(FINAL: PART 2)15 Yaşındayken Ablamın Yalanı Yüzünden Fırtınada Evden Atıldım – “Defol git” her şeyi değiştirdi – News

(FINAL: PART 2)15 Yaşındayken Ablamın Yalanı Yüzünden Fırtınada Evden Atıldım – “Defol git” her şeyi değiştirdi

(FINAL: PART 2)15 Yaşındayken Ablamın Yalanı Yüzünden Fırtınada Evden Atıldım – “Defol git” her şeyi değiştirdi

Çınar Huzurevi’nin o floresan aydınlatmalı, keskin etil alkol ve çamaşır suyu kokulu koridorundan dışarı adım attığımda, Ekim güneşinin yüzüme vuran ılıklığı bana bambaşka bir dünyanın kapısını aralamış gibi gelmişti. Babamın sol tarafını felç eden o ağır inme, onun bedenini yatağa sabitlemekle kalmamış; sesindeki o yılların buyurgan, hesap sormaz tınısını da tamamen silip süpürmüştü. Ona “Seni affediyorum” derken, aslında ona bir kurtuluş bileti vermemiş, yalnızca ruhumu kemiren, göğüs kafesimi her fırtınada mengene gibi sıkan o paslı zinciri kendi bileklerimden söküp atmıştım. Arabamın direksiyonuna oturup İstanbul’a doğru yola çıktığımda, aynadaki gözlerimin altındaki o ince gölgelerin nihayet dağıldığını hissediyordum. Kerem’in evde hazırladığı sıcak çorba, Ayten Nine’nin her pazar sabahı mutfaktan yükselen kızarmış ekmek kokusu ve baharda o küçük bahçede atacağımız o büyük imza… Hayatımın ikinci yarısı, nihayet kendi ellerimle döşediğim taşların üzerinde yükseliyordu.
Fakat insanın çocukluğuna saplanan bir hançer, kılıfından sadece bir kere çıkarılmaz. Bazı yaralar, siz kabuk bağladığını sandığınızda bile içeriden kanamaya, karanlık köşelerde zehir toplamaya devam eder. 14 Ekim 2011 gecesi D-100 karayolunun çakıl taşlarına saçılan o masumiyetim, sadece babamın kapıyı yüzüme çarpmasıyla parçalanmamıştı; arkasında bıraktığı o karanlık gölge, aradan geçen on üç yıl boyunca bir yerlerde dişlerini bileyerek beklemeyi sürdürmüştü. Ve o gölge, huzurevindeki o son vedanın üzerinden henüz altı ay bile geçmemişken, hayatımın en berrak, en korunaklı sabahında yeniden kapıma dayanacaktı.
Bahar, Boğaz’ın dik yamaçlarına erguvanları dökmüş, Ayten Nine’nin o mütevazı ahşap köşkünün bahçesindeki ıhlamur ağacı taze sürgünler vermişti. Kerem ile evlilik tarihimiz yaklaşırken, hazırlıklar büyük bir sükunetle ilerliyordu. Gösterişli düğün salonlarından, sahte gülücüklerle donatılmış protokol masalarından özenle kaçınmıştık. Nikahımız, beni o fırtınadan çekip çıkaran, bana sadece bir çatı değil, onurumu ve kendime saygımı geri veren bu iki katlı taş evin bahçesinde kıyılacaktı. Bahçeye tahta masalar kurulmuş, sandalyelerin sırtlarına beyaz keten örtüler bağlanmıştı. Ayten Nine, seksen yaşına rağmen bahçenin bir köşesinden diğerine koşturuyor, komşulara verilecek böreklerin iç harcını bizzat kendisi yoğuruyordu. Gülay Yıldırım ve emekli sosyal hizmet uzmanı Esra Yıldız da davetliler arasındaydı; onlar artık sadece birer tanık değil, hayatımın temel taşları, seçilmiş ailemin en kıymetli fertleriydi.
O sabah, şirketteki son işlerimi toparlamak ve düğün iznine ayrılmak üzere erkenden kalkmıştım. Masamın üzerinde duran o çerçeveli müzik grubu posterine baktım. 15 yaşındayken harçlığımla almak istediğim, o korkunç iftira yüzünden elimden kayıp giden o kağıt parçası, şimdi bana her baktığımda “Geçti, hepsi geçti” diye fısıldıyordu. Tam çantamı omzuma asıp kapıya yönelecektim ki, cep telefonum acı bir sesle çalmaya başladı. Arayan, aile avukatımız ve annemin ilkokul arkadaşı Levent Arslan’dı. Levent Bey’in sesinde, otuz yıllık meslek hayatının getirdiği o sakin, ölçülü ifadeden eser yoktu.
“Zeynep,” dedi, kelimeleri sanki boğazına takılan bir düğümü aşmaya çalışır gibi seçerek. “Hemen ofisime gelmen gerekiyor. Yalnız gelme, Ayten Hanım da duysun ama önce sen görsen daha iyi olur.”
“Levent Amca ne oldu? Babam mı…”
“Baban değil kızım,” dedi Levent Bey, nefesini derinden vererek. “Baban dün gece Çınar Huzurevi’nde uykusunda vefat etti. Ama mesele sadece bu değil. Selin… Selin savcılığa ve tereke mahkemesine başvuruda bulunmuş. Önümüze öyle bir dosya koydu ki, aklın hayalin durur.”
Levent Bey’in Nişantaşı’ndaki bürosuna nasıl vardığımı, trafiği nasıl aştığımı hatırlamıyorum. Ofisin kapısını açtığımda, Levent Bey masasının başında, önünde yığılmış sarı kapaklı adliye dosyaları ve gözlüklerini alnına itmiş vaziyette duruyordu. Yanındaki sehpanın üzerinde duran kahve çoktan soğumuş, küllükte birkaç izmarit birikmişti. Beni görür görmez ayağa kalktı, iki omzumdan tutup beni koltuğa oturttu.
“Babanın ölüm haberi sabah erken saatte geldi,” diye başladı Levent Bey. “Huzurevi yönetimi protokol gereği önce birinci derece yakınlara haber vermek zorunda olduğu için Selin’e ulaşmışlar. Selin oraya gitmiş. Babanın odasındaki şahsi eşyalarını, dolabını, her şeyini almış. Ama asıl bomba iki saat önce patladı. Çağlayan Adliyesi’nden bir tebligat aldım. Selin, babanın son günlerinde hazırladığı iddia edilen el yazısı bir vasiyetname sundu mahkemeye.”
Gözlerimi kırpıştırdım. “Ne vasiyeti? Babamın neyi kalmıştı ki? Evi Nermin sattırmıştı, paraları zaten o Cem ile birlikte çarçur etmişlerdi. Babanın üzerinde hiçbir şey yoktu.”
Levent Bey masanın üzerinden bir tapu fotokopisi ve eski bir banka dekontunu kaydırarak önüme bıraktı. Gözlerim kağıttaki satırları tararken başımdan aşağı kaynar sular döküldü.
“Babanın anneannesinden, yani Ayten Hanım’ın rahmetli ablasından kalan, Tekirdağ Çorlu’daki o eski sanayi arazisi…” dedi Levent Bey, parmağını kağıdın altındaki koordinatlara basarak. “Yıllardır mera alanı görünen, kuruş etmez diye kimsenin ilgilenmediği o yirmi dönümlük bataklık arazi… Üç ay önce resmi gazetede yayımlanan kararla organize sanayi genişleme bölgesine dahil edilmiş. Değeri şu an en az elli milyon lira Zeynep. Ve baban, Nermin ile boşanırken bu araziyi mal paylaşımına sokmamış, kendi üzerine tescil ettirmişti.”
Nefesim daraldı. “Peki vasiyetnamede ne yazıyor?”
“Vasiyetnamede,” dedi Levent Bey sesini alçaltarak, “Babanın güya ölüm döşeğindeyken, 14 Ekim 2011 gecesi yaşananlardan dolayı senden intikam almak istediği, senin onu huzurevinde tehdit ettiğin, bu yüzden tüm mal varlığını tek ve sadık kızı Selin Demir’e bıraktığı yazıyor. Üstelik bununla da kalmamış; senin 15 yaşındayken açılan o vakıf hesabındaki paranın da aslında babandan çalınan paralarla finanse edildiğini iddia ederek geriye dönük tazminat davası açmışlar. İhtiyati tedbir kararı aldırmak üzereler. Düğününden üç gün önce, hesaplarına bloke koydurmak ve seni yeni bir dolandırıcılık soruşturmasının içine çekmek istiyorlar.”
