Türk Keskin Nişancıdan İsraili Korkutan Performans – News

Türk Keskin Nişancıdan İsraili Korkutan Performans

Türk Keskin Nişancıdan İsraili Korkutan Performans

Anadolu’nun bağrında, bozkırın ortasında yükselen heybetli dağların arasında, zamanın ritmi şehirden çok farklı işlerdi. Rüzgârın kurutucu nefesi, toprağın üzerindeki her izi silmeye çalışırken, hafızalarda yer eden hikâyeler bir kayanın yüzeyine kazınmışçasına derin kalırdı. Erzurum’un yüksek platolarından gelen soğuk bir sonbahar rüzgârı, köyün üzerindeki sis bulutunu dağıtırken, kırk yaşlarındaki Furkan, yıllardır ayak basmadığı o eski patikada yürüyordu.

Furkan, hayatının büyük bir bölümünü sınır hatlarında, yüksek rakımlı kayalıklarda, gece ile gündüzün birbirine karıştığı çetin coğrafyalarda geçirmiş eski bir özel harekâtçıydı. Çocukluğunun geçtiği bu topraklara dönmek, onun için sadece bir sıla-i rahim değil, aynı zamanda geçmişiyle, seçtiği yolla ve kaybettikleriyle yüzleşmek anlamına geliyordu. Köyün girişindeki ulu çınarın altına ulaştığında durdu. Çocukken elinde mantar tabancasıyla koştuğu o dar sokaklar, gözüne şimdi çok daha küçük, ama bir o kadar da derin görünüyordu.

Beş yaşındayken mahalledeki o yaşlı özel harekâtçı abinin üniformasını ilk gördüğü anı hatırladı. O üniformadaki ciddiyet, o omuzlardaki ağırlık ve gözlerdeki sarsılmaz kararlılık, küçük Furkan’ın zihnine bir daha silinmeyecek bir biçimde kazınmıştı. Silahların mekanizmasına duyduğu meraktan, bir patlamanın nasıl gerçekleştiğini anlamak için beş yaşında patlayıcı bir oyuncağı gözüne kadar yaklaştırıp incelediği o tehlikeli ve çılgınca anı anımsadı. O gün gözünde patlayan sadece küçük bir kıvılcım değildi; gelecekteki hayatının, feda edeceğimi bildiği gençliğinin ve göze alacağı tehlikelerin ilk kıvılcımıydı.

Köyün kahvehanesine doğru ilerlerken, atölyesinde ahşap oyan yaşlı Osman Usta’nın dükkânının önünden geçti. Ahşabın ve reçinenin kokusu, Furkan’a bir an için operasyon bölgelerindeki o keskin barut ve toprak kokusunu unutturdu. Ancak bir keskin nişancı için odaklanmak, geçmişe kapılmaktan her zaman daha önemliydi. Bir nişancı, duygularını bir kenara bırakmayı, rüzgârın yönünü, havanın nemini ve kalbinin atışını milimetrik hesaplarla yönetmeyi öğrenirdi.

Kahvehanenin verandasına oturduğunda, köylüler onu hemen tanıdı. Furkan’ın yüzündeki ince yara izi ve gözlerindeki o dingin ama her şeyi gören bakış, onun nasıl bir yoldan geçtiğini özetliyordu. Gençlerden biri, Furkan’ın masasına bir bardak demli çay bıraktı ve çekinerek sordu:

“Furkan Abi… Gerçekten bir insan binlerce metre öteden bir hedefi nasıl vurur? Filmlerdeki gibi Dürbünün ortasındaki artı işaretini hedefe koyup tetiğe basmak bu kadar kolay mı?”

Furkan gülümsedi. Çayından bir yudum aldı, gözlerini ufuktaki karlı dağ tepelerine dikti.

