İş diye çıktı; meğer kocam metresiyle lüks tatildeymiş—evi ve 430M’lik tüm varlığı sattım…
İş diye çıktı; meğer kocam metresiyle lüks tatildeymiş—evi ve 430M’lik tüm varlığı sattım…
İstanbul Havalimanı’nın Dış Hatlar gidiş terminalinde, sabahın gri ayazına inat yapay bir sıcaklık vardı. Mert, üzerine kusursuz oturan İtalyan kesim lacivert takım elbisesi, pırıl pırıl parlayan kösele ayakkabıları ve bileğindeki altın rengi saatiyle her zamanki kibirli duruşunu sergiliyordu. Karşısında ise on yıldır aynı yastığa baş koyduğu eşi Zeynep durmaktaydı. Zeynep, pastel tonlarda sade bir başörtüsü takmış, gösterişten uzak, ölçülü ve sakin tavırlarıyla tam bir zarafet örneğiydi. İnce, narin parmaklarıyla kocasının hafifçe yamulmuş ceket yakasını düzeltti; gözlerinde en ufak bir şüphe kırıntısı dahi yoktu.
“Singapur uçuşu çok uzun sürecek Mert,” dedi Zeynep, ses tonundaki saf şefkatle. “Oradaki gayrimenkul zirvesinin ne kadar önemli olduğunu biliyorum ama ne olur kendine dikkat et. Vardığında bir mesaj at, merak etmeyeyim.”
Mert, kolundaki saate sabırsız bir bakış fırlattı. Gözlerinde, Zeynep’ten bir an önce uzaklaşmak isteyen o gizli telaş parıldıyordu. Karısının omzuna hafifçe dokunup sesine sahte bir yumuşaklık kattı: “Biliyorsun Zeynep, şirketin Asya pazarına açılması bu sözleşmeye bağlı. Beş gün boyunca sabahın köründen gece yarılarına kadar toplantılarda olacağım. İnternet çekmeyebilir, saat farkı da var. Beni sık sık arayıp dikkatimi dağıtma, tamam mı canım? Ben fırsat buldukça yazarım.”
Zeynep, evliliği karşılıklı güven ve teslimiyet üzerine kurulu kutsal bir bağ olarak gördüğü için yalnızca başını salladı. Kocasının elini tutup hafifçe öptü. Mert ise alelacele Zeynep’in alnına kuru, ruhsuz bir öpücük kondurup arkasına bile bakmadan pasaport kontrolüne doğru ilerledi. Zeynep, kocasının sırtı kalabalığın arasında tamamen kaybolana kadar orada öylece bekledi. Göğsünün tam ortasında açıklayamadığı, buz gibi bir sızı vardı; fakat bu hissi şeytani bir vesvese sayarak derhal bastırdı. “Rabbim işini rast getirsin, o bizim rızkımız için koşturuyor,” diye fısıldayarak otoparka doğru yürüdü.
Şoför Hasan’ın kullandığı araçla Boğaz sırtlarındaki üç katlı malikâneye döndüğünde, geniş mermer sütunlar ve kristal avizeler ona her zamankinden daha boş ve soğuk göründü. On yıllık evlilikleri boyunca burayı bir yuva yapmaya çalışmıştı. Hukuk fakültesini birincilikle bitirmiş, parlak bir avukat adayıyken, Mert’in “Ben kazanırım, sen evimizin sultanı ol, yorulma” sözlerine inanıp mesleğini rafa kaldırmıştı. Şirketin ilk kuruluş yıllarında, Mert iflasın eşiğindeyken annesinden kalan tüm altınları, arsasını ve genç bir kadın olarak biriktirdiği bütün parasını hiç düşünmeden sermaye yapmıştı. Şimdi ise koca villada orkideleriyle ilgilenen, kitap okuyan ve vaktini ibadetle geçiren münzevi bir hayat yaşıyordu.
Gece yarısına doğru Zeynep yatsı namazını kılmış, seccadesini toplayıp komodinin üzerindeki Kur’an-ı Kerim’i yerine kaldırmıştı. Tam yatağa uzanacağı sırada telefonu tiz bir sesle titredi. Ekranda bir Facebook bildirimi parıldıyordu. Zeynep sosyal medyayı nadiren, uzaktaki akrabaların hatırını sormak için kullanırdı. Bildirime dokundu: Mert Demir sizi bir gönderide etiketledi.
Uygulama açıldığında ekranda beliren fotoğraf, Zeynep’in damarlarındaki kanı tek bir saniyede dondurmaya yetti.
Fotoğraf Singapur’da çekilmemişti. Arka planda tüm ihtişamıyla gece ışıkları altında parıldayan Eyfel Kulesi yükseliyordu. Mert, Paris’in ayazında, lüks bir restoranın terasında, genç ve oldukça gösterişli bir kadına arkadan sımsıkı sarılmıştı. Kadın, cüretkâr elbisesi, abartılı makyajı ve elindeki şampanya kadehiyle kameraya gülümsüyordu. Mert’in yüzünde ise Zeynep’in yıllardır görmediği, şehvet ve gururla harmanlanmış bir sarhoşluk vardı. Zeynep bu kadını hemen tanıdı; Mert’in geçen yıl şirkete “danışman” olarak aldığı Selin’di.
Fakat asıl ölümcül darbe, fotoğrafın altına Mert’in bizzat yazdığı satırlardı:
“Paris geceleri bile senin ışıltının yanında sönük kalır sevgilim… İşte benim gerçek kadınım, hayatımın vizyonu! Evde oturup benden geçinmekten başka hiçbir işe yaramayan, hayatıma yapışmış zavallı bir parazitten sonra bana yeniden yaşadığımı hissettiren kadın. Sen her şeye değersin.”
Mert, şampanyanın ve kibrin verdiği sarhoşlukla gönderinin gizlilik ayarını herkese açık bırakmış, üstelik alışkanlıkla karısının adını da etiketler arasına eklemişti.
Zeynep’in gözlerinden yaş akmadı. Ağlamadı, bağırmadı, elindeki telefonu yere fırlatıp kırmadı. Göğsündeki o sızı bir anda çekildi; yerini mutlak, zifiri ve çelik gibi soğuk bir sessizliğe bıraktı. “Parazit…” diye fısıldadı odanın boşluğuna doğru. Kelime dudaklarından dökülürken, on yıldır bastırdığı hukukçu zekâsı, gururu ve onuru küllerinden fırlayan bir yangın gibi uyandı. “Demek parazit öyle mi Mert? Bakalım beslendiğin damarları tek bir hamlede kestiğimde o bedenin ne kadar ayakta kalacak.”
Telefonu sakince komodine bıraktı. Giyinme odasındaki dolabın gizli bölmesine yöneldi. Çelik kasanın şifresini girdi. Kasadan lacivert bir dosya çıkardı. Dosyanın içinde, tam bir yıl önce Mert’in kendi elleriyle imzaladığı noter tasdikli belge duruyordu: Sınırsız ve Umumi Vekâletname. Mert, bürokratik işlemlerle uğraşmaktan nefret ettiği, Zeynep’i ise hukuki haklarını arayamayacak kadar saf ve pasif gördüğü için gayrimenkul satışı, şirket hisselerinin devri, banka hesaplarının yönetimi ve tasarruf yetkilerini içeren bu belgeyi Zeynep’e vermiş, işi bitince de iptal ettirmeye gerek bile duymamıştı.
Zeynep parmaklarını belgenin üzerindeki kabartmalı mühürde gezdirdi. Dudaklarında beliren tebessüm artık merhametten tamamen arınmıştı. Saate baktı; gece saat 01.30’du. Çalışma odasına geçti, dizüstü bilgisayarını açtı ve şirketin tüm tapu, hisse ve banka kayıtlarını tek tek tarayarak kusursuz bir tasfiye planı hazırlamaya başladı.
Sabahın ilk ışıkları İstanbul’u aydınlatırken Zeynep koyu gri, jilet gibi bir döpiyes giymiş, şalını iğneyle nizami biçimde tutturmuştu. Çantasında vekâletname ve şirket evraklarıyla masasının başındaydı. Telefon rehberinden aradığı ilk kişi, Mert’in piyasada en çok korktuğu, ihalelerde sürekli karşı karşıya geldiği ve Mert’in her fırsatta “o fosil ihtiyar” diye alay ettiği köklü müteahhit Harun Bey oldu.
Telefon üçüncü çalışta açıldı. Harun Bey’in pürüzlü ve uykulu sesi duyuldu: “Alo?”
“Harun Bey, hayırlı sabahlar. Ben Zeynep Demir, Mert Demir’in eşiyim.”
Hattın diğer ucunda derin bir sessizlik oldu. “Zeynep Hanım? Bu saatte bir terslik mi var?”
“Tam tersine, sizin için hayatınızın en karlı fırsatı var Harun Bey,” dedi Zeynep, ses tonundaki sarsılmaz otoriteyle. “Mert Bey’in üzerine kayıtlı olan şirket hisselerinin çoğunluğunu, içinde oturduğumuz Boğaz manzaralı köşkü, ticari arsaları ve filodaki araçları bugün nakit olarak satmak istiyorum. Tamamı yasal, noter tasdikli sınırsız vekâletname elimde. Paket fiyatım dört yüz otuz milyon lira. Piyasa değerinin yüzde yirmi altında. Tek şartım: Satış bugün bitecek, para benim açacağım yeni emanet hesabına bloke edilecek ve tek bir kuruş bile Mert’in eski hesaplarına gitmeyecek.”
Harun Bey zeki bir kurttu. Mert’in bir açığını yakalamak için yıllardır fırsat kolluyordu. “Vekâleti görebilir miyim?” dedi temkinle.
Zeynep önceden hazırladığı taranmış belgeleri WhatsApp üzerinden saniyeler içinde iletti. Harun Bey belgeleri kendi hukuk departmanına inceletip on beş dakika sonra geri döndü: “Saat onda noter ve banka ekibimle villanızdayım Zeynep Hanım.”
Zeynep telefonu kapatır kapatmaz ikinci hamlesini yaptı. İstanbul’un en büyük nakliye ve lojistik firmalarından birini aradı: “On adet tır ve kırk işçi istiyorum. İki saat içinde adreste olun. Evdeki her şey; kristal avizelerden tablolara, yatak odası takımlarından kapı kollarındaki antikalara kadar sökülüp depoya taşınacak. Çöp dahi kalmayacak.”
Saat dokuz buçukta malikânenin bahçesi dev kamyonlarla dolmuştu. Üniformalı işçiler hummalı bir şekilde içeri girip yüz milyonluk mobilyaları, İtalyan mermeri sehpaları ve antika halıları paketlemeye başladılar. Tam o esnada Zeynep’in telefonu çaldı. Arayan Mert’ti; görüntülü arama.
Zeynep derin bir nefes alıp yüzüne o eski, uysal maskesini taktı. Kamerayı sadece kendi yüzüne ve boş beyaz bir tavana odaklayarak açtı. Ekranda Mert göründü; arkasında beyaz bir otel perdesi vardı, üzerinde bornozu, elinde kahvesi duruyordu.
“Zeynep, günaydın canım,” dedi Mert, esneyerek. “Singapur’da saat farkından mahvoldum. Şimdi ilk oturuma giriyorum, bütün gün nefes alamam. Evde her şey yolunda mı?”
Zeynep, arka planda dev kristal avizeyi söken işçilerin çıkardığı matkap sesini kamufle etmek için telefonu kulağına biraz daha bastırdı. “Her şey harika Mert,” dedi buz gibi bir sakinlikle. “Evin havasını değiştiriyorum biraz. Geniş çaplı bir temizlik ve düzenleme yapıyorum.”
Mert bıyık altından güldü: “Aferin, oyalan sen öyle. Hadi kapatıyorum, akşama belki ararım.”
Mert telefonu kapattığında, arkasından Selin’in şımarık kıkırdaması ve Fransızca konuşan bir garsonun sesi duyulmuştu bile. Zeynep telefonu indirdi; gözlerinde tek bir merhamet kırıntısı kalmamıştı.
Saat tam onda Harun Bey, yanında üç avukat ve yetkili bir noter memuruyla villaya geldi. Boşalmaya başlayan evi görünce Harun Bey şaşkınlığını gizleyemedi ama Zeynep’in hazırladığı dosyaların kusursuzluğu karşısında tek bir pürüz dahi bulamadılar. İmzalar atıldı, devirler onaylandı. Dört yüz otuz milyon liralık devasa meblağ, Zeynep’in sabah erkenden kendi adına açtığı, Mert’in hiçbir erişiminin bulunmadığı güvenli hesaba havale edildi.
