“Türkiye’den Öğrenecek Ne Var?” Çinli Zengin Öğrenciler Türkiye’yi Küçümsedi – News

“Türkiye’den Öğrenecek Ne Var?” Çinli Zengin Öğrenciler Türkiye’yi Küçümsedi

“Türkiye’den Öğrenecek Ne Var?” Çinli Zengin Öğrenciler Türkiye’yi Küçümsedi

**Türkiye’ye Yapılan Bu Okul Gezisi: Küçük Bir Şok ve Derin Bir Uyanış**

Türkiye’ye yapılan bu okul gezisi tamamen bir zaman kaybıydı. Çin gibi devasa bir ülkenin böyle bir ülkeden öğrenecek neyi olabilirdi ki? Yıllık okul ücreti 1,50 milyon yuanı aşan Çinli öğrenciler için Türkiye haritadaki sıradan belki biraz turistik ama kesinlikle kendilerinden aşağıda bir ülkeydi. Ancak bu okul gezisinde Türkiye’de yaşayacakları şok kesinlikle öngörülemezdi. Hayatta parayla satın alınamayacak çok şey olduğunu ilk kez o zaman öğrendim. Peki bu Çinli öğrenciler Türkiye’de neye tanık oldular da tutumları böylesine değişti? Şimdi sizlere o sarsıcı haftanın hikayesini anlatmaya başlıyorum.

Merhaba, ben Yanga Şanghay’daki Doğu Çin Uluslararası Akademisi’nde lise son sınıf öğrencisiyim. Okulumuzu hiç duydunuz mu? Kabul şartlarından biri ailenizin mal varlığının en az 1,50 milyar doların üzerinde olmasıdır. Şaka yapmıyorum. Gerçekten mal varlığı beyannamesi sunmanız ve her yıl yeniden değerlendirilmeniz gerekiyor. Eğer ailenizin işleri bozulur ve servetiniz düşerse anında okuldan atılırsınız. Babam Şangha’nın en büyük gayrimenkul geliştirme grubunu yönetiyor. Annem ise lüks marka ithalatı yapıyor. Sınıf arkadaşlarımın durumu da farklı değil. Marco, İtalya’da yaşayan Çin asıllı bir ailenin çocuğu. Ailesinin lüks bir otel zinciri var. Zang Witing ise Çin’in en büyük ikinci teknoloji şirketinin varisi. Okuldaki hayatımız muhtemelen hayal ettiğinizin bile ötesinde. Sabahları okula özel helikopterlerle veya Rolls-Royce’larla geliyoruz. Öğle yemeğimiz sırayla beş farklı üç michelin yıldızlı şef tarafından hazırlanıyor. Okul formalarımız Hermes tarafından özel olarak dikiliyor ve beden eğitimi derslerinde her birimize özel bir kişisel antrenör eşlik ediyor. Ancak bu dönemin başında şok edici bir haber duyuruldu. Çocuklar bu seferki okul gezimizin rotası değiştirildi. Eğitim müdürünün bu sözleri tüm salonu dalgalandırdı. Aslında planımız Avrupa turu yapmaktı. Paris’teki Louis Vitton müzesini tamamen kapatmak, İsviçre Alplerinde özel bir kayak merkezi kiralamak ve Milano’da VIP bir moda şovu izlemek. Hatta ailelerimiz tüm masrafları çoktan ödemişti. Türkiye’ye gidiyoruz. Ne? Salon adeta patlayacak gibi oldu. Öğrenciler hep bir ağızdan itiraz etmeye başladı. Türkiye mi? Neden o ülkeye gidiyoruz ki? Orası bizim gibi insanlar için uygun bir yer değil. gidip batı ve doğu kültürünün ucuz bir kopyasını mı izleyeceğiz? Bana da son derece mantıksız gelmişti. Dürüst olmak gerekirse Türkiye denilince aklınıza ne geliyor? Döner, kebap, belki birkaç tarihi kalıntı. Marco yanımda otururken iç çekip Avrupa’daki arkadaşlarımla buluşacağımı sanıyordum. Türkiye’de ne göreceğiz ki? Çakma lüks çantaları mı? dedi. Tarih öğretmenimiz Bayen de sık sık Türkiye’nin geçmişte büyük bir imparatorluk olsa da artık modern dünyada geride kaldığını, kültürlerinin ise tamamen Arap ve Bizans kültürlerinin bir taklidi olduğunu söylerdi. Kullandıkları Latin alfabesi bile batıdan zorla kopyalanmış bir sistem. Geleneksel kıyafetleri ise sadece Ortadoğu esintileri, hatta yemekleri bile sadece basit birer etşişten ibaret diye anlatırdı. Böyle bir ülkeye neden gitmemiz gerektiğini anlayamıyordum.

Eve gidip durumu aileme anlattığımda babam kaşlarını çattı. Türkiye mi? Neden orası? Seni o okula o kadar para döküp gönderiyoruz. Türkiye gibi yerlere yollasınlar diye değil. Annem de endişeli görünüyordu. Orası tehlikeli değil mi tatlım? Orada çok fazla karmaşa olduğunu duydum. Üstelik Çinlilere karşı önyargılı olabilirlermiş. Merak etme baban seninle birlikte 10 koruma gönderecek. Babam hemen baş sekreterini aradı. Ertesi gün okulda daha büyük bir kaos koptu. Veliler heyeti bizzat okula gelmişti. Hepsi Çin iş dünyasının zirvesindeki isimlerdi. Sayın müdür, bu da ne demek oluyor? Neden çocuklarımızı Türkiye gibi bir yere göndermek istiyorsunuz diye sordu. Teknoloji grubu başkanı olan Zang Wht’in babası, “Ne Avrupa, ne Amerika, neden Türkiye? Orada öğrenecekleri ne var ki?” Ancak yeni atanan müdür hiç geri adım atmadı. Değerli veliler lütfen beni biraz dinleyin. Öğrencilerin gerçek küresel liderler olabilmeleri için dünyayı önyargısız bir şekilde görmeleri gerekir. Türkiye sandığınız gibi bir ülke değil. Peki nasıl bir ülke? Oraya bizzat gidip gördüklerinde anlayacaklar. Rotayı neden değiştirdiğimi o zaman bilecekler. Müdürün kararlı tutumu karşısında veliler geri çekilmek zorunda kaldılar. Ama öğrenciler arasındaki hoşnutsuzluk patlamaya devam etti. Bu çok kötü. Instagram’a koyacak düzgün bir fotoğraf bile çıkmaz. Paris’teki Eyfel Kulesi önünde fotoğraf çekilecektim. Türkiye’de doğru dürüst lüks mağaza var mıdır acaba? Yola çıkmadan bir hafta önce Bay Chen bize özel bir ders verdi. Çocuklar Türkiye’ye gittiğinizde kültürlerinin çok eşsiz ve köklü olduğunu iddia ettiklerini göreceksiniz. Ama kanmayın. Her şey birer sentezden ve taklitten ibaret. Topkapı Sarayı dedikleri yer bizim yasak şehrin yanında bir hiçtir. Camileri ise sadece Bizans mimarisinin kopyasıdır. Öğrenciler daha da sıkılmıştı. Sanki Çin’in geri kalmış bir sınır eyaletine seyahat ediyormuş gibi. Daha pekini bile tam gezmedik. Neden Türkiye bu tatminsiz ruh haliyle hareket günü yaklaştı? Ailelerimiz bizi havalimanına en lüks arabalarla uğurladı. Hatta bazıları özel jetlerini bile hazır etmişti. Şa olan, “Eğer bir şeyler ters giderse hemen beni ara. Seni anında oradan aldırırım.” dedi annem endişeyle. Ve işte kartlar ve biraz nakit. Gerçi Türkiye’de artık kart geçiyormuş ama ne olur ne olmaz. Babam bana kalın bir cüzdan uzattı.

