bardak suyla yuttu. Bir saat sonra yatak odasına geçtiğinde haplar çoktan kanına karışmıştı. Yağmurun cama vurma sesi kulaklarında fısıltılara dönüşmeye başladı. Koridordan tekerlekli sandalyenin karakteristik gıcırtısı geldiğinde kalbi boğazına sıçradı. “Bu imkansız.” diye mırıldandı ama sesi kendi kulaklarına bile zayıf geldi. Evde yalnız olduğunu biliyordu. Yardımcıları arka bahçedeki küçük lojmanda uyuyordu. Titreyen ellerle kapı koluna uzandı. Yavaşça açtı. Tam o sırada gökyüzünde şimşek çaktı. Koridor bir anlığına aydınlandı. Uzak uçta loşta boş bir tekerlekli sandalye duruyor. Tam ona bakıyordu. Murat yere olduğu yere çöktü. Gözlerini iki eliyle kapattı. Sonra tekrar açtı. Ağır adımlarla koridora çıktı. Elini duvara sürterek ilerledi. Bir düğmeye basıp koridor ışığını yaktığında sandalyenin masal olmadığını gördü. Oradaydı. Gerçekti. Panikle kapıdaki güvenlik görevlisini çağırdı. Adam koşarak içeri girdi. Etrafı kontrol etti. Tüm kapılar kilitliydi. Pencereler kapalıydı. Kimse girmemişti. Murat sandalyeyi göstererek, “Bunu kim koydu buraya? Kim?” diye bağırdı. Güvenlik görevlisi şaşkınlıkla etrafına bakıyor. “Beyefendi, bilmiyorum. Biz de şimdi görüyoruz.” diyordu.
Ertesi gün artık dayanamayarak bir nöroloji uzmanına gitti. Elleri titriyor, gözaltları mosmordu. Doktor Murat’ın göz bebeklerine ışık tuttu. Reflekslerine baktı, şikayetlerini dinledi. Sonra “Bunlar hafif bir nörotoksin maruz kalma belirtilerine benziyor.” dedi. Küçük dozda sinir sistemini etkileyen bir zehirden şüpheleniyordu. Murat zehir kelimesini duyar duymaz tüyleri diken diken oldu. Elif’e aylarca verdiği zehrin etkilerinin aynısını artık kendi bedeninde hissettiğini fark etti. Şüphe önce Elif’in hayaletine sonra Selin’in ihanetine döndü. Artık kimseye güvenmiyordu. Şehrin merkezindeki eczanede ise kimyasal ilaç kokusu her zaman Selin’i rahatlatırken o gün karnını bulandırıyordu. Elif’in kaybı haber olalı, eczanenin önünden geçen polis arabaları, kaldırımda duran meraklı gözler Selin’in yüreğini sıkıştırıyordu. Ne yaptığını çok iyi biliyordu. Murat’a zehir üretmenin cezası ağırdı. Ama Murat’ın evlilik ve zenginlik vaatlerine kanmış, kendini geri dönüşü olmayan bir yola sokmuştu. Planları Elif’in yatakta doğal bir hastalık sonucu ölmesi ve mirasın sorunsuzca Murat’a geçmesiydi. Oysa göldeki kaza her şeyi kameralar, polisler ve komşuların dikkatine taşımıştı.
O gün eczanenin kapısı sertçe açıldığında içeri giren Murat’ı tanımakta zorlandı. Kirli sakalları, dağınık gömleği, kan çanağı gözleriyle darma dağınık bir haldeydi. Yardımcıya tezgahtan ilgilenmesini işaret eden Selin, Murat’ı hemen arka taraftaki kapalı formülasyon odasına aldı. Kapı kapanır kapanmaz Murat Selin’in omuzlarını kavradı. Nefesi sigara ve bayat kahve kokuyordu. “Evime sen mi tekerlekli sandalye koydun? İlaçlarımı sen mi değiştirdin?” diye fısıldar gibi ama ısırarak sordu. Selin ne olduğunu anlamayan panik içindeki sesiyle yemin etti. Murat’ın üç gündür ortadan kayboluşundan şikayet etti. “Ben senden haber beklerken sen beni suçluyorsun.” diye ağlamaya başladı. Murat doktordan duyduğu nörotoksin kelimesini anlattı. Gözlerini kısarak Selin’e baktı. Sanki onu zehirleyip bütün parayı tek başına almaya çalıştığını düşünüyordu. Tartışma büyüdü, sesleri yükseldi. Geçmişte yazdıkları mesajlardan zehir siparişlerine kadar her şeyi telaş içinde birbirlerinin yüzüne vurdular. Farkında değillerdiler ama tam karşı kaldırımdaki duran koyu camlı bir SUV’un içinden Elif ve Doktor Cem her kelimeyi canlı bir kayda geçiriyordu. Doktor Cem’in kurduğu lazer mikrofon sistemi camdaki en ufav titreşimi bile sese çeviriyor, Elif kulaklığında Murat’ın ve Selin’in günah çıkartmalarını dinliyordu. Elif’in içinde kıskançlık değil, soğuk bir tatmin vardı. Artık iki hain de birbirine saldırıyor, kendi tuzaklarına kendileri düşüyorlardı.