“Filmler,” dedi Furkan yavaş ve sakin bir sesle, “gerçeğin sadece cilalanmış bir resmidir. İnsanlar zanneder ki, keskin nişancılık iyi tüfek tutmaktan ibarettir. Oysa nişancılık, %90 fizik ve balistik bilgisidir. %1 yetenek, %9 ise sürekli kendini geliştirmek. Tetiği herkes çeker. Hatta ben videolarımda tetiğe ip bağlayıp uzaklaşırım, sadece o ipi çekerek hedefi vururum. Önemli olan tetiği kimin çektiği değil, tetiğe basılmadan önceki o binbir türlü hesabın nasıl yapıldığıdır.”

Çevredeki köylüler ve gençler masanın etrafında toplanmaya başladı. Furkan’ın sesi, bozkırın sessizliğinde yankılanıyordu.

“Bir nişancı,” diye devam etti Furkan, “2000 metredeki bir hedefi gözlemlerken sadece adama bakmaz. Havanın sıcaklığına, basıncına, nemine, hatta rüzgârın saniyede kaç metre estiğine bakar. Bir merminin namlutan çıkıp hedefe ulaşması bazen 10-12 saniye sürer. 12 saniye ne demektir bilir misiniz? Mermi havadayken dünya dönmeye devam eder. Rüzgâr yön değiştirir. Eğer gözlemcin, yani yanındaki arkadaşın o hesabı milimetrik yapmazsa, atışın boşa gider. Gözlemci de en az nişancı kadar uzmandır. O sana ‘gönder’ emrini verdiği an, yarım saniye içinde tetiğe basman gerekir. Gözünü hedeften ayıramazsın. Kalp atışın 180’e çıkmışken, nefes kontrolüyle onu 120’ye düşürmeyi öğrenmelisin. Yoksa elin titrer, hedef kaybolur.”

Gençlerden biri heyecanla araya girdi: “Abi, en uzak nereye ateş ettiniz?”

“Yurt dışında bir görevde,” dedi Furkan, gözleri geçmişin sisli anılarına dalarak, “.408 CheyTac M200 tüfeğiyle 4000 metredeki hedefi vurduk. Mermi tam 12 saniye havada kaldı. 12 saniye boyunca sadece bekledik… Ve o vuruş sesi geldiğinde, yapılan tüm o karmaşık fizik hesaplarının, sabrın ve disiplinin ne demek olduğunu bir kez daha anladık. Ama asıl hedefimiz, Amerika’da özel olarak ürettirdiğimiz .416 Barrett ile 7000 metreyi denemek. Bu, dünyada bir ateşli silahla yapılacak en uzun mesafe atışı olacak.”

Birkaç dakika sessizlik oldu. Kahvehanedeki herkes, Furkan’ın bahsettiği bu akılalmaz mesafeleri ve matematiği zihninde canlandırmaya çalışıyordu.

“Peki hiç korkmadın mı abi?” diye sordu bir başkası. “Ölümle burun buruna gelmek, saatlerce tek bir noktada kıpırdamadan beklemek…”

Furkan derin bir nefes aldı. “Nişancının ilk görevi görünmeden görmektir. Bir nişancı saklandığında, 400 metre öteden elinde dürbün olan biri bir saat boyunca baksa bile onu göremez. Bazen 12 saat, bazen 24 saat aynı mevzide, yemeden, içmeden, tuvalete gitmeden, yerini belli etmeden beklemen gerekir. Çamurun içinde, sıfırın altındaki soğukta ya da yakıcı sıcağın altında… Korku ise… Bizim meslekte ölüm bir son ya da anormal bir durum değildir. Ölüm rutin bir şeydir. Akşam haberlerinde bir trafik kazası haberi duyarsınız ya, bizim için de şehadet öyle yakındır. Bugün ölmezsen yarın öleceksin. Takdir ne zamansa, ölüm o zaman gelir.”

Furkan ayağa kalktı, üzerindeki ceketini düzeltti. Köyün yukarısındaki tepeye doğru yürümeye başladı. Gençlerden ikisi de saygıyla onu takip etti. Tepeye vardıklarında, tüm vadinin ayaklarının altına serildiği o muazzam manzara karşılarındaydı.

“Biz operasyonlara dualarla giderdik,” dedi Furkan, tepeye ulaştıklarında. “Kurbanlar kesilirdi. Yanımdaki hiçbir arkadaşımın gözünde korku görmedim. Gitmekten korkan değil, gidemeyen üzülürdü. Şehadet bu dünyadaki en yüksek mertebedir. Allah bize gaziliği nasip etti, şehadeti ise o yüksek makama layık olanlara verdi. Bir operasyonda üzerinize mermiler yağarken, merminin sesi kulaklarınızı tırmalarken sakin kalabilmek bir eğitim meselesi değil, bir inanç meselesidir. Göğsünde o inanç olmayan adam, yanına bir mermi düştüğünde soğukkanlılığını koruyamaz.”

Gözlerini gökyüzüne çevirdi Furkan. “Eski savaşları düşünürüm bazen. İstanbul’un fethinde olmayı ne çok isterdim… Peygamber müjdesine mazhar olmak için o surların önünde durmayı. Eski savaşlarda bir namus, bir mertlik vardı. Şimdi bir adam bir tuzak kuruyor, bir mayına basıyorsun ve şehit oluyorsun. Ama ne olursa olsun, bu vatana adanmış ruhlar için korku diye bir kavram yoktur. Özel Harekât da böyledir, Jandarma Özel Asayiş de, Özel Kuvvetler de… Bu işe gönül veren herkes aynı şuurla hareket eder.”

Gençlerden biri, “Abi, biz de senin gibi nişancı olmak istiyoruz. Ne yapmamız lazım?” diye sordu.

Furkan gencin omuzuna elini koydu. “Öyle doğrudan ‘ben keskin nişancı olacağım’ diye başvurabileceğin bir kurum yok Türkiye’de. Önce polisimizi, askerimizi yetiştiren okullara gideceksin. Mesleğine kabul edileceksin, asaletin tasdik olunacak. Amirlerin senin disiplinini, iradeni, soğukkanlılığını görecek. ‘Bu çocuk bu işi yapabilir’ derlerse seni kursa gönderirler. Altı ay süren o çetin eğitimden geçebilirsen, o zaman Özel Harekât saflarına katılırsın. Bu meslek bir ekmek kapısı değil, bir gönül işidir. Gönlünü koymayan bu yükü taşıyamaz.”

Hava kararmaya, bozkırın ayazı kendini hissettirmeye başlamıştı. Furkan, belindeki kılıfında saklı duran hatıralara ve zihnindeki binlerce anıya bir kez daha dokundu. Bir nişancı sadece tüfeğiyle değil, ruhuyla, zihniyle ve karakteriyle bir bütündü. Namlunun ucundaki o küçük hedef, aslında vatanın huzuru, bayrağın dalgalanması ve geride kalanların güvenliği demekti.

Köye doğru geri yürürlerken Furkan son kez arkasına döndü ve karlı dağlara baktı. Bir zamanlar o dağlarda atılan her çığlık, yapılan her hesap, çekilen her tetik, ülkenin geleceğini inşa eden sessiz birer tuğlaydı. Kimse onların adını bilmezdi, kimse yüzlerini görmezdi. Ama bilirdin ki, o karanlık dağların arkasında, görünmeden gören, duymadan duyan ve vatanı için canını bir an bile tereddüt etmeden vermeye hazır Türk nişancıları nöbet tutuyordu.

Bozkırın ortasındaki o karlı gecede, rüzgârın fısıltısı tepeye ulaşırken Furkan’ın zihninde tek bir cümle yankılanıyordu:

“Türk keskin nişancısını sadece ölüler görür. Ve en büyük zafer, rakibin sesinin çıkamadığı, vatanın huzurla uyuduğu o sessiz gecelerdir.”

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles