9 BORDO BERELİ KANDİL’İN 2.800 METRESİNDE 4 GÜN BEKLEDİ! 😱 PKK Komutanı Tespit Edildi
Rüzgâr Kandil’in iki bin sekiz yüz metre yüksekliğindeki kayalıklarını tıraşlarken dokuz adam nefesini tutuyordu. Kasım ayının ilk haftasında bu rakımda sıcaklık gece eksi on dereceye kadar düşüyor, her hareket sert kayrak taşlarının üzerinde duyulabiliyordu. Türkiye sınırından doksan kilometre uzakta, PKK’nın yıllardır dokunulmaz saydığı bir bölgede dokuz gölge taşa kaynaşmış gibi hareketsiz duruyordu.
Bu dokuz adam Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın en seçkin timlerinden biriydi. Her biri onlarca operasyondan geçmiş, dağ savaşında ustalaşmış isimlerdi. Tim komutanı Yüzbaşı Serhat, on altı yıllık subaylık hizmetiyle Haftanin’den Avaşin-Basyan’a kadar her türlü arazi koşulunda görev yapmıştı. Sağında yürüyen Astsubay Kıdemli Başçavuş Tayfun ise on dört yıldır keskin nişancıydı. Kuzey Irak dağlarını neredeyse avucunun içi gibi tanıyordu. Yanlarındaki diğer yedi operatör de aynı seviyedeydi. Patlayıcı uzmanı Astsubay Üstçavuş Mert, dağ kurtarma uzmanı Astsubay Üstçavuş Kaan, iletişim subayı Teğmen Onur, sağlık görevlisi Astsubay Kıdemli Çavuş Baran ve yakın koruma uzmanı üç operatör. Bu tim, dağ operasyonları için özel olarak oluşturulmuş bir ekipti. Hepsi birlikte en az on iki ortak operasyona katılmıştı. Sözel komuta bile gerek duymadan birbirlerinin hareketlerini okuyorlardı.
Ne var ki bu görev öncekilerden temelden farklıydı. Hedef sıradan bir terörist değil, PKK’nın Kuzey Irak harekât komutanıydı. Yüzlerce operasyonu planlayan, onlarca tünel sistemini inşa ettiren, örgütün Kandil’deki kan damarı konumundaki bir isimdi. Teşkilat bu adamı tam on yedi aydır takip ediyordu. O kadar dikkatli, o kadar sabırlı bir takiple ki hedef hiçbir zaman şüphelenmemişti.

Ankara’da bu operasyonun hazırlığı sekiz ay sürmüştü. Silahlı insansız hava araçlarından alınan görüntüler, sinyal istihbaratı ve saha kaynaklarından gelen bilgilerin birleştirilmesiyle hedefin hareket kalıpları tek tek çözülmüştü. Sonunda kritik bir bilgi elde edildi. Hedef her ayın ilk haftasında dağın bu kesimindeki koordinasyon noktasına geliyordu. İstihbarat doğruysa şu anda buradan yirmi iki kilometre uzaktaki kampta olması gerekiyordu. Ama bu bilgiyi doğrulamak bile başlı başına bir operasyon gerektirmişti. İki hafta önce bir keşif timi bölgeye sızmış, mağara ağlarını ve devriye güzergâhlarını haritalandırmıştı. O harita sayesinde Serhat’ın timi şimdi buradaydı. Mükemmel bir gözlem noktasında, mükemmel bir zamanda.
Onay süreci de kolay olmamıştı. Teşkilat ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasındaki koordinasyon toplantıları haftalar sürmüştü. Hedefin bu rakımda, bu kadar koruma altında yakalanması son derece riskli bir hesaptı. Başarısız bir girişim hem timi tehlikeye atar hem de hedefi uyarırdı. Plan mükemmel olmak zorundaydı. Giriş güzergâhları, bekleme noktaları, olası çatışma senaryoları, tahliye seçenekleri, iletişim protokolleri tek tek simüle edilmişti. Serhat son brifingde şunu söylemişti: “Ya ilk seferinde doğru yaparız ya da yapmayız.” Oda sessiz kalmıştı.
Tim üç gün önce Türkiye topraklarından ayrılmıştı. Önce Cougar helikopterleriyle sınıra yakın bir noktaya indirilmiş, ardından karanlığı örtü olarak kullanarak yürüyüşe geçmişlerdi. Seksen iki kilometre boyunca mayın tuzaklarından ve PKK devriyelerinden kaçınarak ilerlemiş, ikinci günün sonunda hedef bölgenin yakınına ulaşmışlardı. Bu yürüyüş sırasında daha önce tespit edilmiş üç devriye güzergâhını aşmak zorunda kalmışlardı. Her geçiş noktasında saatlerce bekleyerek milimetrik hesaplarla hareket etmişlerdi.
İlk gecenin yürüyüşü ağırdı ama rutin bir ağırlıktı. Her operatör sırtında kırk kilonun üzerinde ekipman taşıyordu. Silah, mühimmat, erzak, iletişim cihazları, tıbbi malzeme ve ısı yalıtım ekipmanı. Kandil’in bu bölgesindeki arazi insafsızdı. Düz bir adım atmak neredeyse imkânsızdı. Her yüz metre ilerlemek için önce tırmanmak, sonra inmek gerekiyordu. Mert bir noktada toprak altında kablo sezdi ve timi durdurdu. Kırk dakika boyunca milim milim inceledi. Güvenli bir geçiş noktası tespit etti. Kimse sormadı, kimse sorgulamadı. Mert’e güvenilirdi.
Kurdukları gözlem noktası Kandil’in en sarp yamaçlarından birindeydi. Üç yüz metre aşağıdaki vadide kayalara oyulmuş ve doğal mağaralarla birleştirilmiş bir kamp görünüyordu. Teşkilatın önceki analizleri bu kampın yaklaşık kırk ile elli terörist barındırdığını, giriş çıkışların günde ortalama dört kez yapıldığını ortaya koymuştu. Tayfun optik sistemini bölgeye kilitleyerek gece boyu kayıt aldı. Her siluet, her hareket, her araç şifreli bağlantıyla anında Ankara’ya iletiliyordu.
Birinci gün hiçbir şey olmadı. Tim nöbet sistemine geçerek üç saatlik dönüşümlerle bekledi. Kimse ses çıkarmıyor, kimse gereksiz hareket etmiyordu. Tayınlar dikkatle hesaplanmıştı. Beş gün yetecek kadar yiyecek ve su vardı. Ama her şeyden önemlisi hiçbir iz bırakmamak gerekiyordu. Sigara yasaktı, ışık yasaktı. En küçük ses bile tehlikeydi. Üç yüz metre aşağıda teröristler güvende olduklarını sanarak dolaşırken tepelerinde dokuz çift göz onları izliyordu. Birinci gecenin ortasında Onur iletişim sistemini kontrol etti. Uydu bağlantısı netti. Ankara her şeyi görüyordu. Optik görüntüler gerçek zamanlı olarak analiz ekiplerine ulaşıyor, kamp faaliyetleri sürekli değerlendiriliyordu. Bu teknolojik bağlantı sayesinde tim yalnız değildi. Ama sonunda sahada yalnızca kendi elleri ve kendi kararları geçerliydi.
İkinci günün sabahı bekleme daha da ağırlaştı. Eksi sekiz dereceye düşen sıcaklıkta yerinde saatler geçiren operatörler ısınmak için yalnızca ısı yalıtımlı kıyafetlerine güvenebiliyordu. Açık ateş yakmak ya da sıcak içecek hazırlamak söz konusu bile değildi. Serhat timini gözden geçirdi. Herkes son derece profesyoneldi ama uzun beklemenin bedeni etkisi kaçınılmazdı. Asıl zorlu olan fiziksel değil zihinsel boyuttu. Kafada sayısız ya sorusu dönüp duruyordu. Ya hedef bu ay hiç gelmezse? Ya istihbarat hatalıysa? Ya kamp değiştirildiyse? Bunlar cevaplanamaz sorulardı. Yapılabilecek tek şey beklemek ve hazır olmaktı. Serhat bir zamanlar okuduğu cümleyi hatırladı. Sabır bir erdem değildir. Bir silahtır. Kandil’de bu cümle somut bir anlam kazanmıştı.
İkinci günün öğlen saatlerinde kampta hareketlilik arttı. Yeni araçlar geldi. Daha önce görülmeyen silahlı gruplar vadi boyunca hareket etti. Tayfun optik görüntüleri anında Ankara’ya aktarıyordu. Analistler saatler içinde kesin cevabı verdi. Hedef bölgedeydi. Büyük ihtimalle bu gece kampa ulaşacaktı. Bu haber timin içinde sessiz bir gerilim yarattı. Herkes aynı şeyi düşünüyordu ama kimse konuşmuyordu.
Gece yarısından sonra üç farklı araç vadiye indi. Tayfun’un dürbünü ve Ankara’daki görüntü doğrulamasıyla sonuç netti. Hedef kamptaydı. On yedi aylık takip, sekiz aylık planlama ve dört günlük bekleme bir araya geliyordu. Şimdi en kritik kısım başlıyordu.
Serhat timi topladı ve son planlamayı fısıltıyla gözden geçirdi. Doğrudan bir müdahale düşünülemezdi. Kampta en az kırk silahlı terörist gözlemlenmişti. Bunun yerine hedefin giriş çıkış güzergâhını kapatmak, onu vadideki koordinasyon noktasıyla kamp arasında izole etmek ve teşkilatın koordine edeceği hava unsuruyla birlikte harekete geçmek gerekiyordu. Plan onaylandı. Herkes rolünü ezberlemişti.
Üçüncü günün karanlığında tim iki gruba ayrıldı. Dört kişilik grup doğu yamacındaki kayalık geçide konuşlanarak olası kaçış güzergâhını kesti. Serhat komutasındaki diğer beş kişi ise kamp ile koordinasyon noktası arasındaki tek geçiş yolunu kapattı. Artık dokuz operatör, kırk iki teröristin ortasında bir kapan kurmuştu ve kimsenin bundan haberi yoktu. Konuşlanma tam kırk dakika sürdü. Her operatör gözlem noktasından mevziine sürünerek geçti. Hiçbir silah yüzeye çarpmadı, hiçbir taş yerinden oynamadı. Doğu grubunun liderliğini üstlenen Tayfun keskin nişancı pozisyonunu üç farklı noktada denedi ve en iyi görüş açısını veren kayanın ardına yerleşti. Batı grubundaki Mert güzergâhın tam ortasına küçük bir erken uyarı sensörü yerleştirdi. Hedef ya da korumaları bu noktayı geçtiğinde timin telsizine sessiz bir sinyal gidecekti. Her şey planlandığı gibiydi. Şimdi tek gereken sabırla beklemekti.
Üçüncü günün şafağı sökerken belirsizlik had safhaya ulaşmıştı. Soğuk kemiklere işliyordu. İki gündür neredeyse hiç uyumayan, neredeyse hiç kımıldamayan adamlar vücutlarının her hücresini disiplinle kontrol altında tutuyordu. Sabah ışığı kayalıklara yayılırken vadi yavaş yavaş canlanmaya başladı. Kampta devriye değişimi yapıldı. Birkaç araç hareket etti. Sıradan bir gün başlıyormuş gibi görünüyordu. Sonra Tayfun telsizde kısık sesle konuştu. “Kamp girişinde araç. İki koruma. Hedef muhtemel.”
Serhat dürbününü hedefe kitledi. Tanıma yaklaşık yirmi saniye sürdü. Ardından Ankara’ya şifreli mesaj gönderildi. Cevap on iki dakika içinde geldi. Teşkilat görüntüyü doğruladı, hedefi onayladı. Artık saat başlamıştı.
Hedef iki korumasıyla birlikte kampa doğru yürürken alışılmadık bir şey yaptı. Durdu. Dağın yamacını uzun süre inceledi. Çevresine döndü, geri baktı. Uzun yılların verdiği içgüdüydü bu. Ama gördüğü hiçbir şey değildi. Dokuz operatör kayaların arasında taşa dönmüştü. Birkaç saniye daha bekledi. Sonra yürüyüşünü sürdürdü ve kampa girdi. Serhat telsizden fısıldadı. “Bekle.” Tim bekledi.
Kamp içinde saatler geçti. Öğle oldu, öğleden sonra oldu. Teröristler kendi rutinleri içinde hareket ediyordu. Devriyeler, yemek, toplantı. Her şey normaldi. Serhat’ın aklında tek bir soru vardı. Hedef ne zaman koordinasyon noktasına çıkacaktı? Beklemenin en ağır yanı buydu. Hareketsizlik içinde tam uyanık kalmak. Vücut uyumak istiyordu, gözler kapanmak istiyordu ama zihin sürekli tetikte olmak zorundaydı. Tayfun dürbününden hiç ayrılmıyordu. Her on beş dakikada bir Ankara’ya durum raporu geçiyordu. Kaan kuzey yamacını gözden geçirdi. Herhangi bir hareket yoktu. Baran timin su ve enerji durumunu kontrol etti. Sular hâlâ yeterliydi ama bir gün daha uzarsa hesaplar değişebilirdi. Serhat bu olasılığı kafasının bir köşesine not etti ve beklemeye devam etti.
Öğleden sonra ikide her şey değişti. Kamp içinde ani bir hareketlilik başladı. Sesler yükseldi. Bir araç hareket etti. Ardından kamp kapısından çıkan figürü Tayfun hemen tanıdı. “Çıkıyor. Bir koruma. Batıya gidiyor.” Serhat’ın yüzünde herhangi bir ifade değişmedi. Sakin, keskin, kararlı bir sesle konuştu. “Hareket.” Doğu grubuna telsizle bilgi geçildi. Kaçış yolu zaten kapalıydı. Serhat’ın grubundaki operatörler kayaların arasından süzülerek hedefe yaklaşmaya başladı. Her adım hesaplıydı, her hareket sessizdi. Mesafe elli metre oldu, kırk, otuz. Rüzgâr tam bu sırada yönünü değiştirdi. Kokuları hedefe doğru taşıyabilirdi. Serhat iki saniye durdu, değerlendirdi ve ilerlemeye devam etti. Otuz metre artık yirmi beşe inmişti.
Koruma önce hiçbir şeyi fark etmedi. Ardından çok geç kaldı. Kaya gibi görünen bir şey aniden hareket etti. Silahına davranmaya fırsat bulamadan etkisiz hale getirildi ve sesini çıkaramadan yere indirildi. Hedef döndüğünde iki operatörün arasında buldu kendini. Elleri arkada kelepçelendi, ağzı kapatıldı. Gözleri panikle çevresini tarıyordu ama bağırdığında sesini duyacak kimse yoktu. Serhat Türkçe konuştu, taktik tercüman çevirdi. Hedef konuşmadı. Konuşmasına gerek de yoktu. Dört gündür yalnızca bu an için buradaydılar ve şimdi başarılmıştı.
Serhat bir an tutuklunun yüzüne baktı. Adam yorgundu, şaşkındı ama gözlerinde bir şey vardı. On yedi aylık takibin nesnesine özgü bir donukluk. Bu adam onlarca operasyonu planlamış, onlarca insanın ölümüne neden olmuş biriydi. Şimdi elleri arkada, Kandil soğuğunda, hiç beklemediği bir anda yakalanmıştı. Tarih böyle yazılıyordu. Bazen bir çığ gibi gürültülü, bazen bir kayrak taşının sessiz kayması gibi.
Asıl tehlike işte tam bu anda başlıyordu. Kampta korumaların kaybolduğu fark edilmeden önce timin bölgeden çıkması gerekiyordu. Tahmin en fazla on beş dakikaydı. Serhat Ankara’ya “paket güvende” mesajını gönderdi ve tahliye koordinatlarını talep etti. Cevap üç dakika içinde geldi. Kuzeydoğuya kırk sekiz kilometre uzaklıkta, Türkiye sınırına yakın bir noktada helikopter sabaha karşı dört otuzda bekliyordu. Kırk sekiz kilometre. Kandil’in bu sarp arazisinde, gece karanlığında, elleri kelepçeli bir tutukluyla kırk sekiz kilometre. Serhat matematiği kafasında hızla yaptı. Sekiz saat, yani saatte altı kilometre. Standart bir yürüyüş temposu bile bu coğrafyada zorlanırdı. Bir tutukluyla ve aktif bir arama operasyonunun altında yapılması ise başka bir boyuttu.
Tim hızla hareket etti. İlk iki saat beklenmedik biçimde sorunsuz geçti. Rüzgâr seslerini örtüyor, bulutlar ay ışığını gizliyordu. Tutuklunun direniş göstermediği anlaşılmıştı. Adam yorgundu, şaşkındı ve büyük ihtimalle bu durumu kabullenmeye çalışıyordu. Üçüncü saatin ortasında telsizden alarm geldi. Ankara analiz merkezinden gelen mesaj kesindi. Kamp tetiğe geçmişti. Arama operasyonu başlamıştı. Tayfun arkayı kollarken Serhat rotayı değerlendirdi. Ana güzergâh artık kullanılamaz hale gelecekti. Batıdan dolaşmak zorundaydılar. Bu on dört ek kilometre demekti. Toplam mesafe altmış ikiye çıkmıştı.
Tim temposunu artırdı. Arazi çetindi. Önce sarp bir yokuş, ardından derin bir geçit, sonra kayalık bir yamaç. Her adım enerjiden çekiyordu ama kimse şikâyet etmiyordu. Baran tutukluya kısa aralıklarla su ve enerji takviyesi yapıyordu. Adamın ayakta tutulması da görevin bir parçasıydı. Dördüncü saatte Tayfun telsizde fısıldadı. “Güneyde ışıklar. Araç.” Serhat herkesi dur işaretiyle durdurdu. Arama araçları yaklaşık iki kilometre güneyde ilerliyor, güzergâhları timin bulunduğu alanla kesişebilirdi. Kırk beş dakika boyunca hiç hareket edilmedi. Kırk beş dakika, eksi sekiz derecede, rüzgârın içinde taş gibi duruldu. Araçlar geçti. Tim yeniden harekete geçti.
Beşinci saatin ortasında ilk ciddi tehlike yaşandı. Karanlıkta ilerleyen bir PKK yaya devriyesi timin güzergâhını tam önünden kesmek üzereydi. Tayfun on saniye öncesinden fark etti. Serhat kararını verdi. Bekleme yoktu. Geçiş şarttı. Dört operatör devriyeyi sessizce etkisiz hale getirdi. Çatışma olmadan, iz bırakmadan, yalnızca ellerini ve bacaklarını kullanarak. Ne var ki birkaç yüz metre ilerleyince ikinci bir tehlike belirdi. Tayfun durdu ve işaret etti. Vadinin doğu yamacında bir mağara ağzında ateş yanıyordu. Nöbetçiler. Güzergâh değiştirilmeliydi. Bu da timi kuzeyden dolaştıracak ek kilometre anlamına geliyordu. Serhat bir an tereddüt etti. Sayıları kafasında yeniden hesapladı. Yapamazlardı. Yapmaları gerekiyordu. “Kuzeyden geçiyoruz,” dedi ve hızlandı.
Altıncı saatte dağın anatomisi değişmeye başladı. Yüksekten aşağıya inerken kayrak taşları yerini daha ince, daha keskin kaya parçalarına bıraktı. Her adımda ses çıkma riski vardı. Tim daha da yavaşladı ama yavaşlayacak vakti yoktu. Tutuklu birkaç kez düştü. Her seferinde iki operatör onu kaldırdı. Durdurulmadan, sızlanılmadan ilerlendi. Yedinci saatte telsizden kritik mesaj geldi. Helikopter tahliye noktasına kırk dakika içinde ulaşacaktı. Tim hızlandı. Yorgunluk bir kenara itildi. Vücutlar son rezervlerini yakıyordu. Tayfun sürekli arkayı kollarken önde iki operatör güzergâhı temizliyordu. Ortada tutuklu, yanlarda geri kalan ekip. Dokuz kişilik bu düzen saatler boyunca hiç bozulmamıştı.
Son iki kilometre neredeyse koşarak geçildi. Nefesler buğu halinde soğuk havada asılı kalıyor, çizme altındaki çakıllar dağın sessizliğini bozuyordu. Ama artık kimsenin haberi olsa ne olurdu ki. Dakikalar içinde bölgede olacaklardı. Son yüz metrede Serhat bir an durdu. Arkasına baktı. Sekiz adam ve bir tutuklu yorgun ama ayaktaydı. Dört gecedir uyumadan, eksi sekiz derecede, Kandil’in en sarp coğrafyasında yüz on kilometre yürümüşlerdi. Hiç şikâyet etmemişlerdi. Hiç sorgulamamışlardı. Serhat bu adamlara bakmanın verdiği ağırlığı hissetti. Söyleyecek kelime bulamadı. Sadece başını hafifçe eğdi. Hepsi anladı.
Tahliye noktasının ufkunda döner kanat sesi duyulduğunda Serhat ilk kez gülümsedi. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait Sikorsky karanlıktan süzülerek indi. Motor gürültüsü vadiye yayılmadan önce dokuz operatör ve bir tutuklu içerideydi. Kapı kapandı, helikopter yükseldi. Kandil yavaşça küçülürken içerideki dokuz adam ilk kez derin bir nefes aldı. Seksen küsur saat boyunca tutulan nefes tek bir anda bırakılmıştı. Kimse konuşmadı. Konuşmaya gerek yoktu.
Tutuklu sorguya alındığında verdiği bilgiler sonraki üç ayda onlarca operasyona zemin hazırladı. Kandil’deki koordinasyon ağının tam haritası çıkarıldı. Yüzlerce metrelik tünel sistemleri, silah depoları ve lojistik güzergâhlar tek tek tespit edildi. Teşkilat bu bilgileri Türk Silahlı Kuvvetleri ile paylaştı. Pençe serisi operasyonlarında pek çok kritik hedefin imha edilmesinde bu sorgulama sonuçları belirleyici rol oynadı. Örgütün Kuzey Irak’taki lojistik zinciri bu operasyondan sonra ciddi biçimde çözüldü. Aylarca derlenen ve güvenli zannedilen iletişim bilgileri, hareket planları ve silah transferi güzergâhları artık teşkilatın elindeydi. PKK’nın yeni komuta yapısı kurulana kadar geçen dönemde onlarca operasyonel karar eksik ya da hatalı bilgiye dayandırıldı. Bunun bedeli örgüte ağır oldu.
O dokuz kişilik tim ise birkaç hafta izin kullandıktan sonra yeni göreve hazırlanmaktaydı. Bu sefer başka bir dağda, başka bir isim için. PKK hâlâ o komutanın nasıl kaybolduğunu anlayamamıştı. İki bin sekiz yüz metrede, kendi topraklarında, onlarca koruma ortasında bir insan yok olmuştu. Sanki dağ onu yutmuştu. Sonraki haftalarda örgüt içinde derin bir güvensizlik dalgası yayıldı. Herkes birbirini şüpheyle izlemeye başladı. Her telsiz görüşmesinde daha az konuşuldu. Her toplantıya daha az kişi çağrıldı. Kandil’de hiçbir şey artık güvende değildi.
Ankara’da bir dosyanın üzerine yalnızca iki kelime yazıldı. Görev tamamlandı.