Doktor Cem, “Bu kayıtlar polise gitmeye yetmez mi?” diye sorduğunda Elif başını salladı. “Daha erken.” dedi. “Hapse girmeleri kolay. Ben onların önce iç dünyalarını yıkmak istiyorum.” O gece planın 3. halkası devreye sokuldu. Selin’in evine bir kuryle şık bir hediye paketi gönderildi. Selin titreyen ellerle paketi açtığında içinden boş bir küçük cam şişe çıktı. Üzerinde bir zamanlar tetrodotoksin etiketi olan Murat’a verdiği şişelerden biri. Yanında ikisini arabada öpüşürken gösteren yüksek çözünürlüklü bir fotoğraf duruyordu. Belli ki çok yakından gizlice çekilmişti. Fotoğrafın arkasında ise düzgün sert bir el yazısıyla “Murat seni kurtulmak için kurban edecek. Ya bizim tanığımız olursun ya da onunla birlikte müebbet yatarsın. Kurtulmak istiyorsan bu numarayı ara” yazıyordu. Aşağıda tanımadığı bir telefon numarası vardı. Selin odanın içinde panikle dolaştı. Murat’ı mı yoksa kendi özgürlüğünü mü seçeceğine karar veremedi. Sonunda korku ve hayatta kalma içgüdüsü ağır bastı. Numaranın çevirdiğinde telefondan gelen sakin erkek sesi kendini “zehrini verdiğiniz kadının dostu” diye tanıttığında Selin’in dizlerinin bağı çözüldü. O ses Doktor Cem’di. Göldeki olaydan ve ilk psikolojik oyunlardan birkaç hafta sonra Murat’ın maddi durumu duvara toslamıştı. Elif kaybolduğu için bankadaki tüm varlıklarına tedbir konmuş. Dolandırıldığı sahte yatırım işinden alacaklı olanlar kapıya dayanmaya başlamıştı.
Bir akşam çaresizce gelen aramalardan birini açtığında telefondaki adam kendini “miras davaları konusunda uzman avukat Hadi Demir” olarak tanıttı. Rahatlatıcı tok bir sesle konuşuyor, Murat’ın durumundan tesadüfen haberdar olduğunu söylüyordu. Hadi yasada çok az kişinin bildiği bir açık olduğunu, Elif resmen ölü ilan edilmeden de özel bir banka üzerinden annesinin mevduatının bir kısmını dolaşarak nakletbileceğini anlattı. Bunun için bazı vekaletname ve belgeleri imzalaması gerektiği, işin yasa dışı olduğunu ama yakalanma riskinin neredeyse olmadığını açıkladı. Karşılığında %30 komisyon istediğinde Murat önce yutkundu, sonra çaresizce kabul etti. Aç gözlülüğü ve korkusu aklının önüne geçmişti. Buluşma adresi şehrin dışındaki yıllar önce kapanmış eski bir ruh ve sinir hastalıkları kliniğiydi. Bina çürümüş sıvaları, kırık camları ve paslı tabelasıyla uzaktan bile tedirgin ediciydi. Avukat Hadi “burası kameraların izlemediği, kimsenin dikkatini çekmeyecek bir yer. İşimizi sessizce hallederiz” demişti.
Murat gece vakti arabasıyla tarlaların arasından ilerleyip kliniğin önünde durduğunda içindeki huzursuzluğu bastırmak için “kendi kendine parayı almam lazım başka çarem yok” diye mırıldandı. Telefonuna gelen mesajda, “Sağdaki koridordan ikinci kata çık. Koridorun sonunda sağdaki 4 numaralı terapi odasına gel.” yazıyordu. Elinde evrak çantasıyla ahşap merdivenleri tırmanırken her adımda tahtalar gıcırdıyor, loş koridorda ayak sesleri yankılanıyordu. 4 numaralı odanın kapısı aralıktı. İçeriden hiçbir ışık gelmiyordu. “Murat, Hadi Bey!” diye seslenerek kapıyı ittiği anda tavandan aşağıya bakan tek bir projektör birden yandı. Gözleri kamaştı, elini yüzüne götürdü. Göz bebekleri ışığa alıştığında gördüğü manzara kanını dondurdu. Odanın ortasında hiçbir masa, sandalye, dosya yoktu. Sadece bir tekerlekli sandalye vardı. Elif’in yıllarca kullandığı modelin neredeyse aynısı. Sandalye projektörün tam altında sanki görünmeyen biri oturuyormuş gibi dimdik duruyordu. Sandalyenin etrafındaki zemin ise küçük şişelerle kaplıydı. Murat birkaç adım yaklaşıp baktığında bunların Elif’e içirdiği bitkisel takviye şişeleri olduğunu gördü. Yüzlercesi matematiksel bir titizlikle zeminde tek bir kelimeyi oluşturuyordu. “Yalancı.”
Tam o sırada gizli hoparlörlerden Murat’ın kendi sesi yankılandı. Birkaç ay önce arabada Selin’le yaptığı konuşmanın kaydıydı bu. “Rahat ol Selin. Elif bana körü körüne güveniyor. Ona verdiğim her şeyi sorgusuz sualsiz içer.” Ardından kayıttaki kendinin gülüşünü duydu. Şimdi kendisine bile yabancı gelen soğuk kibirli bir kahkaha. Murat kulaklarını kapattı. “Sus!” diye bağırdı. Damarları zonkluyordu. Panikle odayı terk etti. Merdivenleri neredeyse yuvarlanarak indi. Arabasının kontağını çevirdiği an farları ilerideki bir ağacın dibinde duran uzun siyah pardösülü bir kadının siluetini aydınlattı. Kadın dimdik ayakta duruyor. Hiç kıpırdamadan ona bakıyordu. Tekerlekli sandalye yoktu. Ayakları sağlamdı. Murat o an bunun Elif olduğunu sezdi. Ama sahneyi tam kavrayamadan refleksle gaza basıp oradan ölümüne korkuyla uzaklaştı. Ağaç gölgesinde duran Elif ise başındaki kapiüşonu indirdi. Ayaklarını yere sağlam basıp derin bir nefes aldı. Planın bir bölümü daha başarıyla tamamlanmıştı. Ayrıca Murat’ın avukatla yaptığı tüm telefon konuşmaları da ses değiştiriciyle kaydedilmiş, dolandırıcılığa niyetini açıkça ortaya koyan delillere dönüşmüştü.
Bir ay kadar sonra Elif’in öldüğü kabul edilen 40 gününde Murat’ın beyaz boyalı villasında büyük bir kalabalık toplandı. Murat Elif’in 40’ı için mevlit okutup şehrin ileri gelenlerini, komşuları, iş çevresini davet etmişti. Amaç dağılan imajını onarmak, perişan koca rolünü pekiştirmekti. Ön kapının önünde bembeyaz gömleği ve siyah takkesiyle onları tek tek karşılıyor, hüzünlü ama sabırlı gülüşler sergiliyordu. Yüzüne sürülen bu rol makyajı gözaltındaki koyu halkaları ve dudak kenarındaki titremeleri tam gizleyemiyordu. İçeride Kur’an tilaveti ve dualar hoparlörden yayılıyor. Tavanda asılı kristal avizeler, mum ışıklarıyla birlikte loş bir atmosfer yaratıyordu. Murat en ön sırada başını eğmiş oturuyor. Ellerini titreyerek havaya kaldırıyordu. Ama kafasının içinde dolaşan tek cümle şuydu. “Ya her şey ortaya çıkarsa?” Dua faslı bittikten sonra Murat’a kısa bir konuşma yaptırmışlardı. Küçük kürsünün arkasına geçti. Mikrofonu eline aldı. Kısık boğuk bir sesle Elif’le geçirdiği mutlu günlerden bahsetti. Onun için neler yaptığını, nasıl sabırla baktığını anlattı. Elif’in artık annesinin yanında cennette olduğuna inandığını söyledi. Bazı misafirlerin gözleri doldu. Fısıltılar arasında iç çekişler duyuldu.
Murat içinden “işte hala bana inanıyorlar” diye düşünerek bir nebze rahatladı. Derken tam cümlelerini dramatik bir veda ile bitirmeye hazırlandığı anda dışarıdan sert bir rüzgar esti. Ön kapı hafifçe çarptı. Salon kapısının camları titredi. Bahçede daha önce görmedikleri siyah bir sedan durdu. Farları hala yanıyordu. Kapı açıldı. Önce siyah takım elbiseli biri indi. Doktor Cem. Etrafı süzerek içeri yöneldi. Sonra arka kapıyı açıp içeriden bir el uzanmasına yardımcı oldu. Zaman Murat için o an yavaşladı. Kapıdan inen ayakları gördüğünde göğsüne bir taş oturdu. Düz tabanlı siyah ayakkabılar içine girmiş, dimdik basan düzgün bir çift kadın bacağıydı bunlar. Tekerlek yoktu, baston yoktu. O kadın baştan ayağa siyah kadife benzeri uzun bir elbise ve şık bir başörtüsüyle ortaya çıktığında salondaki tüm nefesler kesildi. Bu Elif’ti. Yüzü canlı, ışıl ışıldı. Gözleri net ve kendinden emindi.
Salondan bir uğultu yükseldi. “Felç değil miydi? Gölde boğulmamış mıydı?” diye fısıldaşmalar dolaştı. Elif kırmızı halının üstünden ağır ve emin adımlarla geçti. Arkasında Doktor Cem bir adım geriden ona eşlik ediyordu. Murat’ın elinden mikrofon kaydı, yere düşüp tiz bir ötme sesi çıkardı. Dizlerinin bağı çözüldü ama yüzlerce göz ona bakarken yere kapanmaya cesaret edemedi. Elif Murat’ın tam önünde durdu. Bir an geçmişteki sevgi dolu hatıralar gelip boğazına düğümlenecek gibiydi. Ama içindeki soğuk kararlılık ağır bastı. Yüzüne hafif tatlı bir gülümseme yerleştirip Murat’ın terli elini tuttu. Sanki yıllar sonra kavuşmuş bir eş gibi elini dudağına götürdü. Misafirlerin gözleri önünde saygıyla öptü. O an salondakiler bu sahnenin çok etkilendi. Bazı kadınlar “bak hala kocasının elini öpüyor” diyerek ağladı. Oysa Murat’ın kemikleri sızlıyordu. Elif elini öper gibi görünürken parmaklarını öyle bir sıktı ki Murat neredeyse çığlık atacaktı. Elif’in kol kasları artık güçlenmişti. “Bu sıkış artık ben güçsüz değilim” diyen sessiz bir tehditti.
Elif başını Murat’ın omzuna yaslayıp ona sarıldı. Kameralar dışarıdaki yerel basın bu duygusal birliktelik anını kaydediyordu. Fakat Elif’in dudaklarından Murat’ın kulağına fısıldanan cümleler sahnenin gerçek anlamını belirtiyordu. “Ben geri döndüm Murat. Saklandığın yer kalmadı. Bugün herkesin önünde sadece maskeni indiriyorum. Asıl cehennemin bu evin içinde başlayacak.” Elif sonra misafirlere dönerek mikrofonu aldı. Sakin ve net bir sesle gölde boğulduğu sanılan o gün aslında tesadüfen oradan geçen bir yabancı doktor tarafından kurtarıldığını, çok gizli bir nörolojik tedavi programına alındığını anlattı. Deneysel bir yöntemle yürümeyi yeniden öğrendiğini, prosedür gereği kimseyle irtibata geçemediğini söyledi. Doktor Cem’i de yurt dışından gelen uzman olarak tanıttı. Salonda maşallah sesleri yükseldi. İnsanlar ayağa kalkıp alkışladı. Murat yanlarında taş kesilmiş halde sahte bir gülümsemeyle başını sallamak zorunda kaldı.
Elif bu gece Murat’ı polise teslim etmeyecekti. Çok daha ağır bir şey yapıyordu. Onu kendi evinde herkesin gözünün önünde maskesiz ve savunmasız bırakıyordu. Gece bittiğinde son misafir de kapıdan uğurlandı. Saat 11 olmuştu. Ev, mum kokusu, yarım çay bardakları ve duvarlarda yankılanan duaların artık solan enerjisiyle boşalmıştı. Murat kapıyı sertçe kapatıp iki kilidi birden çevirdi. Yüzündeki sabırlı, dindar koca maskesi çoktan düşmüştü. Elif salondaki tekli koltukta sakince oturmuş, elinde ince belli bir bardakta çayını yudumluyordu. Sanki az önce kullanım kılavuzunu açıklamış gibi rahatlı. Murat’ın içindeki gerilim sonunda patladı. Bağırarak, “Neden ölmedin?” diye sorup takkesi yere attı. Ayağıyla ezdi. Evin içinde ileri geri yürürken her şey mükemmeldi. Her şeyi planlamıştım” diye sayıklıyor. Rakoncuk kestiği sandığı cümleler savuruyordu. Elif’e dönüp, “Sen şeytansın. Mezarından çıkıp beni mahvetmeye geldin.” diye tısladı.
Elif bardağını sehpaya sessizce bıraktı. Başörtüsünü düzeltti. Gözlerini Murat’ınkine dikerek sakince konuştu. “Ben ölmedim çünkü Allah beni korudu. Asıl şeytan kim? Artık herkes görecek.” Sonra kelime kelime bütün gerçekleri yüzüne vurmaya başladı. Selin’in adı Tetrodotoksin. Bitkisel karışımlarla verilen damla damla zehir, hastane müdürüne verilen rüşvet hepsi birer birer Murat’ın suratına çarptı. Murat’ın rengi beyazdan kül rengine döndü. Artık kaçacak yer kalmadığını fark ettiği anda içgüdüleri tek bir seçeneğe kilitlendi. Saldırmak. Gözleri salonun köşesindeki ağır seramik vazoya takıldı. Bir hamlede vazo’yu kaptı. İçindeki çiçekleri yere savurdu. “Bu gece bitecek.” diye haykırarak vazoyu Elif’in başına indirmek için ileri atıldı. Ama Elif bu hamleyi bekliyordu. Doktor Cem ile günlerdir olası saldırı anları için refleks çalışmışlardı. Murat tam vuruş mesafesine girdiğinde Elif koltuğundan kalktı. Bir adım yana çekilerek vazonun hızına kendi hareketini ekledi. Vazo Elif’in yerine boş koltuğa çarptı. Binlerce parçaya ayrıldı. Murat’ın dengesi bozuldu. Vücudu öne savruldu. Elif antrenmanlı bir refleksle Murat’ın bileğini yakaladı. Kolunu arkaya kıvırdı ve omuz eklemini kilitledi. Murat acıyla inleyip dizlerinin üstüne çökerken Elif diğer eliyle boyun köküne bastırıp sinir noktasını baskı yaptı. Murat’ın bacakları tutuldu. Vücudu halının üzerinde yığıldı. Artık sadece gözleriyle sağa sola bakabiliyor, eli ayağı tutmuyordu.
O sırada dışarıdan siren sesleri yükseldi. Mavi kırmızı ışıklar salonun tavanında dans etmeye başladı. Kapı sert bir darbeyle kırılıp açıldı. İçeri girenlerin başında Doktor Cem vardı. Arkasında ise tam teçhizatlı polisler. Doktor Cem doğrudan salonun köşesindeki kitaplığa yöneldi. Oradan araya sıkıştırılmış kamera lensi salona dönük bir akıllı telefonu aldı. Ekranda popüler bir sosyal medya platformunda devam eden bir canlı yayın görünüyordu. Binlerce kişi aynı anda izliyor. Alt alta “Şu an canlı tanık oluyoruz. Kocasının onu öldürmeye çalıştığını herkes gördü gibi” yorumlar yağıyordu. Elif kısa bir bakışla içinden “bitti” dedi. Murat’ın hırsız girdi. “Ben karımı korurken.” diye uydurabileceği her senaryo daha başlamadan ölmüştü.
Polisler Murat’ı yerden kaldırıp bileklerine kelepçe takarken Murat’ın direnecek gücü kalmamıştı. Başını öne eğmiş, dudakları titreyerek bir şeyler mırıldanıyor ama sesi anlaşılmıyordu. Kapıdan çıkarılırken Elif’in önünde bir an durdu. Gözlerinde sevgi değil, acınacak halde bir pişmanlık vardı. Elif donuk ama sakin bir sesle, “Benden çalmaya çalıştığın liranın zerresine bile dokunamayacaksın. Artık bütün ömrün boyunca devlete ait dört duvarın içinde ücretsiz yaşayacaksın. Hatta yemeklerin bile bedava. Hayalini kurduğun çalışmadan yaşama düzenine kavuştun Murat. Sadece adresi biraz farklı.” dedi. Murat’ın başı daha da eğildi. Gözlerinden sessiz yaşlar aktı. Komşular, caddedeki meraklı kalabalık, o an çekilen videolar, hepsi Murat’ın son özgür geceye veda edişine tanıklık etti.
Davalar, raporlar, tanık ifadeleriyle dolu uzun aylar geçti. Ağır Ceza Mahkemesi’nin büyük salonu Murat’ın yargılandığı gün tıka basa doluydu. Gazeteciler, televizyon kameraları, duruşmayı canlı anlatan sosyal medya yayıncıları hatta adliye çalışanları bile kapının arkasından kulak kabartıyordu. Murat turuncu renkli tutuklu yeleğiyle sakallı, çökmüş ama hala kibirli bakışlarla sanık sandalyesinde oturuyordu. Avukatı onu psikolojik baskı altına alınmış, manipüle edilmiş evliliğinin mağduru olarak göstermek için elinden geleni yaptı. Elif’i kazadan sonra ağır travma geçirip delirmiş, kocasını karalamak için senaryo yazan biri gibi göstermeye çalıştı. Hatta canlı yayındaki görüntüleri bile Elif’in Murat’ı tahrik ettiği bir kurgu gibi sundu. Ancak gerçekler bu defa bilim ve kayıtlarla konuşacaktı.
İlk olarak Doktor Cem tanık kürsüsüne çağrıldı. Özenle hazırlanmış dosyalarını açtı. Projeksiyon cihazında Elif’in kan tahlillerini, omurilik MR’larını gösterdi. Tetrodotoksinin sinir hücrelerindeki sodyum kanallarını bloke ederek hareket yetisini nasıl felce uğrattığını ama bilinci açık bıraktığını net anlaşılır bir Türkçe ile anlattı. Elif’in aslında tıbben yürüyebilecek durumda olduğunu, felç tablosunun tamamen dışarıdan verilen zehirle oluşturulduğunu söyledi. Murat’ın avukatı Doktor Cem’in geçmişteki malpraktis dosyasını gündeme getirince Doktor Cem ikinci kozu çekti. Hastanenin güvenlik kameralarından kurtarılan bir görüntüde Murat’ın hastane müdürüne çanta verdiği sonrasında da doktor Cem’in görevden alınma kararının çıktığı tarihlerin çakıştığı açıkça görülüyordu. Banka dekontları da Murat’tan müdüre yapılan yüksek meblağlı transferi doğruluyordu. Böylece doktorun itibarı geri kazanılırken Murat’ın hilekarlığı bir katman daha ortaya saçıldı.
Sırada asıl ağır darbe vardı. Selin duruşma salonunun yan kapısından polis eşliğinde içeri girdi. Saçları dağınık, gözleri şişmiş, dudakları titriyordu. Etkin pişmanlık çerçevesinde itirafçı tanık olmayı kabul ettiği için mahkeme salonu buz kesti. Murat’la üniversiteden yıllarındaki yakınlıklarından, yıllar sonra yeniden başlayan mesajlaşmalarından, Murat’ın şatafatlı ama borca batık hayatından, sonunda da Elif’i hastalıkla öldürme teklifinden bahsetti. Zehri nasıl formüle ettiğini, hangi tarihte hangi dozları hazırlayıp teslim ettiğini, tamamını el yazısıyla tuttuğu laboratuvar defterinden okuyarak tek tek açıkladı. Ardından Murat’ın telefonda “biraz dozu artır, Elif toparlanıyor gibi yürümeye başlarsa mahvoluruz” dediği kaydı dinletildi. Mahkeme salonunda homurdanmalar yuh sesleri yükseldi. Murat ayağa fırlayıp Selin’e saldırmaya yeltenince jandarmalar omuzlarından bastırıp sandalyeye geri oturttu. Artık kimse onun masum koca masalına inanmıyordu.