Havalimanında toplanan sınıf arkadaşlarımın yüzleri sürgüne gönderiliyormuş gibi asıktı. Sadece bir hafta dayanın. Zaten mezuniyet gezisine herkes kendi istediği yere gidecek. Bunu sadece bir hayat tecrübesi sayın. Uçağa binerken bile iç çekmeye devam ediyordum. Türkiye’de ne görmeye gidiyoruz ki? Müdür neden böyle bir karar aldı kesinlikle anlayamıyordum. Pencereden Şangha’ın muhteşem gece manzarasına bakarken bir hafta sonra tekrar buraya döneceğimi düşündüm. Türkiye’de özel bir şey göreceğimi hiç sanmıyordum. Ancak o an sadece birkaç saat sonra dünya görüşümün tamamen altüst olmaya başlayacağından habersizdim. Daha Türk Hava Yollarının First Class kabinine adım attığım ilk andan itibaren bir şeylerin farklı olduğunu hissettim. Hoş geldiniz. Şeref verdiniz. Bir hostes bizi kusursuz bir çince ile karşıladı. Telaffuzu o kadar iyidi ki onun Çinli olduğunu sandım ama yaka kartına baktığımda tamamen Türkçe bir isim yazıyordu. Eğer bir şeye ihtiyacınız olursa lütfen bize bildirin. Çince, İngilizce, Japonca, İtalyanca ve Fransızca konuşabiliyoruz. Marco şakayla karışık İtalyanca bir soru sordu ve hostes akıcı bir şekilde cevap verdi. Hepimiz şaşkınlığımızı gizleyemedik. Koltuklarımıza oturduğumuzda bir kez daha şaşırdım. First class olsa da bu kadarını beklemiyordum. Tamamen izole edilmiş kişisel alanlar, tek bir tuşla tam boy bir yatağa dönüşebilen koltuklar ve en son teknoloji eğlence sistemi. Şuna bak, 32 inç ekran diye haykırdı Zang Weeting. Bir teknoloji devinin oğlunun bile hayran kalması gerçekten etkileyiciydi. Air Çina’dan çok daha iyi. Dürüst olmak gerekirse, itiraf etmek istemesem de bu doğruydu. Ailemin sürekli uçtuğu en lüks Çin Havaolu şirketinden bile her yönüyle üstündü. Uçak içi yemek menüsü geldiğinde ise kelimenin tam anlamıyla şok oldum. Türk, Çin ve Batı mutfakları temel alınmıştı. Vegan yemekler, helal standartlara uygun menüler bile kusursuzca hazırlanmıştı. Siz öğrencilerimiz için özel bir hazırlık yaptık.” diyen Hostes sadece bize özel bir menü getirdi. Bu geleneksel Türk yemeklerinin modern bir tarzda yeniden yorumlandığı özel bir set menüydü. Bu nedir diye sordum ilk defa gördüğüm bir yemeği işaret ederek. Bu Vagyu etli modern bir İskender kebap. Geleneksel Türk kebabının en üst kalite vagu sığır etiyle harmanlanmış hali. Bu ise trüf mantarı dolgulu su böreği. Trüf mantarı mı? Bir Türk yemeğine mi koyulmuş? İlk lokmayı aldığım andan itibaren gerçekten büyüledim. Çin’in en lüks restoranlarında bile böyle bir lezzeti tatmamıştım. Zengin ve derin bir aroma ağzımın her köşesine yayıldı. Vay canına bu gerçekten lezzetli.” dedi. Yemek konusunda çok seçici olan Marco Övgü Dolu Sözlerle, “Fransız mutfağını da severim ama bu gerçekten çok özel. Doğu ile batının mükemmel bir uyumu.” Yemek yerken hosteslerin hizmet tutumunu gözlemledim ve kesinlikle kusursuzdu. Neye ihtiyacımız olduğunu biz daha söylemeden tahmin edip hazırlama zarafetine sahiplerdi ve yüzlerinde her zaman içten bir gülümseme vardı. Affedersiniz ekstra bir battaniye ister misiniz? Kabin ısısı biraz düştü sanki.” dedi hostes. Ellerimi hafifçe ovuşturduğumu görünce hemen ardından sıcacık bir battaniye getirdi. Hangi kahveyi tercih edersiniz? Colombia, Ethiyopia, Jamaica Blue Mountain. Ayrıca geleneksel Türk çaylarımız ve kahvelerimiz de mevcut. Geleneksel Türk çaylarında neler var? Klasik siyah Türk çayımız, elma çayı, nar çayı, ıhlamur ve ada çayı var. Şahsen size taze demlenmiş bir bardak, ince belli bardakta Türk çayını veya rahatlamanız için elma çayını tavsiye ederim. Uçuş sırasındaki yorgunluğunuzu almak için harikadır. Elma çayımı yudumlarken pencereden dışarı baktım. Bulutların üzerindeki manzara çok huzurluydu. Ama sence de bir tuhaflık yok mu?” diye fısıldadı yanımdaki arkadaşım. Türkiye’nin nasıl bu kadar iyi bir hizmeti olabilir? Çinlilere karşı soğuk olduklarını duymuştum. söylediği doğruydu. Türkiye hakkında duyduğumuz imaj hep buydu. Batıya özenen ama gelişememiş, turistleri dolandıran önyargılı bir yer. Ancak şu an deneyimlediğimiz şey tamamen bunun zıttıydı. Öğrencilerimiz için özel bir hediyemiz var.” dedi Hostes ve herkeselse küçük birer hediye kutusu dağıttı. Açtığımızda içinde Selçuklu Yıldızı motifleriyle işlenmiş yüksek kaliteli bir dolma kalem ve ipek bir kese bulduk. Bu geleneksel Anadolu Çini desenlerinin modern bir yorumu. İpek kesenin içinde ise Türkiye’nin geleneksel lavanta ve gül kurusu kokuları var. Paketl de çok zarifti. Klasik Osmanlı ciltçilik sanatını andıran bir kutu tasarımıydı. O kadar güzeldi ki açmaya kıyamadım. Bunu atmak yazık olur. Anneme hediye olarak götürmeliyim.” dedi. Zang Weeting paketini dikkatle açarken uçak Türk hava sahasına girdiğinde kaptan pilotun anonsu duyuldu. Değerli yolcularımız kısa bir süre sonra İstanbul Havalimanı’na iniş yapacağız. İstanbul’da hava şu an güneşli ve sıcaklık 22 derece. Türkiye’de güzel anılar biriktirmenizi dileriz ve sonraki cümlesi gerçekten çok etkileyiciydi. Özellikle Çin’den gelen genç öğrencilerimize en içten hoş geldiniz dileklerimizi sunuyoruz. Türkiye’nin sizin o genç ve aydınlık gözlerinizden nasıl görüneceğini biz de büyük bir heyecanla bekliyoruz. Ne? Bizden mi bahsediyorlar? Galiba ama nasıl bildiler ki? Uçak inişe geçerken hostes tekrar yanımıza geldi. Pasaport kontrolü için gerekli bilgiler bunlar. Son zamanlarda sistem büyük ölçüde otomatikleştirildi. Bu yüzden çok hızlı geçeceksiniz. Ülkeye giriş sürecini tek nezaketle anlattı. Uçak piste teker koyduğunda İstanbul havalimanı pencereden görünmeye başladı. Vay canına bu havalimanı gerçekten devasa. Tamamı cam kaplı terminal binası. inanılmaz modern görünüyordu. Dürüst olmak gerekirse Şangha Pudong havalimanan çok daha görkemliydi. Ölçek olarak benzer olsalar da mimari tasarım ve yapısal zarafet çok daha üstündü. Uçaktan inerken hostesler bizi son bir kez selamladı. İyi yolculuklar dileriz. Umarız Türkiye size harika anılar bırakır. Gülümsemelerinde gerçek bir içtenlik vardı. Bu ticari bir gülümseme değil. Gerçekten bizi ağırlamaktan duydukları mutluluğun bir yansımasıydı. Kapıdan çıkarken Marco, “Hey, kafam biraz karıştı.” dedi. Türkiye gerçekten böyle bir ülke mi? Evet. Daha uçaktayken bile beklediğimizden farklı bir şeyler oldu. Neyse önce havalimanının nasıl olduğuna bakalım. Sonra yargılarız. Belki sadece uçakta bize özel davranmışlardır. Ancak havalimanına adım attığımız an bir kez daha şoka girdik. Bayçe’nin anlattığı o geri kalmış Türkiye kesinlikle ortada yoktu. İstanbul havalimanına girdiğimizde hepimizin ağzı açık kaldı. Burası bir havalimanı mı yoksa bir sanat müzesi mi? Marco’nun yorumu nokta atışıydı. Tavana kadar uzanan devasa cam duvarlardan içeri dolan doğal ışık ve her yere yerleştirilmiş dev dijital sanat eserleri büyüleyici bir atmosfer yaratıyordu. Lale figürlerinden esinlenmiş hava trafik kontrol kulesi bile bir mimari harikaydı. Şuraya bak. Bir robot. Zang Witing’in işaret ettiği yerde gerçekten hareket eden bir robot vardı. Bu bir rehber robotuydu. Yolculara yaklaşıp yol gösteriyordu. “Merhaba, yardıma ihtiyacınız var mı?” Robot yanımıza gelip bizimle Çince konuştu. “O! Sen Çince mi biliyorsun?” “Evet. Türkçe, İngilizce, Çince, Japonca dahil yi dil konuşabiliyorum. Nereye gitmek istersiniz? Pasaport kontrolüne. Lütfen beni takip edin. Size yolu göstereceğim.” Robotu takip ederken etrafıma bakıp şaşkınlığa düştüm. Tüm havalimanı devasa bir akıllı sistemle birbirine bağlanmış gibiydi. Duvarlardaki dev ekranlarda uçuş bilgileri ve bagajlarımızın nerede olduğu gerçek zamanlı olarak gösteriliyordu. Pasaport kontrolüne geldiğimizde bir kez daha şaşırdım. Neredeyse hiç sıra yoktu. Lütfen otomatik geçiş kapılarını kullanın. çok daha hızlıdır.” diyerek bir görevli bize nezaketle yön gösterdi. Sadece pasaportu taratmak ve yüz tanıma sistemine bakmak yeterliydi. Bir dakikadan bile kısa sürdü. Doğruydu. Pasaportumu cihaza koydum. Kameraya baktım ve kapı anında açıldı. Bitti mi? Harika. Şay Havalimanı’na bir saat sıra beklememiz gerekirdi. Pasaport kontrolünden geçip bagaj alım alanına geldiğimizde valizlerimiz çoktan oradaydı. Oh, ne kadar hızlı. Uçaktan ineli. Daha 10 dakika olmadı. Ancak aniden Zang Witing bağırdı. Valizim kayboldu. Çin’de olsaydı 50.000 yuan değerindeki Rimova’a marka valizinin bulunması en az 2-3 saat sürerdi. Lütfen biraz bekleyin.” dedi. Bir havalimanı görevlisi tabletini çıkararak bir şeyleri kontrol etti. Ah! Valiziniz özel bagaj olarak sınıflandırılmış ve ayrı bir banttan çıkıyor. İki dakika sonra şuradan teslim alabilirsiniz. Tam iki dakika sonra valiz oradan çıktı. Vay canına bu nasıl olabilir? Tüm bagajlarda rufit etiketleri bulunuyor. Böylece gerçek zamanlı olarak takip edilebiliyor.” diye açıkladı görevli. Gümrük kapısından geçerken gerçekten sarsıcı bir şey oldu. Siz öğrencisiniz değil mi? Evet. Eşyalarımızı kontrol etmeyecek misiniz? Hayır. Türkiye’de çoğunlukla sadece şüpheli durumlarda rastgele kontrol yapılır. Beyan etmeniz gereken özel bir eşyanız yoksa doğrudan geçebilirsiniz. Çin’de yabancıların valizleri didik didik edilir. Ancak burada bize güvendiler ve doğrudan geçmemize izin verdiler. Havalimanın ana salonuna çıktığımızda bambaşka bir dünya daha açıldı önümüze. Burası gerçekten bir havalimanı mıydı? Bir yanda geleneksel Türk müziği performansı sergilenirken diğer yanda Tarkan’ın dev bir hologram konseri veriliyordu. Şu Tarkan mı? Gerçek gibi duran bir hologram ve en şaşırtıcı olanı tuvaletlerdi. Bir tuvalet nasıl bu kadar temiz olabilirdi? Her klozet otomatik taharet sistemine sahipti ve yerde tek bir su damlası yoktu. Aynanın önünde el kremleri ve yağız bakım suları bile mevcuttu. Bu okulumuzun viıp bekleme salonundaki tuvaletlerden bile çok daha iyiydi. O sırada Marco yüzünde büyük bir paniğin ifadesiyle koşarak yanımıza geldi. Hey! Büyük bir sorunumuz var. Cüzdanım kayıp 30.000 yuan değerindeki GCI cüzdanı kaybolmuştu ve içinde tüm nakit parası, kredi kartları vardı. Nerede kaybettin? Tuvalete girdikten sonra. Sanırım lavabonun kenarında unuttum. Hızla tuvalete doğru koştuk. Çin’de olsaydı o cüzdan çoktan sırra kadem baslardı. Oh işte burada cüzdan lavabonun üzerinde bıraktığı yerde aynen duruyordu. Aradan 15 dakika geçmesine rağmen nasıl hala orada olabilirdi? Kontrol ettiğinde tüm nakit parasının ve kartlarının eksiksiz olduğunu gördü. Çılgınca bu nasıl olabilir? O sırada bir temizlik görevlisi içeri girdi. Ah o cüzdan bu öğrencinin mi? Biraz önce gördüm. Birisi unuttum sandım. İyi ki başkası almamış. Siz, siz almadınız mı? diye sordu Marco şaşkınlıkla. Neden başkasının eşyasını alayım ki? Kaybeden kişi çok telaşlanmıştır. Dedi kadın gayet sıradan bir şeymiş gibi. Sonra işine devam etti. Hepimiz şoka girmiştik. 30.000 yuanlık bir cüzdan ve kimse onu almıyordu. Bu ülkenin insanları nasıl bir zihniyete sahipti? Havalimanından çıkmaya hazırlanırken başka tuhaf bir şey fark ettik. O hiç döviz bürosu göremiyorum. Evet ama duydum ki pek gerek de yokmuş. Burada her şey kartla veya mobil uygulamalarla ödeniyor. Nakitsiz toplum mu? Evet. Sokak satıcılarında simitçilerde bile kare kod veya temassız kart ile ödeme yapabiliyorsun. Çin’de de mobil ödeme çok gelişmiştir. Ancak yine de özellikle yabancılar için nakit tercih edilen yerler oldukça fazladır. Havalimanın alt katına indik. Şehir merkezine giden doğrudan bir metro hattı vardı ve sadece 25 dakikada kağıthana, oradan da merkeze ulaşıyordu. Trenlerin sıklığı çok fazlaydı. İstasyon tertemiz, zamanlama kusursuzdu ve en şaşırtıcısı güvenlik için tamamen kapalı cam panel sistemleri kullanılmıştı. Tren geldiğinde bir kez daha şaşırdık. Vay canına, bu tamamen yeni değil mi? Koltuklar tertemiz, klima serinleticiydi. Trende ücretsiz ve çok hızlı WiFi vardı. İndirme hızı 100 Mbps inanılmaz. Hareket eden trenin penceresinden görünen manzara da çok etkileyiciydi. Düzenli sıralanmış yüksek katlı modern binalar, yemyeşil parklar ve tertemiz yollar. Şu köprüye bakın. Karşımızda İstanbul Boğazını süsleyen devasa köprülerden biri duruyordu. Gökyüzüne uzanan çelik halatları o kadar ihtişamlı görünüyordu ki Şanghay’daki köprülerden bile daha zarif ve büyüleyiciydi. Dürüst olmak gerekirse itiraf etmek zordu. Ama gerçek buydu. İstanbul’un merkezine yaklaştıkça tarihi ve modern binaların sayısı artıyordu. Ancak işin garibi, her şey birbiriyle planlı bir uyum içindeydi. Kaotik bir şekilde yükselen yapılar yoktu. Tarihin ve geleceğin mükemmel bir harmanı vardı. Türkiye gerçekten böyle bir ülke mi?” diye mırıldandı. Marco, pencereden dışarı bakarken, Bay Chen buranın geri kalmış bir ülke olduğunu söylemişti. Geri kalmış bir ülkenin nasıl böyle bir havalimanı, böyle bir altyapı sistemi olabilir? Kimse cevap veremedi. Çünkü öğrendiklerimizle gördüklerimiz birbirinden çok farklıydı. Trendeki elektronik panoda şehir merkezine yaklaştığımızı belirten bir anons belirdi. Gayrettepe istasyonuna yaklaşıyoruz. Kapılar sağdan açılacaktır. Tren tam zamanında bir dakika bile şaşmadan ulaştı. İstasyonda indiğimizde hepimizin aklında aynı düşünce vardı. Burası gerçekten bildiğimiz Türkiye mi? Ancak bu sadece başlangıçtı. Gerçek şok henüz başlamamıştı. Merkez istasyondan otelimize giderken Beyoğlu bölgesinden geçtik. Vay canına burası gerçekten çok kalabalık. Sokaklar hayat doluydu. Dünyanın dört bir yanından gelmiş turistlerle dolup taşıyordu. Ama garip olan bu kadar çok insana rağmen sokakların son derece temiz olmasıydı. Çok fazla çöp kutusu yoktu ama yerlerde hiç çöp de yoktu. İnsanlar yerlere çöp atmıyor olmalı.” diye açıkladı rehberimiz. Türkler evlerine, sokaklarına değer verirler. Çöplerini bulana kadar ellerinde taşırlar veya geri dönüşüm noktalarına atarlar. Grubumuzla birlikte ünlü bir kafeye girdik. İçi ultra modern bir tarzda dekore edilmişti. Say hoş geldiniz. Diyerek çalışanlar bizi neşeyle selamladı. Ama neden sadece bir çalışan vardı? Üç katlı devasa bir kafede sadece bir kişi çalışıyordu. Evet. Self serviceimizi kullanıyoruz. Siparişinizi otomatik cihazlardan veya uygulamadan verebilirsiniz diyerek duvardaki dev ekranı işaret etti. Menü Türkçe, İngilizce, Çince, Japonca ve diğer pek çok dilde ekranda belirdi. Peki yağ ödeme kartla veya mobil cüzdanlarla yapabilirsiniz. Masa numaranızı girdikten sonra robot size siparişinizi getirecektir. Gerçekten de öyle oldu. Siparişi verdikten 5 dakika sonra bir robot içeceklerimizi masamıza getirdi. İnanılmaz. Bu gerçekten olabilir mi? Zang Weeting robota şaşkınlıkla bakıyordu. Teknoloji devinin oğlu bile bu teknoloji karşısında şaşırmıştı. Kahvemizi içerken bir sonraki programımızı konuştuk. Yarın Topkapı Sarayına gideceğiz. Çok sıkıcı olacak. Bizim yasak şehrin küçük bir kopyasından ibaret değil mi sonuçta? Evet. Ölçeği kesinlikle daha küçüktür. Yaklaşık 30 dakika sonra kafeden ayrıldık. Ancak otele döndüğümüzde bu sefer ben Şia olan çığlık attım. Ah cüzdanım. Yine mi cüzdan? Bu sefer benimki. Gucci’nin uzun sınırlı üretim bir cüzdanıydı ve 50.000 yuan değerindeydi. İçinde 20.000 yan, nakit ve bir sürü kredi kartı vardı. Nerede unuttun? Kafede sanırım. Masanın üzerinde bıraktım. Üzerinden bir saat geçmişti. Çin’de olsaydı bulma ihtimalimiz %0’dı. Yine de gidip bir bakalım. Taksiye atlayıp kafeye geri döndük. Kafeye girdiğimizde az önceki çalışan bizi hemen tanıdı. Ah, geri döndünüz. Cüzdan için mi geldiniz? Evet. Siz nasıl bildiniz? Biraz önce masanızda bir cüzdan gördüm ve aldım. Kimliğinize bakınca Çinli öğrencilerden birine ait olduğunu anladım. Çalışan kasadan Gucci cüzdanımı çıkardı. Evet, bu benim cüzdanım. Heyecanla içini kontrol ettim. Hem nakit hem de kartlar yerli yerindeydi. Teşekkür ederim. Gerçekten çok teşekkür ederim. Ne demek önemli değil. Böyle şeyler sık olur. Ayda bir iki kez müşteriler dizüstü bilgisayarlarını bile unutur ama her zaman geri bulurlar. Hepimiz inanamayan gözlerle ona baktık. Dizüstü bilgisayarı unutup buluyorlar mı? Evet. Bir kererede bir MacBook Pro iki gün masada kaldı ve kimse almadı. Sonunda sahibine ulaştık. Kafeden çıkarken Marco, “Hey, bir deney yapalım.” dedi. “Ne deneyi? Türkiye’nin gerçekten bu kadar güvenli olup olmadığını görelim. Bilerek bir şeyleri unutacağım.” Ertesi gün geleneksel ve modernin harmanlandığı tarihi Galata bölgesine gittik. Marco bilerek 3.000 yuan değerindeki AirPods prosunu bir kahvenin masasında bıraktı. 30 dakika sonra geri gelip bakacağız. Tarihi sokaklarda dolaştık ve tam 30 dakika sonra geri döndük. Acaba orada mıydı? Hadi ama kulaklığı herkes kullanır. Kesin gitmiştir. Fakat oradaydı. Airpods bıraktığı gibi duruyordu. Hatta yan masadaki müşteri bize bakıp ah bunu mu arıyordunuz? Deminden beri kimin olduğunu merak ediyorduk.” dedi. Bu kez Zang Weting meydan okudu. Ben daha büyük bir şeydeneyeceğim. 50.000 yuan değerindeki Louis Vitton el çantasını bir tuvalette bilerek bıraktı. Bu kesin kaybolur. Burası umumi bir tuvalet sonuçta. Bir saat sonra tuvalete döndüğümüzde bir temizlik görevlisi el çantasıyla duruyordu. Çocuklar bunu mu arıyorsunuz? Tuvalette buldum. Kayıp eşya odasına götürecektim. Söyleyecek söz bulamıyorduk. Teyze, bu çok pahalı bir şey. Neden almadınız? Neden başkasının malını alayım ki evladım? Sahibi kahrından ölür. O gece otelde ciddi bir konuşma yaptık. Bu gerçekten bir kültür şoku. Evet. Çin’de böyle bir şey hayal bile edilemez dedim ben. Pekinde de annem telefonunu masada 5 saniye bıraktı ve çalındı. Neden buradaki insanlar almıyor? O sırada rehberimiz açıkladı. Türkiye bir güven ve vicdan toplumudur. Özellikle Anadolu kültüründe başkasının malına el uzatmamak en temel kuraldır. Elbette güvenlik kameraları ve cezalar var ama her şeyden önce bu bir vicdan meselesi. Vicdan mı? Zangeting düşüncelere daldı. Ama böyle yaşamak çok daha rahat görünüyor. Sürekli dikkatli olmak ve herkesten şüphelenmek zorunda değilsin. Evet. Çin’de bir saniye bile dikkatsiz davransan eşyan yok olur. O gece bir deney daha yaptık. İstiklal Caddesinde bilerek yere bir miktar para düşürdük. 5 dakika sonra bir vatandaş parayı buldu ve yanımıza gelip, “Kardeşim, paran düşmüş.” dedi. “Ah, teşekkür ederim. Adam karşılık bile beklemeden yürüyüp gitti. En büyük deneyi ise en sona sakladık. 40.000 yuan değerindeki 15 inçlik MacBook Pro bilgisayarımı bir kafede bıraktım ve 3 saat boyunca alışverişe gittim. Bu kesin kaybolacak. Dizüstü bilgisayar bu. Şakası yok. 3 saat sonra geri döndüğümde çalışan beni gülümseyerek karşıladı. Bilgisayarınız için geldiniz değil mi? Depoda güvenle saklıyoruz. Kimliğinizi görebilir miyim? Bilgisayarım sapa sağlam oradaydı. Bir dahaki sefere daha dikkatli olun. Herkes bu kadar iyi niyetli olmayabilir. Ancak bir haftalık Türkiye deneyimimizde herkesin gerçekten de bu kadar iyi niyetli olduğunu görmüştük. Otele dönerken ben Türkiye’de yaşamak istiyorum dedim. Neden? Özgürlük. Bir şeyimi kaybedeceğim diye endişelenmek diğer insanlardan şüphelenmek zorunda değilim. Bunu duyan herkes başını salladı. Bizim ülkemiz neden böyle değil? Çok kalabalığız diye herhalde. Japonya’da kalabalık ama onların da böyle olduğu söyleniyor. Uzun süre sessiz kaldık. Zengin olmanın, çok paraya sahip olmanın ne anlama geldiğini yeniden düşünmeye başladık. Gerçekten zengin bir insan cüzdanını kaybettiğinde bile geri bulabileceği bir ülkede yaşayan kişi değil midir? O gece günlüğüme şunları yazdım. Türkiye’de eşyamı kaybetmekten korkmuyorum ama kalbimi kaybetmekten korkuyorum. Kalbimin buraya ait olmasından ve bir daha Çin’e dönmek istememekten. 3üncü günün sabahında Cumhuriyet Müzesine doğru otobüsle yola çıktık. Bayen hala konuşmaya devam ediyordu. Bugün Türkiye’nin harf devrimini ve modernleşmesini anlatan bir müzeye gideceğiz ama kanmayın. Latin alfabesini aynen kopyaladılar. Ne kadar eşsiz olduklarını iddia ederlerse etsinler. Öğrenciler bıkkınlıkla camdan dışarı bakıyordu. Ancak müzeye vardığımızda atmosfer değişti. Vay canına bina ne kadar modern. Müze beklediğimizden tamamen farklıydı. Etkileşimli sergilerle dolu ultra modern bir yapıydı. Bizi genç bir araştırmacı olan rehber karşıladı ve Çincesi kusursuzdu. Merhaba çocuklar. Bugün sizlere Türkiye’nin tarihindeki en büyük aydınlanma hareketlerinden birini tanıtmaktan mutluluk duyuyorum. Sergi salonuna adım attığımızda duvarda devasa dijital bir sanat eseri uzanıyordu. Yeni Türk harflerinin oluşum süreci üç boyutlu animasyonlarla anlatılıyordu. 1928’deki Harf devrimine kadar Arap alfabesi kullanılıyordu. O dönemde halkın %90’ından fazlası okuma yazma bilmiyordu. Arap alfabesi Türkçenin ses yapısına uygun değildi. Bu yüzden sıradan halkın öğrenmesi çok zordu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, herkesin kolayca öğrenebileceği, Türkçenin doğasına tamamen uygun yepyeni ve fonetik bir Latin alfabesi sistemi kurdu. Ekranda tarihi bir alıntı belirdi. Bizim dilimiz çok zengin ve seslidir. Eski harfler bunu ifade etmeye yetmiyor. Rehber açıklamaya devam etti. Bu sadece bir alfabe değişikliği değil, bir devrimdi. Devrim mi? diye sordu Marco. Evet. O döneme kadar bilgi sadece ayrıcalıklı ve elit bir zümreye aitti. Ancak yeni Türk harflerinin gelmesi ile birlikte sıradan halk bilgiye erişebildi. Bu demokrasinin ve aydınlanmanın başlangıcıydı. Bir sonraki salona geçtik. Burada yeni alfabenin ne kadar bilimsel ve mantıklı olduğunu gösteriyorlardı. Yeni Türk alfabesi her harfin tam olarak bir sesi karşıladığı fonetik kurallara dayanan eşsiz bir sistemdir. Dev ekranda sesli ve sessiz harflerin nasıl birleştirildiği gösteriliyordu. Örneğin okunduğu gibi yazılır, yazıldığı gibi okunur. Karmaşık kurallar, gizli sesler yoktur. Gerçekten mi? Zangiting şaşkınlıkla sordu. Evet. Etkileşimli deneyim alanında kendi isimlerimizi Türk alfabesi ile yazmayı denedik. Vay canha, çok basit. Sadece sesleri eşleştirerek tüm kelimeleri yazabiliyorsun. Kendi adımı Şia olan diye yazdım. Gerçekten işe yarıyordu. Rehber gülümseyerek, “Bu alfabe, Çince’deki tüm sesleri bile kolaylıkla ifade edebilir.” dedi. O sırada Baychen araya girdi. Ama sonuçta batının Latin alfabesinden etkilendiği ve oradan alındığı bir gerçek değil mi? Rehber nezakat cevap verdi. Latin harflerinin temel alındığı doğrudur Bayçen. Ancak bu harfler Türkçenin ses yapısına göre özel olarak uyarlanmış, tamamen yeni bir mantık ve kurallar dizisiyle eşsiz bir sisteme dönüştürülmüştür. Sadece bir kopyalama değil, dil bilimsel bir devrimdir. Bir sonraki salonda şaşırtıcı belgeler vardı. İlk millet mekteplerinin fotoğrafları yetişkin kadın ve erkeklerin kara tahta başında harf öğrendiği anlar. Bunu yaratanlar halkın kolayca öğrenebilmesi için bütün ülkeyi bir okula çevirdi. Bir alfabenin tüm halka bu kadar hızlı öğretilmesi dünya tarihinde eşsizdir ve bize şok edici bir gerçeği anlattı. O dönemde bazı tutucu, din adamları ve eski düzenin elitleri bu devrime karşı çıkmıştı. Çünkü halkın bilgi sahibi olması onların ayrıcalıklarının yok olması demekti. Oh, bu bizim Çin tarihindekine çok benziyor.” diye mırıldandı biri. Deneyim alanında Türk harfleriyle cümleler kurduk. Bu kadar kolayken neden biz Çince karakterleri Hanzi kullanmak zorundayız ki? Hanzde anlamı biliyorsun ama okunuşu ayrıca ezberlemen gerekiyor. Evet. Türk alfabesine bakınca anında okuyabiliyorsun. Marco hayran kalmıştı. Bu gerçekten herkesin öğrenebilmesi için yaratılmış demokratik bir alfabe. Müzeden ayrılırken Baychen tek kelime etmedi. Belki de itiraz edecek bir şeyi kalmamıştı. Öğleden sonra geleneksel Türk kıyafetlerini denedik. Şehir merkezindeki bir kaftan ve binallı kiralama mağazasına gittik ve bir kez daha şaşırdık. Vay canha bu kadar çok çeşit mi var? Geleneksel saray kaftanlarından modern yorumlara kadar yüzlerce kıyafet asılıydı. Kaftan ve bizim Kipao, Çin elbisemiz tamamen farklı. Bir çalışan açıkladı. Kipao genellikle vücudu saran tek parça bir elbisedir. Ancak kaftan daha görkemli, çok katmanlı ve hareket özgürlüğüne önem veren bir yapıdadır. Kaftanı giydiğimde gerçekten kendimi çok rahat ve asil hissettim. Düşündüğümden çok daha rahat. Kumaş bol ve hareket etmesi kolay. Çalışan açıklamaya devam etti. Kaftanlar doğanın ihtişamını kıyafete yansıtır. Üzerindeki işlemeler üç boyutlu bir siluet yaratır. Bu batı giyiminde bile zor bulunan eşsiz bir yapıdır. Özellikle lale ve karanfil motifleri, altın sarısı işlemeler göz alıcıydı. Renkler de çok özel. Türk kültüründe kırmızının canlılığı ile mavinin derinliği, altının ihtişamı ile birleşir. Biz bunları giyip Topkapı Sarayına gittik. Kaftanla gelirseniz giriş biletlerinde indirim yapılıyor biliyor musunuz? Gerçekten mi? Evet. Bu geleneksel kültürü teşvik eden bir politika. Topkapı Sarayına girdiğimizde önümüzde başka bir dünya açıldı. Burası mı yasak şehrin kopyası? Tamamen farklı. Yasak şehir devasa betondan bunaltıcı bir simetriye sahipken, Topkapı Sarayı doğa ile inanılmaz bir uyum içindeydi. Şuraya bakın. Binalar ağaçları kapatmıyor. Doğanın içine doğal bir şekilde yerleştirilmişler. Rehber açıkladı. Osmanlı ve Türk mimarisi doğayı fethetmez. Onunla uyum arar. Bu yüzden devasa taş yığınları yerine bahçeler, köşkler ve çinilerle süslenmiş avlular göreceksiniz. Sarayın iç kısımlarına yaklaşırken rehber sordu. Yasak şehirden farkını görebiliyor musunuz? Hım. Daha küçük. Sadece büyüklüğüne mi bakıyorsunuz? Yakından bakın. Sütunların arasındaki mesafe, kubbelerin zarafeti, İznik Çinilerindeki motifler hepsi Türkiye’ye özgü doğruydu. Yakından bakınca detaylar tamamen farklıydı. Çin çok fazla sarı ve kırmızı renk kullanırken Türkiye Çinilerde turkuaz, lacivert ve zümrüt yeşilini kusursuz bir dengede kullanmıştı. O sırada bir grup Türk öğrenci yanımızdan geçiyordu. Bizi kaftanlar içinde görünce gülümsediler ve kıyafetleriniz size çok yakışmış. Çin’den mi geliyorsunuz? Türkiye’de harika bir tur geçirmenizi dileriz.” dediler. Onların bu samimiyeti bizi bir kez daha şaşırtmıştı. Çin’deki turistik yerlerde yabancı gören biri genellikle ilk olarak onu nasıl dolandıracağını düşünürdü. Sarayın bahçelerinde dolaşırken şa olan dedim ki, “Kaftanı giyince farklı hissettim. Sanki hareketlerim daha zarif, adımlarım daha yavaş ve dikkatli oldu.” Evet, kıyafet insanı yaratır. Gün batarken boğaz manzaralı terasta durduk. Topkapı Sarayı’ın gün batımındaki silueti gerçekten büyüleyiciydi. Vay be, bunu kabul etmemek imkansız.” dedi Zang Whiting. Yasak şehirden tamamen farklı bir güzellik. Marco da ona katıldı. Yasak şehir insanı ezmek için yapılmış ama burası insana huzur ve rahatlık veriyor. Kıyafetleri iade ederken çalışan sordu. “Nasıl buldunuz? Gerçekten harikaydı. Bu kıyafetin bu kadar rahat ve asil olacağını beklemiyordum. Geleneksel kıyafetler sadece kumaş parçası değildir. Türk insanının ruhunu gösterişsiz ama asil yapısını taşır. Dönüş yolunda otobüste Baychen hala sessizdi. Öğrenciler kendi aralarında fısıldaşıyordu. Öğretmenim Türk alfabesi gerçekten eşsiz değil mi? Kaftanları da Kipao’dan çok farklı. Topkapı Sarayı da yasak şehre hiç benzemiyor. Bay Chen nihayet konuştu. Daha fazlasını görmek lazım. Ancak öğrendiklerimizin her şey olmadığını çoktan anlamıştık. O gece otelde Marco, “Ben Türkçe öğrenmek istiyorum.” dedi. “Gerçekten mi?” “Evet. Bu kadar mantıklı ve güzel bir dil sistemi batıda da bilinmeli. Ben de ekledim. Ben de o elbiselerden almak ve Çin’e döndüğümde de giymek istiyorum.” Deli misin? Çin’de giyersen sana gülerler. Nedenmiş? Çok güzel. Üstelik artık onun çakma bir şey olmadığını biliyoruz. Çin’de öğrendiklerimiz ile burada bizzat gördüklerimiz arasındaki farklar üzerine uzun süre tartıştık. Hayatımızı hiçbir şey bilmeden mi yaşadık? Evet. Neden bize doğruları öğretmediler? Bu gidişle Türkiye’ye aşık olacağız galiba. O gece günlüğüme yazdım. Bugün iki şey öğrendim. Birincisi, küçük olmak, çirkin olmak anlamına gelmez. İkincisi, gerçeği ancak kendi gözlerinizle gördüğünüzde bilebilirsiniz. Türk alfabesi, kıyafetleri, mimarisi, Çin’in veya başkasının taklidi değil. Kendi felsefeleri ve güzellikleri var. Biz çok kibirliymişiz. Ertesi gün bizi daha da şok edici bir deneyim bekliyordu. 4.üncü gün serbest zamandı. Rehberimiz. Bugün İstanbul’u kendi başınıza deneyimleyin. Kadıköy Moda ve İstiklal Caddesi gençlerin merkezidir. Kendi yaşıtlarınızın kültürünü hissedebilirsiniz.” dedi. Metroya binip Kadıköy’e geçtik. Metro gerçekten çok temiz. Klima serin ve wifi da cabası. Moda sokaklarına adım attığımızda gençliğin enerjisini hissettik. Sokak performansları, benzersiz kafeler, karakteristik butikler. Buradaki atmosfer tamamen özgürdü. O sırada garip bir kafe fark ettik. Tabelada 24 saat insansız kafe yazıyordu. İnsansız kafe mi? Gerçekten çalışan yok mu? Merakla içeri girdik. Gerçekten tek bir çalışan bile yoktu. Girişte bir rehber pano vardı. Kendi siparişini ver. Kendi ödemeni yap. Kendine servis et. Birlikte güven ve karşılıklı anlayış kültürü oluşturalım. İnanılmaz. Bu mümkün olabilir mi? İçerisi çok düzenliydi. Kahve makineleri, tatlı dolapları, oturma alanları, her şey sistematikti. Siparişi buradan veriyorsun. Otomat üzerinden siparişi verip ödeme yaptık. Bir numara belirdi. Numarayı kahve makinesine girdik ve kahve otomatik olarak hazırlandı. Vay canha. Tamamen gelecekten gelmiş gibi ama asıl şaşırtıcı olan başka bir şeydi. Masaların çoğunda dizüstü bilgisayarlar, iPad’ler hatta cüzdanlar duruyordu. Görünüşe göre sahipleri kısa bir süreliğine dışarı veya tuvalete gitmişti. Çıldırmış olmalılar. Eşyalarını böyle mi bırakıyorlar? Kameralar olsa bile bu çok tuhaftı. Yaklaşık 30 dakika sonra dizüstü bilgisayarın sahibi geri döndü ve rahatça çalışmasına devam etti. Affedersiniz diye sordum. Bilgisayarınızı burada bıraktınız. Korkmadınız mı? Adam gülerek cevap verdi. Burada herkes böyle yapar. Birbirimize güveniriz. Hatta bazen unutup bir iki gün sonra gelip alanlar oluyor. Bir iki gün mü? Evet. Buraya sürekli gelenler eşyalarını rahatça bırakır. Kimse almaz zaten. Hepimiz şoktaydık. Kahvemizi içerken etrafa bakındık. İnsanlar birbirlerini tanımasalar da doğal olarak birbirlerinin eşyalarına göz kulak oluyorlardı. Abi ben lavaboya gidiyorum. Şu çantaya bir bakar mısın? Tabii ki sen git. Tanımadığı birine çantasını emanet edip gidiyordu. Çin’de olsaydı o çanta çoktan sırra kadem baslardı. Biz de bir deney yaptık. Zang Weeting bilgisayarını masada bırakıp telefonla konuşmak için dışarı çıktı. 15 dakika sonra döndüğünde bilgisayar aynı yerdeydi ve yan masadaki kişi az önce biri dokunmaya yeltendi. Ben de sahibinin birazdan geleceğini söyledim.” dedi. “Teşekkür ederim. Birbirlerini tanımasalar bile başkalarının eşyalarını koruyorlardı. Kafeden çıkıp moda sahiline indik. Burada özgürlük gerçekten hissediliyordu. Her yerde sokak müzisyenleri vardı. Gitar çalanlar, şarkı söyleyenler, dans edenler. Vay canha! Ne kadar yetenekliler. İnsanlar çember oluşturup onları izliyordu. Performans bittiğinde alkışlayıp bahşiş veriyorlardı. Çin’de izinsiz sokak performansı yaparsanız anında polis gelip sizi götürür ama burada her şey özgürdü. O sırada bir grup Türk üniversite öğrencisi yanımıza geldi. Çin’den mi geliyorsunuz? Avid hoş geldiniz. Türkiye’ye ilk gelişiniz mi? Bizi çok samimi karşıladılar. Modayı nasıl buldunuz? Gerçekten harika. Atmosfer çok özgür. Bizi özel bir yere götürdüler. Burası Kadıköy’ün en popüler mekanlarından biri. Küçük bir sokağa gizlenmiş bir kafeydi. Burada da mı çalışan yok? Yarı otomatik diyelim. Siparişi sen veriyorsun. Robot servis ediyor. Gerçekten de bir robot servis yapıyordu. Adı ne? Delivery Bot. Çok tatlı değil mi? Robot içeceklerimizi masaya getirdi. Teşekkürler dedim. Robot, rica ederim afiyet olsun diye cevap verdi. Vay canha konuşabiliyor. Türk öğrenciler açıkladı. Türkiye’de hizmet sektörü çok dinamik ama teknolojik otomasyon da çok hızlı ilerliyor. İnsansız marketler hatta insansız kütüphaneler bile var. İnsansız kütüphane mi? Evet, 24 saat açık. Kitap ödünç alma ve iade etme işlemleri tamamen otomatik. Onlarla sohbet ederken pek çok şey öğrendik. Türk öğrencilerin çoğu harçlıklarını çıkarmak için parttime çalışıyordu. Parttime mı? Yani yarı zamanlı iş. Evet. Kafelerde, mağazalarda çalışıyoruz. Özel ders veriyoruz. Aileniz size para vermiyor mu? Veriyor tabii. Ama çoğu öğrenci kendi ayakları üzerinde durabilmek ve bağımsızlık kazanmak için çalışır. Bu bizim için bir şoktu. Biz ailemizin paranızı hesapsızca harcıyorduk. Yani paranız eksik değil mi? Bazen oluyor ama kendi kazandığımız para olduğu için ona daha çok değer veriyoruz ve harcarken daha dikkatli oluyoruz. Şia olan sordum. Zengin ailelerin çocukları da mı böyle? Zengin olsun ya da olmasın durum benzerdir. Hatta bazen zengin çocukları tecrübe kazanmak için daha da çok çalışırlar. Akşam olduğunda Türk öğrenciler bize harika bir yemek mekanı tanıttılar. Bir esnaf lokantası. Esnaf lokantası nedir? Türk ev yemeklerinin yapıldığı yerdir. Çorba, pilav, etli sulu yemekler ve bir sürü çeşit olur. Küçük ama tıklım tıklım bir restorandı. Vay canha. Bu kadar çok çeşit mi var? Bu daha başlangıç. İstersen tabağını tekrar doldurabilirsin. Böylesine doyurucu bir yemek sadece 200 tutmuştu. Çin’de bu tarz bir yemek için en az 500 yuan ödememiz gerekirdi. Türkiye’de halk için yaşama maliyeti yerel ürünlerde oldukça uygundu. Yabancı lüks markalar pahalı olsa da hayatın temel lezzetleri ucuz ve inanılmaz kaliteliydi. Tam anlamıyla sıcak bir anne yemeği lezzetiydi. Yemekten sonra tekrar sokağa çıktık. Saat gece 11’i geçiyordu ama sokaklar hala canlıydı. Türkiye’de gece hayatı kültürü çok gelişmiştir. Peki ya güvenlik gerçekten güvenli mi? Evet. Bir kız tek başına bile çıksa güvendedir. Her yerde kameralar var ve polis sık sık devriye geziyor. Zaten herkes sokakta olduğu için sosyal bir güvenlik ağı da var. Çin’de gece 10’dan sonra ailelerimiz bizi özel şoförlerle aldırırdı. Ama burada sabaha kadar bile dışarıda olmak elbette dikkatli olmak kaydıyla normaldi. Marco, gece geç saatlere kadar dolaşalım bakalım nasılmış. Dedi. Bir kere deneyelim. Bir daha ne zaman böyle bir özgürlük hissedeceğiz ki? İstiklal Caddesinde gece 1’e kadar yürüdük. Şaşırtıcı olan şey o saatte bile sokakların temiz olmasıydı. Bu kadar geç oldu ama hala çöp yok. Evet, insanlar çöp atmak için çöp kutusu arıyor. Çin’de olsaydı sabah temizlikçiler devasa yığınları temizlemek zorunda kalırdı. Buradaki insanların bilinç seviyesi gerçekten farklı. Gece 2’de otelimize dönmek için taksiye bindik. Bugün gerçekten tuhaf bir deneyimdi. Evet. İnsansız kafede bilgisayarını bırakıyorsun ve çalınmıyor. Kızlar gece yarısı güvenle sokaklarda dolaşabiliyor. Otele vardığımızda Zang Whiting dedi ki, “Bugün bir şeyin farkına vardım.” Neyin? Gerçekten gelişmiş bir ülke. Yüksek binaların çok olduğu bir ülke değil. İnsanların birbirine güvenebildiği bir ülkedir. Hepimiz başımızı salladık. Ben ekledim. Bizim çok paramız var ama sürekli tedirginiz. Bir şeyimizi kaybetmekten, dolandırılmaktan korkuyoruz. Evet, korumalarımız var ama yine de kendimizi güvensiz hissediyoruz. Ama buradaki insanların bunlara ihtiyacı yok ve son derece özgür yaşıyorlar. O gece uzun uzun düşündüm. Biz gerçekten zengin miydik? Çok paramız vardı ama özgür değildik. Sürekli bir şeyleri korumak zorundaydık ve başkalarına güvenemiyorduk. Türkler bizim milyarder ailelerimizden daha az paraya sahip olabilirlerdi ama çok daha varlıklı, çok daha zengin bir hayat yaşıyorlardı. Çünkü onların Güven adında bir serveti vardı. 5 gün özel bir etkinlik vardı. Homestay programı yani sıradan bir Türk ailesini ziyaret etmek. Bu sizin için hazırladığımız özel bir program. Sıradan bir Türk ailesinin evinde bir gün geçireceksiniz. Dürüst olmak gerekirse endişeliydim. [boğazını temizler] Sıradan bir ev ne kadar küçük ve rahatsız edici olabilirdi ki farklı evlere dağıtıldık. Ben ve Şia olan aynı eve denk geldik. Taksiyle oraya gittik. İstanbul’un banliyolerinden birinde modern bir apartmandı. Daire 120 m²’ydi. 120 m² mi? Çok küçük. Çin’deki evimin sadece salonu kadardı. Zile bastığımızda orta yaşlı bir çift bizi karşıladı. Hoş geldiniz çocuklar. Biz de sizi bekliyorduk. Bizi sıcacık bir gülümseme ile karşıladılar. Eve girerken ilk şaşırdığım şey giriş bölümü oldu. Çocuklar ayakkabılarınızı burada çıkarabilirsiniz. Ah tamam. Türklerin de evde ayakkabı çıkarma kültürü vardı. Salon küçük ama çok sıcaktı. Vay canha ne kadar düzenli. Küçük ama düzenli tutmak yetiyor.” dedi evin hanımı gülerek. Evi incelediğimde alanı gerçekten çok verimli kullandıklarını gördüm. Gömme dolaplar, akıllıca tasarlanmış depolama alanları. Burası yatak odası. Burası da çocukların odası. Çocuklarınız mı var? Evet. Bir oğlum üniversitede okuyor. Kızım da lisede. Birazdan gelirler. Salona dönüp Türk çayı içtik ve sohbet ettik. Çin’den geliyorsunuz demek. Aileniz ne iş yapıyor? Babam gayrimenkul geliştirme işiyle uğraşıyor. Annem ise lüks marka ithalatı yapıyor. Bunu söylerken aniden kendimi utanmış hissettim. Ah ne güzel iyi işleri varmış. Dedi kadın hiçbir kıskançlık belirtisi göstermeden. Siz ne iş yapıyorsunuz? Ben ilkokul öğretmeniyim. Eşim ise bir şirkette ofis çalışanı. Sıradan orta sınıf bir aileydi. Bir süre sonra çocukları eve geldi. Merhaba, Çin’den gelmişsiniz. Güler yüzleri çok etkileyiciydi. Akşam yemeği hazırlanırken bütün aile birlikte çalıştı. Baba köfteleri pişirdi. Oğlu salata yaptı. Kızı sofrayı kurdu. Görevleri paylaşmaları bana tuhaf gelmişti. Çin’de bu işleri genellikle hizmetçiler yapardı. Ah burada bütün aile mi iş yapıyor? böyle daha eğlenceli oluyor. Yemek vakti geldiğinde sade ama büyük bir özenle hazırlanmış Türk yemekleri sofraya geldi. Bol bol yiyin çocuklar. Sadece ev yemeği özel bir şey değil ama lezzetlidir. Gerçekten de inanılmaz lezzetliydi. Ancak asıl şaşırtıcı olan aile üyeleri arasındaki sohbetti. Bugün okulda eğlenceli bir şey oldu mu kızım? Bugün bir münazara vardı. Farklı bir fikir sundum ve öğretmenim beni övdü. Harika. Kendi düşüncelerini ifade etmen çok önemli. Anne, baba ve çocuklar birbirleriyle tamamen eşit bir şekilde konuşuyorlardı. Oğlu babasının bir fikrine itiraz ettiğinde bile adam hiç sinirlenmedi. Baba, ben o konuda biraz farklı düşünüyorum. Öyle mi? Anlat bakalım. Senin düşünceni dinleyelim. Çin’de bu hayal bile edilemezdi. Ebeveynlere karşı çıkmak büyük bir olaydı. Yemekten sonra tüm aile bulaşıkları birlikte yıkadı. Siz misafirsiniz. Gidip dinlenin. Sorun değil. Biz de yardım etmek istiyoruz. Hayatımda ilk kez kendi ellerimle bulaşık yıkadım. İnanılmazdı. Çok eğlenceliydi. Çin’de bulaşık yıkamıyor musunuz? Evet. Evimizde hizmetçi var. Hizmetçi olsa bile temel şeyleri yapmayı bilmek lazım. İleride kendi başınıza kaldığınızda ne yapacaksınız? Haklılardı. Akşam olduğunda bütün aile salonda toplandı. Herkes kendi sevdiği işi yapıyordu ama hepsi aynı odadaydı. Baba gazete okuyor, anne örgü örüyordu. Oğlu dizüstü bilgisayarda ödev yapıyor, kızı kitap okuyordu. Bu basit bir mutluluktu. Küçük ama kesin bir mutluluk. Büyük ve gösterişli şeyler değil. Günlük hayatın içindeki küçük mutluluklar çok huzurlu görünüyorlardı. Gece saat 10 civarında katlararası gürültü konusu açıldı. Türkiye’de insanlar apartmanlarda yaşadığı için komşularına karşı çok duyarlıdırlar. Bu yüzden saat 10’dan sonra herkes sessiz olur. Koşmak, gürültü yapmak ayıptır. Herkes mi böyle? Evet, bu karşılıklı bir saygı meselesidir. Üst kat bize saygı gösterir. Biz de alt kata. Çin’deki lüks dairelerde gece yarısına kadar parti yapsanız bile kimse bir şey demezdi. Yatmadan önce kızları odamıza geldi. Abla bu size hediyem. Bize nazar boncuklu el yapımı küçük bir anahtarlık verdi. Bunu ben yaptım. Okuldaki sanat kulübünde öğrendim. Sen mi yaptın? Çok teşekkür ederim. Ne demek? Ülkenize döndüğünüzde bize dair bir anı olsun istedim. Ertesi sabah çok erken olmasına rağmen bütün aile kahvaltı masasında bir aradaydı. Türk kahvaltısı. Her zaman birlikte mi kahvaltı edersiniz? Evet. Güne beraber başlamak için kahvaltıyı hep birlikte etmeye özen gösteririz. Kahvaltı yaparken o günkü planlarını birbirleriyle paylaşmaları çok sıcaktı. Evden ayrılmadan önce çöpleri ayırdıklarını gördüm. Bu plastik, bu kağıt, bu da normal çöp. Vay canha, çok karmaşık. Başlarda öyle ama çevre için bunu yapmaya alışıyorsun. Veda ederken evin hanımı şöyle dedi: “Evimiz büyük veya lüks değil ama ailemiz bir arada ve birbirini sevdiği için çok mutluyuz.” Bu sözler doğrudan kalbime dokundu. Otele dönen takside ben ve şa olan konuştuk. Bizim evimiz onlarınkinden 100 kat daha büyük ama onların evi çok daha mutlu görünüyor. Evet, çok sıcak bir ortam vardı. Aile konuşuyor, birlikte çalışıyor ve birbirine özen gösteriyor. Bizim evde ise herkes kendi odasına kapanır. O akşam diğer arkadaşlar da benzer deneyimler yaşadıklarını anlattılar. Gittiğimiz ev de küçüktü ama gerçekten çok huzurluydu. Babaları bile yemek pişirdi. Çin’de bu hayal bile edilemez. Bütün ev birlikte temizlik yaptı. Zang Witing, “Bugün bir şey anladım.” dedi. “Mutluluk evin metrekaresi ile ilgili değilmiş. Aile üyeleri arasındaki mesafe ile ilgiliymiş.” Marco da ekledi. Küçük bir alanda yaşamalarına rağmen birbirlerine gösterdikleri özen beni çok etkiledi. Biz devasa evlerde yaşıyoruz ama birbirimizi hiç umursamıyoruz. O gece anneme bir mesaj gönderdim. Anne, bugün bir Türk ailesinin evine gittim. Evleri bizimkinden çok daha küçük ama çok daha mutlu görünüyorlardı. Keşke bizim ailemiz de birlikte yemek yiyip sohbet edebilsse. Annemin cevabı kısaydı. Ben de öyle isterdim. Eve döndüğünde birlikte daha çok zaman geçirelim. Neredeyse ağlayacaktım. Çok paranızın olması mutlu olduğunuz anlamına gelmiyordu. Gerçekten zengin olanlar günlük hayatın küçük anlarını aileleriyle paylaşanlardı. 6 gün Türkiye’nin ileri teknoloji ve savunma sivil teknoloji ekosistemini deneyimleme günüydü. İlk durağımız İstanbul’daki Teknopark ve inovasyon merkeziydi. Türkiye’nin teknolojisi bu kadar gelişmiş olabilir mi? Kesin Çin hala çok öndedir.” dedi. Zang Witing kendinden emin bir şekilde teknoloji devinin oğlu olarak teknolojiyle gurur duyuyordu. Ancak müzeye adım attığında düşünceleri değişti. “Merhaba, ben rehber robotunuz. Bizi girişte bir robot karşıladı. Bu sadece basit bir rehber robot değildi. Doğal bir şekilde iletişim kuruyor ve duygularını ifade edebiliyordu. Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz? İyi öyleyse harika bir tur sizi bekliyor. Size özel bir rota çizeceğim. Robot bizim tepkilerimize göre farklı reaksiyonlar veriyordu. Sergi salonuna girdiğimizde daha da şaşırdım. Buradaki robotların hepsi gerçek hayatta kullanılıyordu. Tıbbi robotlar, rehabilitasyon robotları, eğitim robotları, hizmet robotları. Şu robot nedir? O Alzheimer önleme robotu yaşlılarla konuşarak bilişsel yeteneklerini test ediyor ve onları eğitiyordu. Gösterimi izlediğimde gerçekten hayran kaldım. Robot yaşlı bir teyzeyle son derece doğal bir şekilde sohbet ediyor, ona bulmacalar çözdürüyor ve egzersiz yaptırıyordu. Türkiye yaşlanan bir nüfusa sahip olmaya başlıyor ve sağlık turizminde dünyada liderlerden biri. Bu yüzden bu tür sağlık robotları üzerinde yoğunlaşıyorlar diye açıkladı rehber. Bu sadece teknoloji şovu değildi. Toplumsal sorunları çözmek için tasarlanmış bir teknolojiydi. Zang Weting sordu. Çin’de çok fazla robot üretiyor. Farkı ne? Türk teknolojisi ve mühendisliği insanla olan etkileşime ve sıcaklığa büyük önem veriyor. Teknik olarak üstün olmak önemlidir. Ancak bir insanın robotla iletişim kurarken kendini rahat ve güvende hissetmesi çok daha önemlidir. Deneyim alanında robotları kendimiz yönettik. Vay canha, tepki hızı inanılmaz. Hareketleri çok doğaldı. Özellikle eğitim robotu etkileyiciydi. Bu robot çocuğun duygularını okuyabiliyor ve eğitim yöntemini buna göre değiştiriyordu. Duyguları mı okuyor? Evet. Yüz ifadelerini, ses tonunu ve hareketleri analiz ederek çocuğun sıkılıp sıkılmadığını veya zorlanıp zorlanmadığını anlıyor. Gösterimde çocuk anlamamış gibi göründüğünde robot konuyu daha basit bir dille tekrar anlattı. Sırada akıllı şehir deneyim alanı vardı. İstanbul Başakşehir ve İBB’nin akıllı şehir uygulamaları dünya çapında bilinmektedir. Bize bunun devasa bir maketini gösterdiler. Tüm şehir ulaşım, enerji, güvenlik ve çevre sistemleriyle entegre çalışıyordu. Örneğin bir trafik kazası olduğunda ekran bir simülasyon gösterdi. Kaza anında trafik ışıkları anında yeniden ayarlanıyor. Ambulansın rotası optimize ediliyor ve çevredeki araçlara alternatif rotalar iletiliyordu. Bu gerçekten şu an çalışmıyor mu? Evet, İstanbul’un birçok bölgesinde aktif olarak kullanılıyor. Daha da şaşırtıcı olanı ise vatandaş katılım sistemiydi. İnsanlar şehirdeki sorunları doğrudan bildirip çözüm sürecini takip edebiliyordu. Bize bir uygulama gösterdiler. Çok basitti. Bozuk bir yolun yanmayan bir sokak lambasının fotoğrafını çekip yüklüyordunuz. Bilgi anında ilgili birime gidiyor ve onarım süreci gerçek zamanlı takip edilebiliyordu. Vatandaşlar şehrin birer sensörü haline geliyor diye hayranlıkla mırıldandı. Şia olan Çin’de her şeyi sadece devlet yapar ama burada halk bizzat katılıyor. Gerçek bir akıllı şehir budur. Sadece iyi teknoloji yetmez. Vatandaşın katılımı da gerekir. VR deneyim alanı da vardı. Geleceğin şehrini deneyimleyin. VR gözlüklerini taktığımızda 2050 yılının İstanbul’u gözümüzün önünde belirdi. Gökyüzünde uçan hava taksileri, otonom otobüsler, robotlarla iç içe bir yaşam. tıpkı bir bilim kurgu filmi gibiydi. Ancak çoğu zaten geliştirilmekte olan, yakında gerçeğe dönüşecek teknolojilerdi. Tur bittiğinde, “Zang waiting, şok içindeyim.” dedi. Neden? Çin’in bir teknoloji devi olduğunu sanıyordum ama görünüşe göre Türkiye bazı vizyonlarda çok daha ileride. Miktar olarak Çin daha fazla üretiyor olabilir ama kalite ve insan odaklılık açısından. Marco sözünü tamamladı. Türkiye’nin teknolojisi insan için üretilmiş. En etkileyici olanı buydu. Kafeteryada dinlenirken tartışmaya başladık. Türkiye neden bu kadar gelişmişti? Çin’e kıyasla daha stratejik ve insani odaklı oldukları için mi yoksa demokratik bir katılımla halk teknolojiye yön verdiği için mi? Rehberimiz konuşmamızı duyup gülümsedi. Türkiye’nin en büyük kaynağı ne petroldür ne de altın en büyük kaynağı insanıdır. Bu yüzden eğitime, teknolojiye ve mühendislik sistemlerine yatırım yapıyorlar. Çin’de de çok insan var. Çok olmak ile değerli görmek aynı şey değildir. Türkiye’de bir insanın refahı ve konforu için teknoloji üretiliyor. Dönüş otobüsünde Baychen nihayet konuştu. teknoloji alanındaki gelişmişliklerini kabul ediyorum.” Öğrenciler şaşkınlıkla ona baktı. Bayen Türkiye’yi mi takdir ediyordu? Ama sonuçta bu teknolojiler de batıdan veya Amerika’dan alınma değil mi? Zangiting hemen itiraz etti. “Öğretmenim, bugün gördüğümüz yazılımların, robotların ve savunma sanayi ürünlerinin hepsi Türk mühendisler tarafından yerli olarak geliştirilmiş. Patentlerin çoğu onlara ait. Ne olursa olsun bizden daha ileride oldukları bazı alanlar olduğunu kabul etmeliyiz. Bay Chen daha fazla konuşmadı. O gece günlüğüme yazdım. Bugün geleceği gördüm ama bu gelecek soğuk değildi. İnsan için ve insanla birlikte olan sıcak bir gelecekti. Acaba Çin böyle bir gelecek yaratabilir mi? Teknoloji için teknoloji değil. İnsan için teknoloji üretebilir miyiz? Yarın son gündü. Ayrılacağımız için üzgündük ama aynı zamanda Çin’e dönmekten de korkuyorduk. Çünkü artık gerçeği biliyorduk. Son gece okul tarafından hazırlanan bir veda yemeği vardı. Türk öğrenci dostlarımız da davetliydi. Bir hafta ne çabuk geçti. Herkesin yüzünde bir hüzün vardı. Veda yemeği geleneksel bir Osmanlı Saray Mutfağı restoranında yapıldı. Atmosfer bile çok farklıydı. Sakin, lüks ama yine de rahatlatıcıydı. Türk öğrenciler içeri girdi. Bir haftada çok yakın arkadaş olmuştuk. Nasılsınız? Yarın gidiyorsunuz demek. Dedi Zeynep. Evet, çok üzücü. Aynı masanın etrafında toplandık. Yemekler gelmeye başladı ve her tabak bir sanat eseri gibiydi. Bu eski Osmanlı padişahlarının yediği saray mutfağının modern bir yorumu. Dediler. Vay canha. O kadar güzel ki yemeye kıyamıyorum. Can gülerek. Yemek zorundasın. Yemek yenildiği zaman tamamlanır.” dedi. Ortam ısındıkça samimi itiraflar da gelmeye başladı. Dürüst olmak gerekirse dedi Zeynep, “İlk başta siz geleceksiniz diye biraz çekinmiştik. Neden? Çinli zengin aile çocuklarının sadece paralarıyla hava atmaya geldiklerini ve sonra çekip gideceklerini düşünmüştük. Özür dileriz. Aslında bizim de en başta benzer düşüncelerimiz vardı.” diye dürüstçe itiraf etti Şaolan. Türkiye’yi küçümsemiştik. Sadece turistik, sıradan bir ülke sanıyorduk. Ama şimdi tamamen farklı düşünüyoruz. Hatta utanç duyuyoruz. Ortam ciddileşti. Zangeting söz aldı. Ben teknolojide Çin’in bir numara olduğunu sanırdım ama buraya geldiğimde Türk teknolojisinin sadece rakamsal bir yarış olmadığını gördüm. Türkiye insan için teknoloji üretiyor. Zeynep başını salladı. Türkiye’de hızlı gelişim sürecinde bazı şeyleri kaçırdı. Bazen çevre zarar gördü. Bazen bazı gelenekler unutuldu. Ama şu an o dengeyi yeniden bulmaya çalışıyor. Marco, “Türkler Çin hakkında ne düşünüyor?” diye sordu. Kısa bir sessizlik oldu. Can cevap verdi. Dürüst olmak gerekirse mi? Biraz korkutucu. Çin ekonomik ve siyasi olarak çok devasa bir güç ama aynı zamanda kıskandığımız yönleri de var. Büyük pazarınız, inanılmaz nüfusunuz, devasa üretim gücünüz. Şağ olan şaşkınlıkla, “Gerçekten mi? Biz de Türkiye’yi kıskanıyoruz.” dedi. “Neyini kıskanıyorsunuz? özgürlüğünü, insanların birbirine olan güvenini, tertemiz sokakları, aydınlık kültürünüzü. Herkes bir an durup güldü. İnsanoğlu hep kendisinde olmayanı kıskanıyordu demek ki. Yemeğin sonuna doğru cesaretimi toplayıp konuştum. Bu bir haftada Türkiye hakkında ve kendimiz hakkında çok şey öğrendim. Ne öğrendin? Paranın her şey olmadığını, gerçek zenginliğin bambaşka bir yerde yattığını. Herkes başını salladı. Zeynep dedi ki, “Biz de sizden çok şey öğrendik. Çin gençliğinin o dinamik, cesur yapısını ve düşündüğümüzden çok daha açık fikirli olduğunuzu, önyargılarınızı değiştirecek cesaretiniz olduğunu gördük. O sırada Bayçen söze girdi. Herkes şaşkınlıkla öğretmene baktı. Ben de çok şey öğrendim. Öğrenciler nefeslerini tuttu. Kendi önyargılarıma çok fazla hapsolmuşum. Dünya çok büyük ve öğrenilecek çok şey var. Gözleri dolmuştu. Özür dilerim çocuklar. Size yanlış şeyler öğretmişim öğretmenim. Ama bunları şimdi fark etmekte büyük bir şans. Sayenizde çok duygusal bir andı. Yemek bittikten sonra Boğaz kıyısına indik. Son gecemizi hep birlikte geçirmek istiyorduk. Boğazın kenarındaki parkta oturup ışıl ışıl köprüyü ve gece manzarasını izledik. Yarın bu manzarayı bir daha göremeyeceğiz. Bol bol fotoğraf çetin. Fotoğraf yetmez ki. Bu hissi bir kareye nasıl sığdırabilirsin? Zeynep bize bir söz vermemizi teklif etti. Ne sözü? Ülkenize dönseniz bile bugünü hatırlayacağınıza ve birbirimizi önyargısız anlamaya devam edeceğinize söz verin. Söz veriyoruz. Boğaz manzarası önünde hep birlikte bir fotoğraf çektirdik. 1 2 3. Kalp yapın. Kore tarzı kalp yapmayı da burada öğrendik. Gece ilerledikçe ayrılık daha da zorlaştı. Bir dahaki sefere Çin’e gelin. Kesinlikle geleceğiz. Gerçek Çin’i görmek istiyoruz. Biz de Türkiye’ye tekrar geleceğiz. Bu sefer öğrenci gibi değil, gerçek bir gezgin gibi. Can cebinden küçük bir hediye çıkardı. Bu senin için. Bu İznik çinisi desenli el yapımı bir kolyeydi. Teşekkür ederim. Benim de sana bir hediyem var. Şa olan çantasından ipekten yapılmış geleneksel bir Çin yelpazesi çıkardı. Hava ısındığında kullan ve bizi hatırla. Hediyelerimizi değiştirdik ve dostluğumuzu mühürledik. Gece 1de ancak ayrılabildik. Yarın havalimanında görüşürüz. Evet, hoşça kalın. Otele dönüş yolunda hepimiz sessizdik. Herkes bu bir haftanın anılarını zihninde tekrarlıyordu. Odama girip valizimi toplamaya başladım. Bir hafta önceki ben ile şimdiki ben tamamen farklı iki insandık. Türkiye’den aldıklarımı valizime yerleştirdim. Küçük bir Türk halısı, kilimi, çay seti, nazar boncukları, Türkçe öğrenme kitabı, arkadaşlarımın verdiği hediyeler hepsi çok değerli anılardı. En son günlüğüme şunları yazdım. Yarın Çin’e döneceğim ama bir daha asla eski ben olmayacağım. Türkiye’de gördüklerim, hissettiklerim ve öğrendiklerim beni tamamen değiştirdi. Dünyanın çok büyük olduğunu ve öğrenilecek ne kadar çok şey olduğunu artık biliyorum. Paranın ve gücün her şey olmadığını, gerçek zenginliğin güvenden, özgürlükten ve birbirine değer vermekten geldiğini öğrendim. Çin’e döndüğümde Türkiye nasıldı diye soranlara gururla söyleyeceğim. Türkiye bizim örnek almamız ve öğrenmemiz gereken bir ülke. Bize göre nüfusu daha az olabilir ama çok güçlü. Belki bizim kadar zengin değil ama çok daha varlıklı ve geri döneceğim. Bu kez bir öğrenci olarak değil bir dost olarak pencereden İstanbul’un büyüleyici gece manzarası görünüyordu. Yarın bir daha göremeyeceğim ama kalbimde sonsuza dek kalacak bir manzara. Ertesi gün İstanbul havalimanı. Bir hafta önceki ruh halimden eser yoktu. Gerçekten gitmek zorunda mıyız? Türk arkadaşlarımız bizi uğurlamaya gelmişti. Kendinize iyi bakın. İletişimi koparmayalım. Kesinlikle sarıldık, el salladık ve veda ettik. Pasaport kontrolünden geçtikten sonra bile arkama bakmadan edemedim. Uçakta bu kez Türkiye’den ayrıldığım için üzgündüm. Pencereden dışarı bakarken içimden sadece geri dönmek geçiyordu. Şağa olan mırıldandı. Ben de aynı hissediyorum. Ben burada yaşamak istiyorum. Ailem izin verir mi bilmem ama üniversiteyi Türkiye’de okumak istiyorum. Dönüş uçuşu çok hızlı geçti ve Şanghai Pudong Havalimanı’na indik. Uçaktan iner inmez aradaki fark yüzümüze çarptı. Ah bu hava evet rahatsız edici bir şeyler vardı. Bir hafta boyunca temiz havaya ve düzenli ortama alıştığımız için aradaki fark çok net hissediliyordu. Pasaport sırası kaotik ti. Uzun kuyruklar, asık suratlı personel. İstanbul’daki o akıcılıktan eser yoktu. Orada 5 dakikada geçmişken burada bagaj almak bile eziyetti. 30 dakika oldu. Valizler hala çıkmadı mı? Çin hep böyleydi ama eskiden normal gelen bu şeyler artık bana inanılmaz rahatsız edici geliyordu. Havalimanından çıkıp eve dönerken babamın gönderdiği şoför beni bekliyordu. Hoş geldiniz küçük hanım. Bir hafta oldu. Merhaba amca. Arabaya biner binmez hissettiğim ilk şey korkunç bir trafik sıkışıklığıydı. Neden trafik bu kadar tıkalı? Her zamanki gibi küçük hanım. Şangay hep böyledir. Anladım. Türkiye’de yollar bu kadar kilitlenmiyordu. Korna sesleri neden bu kadar rahatsız edici? Şoför güldü. Siz sakin bir yerden geldiğiniz için size öyle geliyordur. Pencereden dışarı bakarken insanların trafik kurallarına uymadığını gördüm. Kırmızı ışıkta geçmeler, yayaları hiçe saymalar. Türkiye’de yayaların geçiş üstünlüğü vardı ve arabalar saygıyla bekliyordu. Eve vardım. 3.000 metrekelik devasa bir malikane. Bir hafta önce gurur duyduğum evim şimdi gözüme fazlasıyla ruhsuz ve devasa geliyordu. Döndün mü tatlım? Annem beni büyük bir neşeyle karşıladı. Gezi nasıldı? Çok yorulmuşsundur. Hayır, gerçekten harikaydı. Harika mı? Türkiye’de mi? Annemin yüzünde şaşkınlık vardı. Akşam yemeğinde ailemiz bir araya geldi ama herkes sadece kendi telefonuna bakıyordu. Türkiye’de o küçük evde ailenin yemek yerken nasıl mutlu bir şekilde sohbet ettiğini hatırladım. Neden kimse beni dinlemiyor baba? Türkiye gerçekten çok gelişmiş bir ülke. Onlardan öğreneceğimiz çok şey var. Babam başını telefondan kaldırdı. O küçük ülkeden öğrenecek neyimiz olabilir ki? Belki bizim kadar büyük değiller ama sistemleri harika. Özellikle de güven üzerine kurulu bir toplumları var. Güven mi? Güven para kazandırır mı? Babam ilgisizce omuz silkip telefonuna geri döndü. Yemekten sonra odama çıktım. Sadece bana ait olan 100 metrekarelik devasa bir oda. Benim odam bile o Türk ailesinin evinden büyüktü. Ama neden bu kadar soğuk ve yalnız hissettiriyordu? Pencereden dışarı yüksek gökdelenlere, Şanghay’ın göz alıcı neon ışıklarına baktım. Her şey çok şaşalıydı ama içi tamamen boş görünüyordu. Ertesi gün okula gittim. Oh, Türkiye’den döndün demek nasıldı? Çok sıkıcıydı değil mi? Arkadaşların soruları peş peşe geliyordu. Hayır, gerçekten olağanüstüydü. Türkiye mi? Hadi canım abartma. Ne özelliği olabilir ki? Kimse beni ciddiye alıp dinlemedi. Derste Bay Chchen içeri girdi. Evet çocuklar, şimdi Türkiye gezimiz hakkındaki düşüncelerinizi alalım. Öğrenciler sırayla söz aldı. Türkiye mi? Sadece kebap yiyorlar. Alınacak lüks bir şey bile yok. Herkes sadece yüzeysel ve olumsuz şeyler söylüyordu. Sıra bana geldi. Ben Türkiye’de çok şey öğrendim. Sınıf bir an sessizleşti. Eşyanızı kaybetseniz bile geri bulabileceğiniz bir ülke. Kızların gece tek başlarına güvenle dışarı çıkabildiği bir ülke. İnsanların birbirine değer verdiği bir ülke. Bunun neresi abartılacak bir şey qi?” diye kıkırdadı biri. “Çok büyük bir şey.” dedim kararlılıkla. “Bizim çok paramız var ama her zaman korku içindeyiz. Türkler bizim kadar milyarder olmayabilir ama bizden çok daha özgür ve mutlu görünüyorlar.” Sınıfta homurdanmalar başladı. O sırada Bay Chen konuştu. Şia olan haklı. Ben de bu gezide çok şey hissettim. Bizler çok kibirliymişiz. Dersten sonra müdürün odasında tüm okulun katıldığı bir toplantı yapıldı. Müdür konuştu. Bu Türkiye gezisi eminim birçoğunuz için büyük bir şok oldu. Biz giden öğrenciler başımızı salladık. İşte benim de tam olarak istediğim buydu. Dünyayı açık bir zihinle görmek ve öğrenilmesi gerekeni öğrenmek. Gerçek bir liderin özelliği budur. Türkiye belki bizim kadar devasa bir nüfusa sahip değil ama güçlü, onurlu ve çok derin bir ülke. Biz çok büyük olabiliriz ama hala eksiklerimiz var. Birbirimizden öğrenmeli ve birlikte gelişmeliyiz. Eve döndüğümde günlüğüme açtım. Çin’e dönmüştüm ama her şey bana çok yabancı geliyordu. Evim devasa bir hapishane gibi, onca servet ise anlamsız geliyordu. Türkiye’deki o sıradan ama mutlu insanlar, gösterişsiz ama tıkır tıkır işleyen insani sistem, güven ve karşılıklı anlayış kültürü. Artık gerçek bir gelişmiş ülkenin ne demek olduğunu, gerçek mutluluğun ne anlama geldiğini biliyordum. Acaba bir gün Çin de böyle bir ülke olabilir miydi? Belki de bu değişimi ben yaratmalıydım. Küçük şeylerden, etrafımdaki insanlardan başlayarak, telefonum titredi. Zeynep’ten bir mesaj vardı. Güvenle ulaştınız mı Çin’deki dostlar? Sizi çok özledik. Gülümsedim. Sadece bir haftada kurulan bu bağ ömür boyu sürecek dostluklardan bile daha değerli hissettiriyordu. Cevap yazdım. Ben de sizleri çok özledim. Kesinlikle tekrar görüşeceğiz. Bir dahaki sefere daha uzun kalacağım. Pencereden Şangha’nın gece manzarası görünüyordu. Görkemli ama buz gibi soğuk bir şehir. Ama belki bir gün Türkiye’de öğrendiklerimi yavaş yavaş uygulasam burası da sıcacık bir yer olabilirdi. O gece kararımı verdim. Üniversiteyi kesinlikle Türkiye’de o güzel ülkede okuyacaktım. Orada daha fazla şey öğrenecek, daha iyi bir insan olacağım ve ülkeme öyle dönecektim. Bu altın kafesten çıkıp gerçek dünyayı görecektim. Buraya kadar Çin’in en zengin okulunda okuyan bir grup öğrencinin Türkiye’deki şok edici hikayesini dinlediniz. Bazen böyle hikayeler gerçek zenginliğin ne olduğunu ve hayatta neleri kaçırdığımızı yeniden düşünmemizi sağlar. Bu sadece bir seyahat günlüğü değil. önyargılarından kurtulup birbirini anlamak isteyen gençlerin cesur bir itirafıdır. Çinli ve Türk gençler arasındaki bu güzel dostluğu ve anlayışı daha fazla yayarak, kültürlerin kucaklaşmasını sağlayarak, önyargıları azaltarak ve birlikte daha iyi bir dünya yaratmaya katkıda bulunarak devam edelim. Çünkü asıl zenginlik, birbirimizi tanıyıp saygı duymaktan geliyor.

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles