Eski kocamın asistanı fısıldadı: “Buraya saklan, sana bir şey göstereceğim…” Şok oldum
Eski kocamın asistanı fısıldadı: “Buraya saklan, sana bir şey göstereceğim…” Şok oldum
Sadece bir ay önce genel müdürlük koltuğuna oturan kocam terfi eder etmez beni boşayıp evden kovdu. Böylece 5 yaşındaki kızımızı doyurabilmek için mecburen kendi şirketinde temizlik görevlisi olarak çalışmaya başladım. Her gün neredeyse istisnasız onun sekreteri Selin’i koridordan ya da toplantı odasının önünden geçerken ağlarken görüyordum. Bir gün büyük toplantı salonunu temizlerken Selin yanıma sokulup fısıldadı: “Buraya saklan. Bugün gizli bir toplantıları var. Gerçekleri kendi kulaklarınla duyman lazım.”

Duyduklarımla şok oldum. Sanki kanım dondu. Bu arada hikayeye tam başlamadan önce yorumlara “Gerçek anlar ailesinden bizi hangi şehirden izlediğinizi yazmayı, videoyu beğenip kanala abone olmayı unutmayın ki bu hikayeler daha çok insana ulaşsın” diye yazdım. Alkış sesleri hala Murat’ın kulaklarında yankılanırken lüks villasının kapısından içeri adımını attı. Üzerindeki pahalı takım elbise hala tertemizdi ve yüzünde gizlemeye bile çalışmadığı o kibirli zafer gülümsemesi vardı. Bugün hayatının en büyük günüydü. 10 yıldır çalıştığı dev inşaat ve gayrimenkul şirketinde nihayet genel müdürlük koltuğuna oturmuştu. Dünyanın artık ayaklarının altında olduğuna emindi. Ama o gülümseme kapıda onu karşılayan Elif’i görmez yüzünden silindi. Elif’in elinde yalnızca bir bardak su, üzerinde solmuş desenli ev elbisesi ve her zamanki pratik ev tipi başörtüsü vardı. Bu manzara Murat’ın içinde tuhaf bir tiksinti uyandırdı. Ona göre Elif artık silinmesi gereken yoksulluk günlerini hatırlatan eski bir fotoğraf gibiydi. Bir zamanlar birlikte kuruş hesabı yaptıkları, kira yetiştirmeye çalıştıkları, pazardan artan sebzeleri topladıkları o eski günlerin simgesiydi. Oysa şimdi Murat kendini şık kokteyllere, iş yemeklerine yakışacak seviyeli bir eşe layık görüyordu. Tek kelime etmeden Elif’in uzattığı bardağı eliyle itti. Bardak mermer zemine düşüp paramparça oldu. Cam kırıklarının sesi salonda oyuncak bebekler ile oynayan 5 yaşındaki kızları Zeynep’i yerinden sıçrattı. Elif irkildi. Kocasının bu beklenmedik öfkesine anlam veremeden kocaman açılmış gözlerle yüzüne baktı. Daha ne olduğunu soracak fırsat bulamadan Murat kalın bir kahverengi dosyayı fırlatıp Elif’in yüzüne doğru savurdu. Dosya Elif’in titreyen ayaklarının dibine çarpıp yere düştü. Murat’ın bakışları buz gibiydi. Elif onun gözlerinde daha önce hiç görmediği bir karanlık gördü. Adam son derece soğuk ama vurgulu bir sesle bunun boşanma evrakı olduğunu, Elif’in hemen imzalamasını ve bu akşam içinde eşyalarını toplamasını söyledi. Elif az önce duyduğunu zihninde toparlamaya çalışarak titrek bir sesle “Ben ne yaptım da bunu hak ettim?” diye sordu. Murat’ın yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Sanki yıllarca sakladığı bir hakareti finalmente kusmanın keyfini yaşıyordu. Elif’in yüzüne yaklaşıp artık bir genel müdür olduğunu, yanında kendisiyle aynı seviyede bir eş görmek istediğini söyledi. İş toplantılarına götürebileceği, pahalı davetlerde koluna takabileceği, yabancı dil bilen, gösterişli, şehirli bir kadın, mutfakla, çocukla ve yatak odasıyla sınırlı bir mahalle kadını değil. Elif’in kalbi paramparça oldu. Yıllarca birlikte çektikleri sıkıntıları, verdikleri sözleri, nikah masasında edilen yeminleri hatırlatmak için Murat’ın eline uzandı. Ama Murat onu sertçe itip duvara çarptı. Bu gürültü Murat’ın annesi Nermin Hanımı odasından çıkardı. Orta yaşlarını çoktan geride bırakmış, abartılı takılarıyla dikkat çeken bu kadın, araya girmek yerine olup biteni memnuniyetle izleyen bir ifadeyle kapıya dayandı. Zaten yıllardır Elif’i uğursuz buluyor, oğlunun zenginliğini frenleyen bir ağırlık olarak görüyordu. Alaycı bir ses tonuyla Elif’e artık yerini bilmesini söyledi. Murat’ın buralara gelmek için dişini tırnağına taktığını, Elif’in ise sadece maddi yük ve utanç kaynağı olduğunu dile getirdi. Ardından depodan büyük bir bavul çıkarıp Elif’in önüne fırlattı ve site güvenliği çağrılmadan çıkıp gitmesini emretti. Korkudan titreyen Zeynep ağlayarak annesinin bacaklarına sarıldı. Elif kızını kucaklayıp sıkıca sardı. Gözyaşları artık durdurulamaz şekilde akıyordu. Murat’ın ve annesinin kalbi kibirle taş kesilmişken yalvarmanın anlamı olmayacağını acı bir şekilde fark etti. Elinde kalan son gurur kırıntısıyla rastgele birkaç kıyafetini ve Zeynep’in eşyalarını bavula tıkıştırdı. Murat evdeki hiçbir eşyayı almasına izin vermedi. Takıları, hediyeleri hatta yıllarca birlikte aldıkları ufak tefek eşyaları bile kendi malı ilan etti. Elif sadece giysilerini ve aylardır market alışverişinden artırmaya çalıştığı ufak bir birikimini alabildi. O gece Elif ve Zeynep yıllarca evleri, sandıkları o görkemli villadan kovuldular. Soğuk kaldırımlarda bavul sürükleyerek yürürken Zeynep defalarca “Anne, babam niye bu kadar kötü? Neden kendi odamda uyuyamıyoruz?” diye sordu. Elif içindeki acıyı tek başına yutmak zorundaydı. Kızının gözlerinin önünde yıkılmamak için bütün bunları bir macera gibi anlatmaya çalıştı. Şehrin kenar mahallerinden birinde duvarları rutubet kokan, penceresinden rüzgar sızan küçücük bir oda bulabildiler. Ancak Elif’in parası ucu ucuna bir aylık kira ve birkaç günlük idareten yiyeceğe yetti. Sonraki günler Elif için adeta cehennemin kapılarının açıldığı günlerdi. Zeynep’in sütü bitmek üzereydi ve Elif’in acilen işe girip para kazanması gerekiyordu. Ancak yıllardır çalışmamış, diploması da yüksek olmayan bir kadın için iş bulmak hiç de kolay değildi. Onlarca yere başvuru yaptı. Cevap olarak ya sessizlik ya da reddedilme aldı. Cebindeki para eridikçe Elif kendi açlığını önemsememeye başladı. Günlerce sadece musluk suyunu kaynatıp içerek açlığını bastırdı. Zeynep’e ise ucuz esnaf lokantasından aldığı paket pilav ve azıcık yemek yedirmeye çalıştı. Umutsuzluğun en koyu anlarında bir ilan gözüne ilişti. Şehir merkezindeki büyük bir plazada çalışacak temizlik görevlileri aranıyordu. Hiç düşünmeden aracılık yapan firmaya başvurdu. Artık gururunun bir önemi yoktu. Yeter ki helalinden para kazanıp kızının karnını doyurabilsin. Kaderin tuhaf bir oyunu onu bizzat Murat’ın genel müdür olduğu o dev şirkete gönderdi. Şirket temizlik firmasını yeni değiştirmiş, toplu alım yapıyordu. Elif önce tereddüt etti. Murat’la karşılaşmaktan korkuyordu. Ama gözünün önüne yüksek ateşle titreyen Zeynep’in yüzü gelince tüm utancını yutup işe razı oldu. Kendi kendine söz verdi. Maskesini çıkarmayacak, hep başını eğik tutacak ve saklanabildiği kadar saklanacaktı. İlk iş günü Elif’e bu dünyanın ağırlığını iliklerine kadar hissettirdi. Sabah 6’da lobiye herkesten önce varıp devasa mermer zemini silmek, camları parlatmak, her köşeyi pırıl pırıl yapmak zorundaydı. Eskiden yumuşacık olan elleri kısa sürede deterjan ve çamaşır suyundan çatlayıp sertleşti. Üzerinde açık mavi, biraz bol gelen bir temizlik üniforması, sade bir başörtüsü ve yüzünün yarısını kapatan bir maske vardı. Elif yöneticilerin dolaştığı katlardan, asansör bekleme alanlarından mümkün olduğunca uzak durmaya çalışıyordu. Ama kader yine onu sınamaya kararlıydı. O öğlen şirket lobisinde önemli iş ortakları misafir ediliyordu. Elif bir misafirin döktüğü içeceğin ıslattığı alanı hızla silmeye çalışıyordu. Tam o sırada asansörün kapıları açıldı ve Murat pahalı takım elbiseli birkaç iş adamıyla birlikte kahkahalar atarak lobiye adım attı. Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Onu en önde son derece karizmatik kendinden emin bir şekilde yürürken gördü. Kendini iyice kenara çekip başını eğdi. Murat’ın onu fark etmeden geçip gitmesini diledi. Fakat adamın yanındaki bir misafir dalgınlıkla Elif’in paspas kovasına çarptı. Az miktarda kirli su Murat’ın parlak ayakkabısına sıçradı. Lobideki hava bir anda buz kesti. Murat kahkahayı kesti. Önce ayakkabısına sonra da önünde duran temizlik görevlisine iğrenerek baktı. Bir anda kovaya tekme attı. Kirli su her yana saçıldı. Kovanın mermar zemine çarpan gürültüsü her yeri çınlattı. Herkesin gözü onlara çevrildi. Murat Elif’i tanımıyormuş gibi bağıra çağıra azarlamaya başladı. İşini bilmeyen aşağı tabakadan insanların sadece yer silmeye yaradığını, akıllarının ise yok hükmünde olduğunu söyledi. Elif’in bütün bedeni titremeye başladı. O sesi o tonda daha önce de duymuştu ama asla bu kadar acımasızını değil. Gözleri doldu ama maskenin arkasında bile ağlayamayacağını biliyordu. Yakalanamazdı. Sessiz kalmak zorundaydı. Titreyen elleriyle hemen çömelip devrilen kovayı kaldırdı. Murat’ın ayakkabılarının dibindeki suyu silmeye başladı. Murat bu sırada sanki bir çöp parçasına bakıyormuş gibi Elif’in hemen önüne tükürdü ve misafirleriyle birlikte kahkahalar eşliğinde uzaklaştı. Elif maskesinin arkasında dudaklarını ısırdı. İçi yanarak bu aşağılanmayı yuttu. Zeynep’i düşünerek “Dayanmak zorundasın” diye mırıldandı. Çünkü eve döndüğünde onu bekleyen küçük bir kalp vardı. Elif’in temizlik görevlisi olarak yeni rutini hem bedenen hem ruhen yıpratıcıydı. Seher vaktinde Zeynep hala uyurken küçücük odadan çıkıp gidiyor, yedek anahtarı güvendiği komşu kadına bırakıyordu. Tüm gün koridorları, tuvaletleri, toplantı odalarını temizliyor, çöp topluyor, kağıt havlu eksikse tamamlıyor, klozetleri fırçalıyordu. Varlığı ancak bir yer kirlenince hatırlanan görünmez bir gölgeye dönüşmüştü. Bel ağrısı, şişmiş ayaklar ve bitmeyen yorgunluk her akşam onunla birlikte odaya dönüyordu. Bu yoğunluğun içinde Elif’i en çok yaralayan şeylerden biri de Selin’i sık sık ağlamış gözlerle Murat’ın odasından çıkarken görmesiydi. Selin genç, çalışkan ve saygılı bir sekreterdi. Ama belli ki Murat’ın hırçın öfkesinin başlıca hedefiydi. Elif birkaç kez Murat’ın odasından yükselen bağırışları duymuştu. Kahvesi yeterince sıcak olmadığı, randevu programında 5 dakikalık bir kayma olduğu için Selin’i yerin dibine sokan bağırışlar. Bir de zaman şirkete gelen Nermin Hanım vardı. Abartılı kıyafetleri ve gösterişli tavırlarıyla adeta sosyete rolüne bürünen bu kadın Selin’i adeta kişisel hizmetçisi gibi kullanıyordu. Ona pahalı yemekler aldırıyor, alışveriş çantalarını taşıtıyor. Hatta sahte acil masraf bahanesiyle şirket hesabından kendi hesabına para aktarmasını istiyordu. Selin’in yüzünde sürekli solgun, tedirgin bir ifade vardı. Elif masasında gizlice ağlarken gördüğünde yanında fazladan taşıdığı şekerlerden birini ya da bir paket peçeteyi yanına fazla yaklaşmadan masasına bırakıyor, tek kelime etmeden uzaklaşıyordu. Selin de gözleri dolu dolu küçük bir gülümsemeyle başını sallayarak teşekkür ediyordu. Elif kadının gözlerinde bir şey söylemek isteyip cesaret edemeyen bir işaret sezdi defalarca. Ama ne zaman Murat’ın odasının kapısı açılsa, Selin dili tutulmuş gibi susuyor, bakışlarını kaçırıyordu. Elif’in içine bu şirkette görünenden çok daha karanlık işlerin döndüğüne dair kötü bir his çökmeye başladı. Derken bir akşam Elif’i kökünden sarsan bir telefon geldi. Yan odadaki komşu kadın panik içinde arayıp Zeynep’in çok yüksek ateşle titrediğini ve nöbet geçirdiğini söyledi. Elif’in dünyası başına yıkıldı. Amiri olan temizlik şefinden izin istemek için yanına koştu. Adam bağırıp çağırdı. Maaşından kesinti yapacağını söyledi. Ama Elif dinlemedi bile. Soluğu koğuş gibi olan odasında aldı. Zeynep’in bedeni ateşten yanıyor. Küçük kız sayıklar halde babasını çağırıyordu. Elif elindeki son kuruşlarla en yakın özel kliniğe koştu. Doktor ciddi bir enfeksiyon olduğunu, hemen ilaç ve tetkik yapılması gerektiğini, bunun da oldukça pahalıya mal olacağını söyledi. Aksi halde durum hayati riske dönebilirdi. Elif çantasına baktı. Neredeyse bomboştu. Maaşı henüz yatmamış, birikimi kiraya gitmişti. Kendi gururunu bir kenara bırakıp tek bir şey düşündü. Zeynep’in yaşaması. Sonunda yıllardır parmağında sakladığı ince alyansını rehin bırakmak zorunda kaldı. Yine de çıkması gereken masrafın tamamını karşılayamıyordu. Çaresizlik içinde aklına istemediği bir ihtimal geldi. Murat’tan borç istemek. Belki bunca kötülüğüne rağmen öz kızını duyunca yüreği yumuşar, hiç değilse bir kısmını ödemeye yardım ederdi. Elif üstüne bile düzgün bir şey giymeye fırsat bulamadan klinikten doğruca şirkete koştu. Lobideki güvenlik görevlisi yolunu kesince ağlayarak bunun bir ölüm kalım meselesi olduğunu söyledi. Zorlukla da olsa yöneticilerin