Ailem gece 2’de kardeşim için 200 bin lira istedi, ama polis araması gerçeği ortaya çıkardı…
Annemle babam beni gece saat 2:30’da arayıp çığlık attılar. Deren, “Kardeşin şu an hastanede. Hemen 200.000 lira gönder. Yoksa bütün gece acı içinde kalacak. Üstüne bir de hastanenin tamamı bize kalacak.” dediler. Ben ise buz gibi sakin bir sesle, “Gidin o mükemmel küçük prensesinizi arayın,” dedim. Telefonu kapattım. Tamamen kapattım ve dönüp uyumaya devam ettim.
Ertesi sabah karakoldan gelen bir telefon her şeyi değiştirdi. Lafı çok dolandırmadan anlatacağım çünkü yaşadıklarım tam anlamıyla delilikti. Ben Deren Aksoy, 32 yaşında, İstanbul’da tek başına yaşayan bir inşaat mühendisi ve ailenin en büyük kızıyım. Ne zamandır hatırlıyorsam ailem beni kendi özel bankamatikleri gibi görmüştü. Beni büyütürken en büyük olan fedakârlık eder küçükleri için yaşar cümlesini beynime kazıdılar. Özellikle de biricik erkek çocukları için üniversite harçları, araba taksitleri, kredi kartı borçları, aklınıza ne geliyorsa hepsini ben ödedim. Hep boyun eğdim. Çünkü abla dediğin böyle yapardı.
Ama o gece saat 2:30’da içimde bir şey nihayet koptu. İlk kez hayır dedim ve ondan sonra olanlar ailemi tahmin bile edemeyeceğim şekillerde parçaladı. Eğer siz de ailenizin para makinesi olduysanız yorumlara kendi hikayenizi yazın. Hepsini tek tek okuyorum. Şu an nereden izliyorsunuz? Hangi şehirden? Yazın mutlaka. Şimdi gerçekten ne olduğunu anlatayım.
Şu anda 32 yaşındayım ve yaklaşık 8 yıldır İstanbul’da kendi küçük ama huzurlu evimde tek başıma yaşıyorum. Buraya taşınmam hayatımın açık ara en iyi kararıydı. Benden küçük kardeşim Can Aksoy 26 yaşında. En küçük kardeşim Zeynep 23. Babam Murat, Karayollarının trafik şubesinden fena sayılmayacak bir emekli maaşı alarak erken emekli oldu. Annem Sevgi her zaman ev hanımıydı. Can doğduğu anda onu evin tartışmasız hükümdarı ilan ettiler. Evin tek oğlu, altın çocuk, asla hata yapmayan prens. Zeynep doğunca da anında mükemmel küçük prenses oldu. Tatlı söz dinleyen, kirpiğini kırpmasıyla her istediğini alan kız. Ben ise kelimeleri anlayabildiğim andan itibaren sen en büyüksün. Ailenin yükünü sen taşıyacaksın. Kardeşlerine sen bakacaksın. Bu böyledir cümlesiyle büyüdüm.
22 yaşındayken üniversiteyi yeni bitirmiş taze bir mühendis olarak bir yıl boyunca Ankara’nın kenar bir mahallesindeki aile evine geri döndüm. Gündüzleri şantiyede çalıştım. Akşamları kafede garsonluk yaptım. Hafta sonları da çizim ve proje işleri yaptım. Sırf Can’ın özel bir üniversitedeki öğrenim ücretini peşin ödeyebileyim diye yaklaşık 800.000 lirayı tek seferde kendi birikimimden bankaya yatırdım. Bir yıl sonra Can okulu bıraktı. Üniversite bana göre değilmiş dedi. Annem onu kucaklayıp oğlan çocuk işte olur böyle diye güldü. Babam onu Fenerbahçe maçına götürüp moral verdi. Paradan bir daha kimse bahsetmedi.
Üç yıl sonra Zeynep liseyi bitirdi. Annem beni işteyken arayıp sevinçten ağlayarak küçük kızım özel bir şey hak ediyor dedi. İki hafta sonra beyaz bir jeep benzeri SUV için kefil oldum. 48 aylık kredi ayda 15.000 liralık maaşımdan otomatik çekildi. Zeynep bana kalpli bir teşekkür mesajı attı ama Instagram’da arabayı paylaşırken altına büyük abla hedefleri diye yazdı. Ekran görüntüsü hala telefonumda.
Geçen sene annem beni gece 3’te arayıp kriz geçirir gibi ağladı. Çünkü kredi kartlarının hepsi patlamıştı. Yaklaşık 250.000 liralık Can için oyun bilgisayarları, Zeynep’in içerik çekmek için aldığı marka kıyafetler. Yataktan bile kalkmadan parayı EFT yaptım. Bu son kez diye söz verdi. Son olmadı. Her hayır demeye kalktığımda senaryo hep aynıydı. Annem ağlar, babam suskunlaşır ve hayal kırıklığına uğramış gibi davranır. Can beni bencil olmakla suçlar. Zeynep haftalarca benimle konuşmazdı. Mesaj çok netti. Para ödemezsem aileden sayılmıyordum.
Bir noktada sırf kafamıza göre değil sayıları siyah beyaz görmek için Excel’de tablo tutmaya başladım. Harçlar, araba taksitleri, kredi kartı kurtarmaları acil diye istenen nakitler toplamı 4 milyona yaklaşmıştı. Hepsi kendi tırnaklarımla kazandığım para. Ve bir kez bile gerçekten içten bir teşekkür ederim duymadım. Çünkü bu onlara göre normaldi. Benim görevimdi. Büyük abla dediğin yapardı. Ben de bunu fazlasıyla uzun bir süre gerçek sandım.
24 yaşında İstanbul’a taşındığımda mesafe koyunca belki biraz azalır diye düşünmüştüm. Azalmadı. Sadece para isteme şekli değişti. Artık IBAN, Papara, havale. Daha hızlı, daha sessiz konuşmaya bile gerek yok. Çoğu zaman yine evet demeye devam ettim. Çünkü içimdeki suçluluk hissi banka hesabımdaki eksi bakiyeden daha ağırdı.
Ta ki gecenin bir yarısı kendi evimi alıp alamayacağımı, kendi hayatımı kurup kuramayacağımı yoksa ömrüm boyunca Ankara’daki o eve para akıtmak zorunda mı kalacağımı düşünerek uyanana kadar? O an anladım ki onlar beni kızları olarak değil bitmeyen bir kaynak olarak görüyorlardı. Ama her kaynak bir gün kurur. İki ay kadar önce aile WhatsApp grubuna Can’dan uzun bir mesaj düştü. Kafamı dağıtmam lazım. Burak’la Kıbrıs’ta reset hafta sonu yapıyoruz yazıyordu. Burak babası Ankara’daki AVM’lerin yarısına ortak olan çocuk. 4 gün 3 gece Girne’de ünlü bir kasino otelinde uçak biletleri ve suitin parasını annemle babam çoktan ödemiş. Ben daha ne oluyor demeye kalmadan Zeynep mesajı patlattı. Ben de content için geliyorum diye yazdı. Yanına da göz kırpan emoji koydu. Merak etme büyük abla ben Burak’ın uçağıyla gidiyorum. Aile bütçesine sıfır maliyet. Gerçeği herkes gibi ben de Zeynep’in Instagram hikayesinden öğrendim. İstanbul Havalimanı’na özel jet terminalinin önünde poz veriyordu. Elinde yeni bir Louis Vuitton valiz altında Teşekkürler canım anneciğim ve babacığım yazıyordu. Ekran görüntüsü alıp anneme sadece bir soru işareti gönderdim. Cevap saniyesinde geldi. Biz sadece Can’a verdik tatlım. Zeynep kendini hallediyor. Burak da yardımcı oluyor. Çevirisi şuydu: Cana üç aşağı beş yukarı 90.000 lira nakit vermişler. Gerisine de gözlerini kapatmışlardı.
Aynı gece Can bana ayrıca yazdı. Abla, ilk defa cüzdanımın doluyor. Bu sefer her şeyi annemler halletti. %100. Sen yırttın vallahi. Mesaja sadece tamam yazdım ve mavi tikte bıraktım. Tüm konuşmamız buydu. Üçü Perşembe sabahı uçağa bindi. Bense o sırada İstanbul’da bir köprü şantiyesinde denetimdeydim ki ilk hikayeler düşmeye başladı. Can, Zeynep ve Burak özel jetin merdivenlerinde aynı güneş gözlükleriyle poz veriyor, Kıbrıs Takeover başlıyor diye yazıyordu. Zeynep jetin içini slow motion videoyla çekmişti. Deri koltuklar, altın detaylar, şampanya kadehleri. Burak’ın ailesi zengin tamam ama özel jetlik değil. Bunu kim ödedi acaba diye içimden geçirdim. Sonra kendimi bilerek susturdum. Çünkü gerçekten artık umursamaktan yorulmuştum.
Ercan’a indikten sonra Girne’ye doğru 40 dakikalık yolculuk, ardından otel girişleri, sosyal medya resmen film şeridi gibi akıyordu. Otele giriş, kartlarla açılan kapılar, denizi tam cepheden gören iki odalı suit, Zeynep banyoda ring light’ını kurup aynada kıyafet denemelerini çekiyor. Etiketleri hala üzerinde duran elbiseleri gösteriyordu. Can, rulet ve z numaralı masalarda binlik jetonları masaya fırlatıyor. Sanki monopoli oynuyormuş gibi gülerek story atıyordu. Burak ise balkonda patlayan şampanyaların bumerangını paylaşıyordu.
O Perşembe akşamı ben evde tek başıma çin yemeği söylerken annem aradı sadece hal hatır sormak için. Sesinde çocuk gibi bir heyecan vardı. Kardeşin sonunda biraz rahatlıyor. Deren, inan bana kendini bulmak için o kadar uğraşıyor. Çok yoruldu çocuk dedi. Boğazıma aldığım erişte düğümlendi. Can hayatında 4 aydan uzun süren tek bir işte çalışmamıştı ama olsun anneme göre kendini arıyordu. Annem Can’ın güzel şeyler yaşamasından ne kadar gurur duyduğunu, Burak’ın ailesinin ne kadar cömert olduğunu anlattı. Durdu. Ben telefonu sessize alıp bir saniyeliğine Zeynep’in yeni hikayesine baktım. Bu kez otelin çatı havuzundaydı. Elinde benim haftalık market alışverişimden daha pahalı bir kokteyl. Sessizliği bozup Eğleniyorlar belli ki dedim. Annem bana fotoğraf göndereceğine söz verip kapattı.
Cuma sabahı uyandığımda ortalık yine hikaye yağmuruna tutulmuştu. Kapının önüne beyaz bir limuzin yanaşmış. Hepsi yepyeni kıyafetlerle içine doluşuyordu. Girne merkezde şatafatlı bir branş, kaldırdıkları şatlar, sonra özel yatla turkuaz koyları açıldıkları videolar, Zeynep’in TikTok’u bir gecede patladı. Teknenin önünde dans ediyor, Can ve Burak kamera için havaya banknot fırlatıyordu. Yorumlardan bazıları İşte hayat, gerçek influencerlık bu. Abla kesin çok zengin şeklindeydi. Sonuncusuna gereğinden fazla takıldım. Aynı gün öğleden sonra Can beni kasino salonundan görüntülü aradı. Yüzü kıpkırmızı, sarhoşluğa yakın kulakları çınlatan bir müzik fonda çalıyordu. Arka planda makinelerin ışıkları yanıp sönüyor, insanlar bağırıyordu. Bak neredeyiz abla diye bağırdı. VIP bölüm, masalar, şişeler hepsi full. Burak’ın babasının siyah kartı sağ olsun. Her şey fiks. Kamerayı çevirip Burak’ı, Zeynep’i, garsonları gösterdi. Yıllarca bizim arkamızı topladığın için sağ ol. Bu sefer biz senin adına eğleniyoruz. Sonunda ekranı öpücük emojisiyle kapattı. Telefonu elimde tutarken içimde ekşi bir his yükseldi. Annemlerin verdiği 90.000 liralık özel jet, limuzin, yat, VIP masalar. Rakamlar birleşince mantık dışı bir tablo çıkıyordu. Ama kendime şunu söylediğim noktaya geldim. Benim problemim değil. Hepsi yetişkin. Burak gösteriş yapmak istiyorsa kendi bileceği iş. Annemle babam da Can’ı bir kez daha şımartmak istiyorsa bu onların emekli maaşı benim değil.
Bildirimleri kapattım. Spor ayakkabılarımı giyip salona gittim. Cumartesi akşamına gelindiğinde paylaşımlar iyice delirir hale geldi. Özel poker odası, sadece davetlilere açık salon, masanın üstünde içkiden yüksek çip kuleleri, Zeynep’in boynunda daha önce hiç görmediğim elmas bir kolye. Altına abeyimin şans serisinden minicik bir hediye yazmıştı. Can masada siyah jetonları sürerken kendini çekiyor, kurupye yüksek sesle sayıyordu. Arka planda Burak bu şehri biz satın aldık diye bağırıyordu. Yatağa gitmeden önce son bir kez beslemeye bakayım dedim. Zeynep suitin banyosunda ipek bir bornozla aynanın karşısında selfie çekmiş. Altına Ailen sana inanıyorsa böyle yazmıştı. Telefonu kilitledim. Yüzüstü bıraktım ve kendi kendime ne olursa olsun bu sefer olayları ben çözmeyeceğim dedim. Ne kadar yanıldığımı o an bilmiyordum.
Aslında daha uçaktan indikleri an hesap tamamen kopmuştu. Storyler sanki milyarder hayatı temalı bir dizi gibi art arda geliyordu. Girne deniz manzaralı iki odalı suite girerken hepsi sanki oteli satın almış gibi davranıyorlardı. Zeynep mermer banyoyu, balkonu, minibarın içini yavaş çekimle dolaştırıyor. Ardından üçü birden kanepede pahalı şampanya patlatıyordu. Can akşam yemeğinde çektiği fotoğrafta tabakta kolum kadar ıstakoz kuyrukları, kanlı vaju biftekler, gümüş kovada türfülü patates kızartması altına sadece bir kere yaşıyoruz yazmıştı.
Cuma sabahı otelin önüne yanaşan beyaz limuzinin fotoğrafları geldi. Daha kimsenin görmediği yeni kıyafetlerle arabaya doluştular. Gün boyu kasino, Blackjack masaları, rulet, sonraki storyde Can. Sanki 5.000’lik jetonlar bozuk para gibiymiş gibi masaya sürüyor. Gruppy’ye tekrar tekrar ödeme yapıyordu. Zeynep yüksek limitli oyun odalarının tuvaletlerinde ayna selfileri çekiyordu. Ayağında yeni bir spor ayakkabı, omzunda yeni bir çanta, kulaklarında yeni pırlantalar. Hijek Girne etiketi Türkiye’de trend oldu. Aynı gün öğleden sonra 15 metrelik bir yat kiralayıp marinadan açıldılar. Dronela çekilmiş videolarda tekne masmavi suları yara yara ilerliyor. Burak dümen’in başında çıplak göğsüyle poz veriyor. Can şampanyayla güverteyi ıslatıyor. Zeynep neredeyse yok denecek bir bikiniyle ön tarafta dans ediyordu. Bir klip 6 saatte 2 milyon izlenmeye ulaştı. Yorumlar yağdı. Hedef hayat. Zengin kanka enerjisi. Bu hayatı kim finanse ediyor? Hepsini tek tek okudum. Akşam olduğunda kasino otelinin en üst katındaki özel salon da sekiz şişe şampanya, yanlarında maytaplar, etraflarında pullu elbiseli garsonlar. Burak beraber oynayan aile dağılmaz diye yazıp ikisini etiketledi. Mide ağrım iyice arttı.
Annemlerin sadece 90.000 lira verdiğini biliyordum. Masadaki her şey tek başına bir insanın aylık maaşından daha fazlaydı. Yine de parmağım devamlı ekrana gidiyor. Yeni gelen her hikayeyi takıntılı gibi izliyordum. Yeni bir story, Can elinde mor renkte yüksek değerli çiplerden bir deste tutuyor, kameraya öpücük konduruyordu. Bir başka storyde Zeynep otel içindeki butikte Cartier tarzı bir bilezik deniyor. Takipçilerine rose gold mu sarı altın mı diye soruyordu. Etikette kocaman bir rakam vardı. 1 milyonun üzerinde anket açmıştı. %89’u rose gold demişti. Cumartesi sabahı hâlâ içiyorlardı. Çatı havuzunda brunch, özel loca, deniz ürünleri, kuleleri, sınırsız mimosa. Zeynep 20 dakika canlı yayın açıp manzarayı gösteriyor. Sonra Can’le Burak’ın havuza banknot fırlatmasını drone’a çektiriyordu. Birisi canlı yayında bu paralar nereden geliyor diye sordu. Can yüksek sesle okuyup güldü. Boş verin biz kutsanmışız. O sırada ben masamda oturmuş sözde çalışıyordum. Ama telefonum elimde yanıyormuş gibi hissediyordum. Her bildirim suratımda yeni bir tokat gibiydi. Annemlerin hesabını onlardan daha iyi biliyordum. 90.000 lira özel yatları, bilezikleri, VIP odalarını, drone çekimlerini karşılamazdı. Burak zengin ama bir yerden sonra babası da frene basardı.
Bir şey çok fena ters gidiyordu ve izledikçe içimde yıllardır bildiğim o tanıdık korku tekrar yükseldi. Cumartesi öğleden sonra paylaşımlar birkaç saatliğine yavaşladı. Nihayet uyuya kaldılar galiba diye düşündüm. Sonra yine sel gibi gelmeye başladı. Bu sefer özel poker odası, profesyonel kurupye. Keçe kaplı masa, çipler tepsiye sığmayacak kadar yüksek. Can 750.000 1.000 liralık çipi tek hamlede masanın ortasına sürüyor. Sanki su bardağı bırakır gibi sakin. El kazandığında Burak sevinçten zıplıyor. Zeynep Can’in kucağında bileğinde artık kendi bileziği olan o gül altın göstererek story çekiyor. Abeyim bu gece alev almış yazmış. Kafamda istemeden hesap yaptım. Odaya tek kişi girmek için bile en az 750.000 liralık gerekiyordu. Sandalyeden bahsediyoruz. Üstüne limuzin, yat, şampanyalar, bilezik, kıyafetler. İki gün içinde 6 ila 7 milyonu çoktan geçmişlerdi. O sırada annemden bir SMS geldi. O ve babam evde çekilmiş bir selfie, TV’de çocukların storyleri açık. Altına Çocuklarımızla gurur duyuyoruz. Hayatlarının tadını çıkarıyorlar yazmış. Ekrana öylece baka kaldım. Annemle babamın böyle bir parayı ellerinde tutması imkansızdı. Emeklilikleri rahattı ama dizi yıldızı hayatı seviyesinde değildi. Bu da tek bir anlama geliyordu. Birileri ödeyemeyecekleri bir borcu sonuna kadar zorluyordu ve geçmişte bu her olduğunda telefon eninde sonunda bana gelmişti. Bu sefer grubu sessize aldım. Bütün uygulamaları kapattım ve kendi kendime hangi bataklığa saplanırlarsa saplansınlar bu kez ben çekmeyeceğim dedim. O sözüm birkaç saat içinde test edildi.
Cumartesiyi pazara bağlayan gece tam saat 2:17’de telefonum siren gibi çalmaya başladı. Ekranda annemin adı defalarca yanıp sönüyor. Aramalar peş peşe geliyordu. Daha açmadan Kıbrıs masalının patladığını anlamıştım. 5. aramada açtım. Annem Deren, Allah’ım Deren diye bağırıyor, hıçkırıklar arasında nefes alamıyordu. Can acil serviste. Güvenlikler onu fena dövmüş. Kaburgalarını kırmışlar. Nefes alamıyor. Acıdan kıvranıyor. Girne, devlet hastanesindeyiz. Güçlü ağrı kesiciyi ödemeden yapmıyorlar. Doktor parayı peşin istiyor. Yoksa sabaha kadar bu halde kalacak. Babam telefonu elinden kaptı. Sesi zaten paramparçaydı. Oğlun masada kendini kaybetmiş. Güvenlikler üstüne çullanmış. Üç kaburga kırığı var. Akciğerde delik olmasından şüpheleniyorlar. Kimliğini de kasinoya rehin bıraktılar. 150.000 liralık imza attığı fişi ödeyemiyor. Hastane kart geçmeyince ağır ilaçları yapmıyor. İnan bana adını sayıklayıp duruyor. Deren resmen yalvarıyor. Ablamı arayın diyor. Annem telefonu tekrar kapıp ağlamaya devam etti. Gönderebileceğim bütün limitleri denedim. Ziraat, Garanti, Papara, her şeyim kilitlendi. Sabahı beklemeden başka yerden gönderemiyorum. Lütfen havale yap, EFT yap, ne yaparsan yap pazartesi sana kuruşuna kadar geri ödeyeceğim. Namusum üzerine söz.
Ben karanlıkta yatakta doğruldum. Odanın tek sesi onların telefondan taşan panik çığlıklarıydı. Nabzım deli gibi atıyordu ama sesim buz gibi sakindi. Niye siz ödemiyorsunuz diye sordum. Birkaç saniye ölüm sessizliği oldu. Sonra annem yeniden ağlamaya başladı. Tamamen bittik kızım. Paramız pulumuz yok. Tatile gitsin diye evde ne varsa verdik. Biraz da üzerine koyduk. Biz sadece eğleniyor zannettik. Sen hep güçlü oldun. Hep toparladın. Bir tek sen kaldın. Onu bu cümlenin ortasında böldüm ve hayatımda ilk defa şu altı kelimeyi söyledim. Git o mükemmel prensesini ara. Sonra telefonu kapattım. Şarja takılı kabloyu duvardan öyle bir çekip aldım ki priz etrafındaki boya sıyrıldı. Telefonu tamamen kapattım. Ekran ışığı söner sönmez yastığa başımı koydum. Kalbim hala hızlı atıyordu ama içimde bir yerde inanılmaz bir sessizlik vardı. Ne suçluluk, ne ikinci kez düşünme, ne de gözyaşı. Sadece soğuk net bir kopuş. Yüzümü diğer yana çevirdim ve yıllardır uyuduğum kadar derin uyudum.
Sabah 8:30’da gibi güneş parkelerin üzerine vururken uyandım. Bir anlığına her şeyi unuttum. Sonra geceki konuşma aklıma geldi ve garip bir hafiflik hissettim. Telefon hala yerde kapalı duruyordu. Bilerek bırakmaya devam ettim. French press’le kahvemi yaptım. 40 dakikalık uzun bir duş aldım. Çamaşırları ayırdım. Balkondaki çiçekleri suladım. Yoğurt ve granola eşliğinde kitap okudum. Bildiğiniz sıradan bir pazar sabahı. Telefonu saat neredeyse 10’da gelirken şarja taktım. Açılır açılmaz kıyamet koptu. 61 cevapsız arama, 147 mesaj bildirimi, sesli mesaj listesi ekran aşağıya kadar uzuyordu. Annemin mesajları yalvarmayla başlayıp dakikalar içinde hakarete dönmüştü. Kusarak kan çıkarıyor, ameliyatı alıyorlar. Doktor, Güçlü ilaçları bir saat daha geciktirirsek şoka girebilir dedi. Sen kardeşini öldürüyorsun. Kendi evladını böyle süründüren bir canavar olacağını hiç düşünmezdim. Babamdan tek bir mesaj vardı. Neden ondan nefret ettiğini sorup duruyor. Zeynep ise çıldırmıştı. Acil servisin koridorundan 30 saniyelik bir TikTok videosu çekmiş, maskarası akmış, sesi titreyerek konuşuyordu. 26 yaşındaki erkek kardeşim şu an ölüm kalım savaşı verirken kendi ablam 150.000 liralık göndermeyi reddediyor. Sadece 150.000. Yılda 6 haneli maaş alan biri için hiçbir şey ve onu bile çok görüyor. Lütfen bu videoyu paylaşın. Altına beni, çalıştığım firmayı hatta yaşadığım semti etiketlemişti. Video 2 saatte 1 milyona yaklaştı. Zeynep peşine fotoğraflar ekledi. Sedye üzerinde gömleği kesilmiş, kaburgaları sargılı, yüzü morluk içinde Can. Yanında kasinoda imzalağı fişin yakın planı altında kırmızıyla yazılı 150.000 bakiye ve titrek imzası. Annemin bankadan gönderdiği ama limit yüzünden reddedilen transfer ekran görüntüleri. Bir videoda Zeynep Can’in elini tutarken çekmiş. Can inlerken altına ablası kurtarmıyor yazmış. Yabancılardan mesajlar yağdı. İnşallah cehennemde yanarsın. Karma seni bulacak. Sözde kadın dayanışması ama kardeşini bile umursamıyor. Tanıdıklarından birkaç kişi Deren gerçekten böyle mi ne oluyor diye çekinerek yazdı. Ben bunların hepsini mısır gevreği yerken okudum. İçimdeki his koca bir boşluk. Ne ağlama isteği, ne kendimi savunma ihtiyacı. Sadece yorgunluk.
İlk arayan kasinonun muhasebe bölümü oldu. Kıbrıs’tan gelen gizli numarayı açtım. Deren Aksoy Hanım, Girne’deki kasinodan arıyoruz. Kardeşiniz Can Aksoy’un ödenmemiş 150.000 liralık fişi var. Kimliğini bu borca karşılık tutuyoruz. Bir karttan çekim yapabilir miyiz? Anne babasına ulaşın dedim. Kadın tereddüt etti. Onlar buradaydı. Bütün kartları limitte. Başka kimse yok. O sizin probleminiz deyip kapattım. 10 dakika sonra hastanenin muhasebe birimi aradı. Yorgun sesli bir hemşire buradaki mevzuata göre sigorta ibraz edilmediğinde ve hasta durumu nispeten stabil kabul edildiğinde ameliyat ve güçlü ilaçlar için belli bir tutarı peşin almamız gerekiyor dedi. Asgari miktar 200.000 lira. Bu yatırılmadan anestezi uzmanı ameliyata giremeyeceğini söylüyor. O faturanın benimle hiçbir ilgisi yok dedim. İç çekti ve telefonu kapattı. Annem görüntülü arama denedi. Reddettim. Babam denedi, reddettim. Zeynep üç farklı hesaptan aradı. Hepsini reddettim. Burak, Can’ın telefonundan sen gördüğüm en kötü insansın diye mesaj attı. Onu da engelledim. Annem son çare sesli mesajlara yüklenmişti. Her biri bir öncekinden daha akıl dengesi bozuk gibiydi. 30 saniyelik tanesini açtım. Sen ailemizi parçaladın. Allah seni kahretsin. Tanrı görüyor. Yanacaksın diye bağırıyordu. Diğerlerini dinlemeden sildim. Bankacılık uygulamasını açtım. Yıllardır tırnaklarımla biriktirdiği bakiye uzun uzun baktım. 150.000 lira beni batırmazdı. 300.000 de batırmazdı. Ama mesele para değildi. Mesele her uçurumdan atladıklarında altlarına serilen güvenli ağ olmaktan bıkmış olmamdı. İlk kez paramı değil kendimi korumaya karar verdim. Annemi rehberden engelledim. Sonra babamı, sonra sabah boyunca arayan bütün bilinmeyen numaraları. İkinci fincan kahve yaptım. Spor ayakkabılarımı giydim ve Cadde Bostancı sahilinde 8 kilometrelik bir koşuya çıktım. Gökyüzü açıktı, hava soğuktu. Kafamın içi ise yıllardır olmadığı kadar sessizdi. Eve döndüğümde Zeynep’in açtığı yardım kampanyası çoktan yayına girmişti. Hedef Can’ın tıbbi ihmale kurban gitmemesi için 600.000 Türk lirası. Bağış 9.000 liralardan yüz binlere doğru koşuyordu. En üstteki bağışçı Başka bir günah geçisi çocuktan sana lütfen kardeşini kurtar diye not düşmüştü. Tekrar duş aldım, tay yemeği söyledim. Pazartesi sunmam gereken proje sunumunun çizimlerine gömüldüm. Gece yatmadan önce annemi kısa bir anlığına engelden çıkardım ve tek bir mesaj attım. Ben güvendeyim, iyiyim. Beni bir kızın insan olarak görmeye hazır olmadığınız sürece lütfen bir daha aramayın. Ben banka değilim. Sonra tekrar engelledim ve telefonu kapadım. O gece 12 saat deliksiz uyudum. Ertesi sabah alarm kurmadan 8:47’de uyandım. Güneş perde aralarından içeri süzülüyor. İçimde o alıştığım sıkışma yoktu. Kahvemi yaptım. Balkon kapısını açıp boğazdan gelen soğuk havayı içeri aldım. Ondan sonra telefonu şarja bağladım. 12 saniyede açıldı. Saat tam 9:01’de 0392’li bir numara aradı. Cevaplayıp yulaf ezmesini karıştırmaya devam ettim. Deren Aksoy’la mı görüşüyorum? dedi sakin bir erkek sesi. Evet buyurun. Girne Polis Müdürlüğünden komiser Ramiz, kardeşiniz Can Aksoy hakkında arıyorum. Hoparlö alıp kaşığı karıştırmaya devam ettim. Dinliyorum. Dün gece yaklaşık saat 10:40 sıralarında Can Bey bulunduğu kasinoda bir güvenlik görevlisine saldırdı. Görevlinin kaşına 12 dikiş atılması gerekti. Gözaltına alındığında sahte bir kimlikle 1,5 milyon liralık kredi limiti açtırdığı ortaya çıktı. Şu an dolandırıcılık, kimlik sahteciliği ve kasten yaralama suçlarından tutuklu. Nöbetçi mahkeme 250.000 lira nakit kefalet belirledi. Hastanede kaburga ameliyatı için 200.000 lira depozito istiyor. Siz acil durumda aranmaları gereken birinci kişi olarak görünüyorsunuz. Kefalet için yardımcı olabilir misiniz?
Yulafın tadına baktım. Tuz eksikti. Ben İstanbuldayım. Buraya 1000 kilometre uzaktayım. Onun vasisi değilim, eşi değilim. Kimse değilim. Yasal ebeveynleri Ankara Keçiören’de yaşayan Murat ve Sevgi Aksoy lütfen her türlü işlemi onlarla yürütün. Komiser, kendileriyle görüştük. Burada bekliyorlar ama parayı çıkaramıyorlar. Özellikle sizinle görüşmek istedi. O ben her seferinde yetiştiğim için böyle bir şey isteyebileceğini zannediyor. Ben bir kuruş ödemeyeceğim. İyi günler kapattım. Yulafı kaseye boşalttım ve balkona çıkıp aşağıdaki koşucuları izleyerek kahvaltıma devam ettim. Telefonu tekrar elimde aldığımda annemden gece boyunca gelen 300’den fazla mesaj olduğunu gördüm. Can hastane yatağına kelepçelenmiş yüzü tanınmaz halde fotoğraflar. Sahte kimliğinin fotoğrafı benim eski adresimi kullanarak düzenletmiş. Sesli mesajlar, Annem onu hayvan gibi muamele ediyorlar diye çığlık atıyor. Babamın tek mesajı Gerçek hapishane bu. Deren. Gerçek. Yıllarca göremeyeceğiz yazıyordu. Zeynep bu sırada Instagram ve TikTok’ta canlı yayındaydı. Karakolun önünde saçları dağılmış, gözyaşları akarken, Kardeşim şu an nezarette. Çünkü ablam hala yardım etmeyi reddediyor. Polisler 450.000 lira olmadan bırakmayacaklarını söylüyor. Kimlik sahteciliğini de çaresizliğinden yaptı. Aile böyle bir şey yapar mı? Bu terk edilmenin resmi diyordu. Yayını 1,2 milyon kişi izliyordu. Yorumlar, işte kovulmam için imza toplamak isteyenlerden adresimi bulup paylaşanlara kadar uzanıyordu. Burak üç farklı hesaptan gerçekten şeytansın. Bununla nasıl yaşayacaksın tarzı mesajlar attı. Hepsini engelledim.
Ardından hastaneden bir sosyal hizmet uzmanı aradı. Sesi yumuşak, yıllardır bu lafları ezberden söyleyen biri gibiydi. Deren Hanım, Yerel yasalara göre acil olmayan ameliyatlarda depozito almadan işlem yapamıyoruz. Ebeveynleriniz lobide çözüm arıyor ama maalesef kredi kartları tamamen bloke. Kardeşiniz isminizi sayıklar halde. Onun bir sürü isteği var dedim. Ben artık hiçbirini karşılamıyorum ve kapattım. Annem karakoldaki tuvaletten görüntülü arama yapmaya çalıştı. Açmadım. Babam bekleme salonundan aradı. Açmadım. Zeynep Can’ın hastane odasından aradı. Yine açmadım. Sonunda annem hayatım boyunca aldığı en uzun sesli mesajı bıraktı. Tam 2 dakika 14 saniye. Bulaşıkları yıkarken hoparlörden açtım. Can sen yıllarca yetiştin. Diye kendi ev adresini verdi. Hep bir şekilde seni kandırdık. Savcı bu suç için 5 ila 10 yıl arası ceza alabileceğini söylüyor. Üzerinde turuncu tulumla hücreye götürüyorlar. Deren, Benim oğlum. Biz ise burada kokudan midemiz bulanırken yabancılar gönderdiği parayla ayakta kalmaya çalışıyoruz. Kendi kızlarım hiçbir şey yapmıyor. Keşke hiç kızım olmasaydı diyordu. Mesajı sildim, tezgahı kuruladım ve çamaşır makinesini çalıştırdım. Saat 13:10 civarı kasinodan yine aradılar. Bu kez müdür, Bugün içinde ödenirse fişi 90.000’e düşürebiliriz. Kalanı için de senet yapalım dedi. O senedi ben imzalamadım. O parayı ben kaybetmedim deyip kapattım.
5 dakika sonra bir kefalet şirketi aradı. Toplam kefaletin %10’u 25.000 lira peşin verin, 2 saat içinde çıkarırız dediler. Anne babasına konuşun ben yokum dedim. Zeynep’in yardım kampanyası 2 milyonu geçti. Storyinde elinde kartondan bir pankart vardı. Kardeşimi siz sevdiniz, ablam değil. En üstteki bağış 150.000 liralık. Not kısmında başka bir günah geçisi çocuk olarak seni anlıyorum yazıyordu. İş mailimi açtığımda 40’tan fazla yeni e-posta gördüm. Konu satırlarında utanmıyor musun böyle birini çalıştırmaya devam edecek misiniz gibi cümleler. Müdürüm bunlardan birini bana iletip sadece soru işareti koymuştu. Ona, Aile krizi kontrol altına almaya çalışıyorum. Yarın ofisteyim diye kısa, soğukkanlı bir cevap yazdım. Annemden son mesaj saat 13:13’te geldi. Akşama kadar kefalet yatırılmazsa Can’ı Lefkoşa’daki cezaevine gönderecekler. Hastane yatağı da yok. Beton zeminde kalacak. Tebrikler. Kazandın. Ekrana bir dakika kadar baktım. İçimde eski suçluluğun kıpırdanmasını bekledim. Hiçbir şey gelmedi. Sadece sakinlik. Numarayı kalıcı olarak engelledim. Bilgisayımı açtım ve firmadaki en genç kıdemli mühendisin olmamı sağlayacak köprü sunumuna kaldığım yerden devam ettim. Akşam 6’da somon pişirdim, film açtım. Bildirimlerin hepsini susturup uyudum. İlk kez dünyada benden tek kuruş bekleyen kimse yoktu. Aynı gün öğleden sonra Kıbrıs numarasıyla yeni bir arama geldi. Bu sefer açmasam mı diye düşündüm ama içimde bir ses. Aç dedi babamdı.
Sesi sanki bütün gece sigara içmiş gibi kısık ve yırtık. Ercan Havalimanı’na Ankara uçağını beklerken arıyordu. Can yıldır düzenli kumar oynuyor dedi doğrudan sadece hafta sonu değil her hafta ilk başta online sonra arabayla gide gele çevredeki bütün kasinoları dolaşmış. Lavabonun başına geçip bardağı yıkarken onu dinledim. İlk gerçeği itiraf edişi 18 ay önceydi. 1 milyonun üzerinde borcu vardı. Annenle ben Keçiören’deki evin üzerine ipotek koyup kredi çektik. Borcun 30.000 dolarına yakın kısmını ödedik. Bir kerelik diye kendimizi kandırdık. Söz verdi. Bitti. Bir daha yok. Dedi. Derin bir nefes aldı. 4 ay önce tekrar patladı. Bu sefer yaklaşık 55.000 1 milyon dolar karşılığı borç. Yeniden yapılandırma yaptık. Evi bir kez daha ipotek ettik. Bütün limitlerimiz doldu. Banka geçen hafta son uyarıyı gönderdi. 60 gün içinde ödemezsek ev gidiyor. Son kez Kıbrıs’ta büyük oynayalım. Kazanınca hepsini kapatırım dedi. Biz de bu yüzden son 90.000’ı ona verdik. Sistemim var. 6 saatte hepsini kaybetti. Sonra sahte kimliklerle, imzalarla borç büyüdükçe büyüdü.
Bardağı tezgaha bıraktım. Bunu bana niye anlatıyorsun? dedim. Çünkü hamle kalmadı. Deren, ev, arabalar, annenin takıları. Her şeyi satıp ipotek edip rehin verip tüketmiş durumdayız. Geriye bir tek sen kaldın. Sen 3 milyon liralık bir ihtiyaç kredisi alsan bankayı kapatırız. Can’ı gerçek bir rehabilitasyon merkezine yatırırız. 60’ımızda sokakta kalmamış oluruz. O şu an hücrede ağlıyor. Yeminler ediyor. İstersen sen ne dersen imzalar. Balkona geçtim, kapıyı açtım. Soğuk hava yüzüme vurdu. Yani dedim sessizce, Oğlunuzun kumar borcu için evi iki kez ipotek ettiniz. Bağımlı olduğunu bile bile eline tekrar tekrar para sıkıştırdınız. Şimdi bütün bunlar patlayınca benim kendi geleceğimi ipotek edip hepinizi kurtarmamı istiyorsunuz. Doğru mu anladım? Babamın sesi kırıldı. Ne yapayım Deren, O bizim tek oğlumuz. İstanbul siluetine baktım. Uzaklarda gökdelenlerin ve tepelerin çizgisi netti. İşte asıl problem de bu dedim. Sizin hep tek oğlunuz vardı. Yanında da hiçbir zaman tam anlamıyla saymadığınız iki kızınız. Telefonda öyle uzun bir sessizlik oldu ki arama koptu sandım. Sonra fısıldar gibi, Ne olur kızım yalvarıyorum. Havalimanında resmen dizüstü çökmüş durumdayım dedi.
Hayatım boyunca bana Aile her şeyden önce gelir. En büyük olan herkesin yükünü taşır dediniz. Dedim. Ben bu kurala 32 yıl boyunca harfiyen uydum. Ne zaman bir adım geri çekildiyse beni kötünün teki yaptınız. Şimdi ilk kez kendimi seçtiğim için suçlu ben oluyorum. Babam kontrolsüzce ağlamaya başladı. Haklısın diye hıçkırdı. Seni hep ikinci plana attık. Biliyorum. Hep onu savunduk. Biliyorum. Ama yardım etmezsen elimizde hiçbir şey kalmıyor. Can hapiste. Annenle ben sokakta kalacağız. Bunu istiyor musun? Gökyüzünde dönen bir kuşa baktım. Hayır dedim. Bunu istemiyorum ama siz bunu yıllar boyunca adım adım inşa ettiniz. Ben artık bedel ödemeyeceğim. Gerçekten kendi kardeşini hapiste çürmeye bırakacak mısın diye sordu. O 26 yaşında bir yetişkin dedim. Yetişkin kararları verdi. Yetişkin sonuçlarıyla yüzleşecek. Lütfen dedi. Hoşça kal baba dedim ve telefonu kapattım. Bir dakika kadar elimde hala telefonu tutar halde balkonda öylece durdum. Eskiden olsa o anda midem düğümlenir, ellerim titrer, belki de abartıyorum diye kendimi yiyip bitirir, tekrar arar, para bulmak için bankaya koşardım. Bu kez hiçbir şey gelmedi. Sadece sessizlik. Babamın numarasını da engelledim. Sonra bilgisayarımı açtım ve hayatımda yıllar önce yapmam gereken şeyi yaptım. Kendi adıma ve annemlerle babamın adına kredi kayıtlarını kontrol ettim. Ev ipotekleri orada siyah beyaz yazıyordu. Her iki ipotek de yalnızca Murat ve Sevgi Aksoy adına. Can’ın adı tapıda bile geçmiyordu. Benim adım hiçbir yerde yoktu. Hukuken o evin borcuyla zerre kadar bağım yoktu. Aslında hiç olmamıştı. Bilgisayarı kapattım. Öğlen sayılabilecek kadar erken olmasına rağmen kendime bir kadeh şarap doldurdum ve koltuğa oturdum. Evdeki sessizlik sanki ilk kez benimdi. Titreşen telefon yoktu. Acil diye gelen mesaj yoktu. Sırtıma çöken görünmez ağırlık yoktu. Sadece ben ve kendi hayatım.
Küçükken okuldaki takdir belgelerini çantamda sakladığım günleri düşündüm. Çünkü annemle babam için Can’ın idman saati daha önemliydi. Lisede üç işte birden çalışıp kardeşimin hayal ettiği ama bir sene sonra bıraktığı üniversite için para topladığım günleri hatırladım. Ev almak, evlenmek, tatile çıkmak gibi kendi hayallerimi erteleyip her ekstra kuruşu Ankara’daki o eve, o altın çocuğun dipsiz kuyusuna gönderdiğim yılları düşündüm. Bütün bunlar tek bir telefonla bitmişti. İçimde intikam veya zafer hissi yoktu. Sadece özgürlük vardı. Babamla konuştuğum o telefon ondan duyduğum son sesti. Takip eden 7 gün boyunca taciz bitmedi. Farklı numaralardan mesajlar, sahte e-postalar, kapıma bırakılan imzasız zarflar. Antalya’da yaşayan halam Hülya arayıp ağlayarak Annen sinir krizi geçirdi. Bu senin yüzünden dedi. Kuzenim Emre annemin telefonundan görüntülü arayıp kamerayı anneme çevirdi. Annem kanepede kıvrılmış elinde benim çocukluk fotoğrafımı tutuyordu. Zeynep her gün TikTok’ta bugün de evsiz çünkü ablam hala yardım etmiyor temalı videolar paylaştı. Yardım kampanyası 3,3 milyona ulaştı. Tamamı beni canavar sanan yabancılardan gelen para. Çarşamba sabahı Ankara İcra dairesinin sitesinde ilan düştü. Keçiören Korudağ Sokaktaki iki katlı ev resmen bankaya geçmiş kapısına kilit vurulmuştu. Eski komşulardan biri kapıya yapıştırılan sarı tahliye kağıdının fotoğrafını bana gönderdi. Annemle babamın eve girip toplamasına sadece 30 dakikalık süre tanınmış kalan her şey bankanın malı olmuştu. Aynı gün öğleden sonra Can Lefkoşa’daki bir mahkeme salonunda video konferansla hakimin karşısına çıktı. Savcı ağır dolandırıcılık suçunu kumar bağımlılığı tedavisi şartıyla hafifletilmiş bir suç kategorisine indirmeyi teklif etti. Karşılığında 90 gün boyunca devlet destekli bir kumar rehabilitasyon merkezinde yatacaktı. Can gözyaşları içinde hemen kabul etti. Cuma günü bileklerinde kelepçeyle kuzeye doğru giden bir ring aracına bindirildi.
Zeynep’in influencerlık kariyeri ise birkaç gün içinde çöktü. Onu reklam yüzü yapan giyim markaları, online alışveriş siteleri, diş beyazlatma firmaları birbiri ardına anlaşmayı iptal etti. Reddit’te açılan başlıklarda Kıyafet Bilezik için ağlayan kız diye dalga geçiliyor, eski sponsorlu paylaşımları tek tek didikleniyordu. Dört günde yarım milyon takipçi kaybetti. Son kez Ankara çevre yolundaki ucuz bir motelden canlı yayın açtı. Rimeli akmış. Lütfen takipten çıkmayın. Ben sadece kardeşimi kurtarmaya çalıştım diyordu. Yorumlar kahkaha emojileriyle doluydu. Ben bu sırada hiçbirini canlı izlemiyordum. Eski telefon numaramı tamamen iptal etmiş, yeni hattımı yalnızca 8 iz kişiye vermiştim. Akrabalara ait ya da onlarla bağlantılı olduğunu bildiğim bütün hesapları engelledim. Instagram’ımı gizliye aldım. Etiketlenmiş bütün fotoğraflarımı kaldırdım. Pazar gecesi Karaköy’deki bir loft için kira sözleşmesi imzaladım. Eski evimden yaklaşık 20 dakika uzakta bambaşka bir mahalle. Pazartesi sabahı taşınma kamyonu geldi. Öğleye kadar tüm eşyalarım yeni evdeydi. Eski apartmanda ne adres, ne isim, ne bir not bıraktım. Sonraki sessizlik neredeyse ürkütücüydü. Gece 3’te çalan panik telefonları yoktu. Acil diye gelen ayban mesajları yoktu. Beni sevmiyorsan söyle parayı niye göndermiyorsun cümleleri yoktu. E-postalarımda banka dekontu bekleyen akrabalar yerine sadece iş mailleri ve gerçekten arkadaşım olan insanların mesajları vardı. Telefonumun şarjı iki gün gidiyordu. Her sabah köşedeki kahveciye yürüyüp aynı yulaf sütlü laddemi alıyor. Kimse benden bu sefer de ben unutmuşum. 50 lira atar mısın diye rica etmiyordu. Hafta sonları tek başıma yürüyüşe çıkıyor. Kimseye uçak bileti alamam param yok. Açıklaması yapmak zorunda kalmıyordum. Bir akşam yeni evimin balkonundan gün batımını izlerken omuzlarımın 6 gündür ilk kez hiç kasılmadığını fark ettim. Çok eskiden aldığım bir şişe şarabı açtım dediğim bir şişe şarabı açtım. Kendime bir kadeh doldurdum ve ağladım. Üzüntüden değil, saf ve baş döndüren bir rahatlamadan. Onları kesip atmak acımasızlık değilmiş. Nefes almakmış. Sevginin kendini tüketmeyi gerektirmediğini, sınır koymanın ihanet olmadığını, kendimi seçmenin onlara verilmiş bir ceza değil, onların yıllarca adım adım inşa ettiği sonuçların doğal karşılığı olduğunu o an anladım. Bir kez sadece refleks olarak adli sicil sorgulama ekranına girip Can’ın durumuna baktım. Devlet Destekli rehabilitasyon programında yazıyordu. Sekmeyi kapattım. Bir daha açmadım.
Zeynep’in son halka açık gönderisi ucuz bir yuha kamyonu benzeri taşınma aracının bulanık bir fotoğrafıydı. Altına Kendi kanım yüzünden sıfırdan başlıyorum yazmıştı. 3.000 kadar beğeni aldı ve sonra hesabı tamamen karardı. Annem ise son bir kez denedi. Mersin damgalı, eski adresime gönderilmiş bir mektupla içinden tek bir polaroid fotoğraf çıktı. 6 yaşındaki halim, dişlerim aralıklı plastik bir havuzda gülümserken fotoğrafın beyaz kenarına annemin el yazısıyla özür dileriz yazılmıştı. Uzun uzun baktım. Sonra reklamlara karışmış halde geri dönüşüm kutusuna bıraktım. Onlardan nefret etmiyordum. Nefret etmek için bile enerji gerekiyordu. Benimse verecek hiçbir şeyim kalmamıştı. O sonbahar 33 yaşıma girdim. Kendime küçük bir pasta aldım. İş yerinden gerçekten arkadaşım olan üç kişiyi çağırdım. Yeni balkonumda ampul ışıkları altında oturup pastayı paylaştık. Kimseden kredi kartımı çıkarmam beklenmedi. Kimse ağlamadı. Kimse o anı çekip internete acı dolu bir hikaye diye satmaya çalışmadı. Sadece kahkahalar, kırmızı kadife kek kırıntıları ve sonunda gerçekten bana ait olduğunu hissettiğim bir gökyüzü vardı. O gece pencereleri açık bıraktım. Sabah ezan ve kuş sesleriyle uyandım. 32 yıl sonra taşımak zorunda olduğum tek insanın kendim olduğunu bilerek.