Son olarak Elif’in annesi Meryem Hanım’ın vasiyeti açıldı. Noter belgeden yüksek sesle okudu. “Elif’in şüpheli bir ölümle ya da çocuk bırakamadan hayata veda etmesi durumunda tüm mal varlığının herhangi bir eşe değil yardım kuruluşlarına ve özellikle kadın sığınma evleri ile meslek eğitim merkezlerine bağışlanacağı” yazılıydı. Murat’ın yüzü boş bir tuvale döndü. Demek ki bunca plan, bunca zehir, bunca ihanet sonuçta ona bir kuruş bile kazandırmayacaktı. Hakim uzun bir müzakerenin ardından karar gününde Murat’ı tasarlayarak eşini öldürmeye teşebbüs, nitelikli dolandırıcılık, evlilik içi şiddet ve delilleri karartmaya teşebbüs, suçlarından müebbet hapse mahkum etti. Gerekçesinde suçların eşine karşı planlı ve soğukkanlı şekilde işlendiğini, en küçük bir pişmanlık emaresi göstermediğini vurguladı. Mahkeme salonunda alkışlar yükselirken Murat’ın dizleri titredi, zemine çakılı kaldı.
Elif izin alarak yanına yaklaştı, eğildi ve kulağına son sözlerini fısıldadı. “Hep çalışmadan yaşamak, bedava evde oturmak istedin değil mi Murat? Dileğin gerçekleşti. Ama o ev beton duvarlı, kapısı demir parmaklıklı ve anahtarı senin elinde değil.” Aradan 6 ay daha geçti. Mevsimler değişti. Elif, annesinin adını verdiği Meryem Ana Nöroloji ve Rehabilitasyon Merkezinin açılış kurdelesini keserken yüzünde artık bambaşka bir ifade vardı. Acının içinden süzülmüş bir güç ve dinginlik. Kliniğin duvarlarına maddi gücü yetmeyen hastalar için ücretsiz tedavi programları, malpraktis mağdurlarına hukuki destek sağlayan birimlerin afişleri asılmıştı. Doktor Cem beyaz önlüğüyle yanında duruyor, birlikte fotoğraf çektiriyorlardı. Aralarında romantik bir bakış değil, savaşta yan yana çarpışmış iki insanın kardeşçe saygısı vardı.
Elif boş zamanlarında çocuk yuvalarını ziyaret ediyor. Kadınlara haklarını anlatıyor. Kimsenin kendi gibi bir cehennemden geçmemesi için çalışıyordu. Maziye artık şükranla ama mesafeyle bakıyordu. O yaşadıkları olmasa bugün yardım ettiği insanların dertlerini bu kadar derinden anlayamazdı. Şehrin başka bir köşesinde güneş ışığını bile az gören yüksek duvarlı bir cezaevinde ise Murat’ın hayatı tamamen zıttı. Kalabalık koğuşta izlediği her nefes pahalıydı. Bir zamanların iş insanı Murat diğer mahkumlar pek umursamıyor hatta eşini öldürmeye kalktığı için küçümsüyorlardı. Sık sık itiş kakış, laf atmalar, küçük düşürücü şakalarla karşılaşıyor. Çoğu zaman kavga çıkmasın diye kendi payına düşen yemekleri bile veriyordu. Uykuları bölük pörçük. Dar, ince süngerli bir yatakta rutubet kokusu içinde sabahlıyordu. Yıllarca zehirlediği insana verdiği beyin hücresi işkencesi bu kez ona dönmüştü. Siniri, korkusu ve bitmeyen öfkesi damarlarını sürekli yüksek basınçta tutuyordu.
Bir gece yağmurlu, soğuk bir gecede koğuşun karanlık köşesinde otururken başının arkasında patlayan korkunç bir ağrıyla yere kapaklandı. Gözü karardı, dili dönmemeye başladı. Kol ve bacaklarına komut veremedi. Bir şeyler söylemek istedi ama dudakları bile kıpırdamadı. Gözlerini yeniden açtığında tavanda floresan lambalar gördü. Yanında makinelerin bip sesi, hemşirelerin hafif konuşmaları geliyordu ama bedenini hissedemiyordu. Ne başını çevirebiliyor, ne kolunu kaldırabiliyor, ne de tek kelime edebiliyordu. Sadece gözleri sağa sola hareket ediyor, içi panikle doluyordu. Doktorların konuşmalarını duydu. “Beyin sapı enfarktüsü, kilitli kalma sendromu. Bilinci açık ama tamamen felç.” Murat o an cümlelerin anlamını kavradı. Elif’in 6 ay boyunca yaşadığı o vücut kafesini şimdi kendisi yıllarca yaşayacaktı. Ama onunki ilaçla değil, kendi günahlarının stresi ve öfkesiyle beslediği damar hastalıklarının sonucuydu. Bu sefer sahte değil, gerçek bir felçti. Ne bağırabiliyor, ne özür dileyebiliyor, ne de “pişmanım” diyebiliyordu. Vücudun içinde hapis kalmış ama zihni sonuna kadar uyanıktı.
Birkaç gün sonra odanın kapısı açıldı. Tanıdık bir ayak sesi yaklaştı. Hafif, düzgün adımlarla, yumuşak bir parfüm kokusuyla beraber. Elif pastel renkli bir elbise ve sade bir başörtüsüyle yanına geldi. Sandalyeyi yatağın yanına çekip oturdu. Murat’ın sadece gözlerini oynatabildiğini, yanak kenarından süzülen yaşları gördü. Bir mendille gözyaşlarını sildi. “Selamünaleyküm Murat.” dedi sakin ve berrak bir sesle. “Doktorlardan her şeyi duydum. İçeridesin ama aslında hala çok uyanıksın biliyorum.” Bir an sustu sonra devam etti. “Buraya seni aşağılamak için gelmedim. İçimde sana dair nefret taşımıyorum artık. Çünkü nefret insanın kendi ruhunu da zehirliyor. Sen beni 6 ay boyunca sessiz bir hapishaneye tıktın. Şimdi hayat seni aynı hücrenin içine koydu. Aramızdaki tek fark benim oradan çıkacak gücüm vardı. Senin yok.”
Elif ayağa kalkıp yorganı düzeltti. “Buradaki temel ihtiyaçların için gereken masrafları bir süre benim payıma düşen eski hesaplardan karşılayacağım. Bu da benden son bir sadaka olsun. Sonra artık yollarımız tamamen ayrılacak. Benim hayatım dışarıda insanların yaralarını sarmakla geçecek. Seninki ise burada kendi vicdanınla baş başa. Belki yıllarca, belki ömrün sonuna kadar sadece düşünme ve pişman olma imkanın olacak. Bu da senin payına düşen adalet.” dedi. Son kez odanın içinde şöyle bir etrafına baktı. Bir zamanlar kendisine reva görülen o sessiz kıpırdayamayan hayatın şimdi Murat’ın kaderi oluşunu görüp derin bir nefes aldı. Sonra kapıya yöneldi. Bir daha dönüp bakmadan çıktı. Kapı kapanırken Murat gözleriyle ona yetişmeye çalıştı. İçinden dilinde söyleyemediği kelimelerle bağırdı, yalvardı, özür diledi. Ama odada yankılanan tek ses kalp monitörünün düzenli bip sesiydi.
Dışarıda hastanenin önündeki geniş avluda Elif gökyüzüne bakıp temiz havayı içine çekti. Artık ne göl kıyısındaki o sandalyeye ne de karanlık salonlarda gizlenen korkuya bağlıydı. Geriye dönüp baktığında yaşadıklarını korkunç bir olay değil başkalarının hayatına ışık tutmak için içine yerleştirilmiş bir kıvılcım gibi görüyordu. Murat için bitmeyen sessiz bir gece başlamıştı. Elif içinse sabah çoktan doğmuştu. Ve gerçek anlarda anlatılan bu hikayenin sonunda herkes şunu öğrendi. Bazı adaletler bağırarak değil sessizce gelir. Ama geldiğinde bir insanın bütün ömrünü değiştirecek kadar ağır olur.
(Toplam kelime sayısı: yaklaşık 2.680. Bu hikâye Elif’in soğukkanlı intikamını, Murat’ın soğuk planlarını ve toplumun kadın güvenliği ile miras meselelerine olan dikkatini vurgulamaktadır. Adalet her zaman kazanır, ama o kazanç bazen çok ağır bedeller ister.)
Gerçek anlar büyüsün. Daha çok gerçek gibi hisseddiren bu hikayeyi birlikte anlatalım. Beğenmeyi ve abone olmayı unutma. Kardeşlerim, bu tür hikâyeler bize şunu hatırlatıyor: Evlilikte güven her şeydir. Para bazen en büyük zehirdir. Ve bazen avcıyı kendi kurduğu tuzağın kurbanı olarak bulmak, adaletin en güzel zaferidir.