Sandalyede geriye doğru yaslandım. On üç yıl önce bir fırtınanın ortasında, su çeken ayakkabılarıyla titreyen o küçük Zeynep bir an için zihnimin derinliklerinden çıkıp bana baktı. Selin durmamıştı. Hayatı boyunca başkalarının sırtından geçinmeye, sahte kurban rolleri oynamaya alışmış olan o kadın, babamın soğumuş bedenini bile bir şantaj aracına dönüştürmüştü.
“Bu vasiyetname sahte,” dedim, sesimdeki buz gibi sakinliğe ben bile şaşırdım. “Babamın sol tarafı tamamen felçti, sağ eli ise titremekten çatalı bile zor tutuyordu. O mektubu bana yazarken her kelimesinde harfler birbirine girmişti, üç sayfayı iki haftada tamamlayabilmişti. Elli milyonluk bir mirası organize bir metinle vasiyet edecek durumda değildi.”
Levent Bey acı bir tebessümle başını salladı. “Hukuk delillerle konuşur Zeynep. Vasiyetnamenin altında bir noter katibinin ve iki şahidin imzası var. Şahitlerden biri kim biliyor musun? Cem Baran.”
Adını duyduğum an mideme bir kramp girdi. “Cem mi? O adam dolandırıcılıktan cezaevinde değil miydi?”
“Altı ay önce denetimli serbestlikle çıktı,” dedi Levent Bey. “Ve anlaşılan o ki, Selin ile cezaevindeyken bile mektuplaşmayı sürdürmüşler. Selin’in beş parasız kaldığını, benzinliklerde süründüğünü biliyorduk ama Cem’in dışarıdaki karanlık bağlantıları hala devrede. Bu vasiyetname alelacele hazırlanmış, sahte bir noter onayıyla kılıfına uydurulmuş organize bir suç şebekesi operasyonu. Hedefleri sadece o arsa değil; seni köşeye sıkıştırıp, düğününü ve itibarını mahvetmekle tehdit ederek arazinin satışından pay koparmak. Bu akşam saat altıda arabulucu sıfatıyla benimle görüşmek istediklerini bildirdiler.”
“Görüşmeye ben de geleceğim,” dedim ayağa fırlayarak.
“Zeynep, bu hukuki olarak tavsiye ettiğim bir şey değil. Selin seni provoke etmek isteyecektir.”
“On beş yaşındayken kapıyı yüzüme çarpıp arkasından kilitlediklerinde susmuştum Levent Amca,” dedim gözlerinin içine dimdik bakarak. “Çünkü o zaman konuşacak gücüm yoktu, sığınacak bir yerim yoktu. Ama şimdi benim arkamda bir dağ var. O masaya oturacağım. Ve bu kez o oyunun perdelerini Selin’in üzerine ben yıkacağım.”
Saat tam altıyı vurduğunda, Kadıköy’deki arabuluculuk merkezinin gri toplantı odasındaydık. Masanın bir tarafında ben ve Levent Bey oturuyorduk. Kapı açıldığında içeri giren iki silüet, yılların çürüttüğü ama içindeki zehri kurutamadığı iki insan müsveddesiydi. Selin, üzerine giydiği ucuz, sözde şık görünmeye çalışan siyah bir döpiyesle içeri girdi. Yüzündeki o eski, kendinden emin kibrin yerini, göz kenarlarındaki derin kırışıklıklar, sigaradan sararmış parmaklar ve hırslı bir çaresizlik almıştı. Arkasında ise saçları dökülmüş, göz altları torbalanmış, ucuz bir deri ceket giyen Cem Baran duruyordu. Yanlarında genç, mesleğe yeni başladığı her halinden belli olan tedirgin bir avukat vardı.
Selin masaya otururken gözlerini doğrudan gözlerime dikti. O bakışta, 14 Ekim sabahı cebir sınavına giderken bana fırlattığı o sinsi tatmin duygusunun kırıntılarını aradım. Ama bulamadım. Karşımda duran kadın, batmakta olan bir bataklıkta son bir dal parçasına tutunmaya çalışan, gözünü kan bürümüş bir kumarbazdan farksızdı.
“Demek geldin küçük kardeşim,” dedi Selin, sesindeki alaycı tınıyı zoraki bir şekilde diri tutmaya çalışarak. “Görüyorum ki keyfin yerinde. Pazarlama direktörlükleri, Boğaz manzaralı evler, yakışıklı nişanlılar… Babamın huzurevi köşelerinde tek başına can vermesi senin pek umurunda olmamış anlaşılan.”
“Babamın başında duran son kişi bendim Selin,” dedim, ses tonumu tek bir desibel bile yükseltmeden. “O huzurevinin kapısından kovulan, babamın yüzünü bile görmek istemediği kişi ise sendin. Şimdi o kirli ellerini babamın ölüsünün üzerinden çek ve ne saçmaladığını anlat.”
Cem öne doğru eğildi, masaya sarı bir zarf attı. “Lafı uzatmayalım avukat bey. Ortada noter tasdikli bir vasiyetname var. Rahmetli Murat Bey, ölümünden iki hafta önce akl-ı selim raporu alarak bu belgeyi tanzim etti. Çorlu’daki arazinin tek hak sahibi Selin Demir’dir. Ayrıca Zeynep Hanım’ın geçmişte haksız yere üzerine geçirdiği o vakıf parasının faiziyle birlikte iadesi için ihtiyati tedbir talebimiz hazır. Eğer bu meseleyi aramızda, aile içinde sulh yoluyla çözmek istemiyorsanız; yarın sabah basına servis edilecek haberleri izlersiniz. ‘Ünlü teknoloji şirketinin yöneticisi, felçli babasını ölüme terk edip mirasına çöktü’ başlığı, sanırım birkaç gün sonraki o cici bahçe düğününün havasını biraz bozar.”
Levent Bey araya girmek üzereydi ki masanın altından eline hafifçe dokundum. Çantamı açtım. İçinden huzurevinin güvenlik biriminden aldığım resmi bir evrakı ve hastane epikriz raporunu çıkardım.
“Selin,” dedim, gözlerimi bir an bile kırpmadan. “Sen suç işlemeyi bile beceremeyen bir vasatsın. On beş yaşındayken babamın kartından para çekerken ATM kamerasına at kuyruğu saçlarınla poz verecek kadar aptaldın. Sevgilinin ilaçlarını odama koyduktan üç gün sonra polise hırsızlık ihbarı yaptıracak kadar kördün. Ve aradan geçen on üç yılda zerre kadar akıllanmamışsın.”
Selin’in yüzündeki o yapay tebessüm bir anda dondu. Yanındaki avukata kaçamak bir bakış attı.
“Elimdeki bu rapor,” diyerek kağıdı masanın ortasına doğru ittim, “Çınar Huzurevi Nöroloji Bölümü ve Devlet Hastanesi Sağlık Kurulu tarafından babamın vefatından bir hafta önce düzenlendi. Babam, geçirdiği ikinci iskemik inme nedeniyle son yirmi gündür derin bir bilinç kaybı ve afazi yaşıyordu. Yani değil hukuki bir belgeye imza atmak, yanına giren doktorun kim olduğunu bile ayırt edemiyordu. Bilinci kapalı bir adama Çorlu’daki organize sanayi arazisini vasiyet ettirdiğinizi iddia ettiğiniz o noteri ve ayarladığınız o iki sahte şahidi, Levent Bey bu öğleden sonra Mali Şube ve Savcılık Organize Suçlar Bürosu’na şikayet etti bile.”
Cem’in rengi bir anda kül gibi oldu. Sandalyesinde geriye doğru çekilmeye çalıştı. “Ne saçmalıyorsun sen? Belge resmi!”
