Kocam Yağmurda Beni Dışarı Kilitledi… Büyükannemin Tek Cümlesi Her Şeyi Bitirdi
Geceye Damga Vuran Akşam: Bir Yas ve Öfke Hikâyesi
Kocamın doğum günü partisinde o gece hayatımın en büyük utancını yaşadım. Kendi evimde, kendi ellerimle hazırladığım bir kutlamada kocam beni sağanak yağmurun altında kapının dışına kilitledi. Tek suçum metresini evimden kovmak istememdi. O ise hiç düşünmeden beni dışarı fırlattı. Ben mermer merdivenlerde tir tir titrerken salonun büyük penceresinden içeri baktığımda onların kahkahalar eşliğinde pastalar kesip hediyeler açtığını gördüm. Yaklaşık bir saat sonra siyah, son model lüks bir araba evin önünde durdu. Gözlerime inanamadım. Gelen köyden bildiğim yıllardır mütevazı yaşadığını sandığım meğer gizli bir milyarder olan nene Kumru’ydu. Arabadan indi. Beni o halde görünce bakışları sertleşti. Başını kaldırıp o görkemli eve baktı ve tek kelime söyledi. “Yıkın.” O an ne olduğunu tam anlayamadım ama az sonra olacaklar. Kocam Murat’ı Çıldırmanın eşiğine getirecekti.

Bu hikayeye başlamadan önce siz de yorumlara “Gerçek Anlar kanalını nereden izlediğinizi yazmayı, videoyu beğenip abone olmayı unutmayın. Böylece bu kanal büyümeye devam edebilir ve size daha fazla çarpıcı hikayeler anlatabilir.” O akşam o büyük evin içi tıka basa doluydu. Hava resmen bayram havasıydı. Salonun ortasındaki kristal avize göz kamaştırıyor, ışığı duvarlardaki aynalara vurup tüm odaya yayıyordu. Yumuşak bir müzik fondu akıyor. Kahkahalar, bardak şıngırtıları ve sohbet sesleriyle birbirine karışıyordu. O gece kocam Murat’ın doğum günüydü ve ben bütün günü her şey kusursuz olsun diye oradan oraya koşarak geçirmiştim. Sabahın erken saatlerinden beri ayakta olduğum için ayaklarım zonkluyordu. Catering’i kontrol ettim. Dekorasyonla ilgilendim. Masaları düzenledim.
Murat’ın takım elbisesini hazırlayıp ütüledim. Yorgunluğumu hiç saymıyor. Tek isteğim kocamın yüzündeki mutlu gülümsemeyi görmek olsun diye kendimi zorluyordum. Bu gece onun için özel olsun istiyordum. Salonun bir köşesinde elimde tepsiyle dikilmiş Murat’ın iş arkadaşlarıyla kahkahalar atarak sohbet edişini izliyordum. Üzerinde özel dikim takım elbisesi, yüzünde kendinden emin bir ifade vardı. Gören başarılı bir iş adamı sanırdı. Aslında öyleydi de ama beni içten içe kemiren bir şey vardı. Partinin başından beri Murat tek bir kez bile beni eşim diye tanıtmamıştı. Beni sanki bu eve geçici olarak tutulmuş bir hizmetçiymişim gibi sürekli ortalıkta koşturan, şarap servisi yapan, tabak toplarken göze bile görünmeyen biri gibi davranıyordu. Yanına bir bardak içecek götürdüğümde sadece başıyla belli belirsiz bir selam veriyor, yüzüme bile bakmıyordu. Sanki o evdeki tek hukukum maaşla ölçülebilirmiş gibi. İçimdeki sızıyı bastırmaya çalışıyordum. belki de çok stresli, misafirleriyle ilgileniyor diye kendimi avutuyordum. Yine de her gelen misafire güler yüzle hoş geldiniz demeye devam ettim. Bazılarının baştan aşağı süzüp küçümseyen bakışlar attığını hissediyordum. Murat’ın iş çevresindeki kadınların çoğu markalı taşlı elbiseler, pahalı takılar takmıştı. Bense yıllardır özenle sakladığım sade bir ferace ve düzgün bağladığım başörtümle dolaşıyordum.
Elimdeki en iyi kıyafet buydu. Çünkü Murat kişisel ihtiyaçlarıma ayırdığım parayı her zaman kısıtlar. Ne gerek var o kadar süse diye geçiştirirdi. Tam o sırada giriş kapısı tarafında bir hareketlenme oldu. Sanki hava bir anda değişti. Konuşmalar azaldı. Yerini hayranlık dolu fısıldaşmalara bıraktı. Kapıya döndüğümde içeri kendinden emin adımlarla giren bir kadın gördüm. Bu kadın Murat’ın aylardır adını sakladığı ama telefon mesajlarından bildiği metresi Selin’di. Üzerinde vücudunu ortaya çıkaran, ışıltılı, çok pahalı görünen bir gece elbisesi vardı. Makyajı ağır ama kusursuzdu. Saçları kuaförden yeni çıkmışçasına mükemmel toplanmıştı. Sanki bu evin, bu gecenin gerçek sahibi oymuş gibi yavaş ve gösterişli adımlarla salona doğru yürüyordu. Beni asıl yıkan ise Murat’ın tepkisiydi. Selin’i görür görmez yüzü bir anda parladı. Sabah bana bakarken bile böyle gülümsememişti. Sohbet ettiği insanları ortada bırakıp neredeyse koşa koşa ona doğru gitti. Hiç çekinmeden herkesin önünde Selin’in koluna girdi. Selin de Murat’ın koluna süzülerek sarıldı. Yan yana durduklarında dışarıdan bakan biri onların evli bir çift olduğunu sanabilirdi. İçim çekildi. Elimdeki tepsiyi daha sıkı kavradım. Parmak boğumlarımın bembeyaz kesildiğini hissettim. Kalabalığın içinden bu kez kayın validem çıktı. Yani Murat’ın annesi Feride Hanım. Normalde beni gördüğünde yüzü asılır. Ne yapsam kusur bulur beni küçük düşürmek için fırsat kollardı. Ama Selin’i görür görmez yüzü bir anda aydınlandı. Sanki yıllardır beklediği gelin adayıyla sonunda tanışmış gibiydi. Selin’i kucaklayıp yanaklarından defalarca öptü. Koluna girip onu adeta teşhir eder gibi salonun ortasına götürdü. Yüksek sesle herkesin duyacağı şekilde Selin’s güzelliğini, zarafetini, ne kadar başarılı olduğunu anlatmaya başladı. Sanki gerçek gelin oymuş. Ben bu evde fazlalık bir yabancıymışım gibi. Dünyam yavaş yavaş başıma yıkılıyordu. Bu evin resmi hanımı bendim. Murat’la evlendiğinden beri bu evi çekip çeviren, Feride Hanım hasta olduğunda başında sabahlayan, Murat işsizken bile ona destek olan, evlenmeden önce annemin bıraktığı bilezikleri satarak Murat’ın iş kurmasına yardım eden bendim. Ama bu gece kendi evimde görünmez bir gölgeye dönüşmüştüm. Murat’ın metresi olan Selinse bir kraliçe gibi el üstünde tutuluyordu. Gözlerim doldu ama o kalabalığın ortasında ağlamamak için dişlerimi sıktım. Titreyen adımlarla onlara doğru yürümeye başladım. Elimdeki tepsiyi yakındaki masaya biraz sertçe bıraktım. Çıkan metalik ses birkaç kişinin dönüp bakmasına yetti. Murat’ın yanına yaklaştım. O sırada Selin kulağına bir şey fısıldıyor. Murat kahkaha atıyordu. İkisine de baktım. Sesim titrerken ama kararlı bir tonla sordum. “Bu ne demek Murat? Bu kadın burada ne arıyor ve neden ev sahibesiymiş gibi davranıyor?” Murat önce donuk soğuk bir bakış fırlattı. Yüzündeki gülümseme bir anda silindi. Bana dişlerinin arasından “şu an rezillik çıkarma, partimi mahvetme.”
diye fısıldadı. Selin ise hafifçe kahkaha attı. O kahkaha kulağımda tokat gibi patladı. “Ben sadece sevdiğim insanın doğum gününü kutlamak istedim.” dedi nazlı bir sesle. “Bu kadar kasılmana, kıskançlık yapmana gerek yok Elif.” Onun bu pişkin sözleri sinirlerimi körükledi. Kapıyı işaret edip sesimi bilerek yükselterek, “Bu evden hemen çıkıyorsun. Burası benim evim, benim yuvam. Burada metres ağırlamam.” dedim. Müzik sustu. Konuşmalar durdu. Bütün gözler bir anda bize çevrildi. Ortam buz kesti. Kayın validem dayanamadı. Hemen araya girdi. Feride Hanım herkesin içinde beni azarlamaya başladı. “Sen ne biçim gelinsin? Misafiri böyle kovmak ayıptır. Selin senin 10 katın daha zarif, daha yakışıyor bu ortama.” diye bağırdı. Sözleri kalbimi bıçak gibi deli. Gözlerimi murata çevirdim. “Hiç mi yanımda durmayacaksın?” der gibi. Onun yıllardır uğruna emek verdiğim adam olduğunu hatırlamasını bekledim. Ama Murat’ın yüzü öfkeyle kızarmıştı. Bana bakışında sevgi yerine adeta rezil ettin beni diyen bir nefret vardı. Kolumu öyle sert kavradı ki acıdan irkildim. “Yeter artık.” diye homurdandı. Beni kalabalıktan çekiştirerek uzaklaştırmaya başladı. Tüm misafirler fısıldaşıyor. Kimse araya girmeye cesaret edemiyordu. Feride Hanım ve Selin’in dudaklarında ise sinsice bir zafer gülümsemesi vardı. Ayaklarım kayıyor, Murat’ın geniş adımlarına yetişemiyordum. En sonunda devasa ahşap giriş kapısına geldik. Dışarıda gök gürlüyor. Yağmur şiddetini yeni yeni artırıyordu. Murat ağır kapıyı sertçe açtı. İçeriye yağmurla karışmış soğuk rüzgar doldu. Bir an durup yüzüme baktı. O bakışta en ufak bir merhamet yoktu. Sonra beni itekledi. Dengemi kaybedip neredeyse merdivenlerden yuvarlanıyordum. “Selin’i kabul etmiyorsan bu evde senin yerin yok.” diye bağırdı. Eğer Selin gidecekse o zaman sen de gidersin. Cevap vermeme fırsat bırakmadan kapıyı yüzüme çarptı. Ağır ceviz kapı öyle bir gürültüyle kapandı ki sanki hayatıma konan bir infaz kararının mühürü gibiydi. İçeriden anahtarın çevrildiğini duydum. Kilit sesi bana bu evde istenmeyen biri olduğumu resmen ilan ediyordu. Bir süre olduğum yerde dona kaldım. Sonra yağmur bedenime vurmaya başlayınca kendime geldim. Soğuk kemiklerimin içine kadar işliyordu ama içimdeki sarsıntı ondan bile beterdi. Feracem, başörtüm, her şeyim saniyeler içinde sırlı sıklam oldu. Kapı kolunu çaresizce çevirmeye çalıştım. Kilit yerinden kıpırdamadı. Yumruklarımla kapıya vurmaya başladım. Boğazım yırtılırcasına, “Murat, aç kapıyı lütfen.” diye bağırdım. Gök gürültüsü, yağmurun sesi çığlığımı yuttu. İçeriden tek bir adım sesi bile duymadım. Titreyerek birkaç adım geri çekildim. Kapalı kepenk gibi duran o kapıya baka kaldım. Sonra yana salonun büyük penceresine doğru yürüdüm. Bahçe çamur içinde ayaklarımın altı kayıyordu.
Pencerenin altına geldiğimde elimi soğuk cama bastırdım. İçeride az önce kovulduğum dünyayı tüm sıcaklığıyla görüyordum. Salon yeniden canlanmıştı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi müzik tekrar çalıyor, insanlar gülüyor. Kadehler tokuşturuluyordu. Murat’ı yüzünde kocaman bir gülümsemeyle Selin’in yanında dururken gördüm. Selin eline büyük pastanın bıçakını almıştı. Murat elini onun elinin üzerine koyup birlikte pastayı kesiyorlardı. Bu bir karı kocanın yapması gereken şeydi. Bana ise sadece camın dışından seyretmek düşmüştü. Feride Hanım yanlarında alkışlar eşliğinde maşallah ne kadar yakıştılar der gibi parlıyordu. Misafirler mutlu mutlu yemeye içmeye devam ediyor. Benim hazırladığım yemekleri afiyetle tüketiyordu. Ben camın ardında soğuk ve karanlıkta donarken içeride kimsenin umurunda değildi. Ellerim camda. Sanki içeriye uzanıp o sahneyi durdurmak ister gibi. Ama güçsüzdüm. Dudaklarım morarırken gözlerim yağmurla karışık yaşlarla bulanmıştı. Düşüncelerim Murat’la evliliğimizin en başına gitti. Küçük rutubetli bir kiralık dairede yaşadığımız Murat’ın iş bulmak için motoruna benzin koyacak parayı bile bulamadığı günlere, annemden kalan bilezikleri satarken titreyen ellerimi, “Sen yeter ki başarılı ol, ben her şeye razıyım.” deyişimi hatırladım. Onun için tuzlu ekmle idare ettiğim günleri, sabahlara kadar hesap yaptığımız o sıkıntılı zamanları hepsi film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ve sonra gerçek Murat başarıya ulaşınca bana değil parıltılı bir yabancıya sarılmayı seçti. Zenginlik ve makam gözünü öyle kör etmişti ki onu zirveye taşıyan fedakarlıkları unutuvermişti. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Yağmur altında beklerken zaman ağır acı verici bir hal aldı. Sanırım bir saat boyunca oradan ayrılmadım. En sonunda dizlerimin bağı çözüldü. Olduğu yere yığıldım. Üzerimdeki kıyafetler, altımdaki zemin, her şey buz gibi. Ben ise uyuşmuş durumdaydım. Tam gözlerim kapanmak üzereyken evin önündeki yoldan güçlü bir far ışığı bahçeyi aydınlattı. Siyah, iri ve gösterişli bir araba yavaşça içeri girdi. Motor sesi neredeyse duyulmayacak kadar sakindi ama arabadan yayılan ihtişam gözden kaçacak gibi değildi. Bu tür arabalar yalnızca çok zengin iş insanlarının garajlarında bulunurdu. Araç benim oturduğum yere çok yakın bir noktada durdu. Ön kapıdan iyi giyimli bir şoför indi. Hızlıca siyah büyük bir şemsiye açtı ve arka kapıyı saygıyla açtı. Topuklu ama alçak, pahalı bir ayakkabı ıslak zemine bastı. Sonra içeriden yaşlı ama dimdik duran bir kadın çıktı.
Üzerinde kalın, şık bir palto, elinde sapı altın renginde parlayan bir baston vardı. Şoförün tuttuğu şemsiyenin altında dikildi. Bakışlarını ağır ağır bahçede gezdirip sonunda beni gördü. Gözleri bir anda büyüdü. Yanıma doğru aceleyle yürüdü. Eteklerine sıçrayan çamuru umursamadan yanıma çömeldi. Yüzüme baktığımda kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. O çehreyi çocukluğumdan beri tanıyordum. Nene diye içimden geçirdim. Bu köyde yaşayıp kendi halinde basit bir çiftçi sandığım nenem Kumruydu. Dizlerinin yaşını aldırmadan çamurlu zemine çöktü. Ellerini yüzüme koydu. Ellerinin sıcaklığı buz kesmiş yanağımı kavradı. Gözlerinde hem panik hem öfke vardı. “Elif kuzum” dedi titreyen sesiyle “bu ne hal?” Konuşmaya çalıştım ama dudaklarım çözülmüyordu. Kumru nene paltoyu sırtından çıkarıp titreyen bedenime sardı. Şoför ve arkadan gelen iki iri yapılı koruma yanımıza koştu. Nene elini kaldırıp onları durdurdu. Önce eve baktı. Bizim bulunduğumuz yerden salonun büyük penceresi net şekilde görünüyordu. İçerideki kahkahalar, ışıklar ve mutluluk beni dışarı fırlatan insanların hala kutlama yapıyor oluşu tek bir karede birleşmişti. Nene o manzaraya bakarken yüzündeki yumuşak ifade giderek sertleşti. Çenesi sıkıldı, gözleri çelik gibi keskinleşti. Az önce beni şefkatle sarmalayan kadın gitmiş, yerini yıllarca insan yönetmiş, gücünün farkında olan bambaşka bir kadın almıştı. Bastonuna dayanarak ağır ağır ayağa kalktı. Evin girişine doğru bastonun ucuyla işaret etti ve yanındaki korumaya dönüp sadece bir kelime söyledi. “Yıkın.” O kelimenin ağırlığı yağmurun gürültüsünü bile bastırdı. Korumalar aynı anda başlarıyla saygıyla eğilip onayladılar. Kumru nene tekrar bana döndü. Gözleri yeniden yumuşadı. “Artık yalnız değilsin kızım” der gibi baktı. Sonra şoföre beni kaldırması için işaret etti. Şoför beni büyük bir dikkatle ayağa kaldırdı. Sanki porselen bir vazo taşıyormuş gibi nazikti. Hep birlikte evin ön kapısına doğru yürümeye başladık. Üzerimizdeki şemsiye yağmurdan bizi korurken önde yürüyen altı koruma ağır ritmik adımlarla kapıya yöneldi. Kapının önüne vardıklarında içeri haber verme gereği bile duymadan korumalardan biri ağır ceviz kapıyı tek hamlede öyle bir tekmeledi ki kilit yerinden fırladı. Kapı gürültüyle duvara çarparak açıldı. İçerideki sıcak hava bir anda dışarıdaki soğukla karıştı. Salonun içindeki herkes donup kaldı. Müzik apar topar kapatıldı. Kahkahalar boğazlara dizildi. Misafirler içeri giren siyah takım elbiseli, iri yapılı adamları görünce şaşkınlıkla geriye çekildiler. Kadehler orta havada kaldı. Bazıları şaşkınlıktan elinden bardağını düşürdü. Murat tam o sırada Selin’e ikinci pasta lokmasını uzatmak üzereydi. Elindeki çatal yere düştü. Selin panikle Murat’in arkasına saklandı. Yüzündeki rujlar bile gerildi. Feride Hanım öyle afallamıştı ki gözleri fal taşı gibi açılmış halde kaldı. İlk toparlanan Murat oldu. Öfkeyle ileri atıldı. “Siz kimsiniz? Burası benim evim. Ne hakla kapımı kırıyorsunuz? Hemen polise haber vereceğim.” diye bağırdı. Ama korumaların hiçbiri yüzüne bile bakmadı. İçeri girip salonun kritik noktalarına yerleştiler. Misafirlerle kapı arasında bir hat oluşturdular. Adeta canlı bir bariyer. Murat içlerinden birine omuz atmaya kalktı.
Koruma tek hareketle kolunu itti. Murat geriye doğru sendeleyip neredeyse yemek masasının üzerine düşüyordu. Tam o anda kumru nene içeri girdi. Bastonunun mermer zeminde çıkardığı toks ses salonda yankılandı. Tak tak. Her adımında etrafa farklı bir ağırlık yayıldı. Ben şoförün kolunda sırlı sıklam kıyafetlerimden hala yere su damlarken nenenin birkaç adım gerisinde yürüyordum. Saçlarım başörtümün altından dağılmış, yüzüm bembeyaz kesilmişti. Dudaklarım morarmış, titriyordum. Murat’ın yüzü önce öfke, sonra şaşkınlık, sonra küçümseyen bir ifadeye döndü. Belli ki Kumru neneği tanımış ama onu hala köylü yaşlı kadın kategorisinde görüyordu. Feride Hanım da alaycı bir kahkaha patlatıp “Kim geldi sanmıştım. Meğer eski köylü nenesi gelmiş Elif’in.” diye bağırdı. Nene’ye dönüp köyden buraya kadar dilenmeye mi geldin? Yemek artıklarını mı istiyorsun? diye hakaret etti. Selin de bu laflara kıkırdayarak eşlik etti. Durumun ciddiyetini hala kavramamışlardı. Kumru nene salonun ortasında durdu. Başını yavaşça kaldırıp Murat’a, Feride Hanı’a, Selin’e sırayla baktı. Gözleri öyle keskin, öyle soğuktu ki kimsenin bir şey söylemeye mecali kalmadı. Bastonunu bu kez bilerek sertçe yere vurdu. Çıkan ses o kahkahaları bir anda susturdu. Sakin ama buz gibi bir sesle, “Ben buraya bir şey istemeye gelmedim.” dedi. “Ben buraya hak etmeyenlerin elinden onlara emanet edilen her şeyi geri almaya geldim.” Murat alayla güldü. “Bu ev benim. Sizin neyiniz var ki benden bir şey alacaksınız? Elif, şu neneni al da gezinize git. Yoksa güvenliği çağırırım.” dedi. Feride Hanım da, “Bu evin zeminine yağmur suyuyla pislik bulaştırdınız. Çıkın gidin.” diye ekledi. Korumalardan biri öne doğru hamle yapacakken, Kumru nene elini kaldırıp durdurdu. “Önce bana dönüp başörtümü düzeltti. Sakin ol kızım. Bu gece adalet yerini bulacak.” diye fısıldadı. Sonra korumalara bakıp gözleriyle işaret verdi. O işaret aynı zamanda yıkın emrinin ikinci aşamasıydı. Bir koruma doğum günü pastasının bulunduğu masaya doğru yürüdü. Kimse ne olduğunu anlamadan pastayı itip yere devirdi. Kat süslü pasta büyük bir gürültüyle yere çakıldı. Krema, kek parçaları mermer zemine yayıldı. Selin çığlık attı. “O pasta kaç bin liraydı” diye bağırdı. Başka bir koruma büyük yemek masasının ucundan beyaz örtüyü tek bir hamlede aşağı çekti. Tabaklar, kristal bardaklar, çorba kaseleri, ısıtıcıların içindeki yemek kapları havada uçuşup yere çarptırken salon kırılan camların ve metal kapların sesiyle doldu. Misafir kadınlar korkuyla çığlık atıp kenara kaçıştı. Kimisi elbisesini, kimisi ayakkabısını kurtarma telaşındaydı. Balon süslemeleri yırtıldı. İthal çiçek aranjmanları darmadağın edildi. Murat ileri atıldı. “Durun deli misiniz siz?” diye bağırdı. Ama korumalar onu adeta yok sayıyordu. Feride Hanım sinirden çileden çıktı. “Siz kimsiniz de benim salonumu bu hale getiriyorsunuz? Köyden gelmiş bir kambur nine misin sen?” diye kumru nene’yi saldırdı sözlü olarak. Nene ise hala dimdik ayakta bir komutan edasıyla etrafı izliyordu. Bu daha başlangıçtı. Elini çantasına uzatıp ince bir telefon çıkardı. Birkaç dokunuşla bir mesaj gönderdi. Birkaç saniye sonra salonun avizesi hafifçe titreştikten sonra bütün ana ışıklar söndü. Geriye sadece loş acil çıkış ışıkları ve dışarıdan çakan şimşeklerin beyaz parıltısı kaldı. Karanlıkta panik büyüdü. Misafirler çıkış kapısına doğru birbirini ite kaka koşmaya başladı. Kimse artık Murat’ın doğum gününü, statüyü, gösterişi umursamıyordu. Herkes can derdindeydi. 10 dakika dolmadan salon bomboş kaldı. Lüks arabalar birer birer siteden çıkarken Murat’ın iş çevresinden kimse yanına yaklaşma cesareti bulamadı. Riske girmek istemiyorlardı. Geride sadece biz kaldık. Ben Kumru Nene, Korumalar ve karşı tarafta şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyen Murat, Feride Hanım ve Selin. Murat şimdi o darmadağın salonun ortasında duruyor. Yıkılmış pastaya, kırılmış bardaklara devrilmiş çiçeklere bakıyordu. Aylarca, belki de yıllarca insanların gözünü kamaştıracak bir parti. diye hayalini kurduğu o gece enkaza dönmüştü. Bir anda başını kumru neneye çevirdi. Gözleri nefretle doluydu. Birkaç adım öne çıktı. “Hepsinin hesabını soracağım. Eşyalarımı kırdınız. Evime zorla girdiniz. Sizi mahkemeye veririm. Hapse attırırım.” diye bağırdı. Kumru Nene hafifçe gülümsedi. Ama bu gülümseme sıcak değil, küçümseyiciydi. Yavaşça deri koltuğa doğru yürüdü.
Murat’ın her akşam emirler yağdırdığı o pahalı İtalyan koltuğa üzerine zarifçe oturdu. Bacak bacak üstüne atıp bastonunu yanına koydu. Artık o evin gerçek sahibi oymuş gibi bir hava vardı üzerinde. O sırada bizimle birlikte gelen sağlık görevlisi yanıma gelip üzerime battaniye örttü. Ateşimi ölçtü. Sıcak bir içecek uzattı. Yıllardır evin gelini olmama rağmen hiç insan yerine konmadığım bu evde ilk kez gerçek bir insana yakışır muameleyi görüyordum. Kumru Nene çantasından lacivert bir dosya çıkarıp masaya fırlattı. “Önce şunu oku da sonra kime dava açacağını bir daha düşün.” dedi Murat’a. Murat tereddütle dosyayı açtı. Sayfaları çevirdikçe yüzü bembeyaz kesildi. Ellerindeki titreme artıyor. Alnında soğuk ter damlaları beliriyordu. Selin merakla yanından eğilip baktı. Onun da yüzündeki tüm renk çekildi. Feride Hanım dosyayı sinirle kapıp okumaya başlayınca o da olduğu yere çöktü. Çünkü dosyada yazan bu evin tapusunun kimin üzerine kayıtlı olduğunu açıkça gösteriyordu. Murat’ın değil, Kumru Grup adına kayıtlı bir şirketin. Ayrıca Murat’ın müdürü olduğu şirketin yine aynı holdingden aldığı milyonlarca liralık krediyi ödeyememesi nedeniyle tüm varlıklarının hacz edildiğine dair belgeler vardı. ve Kumru Grupun tek sahibi karşılarında oturan az önce köylü dilenci dedikleri Kumru neneydi. Kumru Nene sakin bir sesle konuşmaya başladı. “Yıllar önce Murat’a yatırım yapılması için aracı şirketlere talimat veren kişinin kendisi olduğunu anlattı. Sırf sen mutlu ol diye sırf torunum Elif rahat bir hayat yaşasın diye yaptım bunları.” Dedi. “Ben köyde yokluk çekerken paramı şehrin işine yatırdım. Beklediğim tek şey torunuma sadakat ve saygıydı. Sen ne yaptın onu aldattın. Evinden kovdun. Yağmur altında ölüme terk ettin. Bugüne kadar sana verdiğim her şey bir kalemde geri alınır. İşte alındı.” diye ekledi. Murat dosyayı yere düşürdü. “Bu gerçek olamaz. Sen sadece köyde yaşayan fakir bir ninesin.” Diye sayıkladı. Kafası almıyor, kabullenmek istemiyordu. Feride Hanım az önce hakaret ettiği kadının ayaklarına kapanmaya kalktı. “Kusura bakma ben bilmiyordum. Sen meğer ne kadar büyük bir iş insanıymışsın. Damadımıza destek oldun. Biz nankörlük ettik.” diye yalvardı. Korumalar onu colundan geri çekti. Selin arka tarafa doğru sinsice süzülüp kapıdan sıvışmaya çalıştı. Ama kumru nene bunu fark etti. “Kimse çıkmıyor. Hesap bitmeden buradan adım yok.” dedi tok bir sesle. Sonra ayağa kalkıp Murat’ın tam karşısına dikildi. “Bu ev içindeki tüm eşyalar, garajdaki arabalar, şirket adına alınmış her şey şu andan itibaren hacizli. Senin bu evdeki tek hakkın şu an üstünde taşıdığın kıyafet. İlk ve son kez söylüyorum. 10 dakikanız var. Sadece üstünüzdekiyle bu evden çıkacaksınız. Çantaya, kasaya, ziynet eşyalarına dokunmak yok. 10 dakika dolduğunda hala bahçede olursanız seni benim torunumu kapının önüne attığın gibi dışarı fırlatırlar. Anlaşıldı mı?” Murat panikle, “Bu kadar da olmaz. Sen böyle yapamazsın.” diye karşı çıkmaya çalıştı. “Bu evi ben yaptım.” diye bağırdı. Kumru nene bir kez daha bastonunu yere vurdu. “Bu evi senin imzanla benim paramla yaptık. Paramı geri aldım. Ev de benim. 10 dakika.” dedi ve bileğindeki altın saate baktı. Murat son bir umutla bana döndü. Gözlerinde yıllardır görmediğim bir acizlik vardı. “Elif, ne olur bir şey söyle. Biz karı kocayız. Sen de çok ileri gidiyorsun.” dedi. Titrek bir sesle. Ona uzun uzun baktım. Yüzünde kapıyı yüzüme çarpan o adamdan eser yoktu
. Karşımdaki her şeyi kaybetmek üzere olan bir yabancıydı artık. İçimdeki sevgi o kapı yüzüme çarpıldığı anda ölmüştü. Yüzümü çevirdim. Tek kelime etmedim. Süre işlemesine başladı. Murat odalara koşup en azından cüzdanını, telefonunu, bir miktar nakit parayı kurtarmaya çalıştı. Ancak yatak odasının kapısında iki koruma duruyordu. “Talimat açık. İçeri giremezsiniz. İçerideki her şey artık şirketin malı.” dediler. Garajdaki arabaların anahtarını almaya kalktı. Daha anahtara uzanmadan koruma onu aldı ve cebine koydu. Feride Hanım benim ayaklarıma kapanıp, “Elif, ben o gece ne dediğimi bilmiyordum. Sinirime geldi. Yalvarırım annen yaşında kadınım. Sokakta ölürüm ben.” Diye ağladı. Ama ben yalnızca sakin bir sesle “Benim sokakta ölmemi göze aldığınız gece içeri girmeme izin vermediniz. Aile dediğiniz şey yağmurun altında titreyeni kapıdan içeri almaya korkmaz.” Dedim o an onun susmaktan başka çaresi kalmadı. Selin ise daha kurnaz davranmaya çalıştı. Yan kapıdan elindeki çantaya sakladığı takıları da alarak kaçmak isterken koruma çantasını elinden aldı. İçinden Feride Hanım’ın altın bilezikleri, yüzükleri, kolyeleri birer birer yere saçıldı. Feride Hanım’ın yüzündeki ifade hayal kırıklığıyla çarpıldı. Az önce ideal gelin dediği kadın fırsatını bulmuşken evi soymaya kalkmıştı. 10 dakika dolduğunda kumru nene bastonunu bir kez daha yere vurdu. Korumalar Murat’ı, Feride Hanım’ı ve Selin’i nazik ama çok kararlı bir şekilde kapıya doğru yönlendirdiler. Murat kapının pervazına tutunmaya çalıştı. “Elif” diye bağırdı ama korumaların gücü karşısında yapabileceği bir şey yoktu. Üçü birden az önce beni fırlattıkları o kapıdan dışarı çıkarıldılar. Dışarıda hala yağmur yağıyordu. Onlar mermer basamaklara düştüklerinde kapı yine aynı gürültüyle kapandı. Bu kez içeride ben vardım. Dışarıda onlar. İçeriden kilidin çevrildiği sesi geldi. Murat kapıyı yumrukladı. Bağırıp çağırdı. Ama bu defa kimse cevap vermedi. Ben içeride salonun bir köşesindeki koltuğa oturmuş yavaşça ağlıyordum. Bu gözyaşları bir evliliğin bitişine değil üzerimden atılan bir yüke yıllarca taşımak zorunda kaldığım bir zulmün nihayete ermesineydi? Kumru nene omşuma elini koydu. “Artık yeni bir hayat başlıyor.” dedi. Evde çalışan hizmetçiler şimdi neneye saygıyla eğiliyor, onun talimatları doğrultusunda ortalığı toplamaya başlıyorlardı. Nene Murat’a ait bütün kişisel eşyaların ya yakılmasını ya da bağışlanmasını söyledi. “Bu evde onlardan tek bir iz bile kalmayacak.” dedi. Dışarıda ise Murat, Feride Hanım ve Selin yağmurun altında karanlık bahçede ne yapacaklarını bilemez haldeydiler. Şık kıyafetleri birkaç dakika içinde sırlı sıklam oldu. Topuklu ayakkabılar çamura saplandı. Pahalı kumaşlar tenlerine yapıştı. Az önce başkalarını küçümseyen halleri yok olmuş, yerini çaresiz, titreyen bedenler almıştı. Site ışıkları kısılmış, bahçedeki aydınlatmalar kapanmıştı. Yalnızca şimşek çakınca siluetleri görünüyordu. Misafirlerin son arabası da uzaklaştığında Murat yanında ne bir arkadaş ne arayabileceği biri olduğunu fark etti. Onu arayıp soran yoktu. Herkes zenginliğinin bittiği anda kendisinden de uzaklaşmıştı. İçten içe ilk kez gerçek anlamda yalnız olduğunu hissetti. Elini cebine attı. Belki küçük bir miktar para kalmıştır. Cebinde hiçbir şey bulamadı. Öfkeyle içinden “bunu da Selin çalmıştır.”
diye geçirdi. Yağmur altında kavga etmeye başladılar. “Selin, sen beni rezil ettin. Sen yüzünden her şeyimi kaybettim.” diye Murat’a bağırdı. Murat, “Sen de annemin takılarını çaldın. Sen olmasan bu kadar ileri gitmezdi.” diye karşılık verdi. Bir taksi yanlarından geçerken Selin el kaldırıp durdurdu. Murat da içine binmek istedi ama Selin onu itti. “Ben dilenciyle aynı arabaya binmem.” dedi. Elbisesinin gizli cebine sakladığı kartıyla taksiye bindi ve Murat’ı yağmurun altında bırakıp hızla uzaklaştı. Murat gitmekte olan aracın arkasından baka kaldı. Tıpkı bir zamanlar beni kapının önünde bırakıp içeri döndüğü gibi o da şimdi terk edilmişti. O geceyi annesiyle birlikte bir parkta banka kıvrılarak geçirdiler. Sabah güneşinin yakıcı sıcağı yüzüne vurduğunda Murat uyanırken gecenin yalnız bir kabus olmadığını anladı. Yandaki bankta gece boyunca titreyen Feride Hanım yatıyordu. Makyajı akmış, saçları darmaadağındı. Üstündeki kıyafetler kir içinde kalmıştı. Murat’ın geçmişteki o gösterişli hayatından geriye hiçbir şey kalmamıştı. Yine de içten içe şöyle düşündü. “Ben hala şirketin direktörüyüm. Maaşım var. Ofise gider, durumu düzeltirim. Bankaya uğrar, hesaplarıma bakarım. Umutsuzluğa kapılmamak için kendini bu hayale tutturdu.” Kendi üzerinde kalan son düzgün kıyafetleriyle annesini de yanına alıp yürüyerek ofisin bulunduğu gökdelenin yolunu tuttu. Plazanın önüne vardıklarında daha lobiye adım atamadan güvenlik görevlileri önlerini kesti. Normalde her sabah saygıyla selam veren o görevliler şimdi karşılarında sanki yabancı ve istenmeyen biri varmış gibi sert bir ifadeyle dikiliyorlardı. “Murat tanımıyor musunuz beni? Ben Murat bu şirketin direktörüyüm.” diye çıkıştı. Güvenlik görevlilerinden biri masanın üzerinde duran bir yazıyı gösterdi. Şirket içi yazışmadan bir duyuruydu bu. “Murat’ın şirkete verdiği büyük zarar ve etik dışı davranışları nedeniyle sabahtan itibaren işten çıkarıldığı, bina girişine kesinlikle alınmayacağı hatta fotoğrafının güvenliğe iletilip binaya girmesinin yasaklandığı” yazıyordu. Altında Kumru Grup üst yönetiminin imzası vardı. Murat’ın dizlerinin bağı çözüldü. “Eşyalarımı almam lazım. Odamdaki kişisel şeylerimi.” diye mırıldandı. Görevli, “Odanız mühürlendi. Savcılık ve şirket denetimi tarafından inceleniyor. İçerideki her şey inceleme bitene kadar delil niteliğinde.” dedi. Murat’ı ve annesini plazanın döner kapısından dışarı çıkmaya mecbur ettiler. Geriye dönüp bakacak yüzü kalmamıştı. Son çare olarak bankaya gitti. Belki kişisel hesabında kalan bir miktar para vardı. Müşteri temsilcisine kimliğini gösterip kartını kaybettiğini, hesabından para çekmek istediğini söyledi. Görevli sisteme baktı. Yüz ifadesi un ufak oldu. “Maalesef bütün hesaplarınız hakkında açılmış hukuk süreci nedeniyle geçici olarak dondurulmuş durumda.” dedi. Alacaklı kurum Kumru Gruptan gelen resmi yazıya göre hesabınızdan çekim yapılamıyor. Murat bankadan çıktığında kalabalığın ortasında ayakta zor duruyordu. Sonra cebine attığı elini içindeki gizli bölmeden bir miktar para çıkarmaya yöneltti. Yıllar önce acil durum için koyduğu paranın yerinde yerler estiğini fark etti. O an dün gece Selin’in panik içinde ona sarılışını, ellerinin ceket ceplerinde gezinişini hatırladı. Son parası da ondan gitmişti. Akşama doğru üzerinde kalan son düzgün ceketini bir bit pazarında yok bahasına satıp o parayla annesiyle birlikte şehrin kenar mahallelerinden birinde nemli, küf kokulu küçücük bir gece kondu dairesi kiraladılar. Haftalık ödemeyle verilen tavanı teneke, duvarları kararmış bir yerdi burası. Feride Hanım tiksintiyle içeri bakıp, “Ben burada kalamam.” diye bağırdı ama başka seçenekleri yoktu. Onların bu düşüşü sürerken benim hayatım bambaşka bir yöne savrulmuştu. Kumru nene beni şehrin dışındaki görkemli malikanesine götürdü.