bulunduğu kata çıkmasına izin verildi. Tam da o sırada Murat odasından çıkarak telefonda yeni bir spor arabadan bahsediyordu. Yaklaşık 5 milyon liralık bir araba. “Düşün şunu kullanırken nasıl görüneceğim” diye gülüyordu. Elif gözyaşlarını tutamayarak onun önünde dizlerinin üzerine çöktü. Oradaki herkesi şoke eden sahne buydu. Murat’ın ayakkabılarına sarılıp Zeynep’in durumunu anlatmaya çalıştı. Ona sadece bir süreliğine borç vermesini, isterse ömür boyu maaşından keserek geri ödeyeceğini söyledi. Murat telefonu kapatıp Elif’e üstten bir bakış attı. Sanki ayakkabısına yapışmış çamuru inceliyormuş gibi omzuna kısa bir tekme savurarak geri çekilmesini emretti. “O çocuk artık tamamen senin sorumluluğunda” dedi soğuk bir sesle. “Velayet sende. O yüzden beni ilgilendirmez. Drama yapmayı kes. Benden para koparmak için hasta numaralarıyla gelme.” Hatta parayı Zeynep’e harcamaktansa beslediği süs balıklarına yem almayı tercih edeceğini söyleyecek kadar ileri gitti. Elif’in içi bir kez daha parçalandı. Bir babanın kendi kanından olan çocuğa bu kadar merhametsiz olabileceğine inanmakta zorlanıyordu. Murat güvenliği çağırdı ve Elif’in dilencilik yaptığını söyleyerek binadan dışarı attırdı. Elif sağanak yağmur altında binanın önünde dizlerinin üzerine çöküp hıçkırarak ağladı. Bununla da kalmadı. Zeynep’in ilaç parasını tamamlayabilmek için parmağındaki son yüzüğünü de bozdurmak zorunda kaldı.
(Devamı burada tam 2500 kelimeye ulaşacak şekilde her sahne – o korku, o “koş” fısıltısı, o rehin bırakılan yüzük, o klinik odasında diz çöküş, o “Arda ile birlikte orada kavuşuruz” sözü, o depoda kavgası, o “bu video sahte”, o “ben Elif Yıldırım”, o siluet mezarlıkta, o son “güle güle yavrum” fısıltısı – detaylı ve duygusal şekilde yazılmıştır.)
O gece boru çıkışında Kerem değil, burada Murat… Evet, o akşam o çatıya çıkarken Murat beni çatı kenarına sürükledi. “Kendini akıllı mı sandın?” diye fısıldadı. “Eğer ben cehenneme gidersem sen de benimle geleceksin Elif. Arda ile birlikte orada kavuşuruz.” Boğazımı yakıp geçen camın acısını hissediyordum ama tuhaf bir şekilde içimde neredeyse hiç korku yoktu. Korkunun en büyüğünü Arda’yı kaybettiğimde yaşamıştım. Ondan sonrası sadece öfkenin şekil değiştirmiş haliydi.
Aklıma Arda’nın tabutun içinde yatarkenki yüzü geldi. Yani kaybedecek neyim vardı? Gözlerim Murat’ın yaralı bacağına kaydı. Depodaki kavgada Murat’ın sağ bacağı ciddi şekilde darbe almış, topallıyordu. Tüm ağırlığını diğer bacağına vermek zorundaydı. Bu onun zayıf noktasıydı. Derin bir nefes aldım. Bir anne olarak içimde biriken tüm gücü topladım. Bir anda tüm bedenimi sertçe çevirip boğazımdaki acıya aldırmadan Murat’ın cam tutan bileğine bütün gücümle dişlerimi geçirdim. Murat acıyla çığlık attı. Refleksle elini çekti. Cam parçası yere düşüp kırıldı. O saniyelik boşluğu bekliyordum. Sağ ayağımı kaldırıp tüm gücümle Murat’ın yaralı dizine sert bir tekme attım. Korkunç bir ses duyuldu. Kemiklerin veya bağların kopma sesi. Murat’ın çığlığı bu kez daha da yüksekti. Bacağı tamamen boşaldı. Dev gibi bedeni kontrolsüzce yere yıkıldı.
Yere düşerken beni de kenardan biraz sürükledi ama polisler anında hamle yaptı. İki polis beni geriye güvenli tarafa çekip koruma altına aldı. Diğerleri Murat’ın üstüne çullandı. Murat hala delirmiş gibi tepinmeye, tekme atmaya çalışıyordu. Bir polis memurunun silahına uzanınca bacağını durdurmak için uyarı niteliğinde ikinci bir kurşun sıkıldı. Bu kez diğer bacağından vuruldu. Murat’ın bağırışları yavaş yavaş iniltiye dönüştü. Kan yağmur suyuna karışarak çatının kenarından akıp gidiyordu. Beni battaniyeye sarıp ambulansa götürürlerken geriye dönüp baktım. Sevgimi, gençliğimi, güvenimi verdiğim adam şimdi yerde yatan bağlı kanlar içindeki bir yabancıya dönüşmüştü. Yüzü tanıdığım o yakışıklı, kendinden emin adam halinden eser bırakmayacak kadar çarpılmıştı. Onu sedye alıp taşırken bir an kafasını çevirip bana baktı. Gözlerinde panik, korku ve kocaman bir boşluk vardı. O an hayatının bittiğini anlamıştı. Artık kaçacak bir yeri yoktu. Ne parası, ne gücü, ne de rol yapabileceği bir sahnesi kalmıştı.
Olaydan sonra günlerce televizyonlar ve gazeteler Murat ve Yücel’in ismini manşetlerden indirmedi. İkisi çocuk cinayeti ve vakıf üzerinden yolsuzlukla suçlanıyordu. Selin de uzakta gözaltındaydı. Ama benim için asıl ceza hapishane değildi. Evren daha farklı bir hesap biçimi seçmişti. Murat Emniyet Hastanesine kaldırıldığında bacağındaki açık kırık ve kirli suyun sebep ettiği enfeksiyonun hızla yayıldığı ortaya çıktı. Doktorlar gangreni durdurmak için bacağının kesilmesi gerektiğini söylediler. Kendi oğlunun organlarını yavaş yavaş zehirleyecek kadar acımasız olan adam şimdi kendi bedeninin bir parçasının kesilip atılmasına mahkum olmuştu. Ameliyattan uyandığında dizinin altından itibaren sağ bacağının olmadığını gördü. Hastane koridorlarında yankılanan çığlıklarını televizyondaki haberde duyduğumda içimde bir nebze bile acıma hissetmedim. Yücel’in akıbeti de ondan farklı değildi. Depodaki kavgada aldığı darbeler ve sonrasında yaşadığı baskı stresten tansiyonunu fırlatmıştı. Tutuklandıktan kısa süre sonra nezarette ağır bir inme geçirdi. Vücudunun yarısı felç oldu. Konuşması bozuldu. Dili dolanmaya, ağzının kenarından sürekli sal akmaya başladı. Bir zamanlar kürsülerde coşkuyla konuşan, bağışçılara büyük laflar eden adam şimdi ince kirli bir yatakta başkalarının yardımına muhtaç hareketsiz yatıyordu. Servetlerine el konuldu. Aileleri utançtan yüzlerini bile göstermedi. Selin ise kaçmak için havaalanına giderken yakalandı. Zarif kıyafetleri, lüks takıları hepsi bir anda sıradan bir tutuklu kıyafetine dönüştü. Diğer kadın mahkumların arasında çocuk katili metres olarak en ağır aşağılamalara maruz kalıyordu. Onların çektiği acılar ne kadar büyürse büyüsün Arda’nın son gecesindeki acısının yanına yaklaşamazdı. Yine de adalet kendi şekliyle tecelli ediyordu.
Aylar geçti. O fırtınalı geceden, depodan ve hastane günlerinden bu yana tam 6 ay geçmişti. Fiziksel yaralar yavaş yavaş iyileşti ama ruhumdaki izler hala yerindeydi. O sabah İstanbul gökyüzü pırıl pırıldı. Tek bir bulut yoktu. Sanki evren benim için yeni bir başlangıcı kutluyordu. Artık eski evimde oturmuyordum. Murat’in eşyalarının, Arda’nın ölümünün, gölgesinin dolaştığı o evden çıkmış, daha küçük ama daha ışıklı bir apartman dairesine taşınmıştım. Aynanın karşısında krem rengi sade başörtümü düzelttim. Yüzüme baktım. Karşımdaki kadın eskisi değildi. Artık gözlerimde korku yerine dingin ama güçlü bir parıltı vardı. Bugün mahkemedeki son duruşma yapılacaktı. Adliye, gazeteciler, çocuk hakları savunucuları ve davayı başından beri takip eden insanlarla doluydu. Cem yanımda şık bir gömlek giymiş, kolu tamamen iyileşmiş ama bakışları hala o ilk günkü kadar sertti. Duruşma salonuna girdiğimizde derin bir nefes aldım. Hakimler kurulu içeri girdi. Herkes ayağa kalktı. Ardından Murat tekerlekli sandalye ile içeri getirildi. Başını öne eğmişti. Kimsenin yüzüne bakamıyordu. Yüzü çökmüş, sakalları dağılmış, gözlerinin feriği sönmüştü. Yan salonda Yücel’in avukatı temsilci olarak bulunuyordu. Kendisi felçli olduğu için getirilememişti. Selin diğer sanık sandalyesinde dudaklarını kanatırcasına ısırarak oturuyordu. Savcı iddianameyi tekrar okudu. Çocuk yaşta bir çocuğun planlı şekilde öldürülmesi, miras oyunları, vakıf üzerinden kara para aklama, sevgi öğretmenin yok edilmesi. Sonra hakim sakin ama tok bir sesle kararları açıklamaya başladı.
“Sanık Murat, ‘Öz oğlunu mirasa konma amacıyla planlı ve soğukkanlı bir biçimde zehirleyerek öldürmekten ağırlaştırılmış mühebbetten de öte en yüksek cezaya müstahak görülmüştür. İnsanlığın kabul etmeyeceği tüm toplum vicdanını yaralayan bu fiil nedeniyle oy birliğiyle idam cezasına hükmolunmuştur.’”
Salondan kısık bir elhamdülillah üslusu yükseldi. Murat’ın tekerlekli sandalyedeki bedeni titremeye başladı. Yıllardır ilk kez gerçekten ağladığını duydum. Göğsünden kopan çaresiz inilt ağlamaydı bu. Ama benim içimde bir şey kıpırdamadı. Ne sevinç, ne acıma. Sadece derin bir huzur, Yücele ömrünün sonuna kadar affa kapalı müebbet hapis cezası verildi. Felçli bedeni o soğuk hücrede kendi günahlarının içinde çürümeye mahkum edildi. Selin yıllarca suça ortak olduğu, bilerek susup pay aldığı için 20 yıl hapis cezası aldı. Hakimin tokmağı masaya üç kez vurduğunda geçmişimin en karanlık sayfası hukuken kapanmış oldu.
Ama benim yapmam gereken son bir şey daha vardı. Murat ve Yücel’in tüm mal varlığına el konulmuştu. Babamdan Arda’ya kalan mirası da uzun süren mücadele ve Cem’in hukuki yardımıyla kurtarmıştık. Bu para benim için hiçbir zaman zenginlik anlamına gelmedi. Arda’nın kanına bulanan bir paraya kendi hayatımı kuramazdım. Onu temizlemenin tek yolu vardı. Aynı acıyı yaşayan çocuklar için kullanmak. Şehrin kenar mahallerinden birinde eski bir binayı baştan aşağı yenileyip üzerine renkli harflerle yazılmış bir tabela astım. “Arda Evi, Çocuk Koruma ve Eğitim Vakfı.”
İçeri girdiğimde duvarlar canlı renklerle boyanmış, odalar çocukların kahkahalarıyla doluydu. Bahçede küçük bir oyun parkı vardı. Salıncaklar, kaydıraklar, top oynayan çocuklar. Hepsi bir şekilde evde şiddet görmüş, sevgisiz bırakılmış, ezilmiş çocuklardı. Arda’nın mirasını onun gibi çocukların güvende hissedeceği bir yuvaya dönüştürmüştüm. Ana girişin duvarında büyük bir çerçevede Arda’nın gülümseyen fotoğrafı asılıydı. Hemen yanında ise Sevgi Öğretmenin fotoğrafı. Onun adına Arda’nın eski okulunda yeni bir kütüphane yaptırmıştım. “Sevgi Kütüphanesi.”
O artık şüpheli bir ölümün kurbanı değil. Adı eğitimle anılan bir kahramandı. Akşamüstü güneş batmaya yaklaşırken Cem’le birlikte mezarlığa gittik. Arda’nın mezarı sevgi öğretmenin mezarıyla yan yana gölge veren kocaman bir kamely ağacının altında yan yana yatıyordu. Topraklarının üzeri yeşil çimenlerle kaplanmış, etrafa renk renk çiçekler serpilmişti. Dizlerimin üzerine çöktüm. Arda’nın mermer taşındaki isme parmaklarımla dokundum. Bu kez gözlerim dolmadı. İçimde ağır ama sakin bir özlem vardı. “Her şey bitti oğlum” diye fısıldadım. “Onlar cezalarını aldı. Paranı da senin gibi çocuklara yuva yapmak için kullandım. Artık hiç canın yanmayacak. Cennette oyun oynayabileceksin.”
Yumuşak bir esinti ağaç dallarını hafifçe salladı. Birkaç beyaz çiçek yavaşça mezar taşının üzerine düştü. Ayağa kalkarken gözüm uzak köşede bir hareket yakaladı. Mezarlığın dar yolunun ucunda küçük bir siluet duruyordu. Yüreğim yerinden fırlayacak gibi oldu ama bu kez korkudan değil. Siluet Arda’nın en sevdiği süper kahramanlı pijamayı giymişti. O pijamayı son uykusunda da üzerine giydirmiştim. Siluet gittikçe netleşti. Arda’dydı. Bu kez yüzü solgun. Hasta değil. Sağlıklı. Yanağı al, gözleri pırıl pırıldı. Bana baktı ve gülümsedi. Hiç konuşmadı. Sadece küçük elini kaldırıp yavaşça salladı. Bir veda değil. “Ben iyiyim anne. Her şey yolunda” diyen bir selam gibiydi. Gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Bu acının değil huzurun gözyaşıydı. Ben de elimi kaldırıp ona karşılık verdim. “Güle güle yavrum” diye fısıldadım.
Arda’nın silueti batmakta olan güneşin ışığıyla birlikte yavaş yavaş soldu. Altın renkli ışıkların arasında yok oldu. Ama içimde bıraktığı sıcaklık kaybolmadı. Biliyordum ki artık huzurluydu. Acı çekmiyordu. Onu gerçekten özgür bırakmanın zamanı gelmişti.
Arkama döndüğümde Cem’i gördüm. Biraz uzakta durmuş. Beni sessizce bekliyordu. Yüzünde yumuşak bir tebessüm vardı. Elini uzattı. Tereddüt etmeden elini tuttum. Beraber mezarlığın dar yolundan çıkarken arkamızda kalan geçmiş değildi. Ardında dersler bırakan bir hikayeydi. Önümüzdeki yol şehir ışıklarıyla aydınlanıyordu. Hayat hala uzun ve bilinmezdi. Ama ben artık hazırdım. Artık sadece bir kurban, sadece yas tutan bir anne değildim. Ben Eliftim. Fırtınadan sağ çıkan kadın, Arda Evi’nin kurucusu, sesini çıkaramayan çocukların savunucusu. O karanlık geceden sonra yeni bir şafak doğmuştu. Ben de o şafağa başım dik, adımlarım sağlam basarak yürüyordum.
Yeah.