Asker Teyzesine Taciz Etti, O Kadının Tümgeneral Olduğunu Öğrenince Hayatı Karardı!
Asker Teyzesine Taciz Etti, O Kadının Tümgeneral Olduğunu Öğrenince Hayatı Karardı!
Hakkâri’de 3. Dağ Komando Tugayı’nın nizamiyesinde başlayan bir ziyaret kavgası, birkaç saat içinde Genelkurmay Teftiş ve Değerlendirme Başkanı Tümgeneral Aylin Demirkan’ın bizzat yürüttüğü acımasız bir soruşturmaya dönüştü. O sabah kapıda ezilen yalnız bir sefer tası değildi. Yıllardır örtbas edilen bir yaralanma, bir aile yemini ve ordunun içindeki kirli bir zincirdi.
Nizamiyede ayazdan keskin sözler
Assubay Çavuş Burak Taşçı’nın dudaklarından dökülen kelimeler, Hakkâri’nin kemikleri donduran ayazından daha keskindi. “Teyze, ne bu tantana sabah sabah? Hudut karakolu burası, aşevi değil. Listede adın yok. Bas git.”
Karşısında orta yaşlı, yorgun görünümlü bir kadın duruyordu. Kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından yalvarırcasına bakıyor, eskimiş kahverengi paltosuna daha sıkı sarınıyordu. Elinde çelik bir sefer tası vardı. İçindeki sıcaklık, dondurucu havaya belli belirsiz bir buğu olarak yükseliyordu.

“Oğlum,” diye fısıldadı, sesi titreyerek. “Arda. Arda Yılmaz rahatsızmış, haber geldi. Bir lokma bir şey getirdim, anasının elinden. Ne olur bir göreyim.”
Burak kadını baştan aşağı küçümseyen bir bakışla süzdü. Bu çaresizlik, içindeki zalimliği besliyordu. “Anası mı? Bırak bu masalları teyze. Buradaki her yerin anası babası arar. Hepsi de oğlum hasta der. Hepsi numara. Askerlik ana kucağı değil. Ziyaretçi listesinde yoksan giremezsin.”
Kadının omuzları çöktü. “Peki komutanım. Şu sefer tasını bari ulaştırın. Gece uyumadım. En sevdiği yemeği yaptım. Hünkarbeğendi. Soğumasın.”
İşte o an Burak’ın gözlerinde şeytani bir parıltı belirdi. Tasa uzandı, parmakları kadınınkileri ezecek bir kabalıkla kabı çekiştirdi. “Dışarıdan yiyecek sokmak yasak. Hijyen yönetmeliği diye bir şey var. Kışlanın düzenini mi bozacaksın?” Yalvarışlar sadist zevkini kamçılamaktan başka işe yaramadı. Kapağı açtı. Közlenmiş patlıcanın isli kokusu, kuzu eti ve tereyağının aroması dalga dalga yayıldı. O dondurucu havada koku bir an cennetten bir esinti gibiydi. Burak içinse ayaklar altına alınacak bir hedeften ibaretti.
“Kokusu fena değilmiş.” Sonra kimsenin beklemediği şeyi yaptı. Sefer tasını karla karışık çamurlu toprağa hiddetle fırlattı. Metalik bir sesle yere çakılan kap devrildi. Özenle hazırlanmış etli beğendi çamura ve erimekte olan kara yayıldı. Beyaz sütlü beğendi anında kahverengiye döndü. Et parçaları çakıl taşlarının arasına dağıldı. Kadın olduğu yere dondu. Bütün gece emek verdiği, sevgisini kattığı yemek, bir astsubayın postallarının altında çamurla bir olmuştu.
Burak bununla yetinmedi. Ağır askeri botuyla öne çıktı, kasten yavaş yavaş yemeğin üzerine bastı. Tırtıklı taban et parçalarını ve beğendiyi çamura daha derine gömdü. “Al sana hijyen. Bakteri falan kalmadı şimdi.” Kadının şok içindeki yüzünü izlemekten keyif alıyordu. Bir adım daha yaklaştı. “Suratın düştü. Ağlayacak mısın? Ağla, belki için soğur.” Bakışları paltonun altındaki vücut hatlarını arsızca süzdü. “Fena parça değilsin ha. Bu yaşta bu fizik. Geceleri işini görmüyor mu? Tek başına niye geldin? Yalnız mısın?” Sesini alçaltıp mide bulandırıcı bir fısıltıyla ekledi: “Akşama birliğin ilerisindeki o tek katlı mola yerine gel. Bu kardeşin seni bir güzel ısıtır.” Parmağıyla müstehcen bir işaret yaparak kahkaha attı.
İki gümüş yıldız
Kadının hafifçe titreyen omuzları bir anda durdu. Bakışları çamurun içindeki hünkarbeğendiden yavaşça kalktı. Kalın çerçeveli gözlüklerin ardından buz gibi bir çift göz Burak’ın gözlerine kilitlendi. Artık yalvarış da yoktu, hüzün de. Her şeyi dondurup paramparça edebilecek kadar soğuk, saf bir öfke ve mutlak bir tiksinti vardı. Ses artık titrek bir orta yaşlı kadın sesi değildi. Binlerce askeri tek kelimeyle susturabilecek, çelik gibi keskin bir komutan sesiydi.
“Az önce ne dedin sen?”
Burak bir an irkildi, sonra yine alaycı tavrına döndü. “Artistliğe bak. Nazlanma be teyze.” Sözünü tamamlayamadı. Kadın yün beresini çıkarıp attı. Eski kahverengi paltonun düğmelerini bir bir çözdü. Palto omuzlarından kayıp çamura bulanmış yemeğin üzerine bir paçavra gibi düştü. Altında tek bir kırışıklığı bile olmayan, mükemmel ütülenmiş bir Kara Kuvvetleri general üniforması vardı. Omuzlarında Hakkâri’nin soğuk sabah güneşini yansıtarak buz gibi parlayan iki devasa gümüş yıldız.
Tümgeneral olduğunu idrak etmesi Burak’ın tam üç saniyesini aldı. Benzi boşaldı. Bacaklarının bağı çözüldü. Aylin Demirkan cebinden askeri telefonunu çıkardı, titreyen astsubayı görmezden gelerek birinci hızlı aramaya bastı. Telefon bir kez çalmadan açıldı. “Ben Tümgeneral Aylin Demirkan. Şu an derhal 3. Dağ Komando Tugayı’nın nizamiyesine geliyorsun. Tugay komutanı, sana tam beş dakika veriyorum. Beş dakika sonra seni burada görmezsem yarın sabah o omuzlarındaki yıldızları kendi ellerimle sökerim.” Telefonu kapattı.
Burak yere kapanıp başını çamurlu toprağa vurarak çığlık attı. “Komutanım, siz miydiniz? Ölüm fermanımı imzaladım. Affedin. Bir cahillik ettim.” Aylin tepeden baktı. “Senin ölüm fermanının ne demek olduğunu asıl şimdi iliklerine kadar öğreneceksin.” Yanında donakalmış nöbetçiye döndü: “Derhal şu mahlûkun silahını al ve tevkif et. Görevi askıya alınmıştır, suçüstü haliyle tutukludur.”
Beş dakika değil, üç dakika bile geçmemişti ki siyah bir komuta aracı delicesine bir hızla nizamiyenin önünde durdu. 3. Tugay Komutanı Tümgeneral Orhan Güler, şapkası yamulmuş halde neredeyse yuvarlanarak indi. Dimdik duran Aylin’i, omuzlarındaki iki yıldızı, yerdeki çamura bulanmış yemeği, eski paltoyu ve iki er tarafından tutuklanmış, ağlayarak debelenen Burak’ı gördü. Yüzündeki bütün kan çekildi. “Emredin komutanım. Sizi burada görmek ne büyük şeref.”
Aylin selamı almadı. Postalıyla ezilmiş beğendi parçasını botunun ucuyla dürttü. “Orhan Paşa. Senin tugayın, ziyarete gelen sivil vatandaşlara cinsel tacizde bulunmayı, ailelerinin yaptığı yemekleri postallarla ezmeyi bir gelenek olarak mı öğretiyor?” Orhan ancak o zaman Burak’ın ne karıştırdığını anladı. Sırtından soğuk terler boşandı. Aylin acı acı güldü. “Şu andan itibaren sen benim emirlerimi alacaksın. Komuta kontrol merkezini derhal bana devret. Jandarma, askeri inzibat, teftiş kurulu ve sağlık birimlerinin tamamını acil durum koduna geçir. Tugayını taşını toprağına kadar altını üstüne getireceğim.” Yanından geçerken duraksadı. “Ha, bu arada Er Arda Yılmaz benim yeğenim olur. O çocuğun bileğindeki tek bir sinir teli yanlış kaynamışsa, bu tugayın tabelasını yarın sabah kendi ellerimle söker, yerine utanç anıtı dikerim.”
Hakkâri’nin donmuş toprakları üzerinde acımasız adalet operasyonu daha yeni başlıyordu.
Madde 87 ve dört ziyaret
Harekât merkezi, devasa ismine tezat bir ölüm sessizliğine bürünmüştü. Duvarlardaki ekranlarda sınır hattının termal görüntüleri akıp giderken hiçbir subay o ekranlara bakamıyordu. Bütün gözler, kapıyı tekmeleyerek içeri giren buzdan kraliçeye kilitlenmişti. Orhan Güler terden sırılsıklam, bir idam mahkûmu gibi arkasından yürüyordu. “Başkanım, size bir su.” Aylin duymamazlıktan gelerek tugay komutanı masasına yürüdü. Oturmadı. Elini masaya dayayıp kurmayları tek tek süzdü. Bakışının değdiği her subay, tenine buzdan bir bıçak değmiş gibi irkildi.
“Derhal nizamiyedeki o müsvetteyi, Assubay Çavuş Burak Taşçı’yı buraya getirin.” Birkaç dakika sonra Burak, kolları tutulmuş halde sürüklendi. Küstahlığından eser kalmamıştı. Kavak gibi titriyor, yüzü gözyaşı ve sümük içinde tanınmaz haldeydi. Aylin bir teğmene emretti: “Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği, 3. kısım, madde 87. Halkla ilişkiler. Şu dev ekrana yansıt.” Ekranda yazı belirdi: “Asker milletin ayrılmaz bir parçasıdır. Halka karşı daima nazik, yardımsever ve saygılı davranmakla yükümlüdür.”
“İlk cümleyi oku. Yüksek sesle.” Burak kekeleyerek okumaya başladı. “Yeter.” Aylin’in sesi bir kırbaç gibi şakladı. “Sen az önce o milletin bir ferdine, bir anaya ne yaptın?” Parmaklarını tek tek açarak saydı. Meşru bir ziyaret talebini kasten engelleyerek sivil bir vatandaşı tehdit etmek. Şahsi mala, bir sefer tasına kasten zarar vermek. Ağza alınmayacak cinsel imalar ve hakaretlerle ordunun şerefini iki paralık etmek. Çamura bulanmış sefer tasının bulunduğu delil torbasını Burak’ın ayaklarının dibine fırlattı. “Senin anladığın halka saygı bu mu?”
Burak başını betona vurdu. “Ölürüm komutanım, affedin.” “Evet, öleceksin.” Aylin inzibat komutanına döndü. “Tutukluluk halini devam ettirin. Bugünkü bütün nizamiye nöbetçi kütüklerini ve kamera kayıtlarının ham hallerini yedekleyin. Doğrudan benim kuruluma gidecek. Burak Taşçı, senin askerlik hayatın bugün bu saat itibarıyla sona ermiştir. Yarın sabah şerefsizce bir terhis belgesi değil, askeri mahkemenin sanık sandalyesinde tekrar göreceksin beni.”
Sonra asıl meseleye geldi. “Er Arda Yılmaz. 3. Tabur, 7. Bölük. Bir hafta önce gözetleme kulesi onarımı sırasında sol bileğinden yaralanmış. Bilgin var mı?” Orhan soğuk terler dökerek kurmay başkanına baktı. Fısıltı geldi: 3. Tabur, Binbaşı Fikret Öztürk’ün komutasında. “Bana rapor edilmedi.” Aylin’in yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. “Doğru ya. Bir tugay komutanı sıradan bir erin kırık bileğiyle ilgilenecek değil. Ama o er benim yeğenimse durum değişir mi?”
Üç dakika içinde Binbaşı Fikret Öztürk, 7. Bölük Komutanı Üsteğmen Alper Sancak ve revir sorumlusu çağrıldı. Fikret, orduda sağlam bağlantıları olduğuna inanan, kendine güvenen bir adamdı. Durumun ciddiyetini henüz kavramamıştı. “Sıradan bir erin ziyaret talebi tabur komutanlığına kadar rapor edilmez.” Bakışlar Alper’e döndü. Genç üsteğmenin beti benzi atmıştı. “Revir kayıtlarında hafif bir incinme olduğu, eğitime engel bir durumun olmadığı rapor edilmişti.”
“Yalan söylüyorsun.” Aylin’in tek kelimesiyle Alper’in omuzları çöktü. “Teftiş ekibim bölüğün idari ofisini kontrol etti. Arda Yılmaz son beş gün içinde revire tam dört kez gitmiş. Her seferinde şiddetli ağrıdan şikâyet etmiş. Sen ona asker adamın canı tatlı olmaz diyerek görevlere devam etmesini emretmişsin. Dün gece numara yapıyor diye tam teçhizatlı ceza koşusuna yollamışsın. Senin hafif incinme dediğin bu mu?” Alper olduğu yere yığıldı. “Emri ben vermedim. Binbaşım…” Fikret astını satmaya kalktı. Aylin gürledi: “Sen hiç konuşma. Suçun ondan da büyük. O gözetleme kulesi onarımı neden hiçbir resmi görev emri olmadan, hiçbir güvenlik önlemi alınmadan çaylak ellere, o buzlu iskeleye yaptırıldı? Kış hazırlık ödeneklerini nereye harcadın?” Fikret’in göz bebekleri şiddetle titredi. Bir tümgeneral bunu nereden bilebilirdi?
“Bu andan itibaren bu tugayın komutası bendedir. Sen benim gözetimimde ikinci bir emre kadar bekleyeceksin. Derhal Ankara GATA ile temas kur. En iyi ortopedi ve mikrocerrahi ekibi askeri helikopterle gelsin. En geç yarım saat içinde yeğenim tahliye edilecek. Bugünden itibaren bu dağ komando tugayını tek bir toz zerresi kalmayıncaya dek ilmek ilmek sökeceğim.”
Kangren ve yirmi yıllık yemin
- Tabur 7. Bölük koğuşu kuşatma altındaydı. Erler korku dolu gözlerle ranzalarının önünde sıraya dizilmişti. Aylin kapıyı açınca uğultu bıçak gibi kesildi. “Arda Yılmaz nerede?” Kimse cevap veremedi. En dip köşeden, ışığın en az vurduğu alt ranzadan belli belirsiz bir inleme geldi. Battaniye kirli ve nemliydi. Kaldırıldığında Aylin bir an nefesini tuttu. Bu tanıdığı yeğen değildi. Yüzü ateşten şişmiş, dudakları patlamış, kan pıhtılarıyla kaplanmıştı. Günlerdir doğru düzgün yemek yemediği belli olan yanakları içine çökmüştü. Sol bileğindeki acemice sargı kirden ve irinden sarı yeşile dönmüş, etrafa keskin bir çürük kokusu yayıyordu.
Arda ateşin etkisiyle bulanıklaşmış gözlerini zorlukla araladı. “Hala? Senin ne işin var burada? Yine rüya görüyorum. Çok acıyor.” Dışarıdan yeri göğü inleten bir helikopter pervanesi duyuldu. GATA’nın acil müdahale ekibi gelmişti. Profesör sargıyı makasla kesmeye başladığında odadaki herkes dehşetle nefesini tuttu. Bilek normal deri rengini kaybetmiş, kangrenin habercisi koyu mor siyaha bürünmüştü. Parmak uçlarında his kalmamıştı. “Bu basit bir kırık değil. Dışarıdan gelen şiddetli bir darbe sonucu damarlar tıkanmış, kemiğe kan gitmediği için kemik dokusu çürümeye başlamış. Aseptik nekroz. Derhal ameliyata alınmazsa bileği kesmek zorunda kalabiliriz.”
Kesmek. Bu tek kelime Aylin’in zihninde bomba gibi patladı. Minyatür sanatçısı olmak isteyen, çizmeyi dünyadaki her şeyden çok seven o çocuk. Elini, hayallerini kaybedebilirdi. Terli yanağını avuçladı. “Arda, korkma. Halan geldi. Her şey düzelecek.” Arda bilincinin son kırıntısıyla ağlıyordu. “Ben çizim yapacaktım. Elim söz dinlemiyor. Bir de Kenan Onbaşı dün gece yine vurdu. Numara yapıyorum diye.”
Hüzün, donmuş çeliğe dönüşen bir öfkeyle yer değiştirdi. “Onbaşı Kenan Sönmez. Hanginiz?” Biraz ileride iri yapılı, sert yüz hatlı bir askerin yüzü tebeşir gibi bembeyaz oldu. “Sensin demek. Şu sırtlanı derhal alın.” Kenan sürüklenirken bağırdı: “Ben bir şey yapmadım. O zaten çürüktü, dayanıksızın tekiydi.” Aylin önünü kesti. “O yüzden mi her gece içtima eğitimi adı altında yeğenime işkence ettin? Kantin parasını gasbettin, kirli çamaşırlarını ona yıkattın? Dün gece acı içinde kıvranan bir çocuğu ranzasından çekip postallarınla tekmeledin?” Dolabı aranmış, içinden bir ajanda çıkmıştı. Hangi astına ne kadar eziyet ettiği, kimden ne kadar para gasp ettiği, tarihine saatine kadar bir muhasebeci titizliğiyle not edilmişti. “O zulüm günlüğün sayesinde işimizi kolaylaştırdın.” Kenan’ın bacakları boşaldı.
Bu tablo Aylin için yeni değildi. Yıllar önce kardeşi Er Cemil Demirkan’ın birliğinden bir telgraf gelmişti: Girdiği bunalım sonucu intihar etmiştir. Cenaze töreni bomboştu. Birlik olayı, uyum sorunu yaşayan sorunlu bir askerin kişisel trajedisi diye kapatmıştı. Aylin gerçeği biliyordu. Cansız bedende intiharla açıklanamayacak sayısız darp izi, kırık kaburgalar. O zamanlar bebek olan Arda’yı kucağına alıp kardeşinin fotoğrafı önünde kanlı gözyaşları dökerek yemin etmişti. “Cemil, affet beni. Ablan seni koruyamadı. Ama söz veriyorum. Bu acıyı, bu zulmü yapanları, bu üniformayı giydiğim sürece unutmayacağım. Ordunun içindeki bütün bu pisliği temizleyeceğim ve oğlun Arda’yı canım pahasına koruyacağım.” Sevilmeyen teftiş kurulunu seçmesinin, bu rütbeye hırsla gelmesinin cevabı unutulmuş bir isimde saklıydı. Dosyayı delil yetersizliği diyerek, üst makamların baskısıyla kapatan kişi, o yılların alay komutanı Albay Celal Aksoy’du. Tarih tekerrür ediyordu.
Yoğun bakımda narkozun etkisinden yeni çıkan Arda’nın yanağındaki yaşları sildi. “Hayır, sen çizeceksin. Yeniden o fırçayı tutabilmen için dünyanın en iyi doktorlarını bulacağım. Ve senin elini bu hale getirenleri, yirmi yıl önce babanı benden alan o canavarları tek tek cehennemin en dibine yollayacağım.”
Kıyamet dosyası
Ankara, Genelkurmay Karargâhı, yerin üç kat altı. Haritalarda görünmeyen, yalnız teftiş kurulu başkanına ait gizli bir sığınak. Aylin komuta merkezini Hakkâri’den buraya taşımış, kıyamet dosyasını aktive etmişti. Bu basit bir arşiv değildi. Kardeşi Cemil’in ölümünden sonra teğmenliğinden bu yana topladığı rüşvet ağları, yasa dışı terfi ve atamalar, şantajlar, ihaleye fesat. Celal Aksoy ve onun gibi generallerin kirli çamaşırları bütün detayıyla bu dosyadaydı.
“Basınla temas kurun. Gazeteci Çetin Yılmaz’ı bağlayın.” Yılmaz, hiçbir baskıya boyun eğmeyen araştırmacı olarak biliniyordu. “Aksoy skandalı diye bir şey duydunuz mu? Ben şimdi o skandalın kapılarını size açacağım.” Güvenli hat üzerinden şifreli dosyanın ilk bölümü gitti. Ofisten bir süre ses gelmedi. Sonra kesik kesik nefes ve inanamayan bir fısıltı: “Aman Allah’ım, bunların hepsi gerçek mi?” Dosyada Aksoy’un oğlunun şirketinin TSK’ya sattığı çürük çelik yeleklerin balistik test videoları vardı. Mermiler yelekleri bir karton parçası gibi delip geçiyordu. Tarihi geçmiş konservelerin imha edilmiş gibi gösterilip rüşvet karşılığı sivil yemek şirketlerine satıldığına dair muhasebe kayıtları. Kirli paranın oğul üzerinden İsviçre’deki gizli hesaba nasıl aktığına dair dekontlar.
“Bu daha başlangıç. Bu gece yerinden oynayacak.” “Neden ben, neden şimdi?” “Çünkü yeğenimin bileğini kırdılar ve delillerimi yok etmeye çalıştılar. Artık kaybedecek bir şeyim kalmadı. Patlatın haberi. Bütün sorumluluk bana ait.”
Ertesi sabah saat altıda bağımsız haber sitesinin manşetine bomba düştü. Yüzyılın skandalı: Orgeneral Celal Aksoy, oğlunun şirketi üzerinden TSK’ya karton yelek satmış. Yüz milyonlarca liralık vurgun. Şok video: Askerin giydiği çelik yelek tabanca mermisiyle delik deşik. Mehmetçik kâğıt zırhıyla mı nöbet tutuyor? Takip haber: Askerin rızkı komutanın oğluna lüks otomobil filosu olmuş. Banka dekontları, ses kayıtları ve balistik test videosu iddiayı ayakta tutuyordu.
Türkiye o sabah bir depremle uyandı. Saat sekizde bütün kanallar normal yayını kesip haberi son dakika verdi. Daha dün akşam Aylin’i histerik kadın general diye suçlayan kamuoyu iki saat içinde yüz seksen derece döndü. Askeri forumlar öfkeli muvazzaf ve emekli akını yüzünden çöktü. “Lanet olsun, benim giydiğim o yelek de mi bunlardandı? Demek operasyonda hep bozuk konserve çıkmasının sebebi buymuş. Bizim canımız o şerefsizin oğlunun lüks arabasından daha mı değersiz? Aylin Paşa haklıymış. Adam komutan değil, vatan hainiymiş.” Cumhurbaşkanlığı şikâyet sitesinde “Vatan haini Celal Aksoy derhal yargılansın” kampanyası bir saatte yüz binlerce imza topladı. Milli Savunma Bakanı ve Cumhurbaşkanlığı artık onu koruyamazdı. Korurlarsa bütün hükümet enkazın altında kalacaktı. Cumhurbaşkanı Milli Güvenlik Kurulu’nu acil toplantıya çağırdı.
Aynı saatlerde bakan, bitkin halde Aksoy’u makamına çağırdı. Dünkü kibirden eser kalmamıştı, yüzü kül gibiydi. “Bu bir komplo. Aylin denen o kadın…” Bakan masaya vurdu. “Kes sesini. Oğlunun hesabına yatan milyonlar, o çürük yeleklerin videosu. Onlar da mı komplo? Sen sadece ordunun şerefini değil, bu ülkenin güvenliğini sattın.”
Kapı açıldı. İçeri harekât üniformasıyla Aylin Demirkan girdi. Elinde son bir dosya. Aksoy aklını yitirmiş gibi üzerine yürümeye kalktı. “Sen, seni alçak kadın, buraya ne yüzle?” “Durun orada orgeneral. Ya da demeliyim ki sanık Celal Aksoy.” Dosyayı önüne koydu. Yirmi yıl öncesine ait Er Cemil Demirkan’ın ölüm soruşturması. “Bu, o zamanlar alay komutanı olarak intihar diye kapattırdığınız kardeşimin dosyası. Ne ilginçtir ki kardeşime işkence eden ve ölümüne sebep olan o astsubay ve onbaşıların isimleri, oğlunuzun dağ yapı şirketinin yönetim kurulu listesinde karşıma çıktı. Siz o zaman ölümü örtbas etme karşılığında o katilleri kendi adamınız yaptınız. Yıllarca kirli işlerinizi yaparak yanınızda yükseldiler. Binbaşı Fikret de onlardan biriydi.”
Bütün parçalar yerine oturmuştu. Bu basit bir yolsuzluk değildi. Yıllar önce işlenmiş bir cinayetin örtbas edilmesiyle başlayan dev bir suç örgütüydü. Aksoy olduğu yere çöktü. Aylin bakana kusursuz bir selam verdi. “Sanık Celal Aksoy’un derhal gözaltına alınmasını emretmenizi arz ederim.” Bakan titreyen elle telefonu kaldırdı. Kısa süre sonra sert yüzlü inzibatlar ruh gibi olmuş dört yıldızlı bir orgeneralin iki koluna girdi. Görevdeyken tutuklandığı, tarihe geçecek utanç yaşanıyordu. Sürüklenirken son bir kez bağırdı: “Senin de sonun gelecek. Sen de yanacaksın.” Aylin arkasını dönmeden cevap verdi. “Benim yanmam önemli değil. Sizin gibi hainlerin cirit attığı bu orduyu son neferine kadar temizlemeden hiçbir yere gitmiyorum.”
Sığınağa döndüğünde ekranlarda Aksoy’un araca bindirilişinin son dakika görüntüleri vardı. Müfettişler zafer çığlığı atıyordu. Aylin pencereden dışarı bakıyordu. Telefonu sessizce titredi. GATA’dan bir fotoğraf gelmişti. Sargıları henüz tam çıkmamış Arda’nın sol eli, acemice bir kurşun kalemi tutuyor, eskiz defterine titrek, eğri büğrü bir çizgi çekmişti. Altında kısa bir not: “Hala, galiba yeniden çizebileceğim.” Aylin telefonu göğsüne bastırıp olduğu yere çöktü. Haftalardır içinde tuttuğu gözyaşlarını ilk kez serbest bıraktı. Bu öfkenin ya da hüznün değil, sımsıcak bir umudun gözyaşlarıydı.
Aksoy’un çöküşü bir son değildi. Yolsuzluk dağının en yüksek zirvesinin yıkılmasıydı. Cumhurbaşkanının özel emriyle ordu içindeki çeteleri ve yolsuzlukları araştırma komisyonu kuruldu. Kimsenin beklemediği bir kararla başkanlığına görevdeki teftiş kurulu başkanı atandı. Omuzlarındaki iki yıldız, dört yıldızlı generallerin bile titrediği yaşayan bir adalet sembolü haline geldi. İlk hedef, dağ yapı şirketiyle işbirliği yapan siyasiler oldu. Hudut karakollarının kanını emerek zenginleşen milletvekilleri ve bakan yardımcıları ifadeye çağrıldı. Meclis her gün patlayan yeni bir skandalla felç oldu. İkinci hedef ordu içindeki Aksoy cuntasıydı. Yıllardır terfi ve atamalarda usulsüzlük yapan, rüşvetle kritik görevleri ele geçiren onlarca general ve albay şafak operasyonlarıyla gözaltına alındı. Bazı günler üç general aynı anda karargâhtan alınıyordu. Yaşlı kurtlar “TSK’yı bitirecek misin” diye öfkelense de karşılarına konulan karton yelek fotoğrafı karşısında susmak zorunda kaldı. Son kılıç darbesi, bütün trajedinin başladığı topraklara, Hakkâri Dağ Komando Tugayı’na indirildi.
Aylar sonra askeri mahkemede tarihi duruşma başladı. Salon iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. En ön sırada bütün rütbeleri sökülmüş, mahkûm tulumu içindeki Celal Aksoy oturuyordu. Bir zamanlar yüz binlerce askere hükmeden adamın gözleri boş bakıyordu. Arkasında Orhan Güler, Fikret Öztürk, Alper Sancak, Kenan Sönmez ve Burak Taşçı bir utanç zinciri gibi sıralanmıştı. Deliller o kadar netti ki inkâra yer yoktu. Fikret Öztürk, bütçeyi zimmetine geçirmek, emrindeki askerlerin canını ve emeğini sömürmek, yaralı bir askerin tedavisini kasten engelleyerek kalıcı sakatlığa sebep olmak suçlarından yirmi beş yıl ağır hapis. Kenan Sönmez, astlarına sistematik işkence, eziyet ve gasp suçlarından on iki yıl.
En dramatik an Burak’ın sırası gelince yaşandı. İlk andan beri “general yeğeni yüzünden benden kişisel intikam alıyor, ben masumum” diye bağırıyordu. Tanık kürsüsüne orta yaşlı bir kadın girdi. Birliğin yakınındaki küçük lokantanın sahibi. Elinde Burak’ın yıllardır ödemediği veresiye borçlarını ve yaptığı ahlaksız teklifleri gün gün not ettiği bir defter vardı. “Bu adam asker falan değildi hâkim bey. Bu mahallenin serserisiydi. Benim kızım korkusundan dükkâna gelemez oldu.” İfadeyle birlikte onlarca esnafın ve erin şikâyeti yağmur gibi yağdı. Sefer tasasına yapılan hakaret, işlediği suçlar arasında en küçüğüydü. Cinsel taciz, görevi kötüye kullanma, tehdit, hakaret ve mala zarar verme suçlarından on beş yıl hapis ve ordudan ihraç. Burak “ben ne yaptım ki” diye bağırırken olduğu yerde bayıldı.
Sıra Celal Aksoy’a geldi. Savcı yirmi yıl önceki dosyayı açtı. Emrindeki bir askerin hunharca katledilmesini intihar süsü vererek örtbas etmek, failleri koruyup kendi suç örgütünün parçası yapmak, bu örgüt aracılığıyla TSK’ya çürük malzeme satarak devletin güvenliğini tehlikeye atmak. “Bu basit bir yolsuzluk değil. Düşmana fayda sağlayan açık bir vatana ihanet suçudur.” Hâkim titreyen sesle kararı okudu: ömür boyu hapis. İzleyici sıralarından alkışlar, sevinç çığlıkları ve hıçkırıklar birbirine karıştı. Yıllardır süren kötülük imparatorluğu nihayet yıkılmıştı.
Aylin o duruşmaya katılmadı. O sırada GATA’nın fizik tedavi merkezindeydi. Soğuk mahkeme salonu yerine içeri sıcacık güneş sızan bir odada Arda dişlerini sıkıyordu. Önünde şekilsiz bir kil yığını. Ameliyat izleri belirgin sol eliyle kili kavramaya çalışıyor, parmakları isteği dışında kasılıp titriyordu. “Lanet olsun.” Kili yere fırlatmak üzereyken bir el onun elini nazikçe kavradı. Aylin’in üzerinde üniforma yoktu, rahat bir kazak vardı. Yere düşen kili alıp kasılmış avcunun içine yeniden koydu. “Doktor diyor ki elindeki sinirler ölmemiş. Sadece çok uzun zamandır yollarını kaybetmişler. Onlara yeniden yolu öğretmemiz gerekiyor. Yavaş yavaş.” “Ama eskisi gibi çizemeyeceğim.” Aylin yeğeninin gözlerinin içine baktı. “Neden eskisi gibi çizmek zorundasın ki?” Sağlam sağ eli tuttu. “Bu el senin yeteneğindi.” Yara izleriyle dolu sol eli kaldırdı. “Ama bu el senin savaşarak kazandığın hikâyen. Yetenek herkeste olabilir. Hikâye herkeste olmaz.”
Çantasından eski, sararmış bir eskiz defteri çıkardı. Arda’nın daha önce hiç görmediği bir defter. “Babanın, kardeşim Cemil’in eskiz defteri.” İçinde harp okulu öğrencisi genç bir Aylin portresi, yeni doğmuş bebek Arda’nın ayak izi ve babasının askere gitmeden önce çizdiği son resim vardı. Ablası ve yeğeninin gülen yüzleri. “Baban dünyanın en hassas, en yetenekli ellerine sahipti. Ama o eller hiçbir şeyi korumaya yetmedi. Sen farklısın. Bu yaralı sol el halanı harekete geçirdi, çürümüş bir orduyu dize getirdi ve yirmi yıllık bir adaletsizliğin, babanın intikamını aldı. Bu el dünyanın en güçlü eli.” Arda babasının çizdiği resmin üzerine titreyen sol elini yavaşça koydu. Sıcak gözyaşları defterin üzerine damladı. Artık eline lanet etmiyordu. Ağlarken gülümsüyordu.
Zaman geçti. Hakkâri’nin acımasız kışı bitti, yerine ılık bahar rüzgârları geldi. Edirnekapı Şehitliği’nde yenilenmiş mezar taşının önünde Aylin ve Arda yan yana duruyordu. Taşta “Er Cemil Demirkan, Görev Şehidi” yazıyordu. Arkalarında Milli Savunma Bakanı ve çok sayıda general saygı duruşundaydı. Geç de olsa itibar iade edilmiş, bir cinayet kurbanı ve görev şehidi olarak adı tarihe yeniden yazılmıştı. Aylin tozu eliyle silerken fısıldadı: “Cemil, gördün mü oğlun Arda? Ne kadar da büyüdü. Senin yapamadığını, benim yarım bıraktığımı biz tamamladık. Artık huzur içinde uyu.” Arda yara izleri taşıyan sol eliyle taşa dokundu. Tek kelime etmedi. Bakışları özlem ve gururla doluydu.
Görevini tamamlayan Aylin Demirkan sessizce emekliliğini istedi. Cumhurbaşkanının terfi ve daha yüksek görev tekliflerini nazikçe reddetti. “Ben bir asker olarak görevimi tamamladım. Artık bir abla ve bir hala olarak hayatıma devam etmek istiyorum.” Emeklilik töreni sadeydi ama bugüne kadar hiçbir generalin uğurlanmadığı kadar kalabalık ve coşkuluydu. Karargâhın çıkış kapısına kadar, reformları sayesinde haksızlıklardan kurtulmuş yüzlerce er, astsubay ve genç subay gönüllü dizilmiş, gür seslerle selam durmuştu. Bu bir rütbeye değil, yürekten gelen bir minnetin ifadesiydi.
Bir yıl sonra İstanbul Beyoğlu’nda küçük bir sanat galerisi. “İlk Nefes, Arda Yılmaz Kişisel Sergi.” Kapıda uzun kuyruklar oluşmuştu. İçeride onlarca resim ve heykel. Mükemmeliyetçi çizgiler ya da gösterişli teknikler yoktu. Çizgiler biraz titrek, renkler biraz hamdı. Ama her eserde bakanın kalbine dokunan yakıcı bir güç vardı. Yaralarını sarmayı başarmış bir ruhun acıdan damıttığı güzellik. Serginin tam ortasında tek bir enstalasyon duruyordu. Çamurlu bir zemine atılmış, postallarla ezilerek patlatılmış o eski çelik sefer tası. Dağılmış pilav taneleri, ezilmiş hünkarbeğendi, çamura bulanmış et parçaları. O korkunç an bütün çıplaklığıyla yeniden canlandırılmıştı. Ama enkazın tam ortasından çamuru delerek filizlenen küçücük yeşil bir filiz yükseliyordu. Eserin adı: Aşk.
Aylin eserin önünde sessizce ağlıyordu. Üzerinde üniforma yoktu. Sıradan, orta yaşlı bir kadındı. Yüzünde hayatında hiç olmadığı kadar huzurlu ve mutlu bir ifade vardı. İyice serpilen Arda yanına yaklaştı, sol eliyle halasının omzunu kavradı. Eli artık titremiyordu. “Geçti artık. Her şey geçti hala.” “Evet Arda,” dedi Aylin, yeğeninin yaralı ama güçlü elini tutarak. “Her şey geçti.”
Bir zamanlar Türkiye’yi sarsan o büyük fırtına, bir ailenin ayaklar altına alınan sevgisini korumuş, yılların hesabını görmüş, çürümüş bir sistemi devirmiş ve sonunda dinmişti. Soğuk bir nizamiyede başlayan bir kadın generalin öfkesi, şimdi genç bir adamın parmak uçlarında yeniden doğan, en sıcak, en güçlü sanata dönüşmüştü. Yaralı bütün ruhları iyileştiren yeni bir umut olarak parıldıyordu.