Etrafı çam ağaçları ve bakımlı bahçelerle çevrili, kocaman sakin bir evdi bu. Sabahları kuş sesleriyle uyanıyor, geceleri kimsenin bağırmadığı, azarlamadığı güvenli bir ortamda uyuyordum. Hizmetçiler bana hanımefendi diye hitap ediyor. Neye ihtiyacım var diye soruyor. En ufak bir isteğimi bile önemseyerek yerine getiriyorlardı. Ama Kumru Nene beni sadece şımartmak için yanına almamıştı. “Gözyaşıyla hayat değişmez.” Dedi bir akşam karşılıklı oturup çay içerken. “Güçle değişir, bilgiyle değişir.” Artık kendini koruyacak gücü senin elde etmen gerek. Böylece Kumru Grup tüm işleyişini, yatırımlarını, şirket yapısını bana öğretmeye başladı. Başta kendimi çok yetersiz hissettim. Yıllarca evde, mutfakta, pazarda faturalarla boğuşarak yaşamıştım. Bir holding yönetmek, milyonlarca liralık projelerle ilgilenmek bana hayal gibi geliyordu. Ama Nene her düşüşte elimden tutup kaldırdı. “Senin kanında bu var. Sadece kimsen fırsat vermedi.” dedi. Günler geçtikçe tablo değişmeye başladı. Ev kıyafetlerim yerini zarif, modern, tesettür iş kıyafetlerine bıraktı. Toplantılara uygun kesimde, vücuda uygun ama asla gösterişe kaçmayan takım elbiseler giyiyor, başörtümü özenle bağlıyordum. Hafif, profesyonel bir makyajla yüzümde yıllardır görmediğim bir güven belirdi. O büyük gün geldiğinde yani Kumru Grup genel müdürü olarak ilk kez plazaya adımımı attığımda lobideki herkes bir anda susup bana baktı. Girişte yönetim kurulu başkanı ve genel müdür Elif Demir yazılı plaket asılıydı. İnsanlar saygıyla başlarını eğiyor, gözlerinde hem merak hem hayranlık okunuyordu. Toplantı odasında yatırımcıların karşısına geçtiğimde artık korkmuyordum. Konuştukça, karar aldıkça içimde bambaşka bir elfinin doğduğunu hissediyordum. Basın da bu değişimi fark etti. Çok geçmeden köyde büyüyen genç kadın dev holding’in başına geçti. Tarzı manşetler, gazeteleri, dergileri süslemeye başladı. Televizyon programlarında benimle röportajlar yapılıyor, başarım konuşuluyordu. Bir gün Murat köşe başındaki ucuz bir kahvehanede inşaatlarda hamallık yapmaktan yorulmuş, yağmurdan kaçıp içeri sığınmış halde otururken duvardaki eski tüplü televizyonda benimle yapılan bir röportajı izledi. Saçları yağ içinde, sakalları uzamış, üstü başı kir içindeydi. Ekrandaki ben ise dimdik oturuyor. Kendinden emin cümleler kuruyor. Şirket planlarını anlatıyordum. Aklımdan geçen belliydi. Belki hala bir şansım vardır. Belki Elif beni affeder. Ertesi gün cebindeki son bozuklukları toplayıp Kumru Grup gökdelenine yine gitmeye cesaret etti. Bu kez kapıdan içeri girip resepsiyona ulaşmayı başardı. Kirli, yıpranmış kıyafetleri içinde resepsiyonun başındaki genç kadına, “Ben Elif’in kocasıyım. Onunla konuşmam lazım.” dedi. Resepsiyon görevlisi onu baştan aşağı süzüp yüzünde saklayamadığı bir iğrenme ifadesiyle güvenliği aradı. “Burada kendini müdür hanımın eşi sanan bir rahatsız var.” dedi. Intercom’dan Murat itiraz etmek istedi. Bağırıyordu ama çok geçmeden üç güvenlik görevlisi kollarına girip onu dışarı çıkardı. O basamaklardan yuvarlanır gibi inerken, “Elif, Elif, ben Murat.” diye bağırıyordu. Sesini duyan var mıydı bilmiyordu. Tam o sırada bina önüne siyah lüks bir araba yanaştı. Kapı açıldı. Ben indim. Yanımda asistanım ve korumalarım vardı. Tam içeri yürüyecekken Murat’ın sesi bir kez daha duyuldu. “Elif, ne olur dinle beni.” Güvenlik onu zaptetmeye çalışırken ben o tarafa dönüp göz göze geldim. Onun gözlerinde yalvarış, perişanlık, pişmanlık vardı. Benim gözlerimde ise hiçbir şey yoktu. Ne nefret, ne sevgi, ne acıma. Sadece artık seninle hiçbir bağım kalmadı diyen bir boşluk. Kısa bir an baktım. Sonra başımı çevirip plazanın içine doğru yürümeye devam ettim. Kapı otomatik olarak kapandı. Aramızdaki cam duvar zaten çoktan kopmuş bağın sembolü gibiydi. Aradan zaman geçti.
O sıralarda Murat’ın kiraladığı o rutubetli gece kondua Feride Hanım’ın sağlık durumu hızla kötüleşiyordu. Doktorun yazdığı ilaçları alacak paraları yoktu. Murat’ın her gün pazarda çalışıp kazandığı 3 be kuruş kiraya ve karın doyurmaya bile zor yetiyordu. Gece kondu mahallesinin dar pis kokulu sokağında hayat artık dayanılmaz hale gelmişti. Bir gün sokakta alışılmadık bir sessizlik oluştu. Ardından bizim daracık sokağın başında siyah bir sedan araba göründü. Etrafındaki çocuklar, “Vay be ne arabası bu” diye koşuşturdu. Araba yavaşça bizim kaldığımız eski evin önünde durdu. Kapı açıldığında yine ben indim. Yanımda iki koruma, arkada şoförüm vardı. Murat kapının eşiğinde oturmuş, avuçlarındaki bozuklukları sayıyordu. Beni görünce irkildi, ayağı fırladı. Feride Hanım da içeriden sürünerek neredeyse kapıya kadar geldi. İkisi de ben yaklaşınca yüzlerinde tuhaf bir umut belirdi. Sanki beni eski hayatlarına geri döndürecek bir merhamet kapısı gibi gördüler. Ben ise onlara belli bir mesafede durdum. Koruma ilerleyip elindeki zarfı Murat’a uzattı. Murat zarfı titreyerek açtı. İçinden aile mahkemesinin mühürlü boşanma evrakları çıktı. Sayfa sayfa okudukça gözleri büyüdü. Orada evlilik boyunca yaptığı tüm hatalar yazılıydı. Eşini ihmal, fiziksel ve psikolojik şiddet, aldatma, her bir madde bir hatırlatma tokadı gibiydi. “Sakin bir sesle bunu imzalamanı istiyorum.” Dedim, “Bu evlilik çoktan bitti. Sadece resmi olarak da bitmesini istiyorum. Adımın seninle aynı yerde anılmasını istemiyorum.” Sözlerimde öfke yoktu ama bir daha geri dönüş ihtimali de yoktu. Feride Hanım hemen gözyaşlarına boğuldu. “Elif kızım yapma. Biz aileyiz. Ben pişmanım. Ne olur bizi bırakma. Ben senin ayağını öpeyim. Yeter ki eski halimize dönelim.” Diye bağırdı. Onun o haline baktım. Sonra aklıma yağmurun altında, kapının önünde beklediğim o gece geldi. “Aile, yağmur altında donmak üzere olanı içeri almaktan korkmaz” dedim içimden. O an kalbimdeki son yumuşak nokta da kayboldu. Çantamdan küçük beyaz bir zarf çıkarıp kapının önündeki eski sandalyenin üzerine bıraktım. “Bu zekat ve sadaka” dedim, “Ne tazminat, ne nafaka, ne de bir vefa göstergesi. Sadece insan olarak sıkıntı çeken bir yaşlı kadına ve oğluna son yardımdır. İçinde birkaç gün karnınızı doyurup ilaç alabileceğiniz kadar para var. Bundan sonra ise hayatınızdan tamamen çıkıyorum.” Arkamı dönüp arabaya yöneldim. Murat arkamdan bir şeyler söylemek istedi ama dudaklarından çıkacak sözlerin artık hiçbir anlamı kalmamıştı. Arabaya bindim. Kapı kapandı. Onları dar kapının önünde çökmüş ağlarken bıraktım. Boşanma davasının görüldüğü gün hava yine kapalıydı. Mahkeme salonunda ben avukatlarımla birlikte sakin bir şekilde otururken Murat tek başına bitkin halde karşı sırada duruyordu. Hakim dosyayı inceledi. Tanıkları dinledi. Karar çok netti. Evlilik bitmişti. Murat evlilik süresince mal rejimine katkı sağlamadığı ve aksine beni maddi manevi zarara uğrattığı için herhangi bir hak iddia edemiyordu. Mahkeme çıkışında beni yakalamaya çalıştı ama ben arabaya doğru yürümeye devam ettim. “O Elif ne olur” diye seslenirken kapı yüzüne kapandı. Bu hayatımızdaki son kapanan kapıydı. Boşanma kararından kısa süre sonra kirayı da ödeyemeyen Murat’la Feride Hanım kaldıkları gece kondudan çıkarıldılar. Ev sahibi eşyalarını sokağa fırlattı. Birkaç eski battaniye, yıpranmış kıyafet, birkaç tabak. Hepsi ıslak kaldırım üzerine saçıldı.
Yağmur bir kez daha bastırdı. Gökyüzü sanki o geceyi tekrar sahnelemek istiyordu. Bir dükkanın kapalı kepenginin önünde Murat annesini sarıp sarmalamaya çalışıyor, ikisi de tir tir titriyordu. Yoldan geçenler en fazla birkaç saniye bakıp sonra kafalarını çeviriyor, kendi derdine koşuyordu. O ana kadar Murat’ın beni yağmurda bırakırken aklına bile gelmeyen o duygu şimdi tüm ağırlığıyla çöktü içine. Utanç. Tam o sırada yoldan daha önce de gördüğünüz o siyah Rolls-Royce ağır ağır ilerleyerek geçti. Yağmurdan dolayı trafik yavaş akıyordu. Araba neredeyse onların tam önünde duracak kadar yavaşladı. İçerideki camlardan sıcak sarı bir ışık sızıyor. Dışarıdaki gri ve ıslak dünyayla keskin bir tezat oluşturuyordu. Murat başını kaldırdığında o camın arkasında beni ve kumru neneyi gördü. İçeride sıcak koltuklarda oturmuş, çayımızı yudumluyor, bir şeyler konuşuyorduk. Ben gülümseyerek nenenin anlattığı bir anıyı dinliyor, bazen kahkaha atıyordum. Yüzümde huzur, gözlerimde geleceğe dair bir ışık vardı. Yanımda oturan kumru nene ise bana gururla bakıyor, elimi sevgiyle okşuyordu. Araba yeniden hareket etti, ışıklar uzaklaştı. Ben dışarı bile. Murat’ı ve Feride Hanım’ı görmedim. Görsem de artık hiçbir şey değişmeyecekti. Geçmişin kapısı çoktan kapandı. Murat dizlerinin üzerine çökerken yağmur damlalarıyla gözyaşları birbirine karıştı. Feride Hanım’ın gözlerinde de artık ne isyan ne kibir kalmıştı. Sadece boşluk vardı. Bir zamanlar Kumru nenenin evin önünde yağmur altında bana bakarak verdiği o tek emir en sonunda tam anlamıyla yerine gelmişti. “Yıkın.” Ve o emir Murat’ın hayatını gerçekten yerle bir etmişti. Geriye ne ev, ne para, ne itibar, ne de geri dönebileceği bir yuva kalmıştı. Sadece geri alınması imkansız bir pişmanlık ve darmadağan bir hayat. Yeah.