Harun Bey el sıkışırken Zeynep’e derin bir saygıyla baktı: “Zeynep Hanım, piyasada çok adam gördüm ama sizin gibi bir cerrah hassasiyetiyle operasyon yapanına ilk kez rastlıyorum. Mert Bey döndüğünde ne yapacak?”
“Mert Bey,” dedi Zeynep tebessüm ederek, “artık sadece bir parazit. Bir parazit bedensiz ne yaparsa, onu yapacak.”
Zeynep Harun Bey’den villayı teslim etmeden önce son bir ricada bulundu: Bir saatlik süre. İşçiler evi tamamen boşaltmıştı; çıplak mermerler, tavandan sarkan çıplak kablolar ve koca bir boşluk kalmıştı geriye. Zeynep sabah matbaada özel olarak bastırdığı üç metrelik dev brandayı salonun tam ortasındaki duvara astırdı. Brandada, Mert ile Selin’in Paris’te çektirdiği o sarmaş dolaş fotoğraf ve altında Mert’in yazdığı o meşhur metin yer alıyordu: “Evdeki karım hayatıma yapışmış zavallı bir parazit…”
Zeynep küçük bir el valizini aldı. İçinde sadece birkaç sade kıyafeti ve seccadesi vardı. Mücevherleri, kocasının parasıyla alınmış kürkleri ve lüks eşyaları arkasında bıraktı. Kapıyı çekip kilitledi, anahtarları Harun Bey’in korumasına teslim etti ve kapıda bekleyen mütevazı sarı taksiye bindi. Taksi şoförü dikiz aynasından arkada kalan devasa boş villaya bakıp, “Abla taşındınız mı?” diye sorunca, Zeynep gözlerini Boğaz’ın mavi sularına çevirdi: “Taşınmadım usta, zincirlerimi kırdım.”
Aynı saatlerde Paris’in Şanzelize Caddesi’nde hava lüks parfüm kokuları ve kibrin ağırlığıyla doluydu. Mert, koluna taktığı Selin ile birlikte ünlü bir Fransız moda evinin mermer basamaklarından içeri süzüldü. Selin, vitrinde özel ışıklandırmayla sergilenen kırmızı timsah derisi, sınırlı üretim çantayı görünce adeta kendinden geçti.
“Mert! Aşkım şuna bak!” diye ciyakladı Selin, adamın boynuna sarılarak. “Bunu almazsan ölürüm! Bütün cemiyet bu çantayı konuşuyor!”
Mert gururla göğsünü kabarttı. “Sana ne dedim güzelim? Benim yanımdayken hiçbir şeyin fiyatına bakmayacaksın. O çanta senin!”
Kasaya doğru yürüdüler. Beyaz eldivenli Fransız satış danışmanı çantayı kadife bir örtü üzerinde tezgâha koydu. Fiyat tam kırk beş bin avroydu. Mert cüzdanından parıldayan sınırsız siyah kredi kartını çıkarıp pos cihazına uzattı. Kart çekildi.
Cihazdan kısa bir onay sesi yerine, tiz ve kesik kesik bir uyarı sinyali yükseldi: İşlem Reddedildi.
Mert hafifçe gülümsedi, danışmana dönerek İngilizce, “Hatta bir problem oldu sanırım, tekrar deneyin” dedi. İkinci deneme de başarısız oldu: Kart Bloke Edilmiştir.
Mert’in alnında soğuk bir ter damlası belirdi. Cüzdanındaki diğer platin kartı çıkardı. O da reddedildi. Şirket kartını çıkardı; ekranda açıkça şu yazı belirdi: Hesap Kapatılmıştır.
Selin’in yüzündeki o hayran tebessüm bir anda dondu, yerini küçümseyici bir şüpheye bıraktı: “Mert? Ne oluyor? Şaka mı bu?”
Satış görevlisi, yüzündeki o profesyonel nezaketi anında silerek çantayı tezgâhın altındaki kasaya geri koydu: “Üzgünüm mösyö, kartlarınız geçersiz. Arkanızdaki müşterilere yer açar mısınız?”
Mert kıpkırmızı bir suratla Selin’i kolundan çekerek butikten dışarı fırladı. Şanzelize’nin ortasında elleri titreyerek şirketinin mali işler müdürü ve özel asistanı Sibel’i aradı.
Telefon uzun uzun çaldıktan sonra açıldı. Sibel’in sesi her zamanki saygılı tonundan tamamen uzaktı; son derece mesafeliydi. “Alo, Mert Bey?”
“Sibel! Ne oluyor orada?!” diye bağırdı Mert, sokaktaki turistlerin bakışlarına aldırmadan. “Kartlarımın hepsi bloke! Şirket hesaplarına ne oldu? Çabuk bankayı ara, rezil oldum burada!”
Hattın diğer ucundan buz gibi bir nefes sesi geldi. “Mert Bey, ben artık sizin çalışanınız değilim. Bu sabah istifamı verdim.”
“Ne demek istifa ettim?! Sen kiminle konuştuğunun farkında mısın?!”
“Çok iyi farkındayım,” dedi Sibel soğuk bir alayla. “Bu sabah Zeynep Hanım elinde sınırsız vekâletnameyle şirkete geldi. Tüm hisseleri Harun Bey’in konsorsiyumuna devretti. Şirketin bütün hesapları kapatıldı, varlıkları tasfiye edildi. Bana da sizin on yıldır ödemediğiniz tüm fazla mesailerimi ve kıdem tazminatımın beş katını peşin ödedi. Karşılığında tüm banka şifrelerini ve mali kayıtları teslim ettim. Zeynep Hanım size bir de not iletti: ‘Parazitin kim olduğunu şimdi daha iyi anlarsın’. İyi günler dilerim, Paris’te iyi tatiller Mert Bey.”
Telefon yüzüne kapandı. Mert tekrar aramayı denedi ama numara engellenmişti. Şirketin mobil bankacılık uygulamasına girmeye çalıştı; Kullanıcı Bulunamadı uyarısı ekranı kapladı. Kişisel hesap bakiyesi: 0,00 TL.
Selin, Mert’in yüzündeki o mutlak yıkımı görünce bir adım geri çekildi: “Mert… Ne demek hesaplar kapandı? Paramız yok mu yani?”
“Geçici bir sorun…” diye kekeledi Mert, dili damağına yapışmıştı. “Zeynep… O yılan bir şeyler yapmış ama İstanbul’a dönünce hallederim…”
Dönüş yolculuğu, ikisi için de cehennem azabından farksızdı. Ceplerindeki son bozukluklarla güç bela havaalanına ulaşıp ekonomi sınıfının en arka koltuğunda, su bile alamadan İstanbul’a geldiler. Selin yol boyunca ağlamış, Mert’e hakaretler yağdırmıştı. İstanbul Havalimanı’na indiklerinde akşam olmuştu. Şoför Hasan telefonları açmıyordu. Bir taksiye binip villaya doğru yola çıktılar.
Taksi Boğaz sırtlarındaki sokağa girdiğinde Mert derin bir nefes almaya çalıştı: “Eve bir gireyim, kasadaki nakitlerle bir avukat tutar, her şeyi iptal ettiririm” diye kuruyordu kafasında.
Fakat taksi villanın demir kapısının önünde durduğunda Mert’in nefesi boğazında tıkandı.
Bahçe kapısı devasa çelik zincirlerle dolanmış, üzerine koca bir asma kilit vurulmuştu. Kapının tam ortasında kırmızı mühürlü bir levha asılıydı: BU MÜLK HARUN İNŞAAT VE YATIRIM A.Ş.’YE AİTTİR. İZİNSİZ GİRİLEMEZ.
Taksici dikiz aynasından arkaya baktı: “Yolculuk bin iki yüz lira tuttu abi.”
Mert ellerini ceplerine daldırdı; bomboştu. “Kardeşim sen bekle, ben içeriden alıp geleceğim…”
Taksici zincirli kapıya baktı, alaycı bir kahkaha attı: “Dalga mı geçiyorsun birader? Burası kilitli, kimi kandırıyorsun sen? İn aşağı çabuk!”
Selin rezaletten kurtulmak için çantasından yeni aldığı pahalı Fransız parfümünü çıkarıp taksicinin kucağına fırlattı: “Al bunu, defol git!” Taksici parfümü koklayıp gaza bastı ve uzaklaştı.
Mert çıldırmış gibiydi. Demir parmaklıklara tırmandı, inerken kumaş pantolonu yırtıldı, dizleri kanadı. Bahçe kapısını içeriden açıp Selin’i de içeri aldı. Bahçedeki o kusursuz çimlerin üzerinde tır lastiği izleri vardı. Hızla villanın verandasına koştular. Arka mutfak kapısının camını bahçedeki bir taşla kırdı Mert. İçeri daldılar.
Işık anahtarına bastı; tık. Elektrikler kesikti. Telefonun zayıf flaşını açtı.
Mutfak bomboştu. Ne ankastre set kalmıştı ne dolaplar, ne buzdolabı… Sadece duvardan sarkan sarı borular ve priz boşlukları. Panikle salona koştular. Selin feryat figan ağlamaya başladı. Yüzlerce metrekarelik devasa salon, bomboş bir mağara gibiydi; sesleri yankılanıyordu. Mert üst kata, yatak odasına koştu. Gizli kasanın olduğu duvara saldırdı; kasanın yerinde sadece kaba sıvası dökülmüş, içi boş bir delik duruyordu.
“Yok… Hiçbir şey yok…” diye inledi Mert, dizlerinin üstüne çökerek.
Aşağıdan Selin’in tiz çığlığı duyuldu. Mert sendeleyerek merdivenlerden indi. Selin, telefonunun ışığını salonun tam ortasındaki duvara tutmuş, eliyle ağzını kapatmış titriyordu.
Işığın aydınlattığı yerde, üç metrelik dev afiş duruyordu. Mert ve Selin’in Eyfel Kulesi önündeki o kucaklaşması, dudaklarındaki o kibirli sırıtış ve altında kırmızı harflerle basılmış o cümle:
“Evde oturup benden geçinmekten başka hiçbir işe yaramayan, hayatıma yapışmış zavallı bir parazit…”
Mert’in midesine kızgın bir demir saplandı sanki. Gözleri karardı, duvara tutunmaya çalıştı. Zeynep her şeyi biliyordu. Başından beri, attığı her adımı, söylediği her yalanı bilmiş ve onu kendi kazdığı kuyuya diri diri gömmüştü.
Tam o anda bahçeden güçlü projektör ışıkları içeri doldu. Dış kapı tekmeyle açıldı ve içeri ellerinde fenerler ve coplar olan altı özel güvenlik görevlisi girdi. Arkalarından ise bastonuna yaslanmış, yüzünde muzaffer bir tebessümle Harun Bey belirdi.
“İyi akşamlar Mert Bey,” dedi Harun Bey, bastonunu mermere vurarak. “Evime izinsiz girmişsiniz. Hanesine tecavüzden şikâyetçi olmamı istemiyorsanız, hemen defolun buradan.”
Mert ayağa fırladı, sesi kısıktı: “Burası benim evim! Sen benim evime nasıl çökersin ihtiyar?!”
Harun Bey ceketinin içinden tapu senedini ve noter satış sözleşmesini çıkardı: “Burası bu sabah itibarıyla benim mülküm koçum. Eşin Zeynep Hanım’ın vekâletiyle kuruşu kuruşuna satın aldım. Dua et Zeynep Hanım asil bir kadın da üzerinizdeki giysileri aldırmadı. Atın bunları dışarı!”
Güvenlikçiler Mert’i ve avaz avaz bağıran Selin’i kollarından tuttukları gibi sürükleyerek demir kapının önüne, asfaltın üzerine fırlattılar. Kapı üzerlerine kilitlendi.
Gecenin ayazında, İstanbul’un ıssız bir caddesinde, üzerlerindeki yırtık pırtık kıyafetlerle yapayalnız kaldılar. Yağmur çiselemeye başladı.
Mert ceketinin cebinden eski telefonunu çıkardı. Son bir umutla eski dostlarını, her gece lüks restoranlarda hesaplarını ödediği sözde arkadaşlarını aramaya başladı. İlk aradığı kişi motorcu tayfasından Caner oldu: “Kardeşim, başım çok fena belada, birkaç günlüğüne sizde kalabilir miyim?”
Caner hattan alaycı bir kahkaha attı: “Mert, oğlum Facebook’taki videoyu bütün Türkiye izledi. Karın evi boşaltıp seni cümle âleme rezil etmiş. Kusura bakma birader, ben bu işe bulaşamam, yengem evde zaten,” dedi ve telefonu kapattı.
İkinci arkadaşı telefonu açmadı bile. Üçüncüsü meşgule attı. Telefonun şarjı kırmızıya döndü ve kapandı. Mert öfkeyle telefonu asfalta fırlattı; cihaz tuzla buz oldu.
Bu hareketi gören Selin çileden çıktı. Mert’in üzerine atıldı, tırnaklarını adamın yüzüne geçirdi: “Sen bir hiçsin! Mahvettin beni! Senin o rezil karın yüzünden bütün hayatım bitti! Beş parasız bir köpeksin sen!”
“Kes sesini!” diye kükredi Mert, kadını iterek. “O fotoğrafı çektiren, o yazıyı yazdıran sendin açgözlü yılan!”
İki sefil insan, karanlık sokakta birbirlerine en ağır küfürleri savurarak saç başa kavga etmeye başladı. Tam o sırada caddeden geçen plakasız bir motosiklet yavaşladı. Motosikletteki kapüşonlu genç, kaldırımda duran Selin’in lüks tasarım çantasını tek bir hamlede kaptı. Selin çığlık atarak çantaya asıldı ama motorun çekiş gücüyle metrelerce sürüklendi; kolları, bacakları asfaltta parçalandı. Çanta koptu, motor hızla karanlıkta kayboldu.
Çantanın içinde Selin’in pasaportu, kalan son birkaç yüz avrosu ve makyaj malzemeleri vardı. Artık gerçekten hiçbir şeyleri kalmamıştı; kimliksiz, parasız ve sokakta kalmışlardı.
Sabahı bir dükkânın saçakları altında, birbirlerine sırt çevirip titreyerek geçirdiler. Öğleye doğru Mert, “Polise gideceğim, hakkımı arayacağım!” diyerek Selin’i peşinden sürükleyip en yakın karakola gitti.
Karakoldaki nöbetçi amir, üzerleri çamur ve kurum içinde, gözleri kan çanağına dönmüş bu iki perişan insanı önce şüpheyle süzdü. Mert durumu anlatmaya başladı; karısının onu dolandırdığını, vekâleti kötüye kullandığını iddia etti.
Amir önündeki bilgisayardan kayıtları kontrol etti, masasındaki kalın bir dosyayı araladı: “Mert Demir, değil mi?”
“Evet amirim, her şeyimi çaldı o kadın!”
Amir acı bir tebessümle dosyayı Mert’in önüne itti: “Vekâletname sınırsız ve tamamen yasal. Satışlar noter onaylı. Hukuken burada bir gasp veya dolandırıcılık yok, bu bir medeni hukuk meselesi. Ama senin daha büyük bir derdin var.”
O sırada karakolun kapısından Vergi Dairesi ve Mali Şube ekipleri girdi. Amir ayağa kalktı: “Eşiniz dün sabah sadece mülkleri satmadı Mert Bey. Maliye’ye ve Cumhuriyet Başsavcılığı’na şirketin son beş yıllık çift defter kayıtlarını, sahte faturalarını ve off-shore hesap transferlerini içeren bir ihbar dosyası teslim etti. Hakkınızda nitelikli vergi kaçakçılığından yakalama emri ve yurt dışına çıkış yasağı var.”
Mert olduğu yere yığıldı. Kelepçeler bileklerine geçirilmeden önce karakolun köşesindeki televizyonda sabah haberleri dönüyordu.
Ekranda Zeynep’in yüzü belirdi. Zeynep, Türkiye’nin en saygın kadın hakları derneklerinden birine elli milyon liralık rekor bir bağış yapmış, ayrıca şiddet ve ihanet mağduru kadınlar için bir hukuk fonu kurmuştu. Spiker, Zeynep’in basın açıklamasından bir alıntıyı okuyordu:
“Bazı insanlar, sırtlarında taşıdıkları asaleti kendi güçleri sanır. Bir kadının emeğini, sadakatini ve sabrını sömürenler bilmelidir ki; hayatlarını üzerine kurdukları beden çekip gittiğinde, parazitler sadece kendi pisliklerinde boğulmaya mahkûmdur.”
Selin ekrandaki haberi görünce histeri krizine girdi, karakolun ortasında saçlarını yolarak yere yığıldı. Mert ise başını ellerinin arasına alıp sessizce ağlamaya başladı; artık ne kaçabileceği bir yer vardı ne de sığınabileceği bir yalan.
Aradan bir yıl geçti.
İstanbul’un Levent semtindeki plazaların önünde, iş çıkış saatinin yoğun trafiği kilitlenmişti. Yağmur ince ince serpiştiriyor, asfalttan gri buharlar yükseliyordu. Trafik ışıklarında duran arabaların arasında, üzerinde lime lime olmuş kirli bir palto, saçları sakalları birbirine karışmış, ayaklarında yırtık terliklerle bir adam dolaşıyordu. Elindeki kesik pet şişeyi lüks arabaların camlarına uzatarak bozuk para dileniyordu. Bu, Mert’ten başkası değildi. Hakkındaki hapis cezaları ertelenmiş ama tüm mal varlığına haciz konmuş, hiçbir iş bulamayan, cemiyetin ve eski çevresinin bir vebalı gibi kaçtığı bir sokak serserisine dönmüştü.
O sırada ışıklarda son model, simsiyah, zırhlı bir makam aracı durdu. Plakası özeldi. Mert her zamanki otomatiğe bağlanmış çaresizliğiyle araca yaklaştı, pet şişeyi arka cama tıklattı: “Açım… Allah rızası için bir ekmek parası…”
Arka cam sessizce, yarısına kadar indi.
İçeride, lacivert ipek eşarbı, kusursuz makyajı ve elindeki dosyalarıyla Zeynep oturuyordu. Zeynep başını yavaşça çevirip dışarıdaki adama baktı. Bakışlarında ne öfke vardı, ne intikam hırsı ne de kibir… Sadece yolda yürürken ayağına takılan kuru bir yaprağa bakar gibi, tamamen hissiz, sonsuz bir boşluk vardı.
Mert donup kaldı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, kirli parmakları arabanın kapısına yapıştı: “Zeynep… Zeynep benim! Mert! Ne olur affet beni… Yalvarırım bir şans daha ver! Kapında köpek olurum Zeynep, kölen olurum!”
Zeynep tek bir kelime bile etmedi. Ön koltuktaki şoförüne hafifçe başını salladı. Şoför torpidodan kalın, mühürlü beyaz bir zarf çıkarıp Mert’in titreyen eline tutuşturdu.
Trafik ışığı yeşile döndü. Siyah makam aracı sessizce hızlanarak yağmurlu yolda akıp gitti. Tekerleklerden sıçrayan çamurlu su, Mert’in yırtık paltosunu ve yüzünü baştan aşağı boyadı.
Mert titreyen elleriyle kaldırıma çöktü. Zarfın içinde para olduğunu umarak aceleyle yırttı. Fakat içinden tek bir kuruş bile çıkmadı.
Zarfın içinden sadece tek bir resmi belge çıktı: Kesinleşmiş Boşanma İlamı. Belgenin altında, Zeynep’in o zarif, keskin imzası ve hakimin kırmızı mührü vardı. Sayfanın en altındaki boşluğa ise Zeynep kurşun kalemle tek bir cümle not düşmüştü:
“Asalaklar başkasının hayatını tüketerek yaşar; insanlar ise kendi onuruyla. Sen hiç insan olamadın Mert. Şimdi kendi yokluğunun tadını çıkar.”
Mert kâğıdı göğsüne bastırdı. Yağmur damlaları gözyaşlarına karışarak mürekkebi dağıtırken, caddenin karşısındaki dev dijital panoda bir haber başlığı yanıp sönüyordu: Demir Hukuk ve Dayanışma Vakfı Kurucusu Zeynep Demir, Yılın Lider Kadını Seçildi.
Panodaki Zeynep, ışıl ışıl gözleriyle tüm şehre gülümsüyordu. Mert ise o panonun altındaki karanlık kaldırımda, çöpten fırlamış ıslak bir gazete kâğıdı gibi büzüşüp hayatının en büyük, en acı ve en geri dönülmez dersini soğuk betonun üzerinde yapayalnız tamamlıyordu.