“Belge sahte Cem,” dedi Levent Bey bu kez devreye girerek, sesindeki o ağırbaşlı otorite odayı kapladı. “Babanın parmak izi yerine attırdığınız o titrek imzanın adli tıp grafoloji uzmanları tarafından incelenmesi için nöbetçi mahkemeden acil karar çıkarttık. Ayrıca o vasiyetnamenin düzenlendiği gün, huzurevinin kamera kayıtlarında sizin oraya hiç gitmediğiniz, belgenin dışarıda bir yerde sahte bir noter katibine para yedirilerek tanzim edildiği ortada. Cem Baran, denetimli serbestlik şartlarını organize nitelikli dolandırıcılık ve resmi belgede sahtecilik suçuyla ihlal ettiğin için hakkında yakalama kararı çıkmak üzere. Kapıda iki sivil polis memuru sizi bekliyor.”
O odadaki havanın saniyeler içinde nasıl bir zehre dönüştüğünü görmek, hayatımın en büyük derslerinden biriydi. Yıllarca arkasına yaslanıp beni kurban eden o “altın çocuk”, şimdi köşeye sıkışmış, nefesi tıkanmış bir lağım faresinden farksızdı. Selin aniden ayağa fırladı, elleriyle masaya vurarak avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı:
“Sen her şeyi elimden aldın! Annemin sevgisini sen çaldın! Babam senin yüzünden bana düşman oldu! Ben o benzinlikte her gece donarken sen o sıcak evlerde prensesler gibi yaşadın! Bana o parayı vermek zorundasın! O arazi benim hakkım!”
Ayağa kalktım. Boyum onun bir karış üzerindeydi. Gözlerindeki o sefil, acınası nefrete baktım. İçimde tek bir öfke kırıntısı bile kalmamıştı. Sadece derin bir tiksinti ve acıma vardı.
“Ben senin hiçbir şeyini almadım Selin,” dedim, sesimdeki soğukluk odadaki duvarları titretti. “Sen kendi hayatını, kendi açgözlülüğünle, kendi yalanlarınla ve o yanındaki asalağın peşinden giderek ellerinle yaktın. 14 Ekim gecesi o kapıyı arkamdan kilitlerken, aslında kendi geleceğinin kapısını kilitledin. Şimdi o kilitli kapının ardında, kendi karanlığında çürüyeceksin.”
Toplantı odasının kapısı açıldı. Levent Bey’in önceden haber verdiği iki polis memuru içeri girdi. Cem tek bir kelime bile edemeden, ellerini arkaya uzatarak teslim oldu; o ucuz kabadayılığı saniyeler içinde buharlaşmıştı. Selin ise polislerin kolları arasında çırpınırken, saçları yüzüne yapışmış, ağzından tükürükler saçarak küfürler savuruyordu. Çantası yere düştü; içinden birkaç buruşuk otobüs bileti, yarısı içilmiş bir paket ucuz sigara ve babamın huzurevindeki masasından çaldığı, annemin gençlik yıllarına ait o eski siyah-beyaz fotoğraf fırladı.
Eğildim. Yerden annemin fotoğrafını aldım. Üzerindeki tozu parmaklarımla sildim. Selin koridorda sürüklenirken sesi yankılanıyordu: “Zeynep! Yapma! Kardeşiz biz! Bırakma beni!”
O koridordan dışarı çıkmadım. Arkasından bakmadım bile. Annemin fotoğrafını çantama koydum, Levent Bey’e döndüm ve sadece “Teşekkür ederim Levent Amca, şimdi eve gitmem lazım. Kerem bahçede ışıkları asıyor,” dedim.
Ertesi gün, babamın cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı’nın o sessiz, kimsesiz köşelerinden birinde kalktı. Musalla taşının başında sadece dört kişiydik: Ben, Kerem, Ayten Nine ve Levent Bey. Ne yıllarca onun parasını yiyen arkadaşları vardı ortada, ne Antalya’ya kaçan üvey annem Nermin, ne de cezaevine geri gönderilen Selin. Babam, hayatı boyunca konforu adalete, sahte övgüleri gerçek bir evlat sevgisine tercih etmenin bedelini, o ıssız mezar çukurunun başında yapayalnız kalarak ödemişti. İmam helallik istediğinde, içimdeki o son düğümün de çözüldüğünü hissettim.
“Hakkım helal olsun,” dedim usulca. Bu bir lütuf değildi; bu, geçmişin artık benim üzerimde hiçbir hak iddia edemeyeceğinin ilanıydı. Toprak küreklerle mezara atılırken, Ayten Nine elimi sımsıkı tuttu. O çelik gibi kadın, gözünden tek bir damla yaş akıtmadan mezara baktı ve “Huzur bul Murat. Yaşarken bulamadığın o aklı, dilerim toprakta bulursun,” dedi.
İki gün sonra… Cumartesi sabahı.
Gök masmaviydi. Sanki 14 Ekim 2011 gecesi gökyüzünü yırtan o korkunç fırtınanın tüm bulutları, yerini bu pırıl pırıl bahar güneşine bırakmak için yıllarca beklemişti. Bahçedeki ıhlamur kokusu, mutfaktan gelen taze poğaça ve demli çay kokusuna karışıyordu. Aynanın karşısındaydım. Üzerimde abartıdan uzak, sade, ipek dökümlü beyaz bir gelinlik vardı. Boynumda, annemin o ahşap kutudan çıkan inci kolyesi parlıyordu. Saçlarım açıktı; tıpkı annemin vefat etmeden önceki o son pazar sabahı ördüğü gibi, yanlardan iki küçük örgüyle arkada toplanmıştı.
Kapı tıklandı. İçeri Gülay Yıldırım girdi. Üzerinde pudra pembesi zarif bir takım elbise vardı, burnunun ucundaki o tanıdık okuma gözlüklerinin ardından gözleri parıldıyordu. Elinde küçük bir kutu tutuyordu.
“Gelin hanım,” dedi Gülay Hanım, o sıcacık, bilge sesiyle. “O gece D-100 kenarında seni o battaniyeye sararken, bir gün bu bahçede seni böyle göreceğimi biliyordum. Çünkü senin gözlerinde o gece bile sönmeyen bir inat vardı Zeynep. Yaşama inadı, doğru kalma inadı.”
Kutuyu açtı. İçinde, o gece hastane kantininde bana uzattığı o kağıt kahve bardağının üzerine iliştirilmiş, kurutulmuş küçük bir lavanta dalı duruyordu. “Bunu saklamıştım,” dedi fısıltıyla. “En karanlık gecelerin bile bir sabahı olduğunu hiç unutma diye.”
Sarılıp ağladık. Ama bu kez dökülen yaşlar, acının değil; kazanılmış bir zaferin, kurtarılmış bir çocukluğun ve ilahi adaletin gözyaşlarıydı.
Bahçeye çıktığımda, çalan hafif bir keman melodisi erguvan ağaçlarının yaprakları arasında süzülüyordu. Davetliler ayağa kalktı. Esra Hanım, mahallemizin eski komşuları, şirketteki en yakın çalışma arkadaşlarım, Kerem’in çocuk hastanesindeki doktor ve hemşire dostları… Herkes oradaydı. Ama en başta, nikah masasının hemen yanında, başında beyaz tülbentiyle dimdik duran Ayten Nine vardı. Bastonuna bile dayanmıyordu; o küçük boyuyla, bir ailenin tüm kötülüklerine karşı tek başına dikilmiş o koca çınar, gözlerinde tarifsiz bir gururla bana bakıyordu.
Kerem bana doğru yürüdü. Üzerindeki koyu lacivert takım elbisesiyle, gözlerindeki o saf, çocuksu hayranlıkla elimi tuttu. Eğilip alnımdan öptü. “Çok güzelsin Zeynep,” diye fısıldadı. “Ve artık tamamen evindesin.”
Nikah memurunun o klasik sorusu bahçede yankılandığında: “Murat ve Ayla kızı Zeynep Demir, Kerem Aksoy’u eş olarak kabul ediyor musunuz?”
Derin bir nefes aldım. Gökyüzüne, o asırlık çınarın yaprakları arasından süzülen güneş ışığına baktım. Annemin fısıltısını duyar gibiydim. 15 yaşındaki o ıslak, titreyen kız çocuğunun elini tuttum içimde.
“Evet!” dedim. Sesim bahçenin sınırlarını aştı, sokaktaki taş duvarlarda yankılandı, belki de ta uzaklardaki o huzurevinin boş odasına, cezaevinin soğuk ranzalarına kadar ulaştı. “Evet!”
İmzalar atıldı, tebrikler kabul edildi, Ayten Nine’nin köfteleri tabaklara dağıtıldı. Akşama doğru müzik hareketlendiğinde, Kerem beni bahçenin ortasında dansa kaldırdı. Başımı onun omzuna yasladım. Rüzgar hafifçe esti, dallardaki sarı ışıklar sallandı. O sırada gözüm bahçe kapısının hemen yanındaki duvara takıldı. Orada, sabahleyin bir kuryenin getirdiği ve Levent Bey’in kontrol ettikten sonra bana teslim ettiği resmi bir mahkeme evrakı duruyordu masada: Çorlu’daki o organize sanayi arazisi, mahkeme kararıyla tamamen yasal miras paylarına göre tescil edilmişti. Ve ben o sabah, imzaladığım ilk evrakla, o elli milyonluk arazinin benim payıma düşen kısmının tamamını, Gülay Yıldırım ve Esra Yıldız’ın yönetiminde kurulacak olan “Ayla Demir Kimsesiz Kız Çocukları Eğitim ve Barınma Vakfı”na bağışlamıştım.
Selin o parayı hiçbir zaman göremeyecekti. O para, sokakta kalmış, ailesi tarafından terk edilmiş, “senden bir şey olmaz” denilerek fırtınanın ortasına atılmış yüzlerce küçük Zeynep’in montu, sıcak çorbası, üniversite bursu ve geleceği olacaktı. İntikam dediğin böyle alınırdı; can yakarak değil, kötülüğün kurutmaya çalıştığı topraklarda yüzlerce yeni çiçek açtırarak.
Gece yarısına doğru misafirler yavaş yavaş dağıldı. Kerem içeride Ayten Nine’ye çay demlerken, ben bahçede, o asırlık çınarın altında tek başıma kaldım. Yağmur çiselemeye başlamıştı. İnce, ılık, baharı müjdeleyen bir Nisan yağmuru… Eskiden tenime düşen her yağmur damlası bana o D-100 karayolunun soğuk asfaltını, uyuşan parmaklarımı ve ciğerlerimi yakan o hipotermiyi hatırlatırdı.
Bu gece ise gökyüzüne yüzümü çevirdim. Gelinliğimin etekleri hafifçe ıslandı. Gözlerimi kapattım. Yağmur tenimi yıkadı, geçmişin tüm isini, pasını, kırgınlıklarını alıp toprağa karıştırdı.
Hayat bir fırtınayla başlayabilir. En yakınınız bildikleriniz, sizi en zayıf anınızda kapının önüne koyabilir. Bir yalana kurban edilebilir, sahipsiz bırakılabilirsiniz. Ama unutmayın; asıl eviniz, dört duvarı olan o beton binalar değildir. Asıl eviniz, kendi içinizde inşa ettiğiniz o sarsılmaz karakter, o eğilmeyen doğruluk ve ne olursa olsun vazgeçmediğiniz yaşam sevincidir. Kapıyı yüzünüze kilitleseler bile, yürümeye devam edin. Çünkü o fırtınalı yolun sonunda, eğer başınızı öne eğmezseniz, mutlaka sizi bekleyen bir Gülay Hanım, elinizi bırakmayan bir Ayten Nine ve sabahında güneş açan koca bir ömür vardır.
Gözlerimi açtım, arkamı döndüm. Evin penceresinden sızan sarı, sıcak ışığa ve kapıda bana gülümseyerek el sallayan Kerem’e baktım. Islak ayakkabılarımı kapının eşiğinde çıkardım ve içeriye, kendi yuvama adım attım. Ve bu kez, kapı arkamdan bir daha asla açılmamak üzere değil; içeriye sadece sevgi, huzur ve bahar girsin diye usulca kapandı.
Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles