Arabamda tuhaf bir cihaz buldum. Polise gidince şok oldum: Meğer o cihaz… – News

Arabamda tuhaf bir cihaz buldum. Polise gidince şok oldum: Meğer o cihaz…

Arabamda tuhaf bir cihaz buldum. Polise gidince şok oldum: Meğer o cihaz…

Hayali Bir Koca ve Gizli Casusluk Suçu: Zeynep’in Ölümden Dönüşü ve Furkan’ın Sonu

Kardeşlerim, merhaba. Ben Kuldeep Rana. Bugün size, Türkiye’den, bir ailenin içinden çıkan en karanlık ve en ironik bir hikâye anlatacağım. Adı: Zeynep. Kocası: Furkan. Ve bu hikâye sadece bir eş cinayeti değil, aynı zamanda para, ihanet, korku ve intikamın en soğuk oyunlarından biridir. Bu gerçekçi bir hikâye değil, ama sanki bir haber gibi hissettireceğiniz kadar gerçekçi bir anlatım. İkinizle birlikte gerçek anları büyütelim. Gerçekliği hissettirelim. Şimdi, başlıyoruz.

O sabah Güneş doğmadan evin içinde bir koşuşturma başlamıştı. Ben Zeynep, yıllardır kendi ayakları üzerinde duran düzeni seven, sakin bir kadındım. İstanbul’un cadde kenarındaki güzel bir apartman dairesinde Furkan’la birlikte yaşıyorduk. Evliydik, beş yıldır. Çocuk yoktu. Her şey yolunda gibi görünüyordu. O gün şehir dışına önemli bir sunum için gidecektim. Aynanın karşısında resmi kıyafetimi düzeltiyordum, başörtümü iğnelerken kendime “Her şey yolunda” diyordum. İçimde hafif bir heyecan vardı. Tek başıma uzun bir yola çıkacaktım ama bu tür yolculuklara alışkındım.

Mutfakta Furkan’ı gördüğümde içimdeki tuhaflık büyüdü. Masanın başında oturuyordu. Önündeki kahve soğumuş, fincan olduğu gibi duruyordu. İşaret parmağını masaya düzensiz bir ritimle vuruyordu, gözlerini duvara sabitlemiş gibi bakıyordu ama zihni bambaşka bir yerdeydi. Normalde sabahları beni gülümseyerek karşılar, “Günaydın güzelim” derdi. Oysa o an yüzü gergindi, rengi atmıştı. Yanına yaklaştım, omzuna dokundum. Furkan sanki kabustan uyanır gibi irkildi. “İyi misin?” diye sordum. Sesimdeki endişeyi saklayamadım. Sabah serindi ama Furkan’ın alnında ter vardı. Elleri de garip şekilde soğuktu.

O ise hızla başını salladı. Zorlama bir gülümseme takındı. “Bir şeyim yok. Sadece kötü bir rüya gördüm. Senin yolculuğunda araba, kaza kelimeler ağzından dökülürken öyle inandırıcı bir kaygı tonuna büründü ki bir an içim yumuşadı. Saçmalama dedim. Rüya işte, dikkatli sürerim.” Ama Furkan’ın gözlerinde sıcak bir sevgi değil, bastırılmış bir telaş parlıyordu. Birden ayağa kalktı. Sandalyenin bacakları sertçe sürtündü. “İçim hiç rahat değil. Arabaya bir bakmam lazım. Frenler, lastikler, özellikle arka taraf. Bir kontrol edeyim aklım kalmasın.” Tonu öyle ısrarcıydı ki istemsizce anahtarı uzattım.

Ben belgelerimi toparlamak için odaya geçerken o garaja çıktı. Salon penceresinden ara ara baktım. Kapıyı açtı, araca bindi. Sonra çıktı ve arka tekerin yanında çömeldi. Alt tarafa doğru eğilip bir şeylerle uğraşıyordu. İçimden “Ne kadar da düşünceli” diye geçirdim. O an aklımdan hiçbir şey geçmedi. Yaklaşık 15 dakika sonra içeri döndüğünde elleri kirliydi. Sanki yağa bulaşmış, toza bulanmıştı. Nefesi de hızlıydı. Islak mendil uzattım. Alırken parmaklarının titrediğini fark ettim. Gözlerimin içine uzun uzun baktı ve boğuk bir sesle “Haklıymışım” dedi. “Arka tarafta frenle ilgili bir cıvata gevşemiş. Yolda hızlanınca çok tehlikeli olurdu.” Sonra bana teknik detaylar anlatmaya başladı. Sensör, baskı, tutuş… Ben motor işlerinden anlamazdım. Anlattıklarına inanıp teşekkür ettim. Hatta sarıldım.

O an Furkan’ın şakaklarından süzülen soğuk terin iş teri değil, başka bir şeyin teri olabileceğini aklım hiç kabul etmedi. Çıkış vakti geldiğinde küçük valizimi bagaja koydum. Direksiyona geçmeden önce annemi aradım. Fikriye Hanım’a her uzun yolculukta mutlaka haber verirdim. Telefonunda sesi yumuşak ve duacıydı. “Kızım, hız yapma. Yol boyunca dua et. Gözün yolda olsun.” O kısa konuşma bile içime ferahlık verdi.

Garaj kapısında Furkan bekliyordu. Motoru çalıştırdığımda ses normaldi. Cam yarı açıktı. Furkan eğilip alnımdan uzun bir öpücük kondurdu. Sanki vedası fazla uzundu. “Dikkatli ol.” dedi. Yine gözlerine baktım. O bakışta sevginin sıcaklığından çok tuhaf bir soğukluk vardı. Ben bunları endişe diye yorumlayıp el salladım. Geri geri çıkıp yola koyuldum. Site sokaklarından geçerken Furkan’ı aynadan gördüm. El sallamıyordu. Kıpırdamadan duruyordu. Arabayı izliyordu. İçimden bir ürperti geçti ama hemen kendime kızdım. “Abartma Zeynep, adamın içi rahat değil. Hepsi bu.”

Otoyola çıktığımda yol sakindi. Trafik açılmamıştı. Bir yandan sunumumu düşünüyordum, bir yandan radyoyu açıp sessizliği dağıtıyordum. Yine de aklıma takılan sorular vardı: Neden eli o kadar soğuktu? Neden gözleri dalgındı? Sorular spikerin hava durumu konuşmasına karışıp kafamın içinde dönüp duruyordu. Bir süre sonra kendimi toparladım. “Döneceğimde sevdiği şeylerden alırım, gönlünü yaparım” diye düşündüm. Bugün bana bu kadar sahip çıkmıştı ya, teşekkür etmek istedim. O anın ironisini sonradan anlayacaktım.

Güneş iyice yükseldi. Otoyolun önü açıldı. Biraz hızlandım. Direksiyon stabil. Motor pürüzsüz. Gişelerde yavaşlayınca fren de normaldi. İçim rahatladı. Sırtımı koltuğa yaslayıp yolun iki yanındaki tarfalara, tepelerin çizgisine dalmıştım ki felakete doğru geri sayımın çoktan başladığını bilmiyordum. Yaklaşık bir saat sonra şehirlerarası otoyolun daha tenhalaşan bir bölümüne geldim. Etraf yeşillikler, uzaklarda ağaç şeritleri. Hızımı 80 km/saatte sabit tuttum. Müzik kısık çalıyor, ben de hafiften eşlik ediyordum.

Tam o sırada kulağıma ince bir ses takıldı. Önce çok uzaktan gelen sonra giderek netleşen bir tık tık tık. İlk anda yola sıçrayan taşların vurduğunu sandım. Otoyolda olur. Ama bu ses fazla düzenliydi. Ritmi hiç bozulmuyordu. Sesin şiddeti artmıyordu ama sürekliliği içime bir rahatsızlık yayıyordu. Sanki aşağıda bir şey mekanik biçimde çalışıyor beni adım adım izliyordu. Radyonun sesini açtım. “Belki duymam” diye. Fakat olmadı. O tıkırtı yine de oradaydı. Sonunda radyoyu kapattım. Kabin sessizleşti. Sadece rüzgar, motor uğultusu ve o lanetli ritim kaldı. Ses arkadan geliyordu. Bagaj ya da arka teker civarı.

Aynalara baktım. Dışarıdan sürtünen bir parça yoktu. Duman yoktu. Direksiyon titremiyordu ama iç güdüm dur diye bağırıyordu. Bir anda sabahki sahne gözümün önüne geldi. Furkan’ın solgun yüzü, şakaklarındaki ter, arka tekerin yanında uzun uzun eğilmesi. “Mantığım muhtemelen gevşek sıkmıştır” dedim. Kalbim ise “Hayır” diyordu. Dinlenme tesisine yön tabelası gördüm ama daha 15 kilometre vardı. Beklemek istemedim. Yol kenarında genişçe bir emniyet şeridi, sağlam bariyerler vardı. Sinyali yakıp yavaşça kenara çektim. Araba durduğunda bir an kıpırdayamadım. Direksiyonu iki elimle sıktım. Avuç içim terledi. Nabzım kulaklarımda atıyordu. “Sadece lastiğe bakacaksın. Paranoya yapma” dedim kendime.

Telefonun fenerini açtım. Kapıyı araladım. Yanımdan geçen araçların rüzgarı başörtümü savurunca daha dikkatli indim. Aracın arkasına yürüdüm. Sol arka tekerin yanına çömeldim. Furkan’ın sabah en çok uğraştığı yer. Telefon ışığını jantın aralığından içeri tuttum. İlk bakışta yalnızca tozlu parçalar, kirli süspansiyon ve metal aksam görünüyordu. Sonra ışığı biraz daha derine yönelttiğimde gözüm siyah bir kutuya takıldı. Sigara paketi büyüklüğünde, tertemiz çevresindeki tozla hiç uyumlu olmayan bir kutu. Yakıt deposuna yakın bir bölüme, iç kısma güçlü biçimde yapışmıştı. Kutu üzerinde küçük kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu. Ritmik, sakin ve korkutucu.

O an kalbim gerçekten bir an durdu gibi oldu. Titreyen elimle kutuya dokundum. Buz gibi kaygandı. Mıknatısla öyle sağlam tutturulmuştu ki çekince direnç gösterdi. Yine de korkumu yutup tüm gücümle asıldım. Kutu bir anda tak diye ayrıldı. Avucumun içinde hafifti ama sanki tonlarca ağırlık taşıyordu. Altında ince kablolar vardı. Ben çekince bir kısmı kopmuş ucu açıkta kalmıştı. Dünya etrafımda dönmeye başladı. “Bu ne? Neden benim arabamda?” Sorular beynimde patlıyordu. Sonra Furkan’ın yüzü geldi aklıma. Bu kez sevgiyle değil dehşetle. Bu bölgeye en son o dokunmuştu. O ısrar etmişti. O terlemişti. Parçalar bir araya gelince midem bulandı.

Emniyet şeridinin asfalta çöktüm. Ağlamak istedim ama sesim çıkmadı. Boğazım düğümlendi. İhanetin acısı korkunun önüne geçti. Sonra hayatta kalma içgüdüm devreye girdi. “Eğer bu bir takip cihazıysa Furkan beni izliyor olabilirdi. Nerede durduğumu bile biliyordu.” Onu aramak mı? Hayır. Ararsam planının açığa çıktığını anlayıp kaçardı. Belki daha kötüsünü yapardı. Titreyerek ayağa kalktım. Eteğimin tozunu sertçe silkeledim. “Eve dönmeyeceğim, göreve de gitmeyeceğim” dedim içimden. Tarafsız ve yetkili bir yere gidecektim. Yakın ilçede büyük bir karakol olduğunu hatırladım. 20 dakika kadar kutuyu sıkıca kavrayıp arabaya bindim. Yan koltuğa koydum. Sanki her an patlayacak gibi bakıyordum.

Motoru çalıştırdım. En yakın dönüşten geri dönüp karakola sürdüm. Yol boyunca gözyaşlarım aktı. Ama bu acınası bir ağlayış değil, kalbimin paramparça oluşunun sessiz bir sızıntısıydı. “Ya yanılıyorsam” diye dua ettim ama aklım “Tehlikedesin” diye haykırıyordu. Karakolun bahçesine girer girmez düzgün park bile edemedim. Lobi kapısının önüne neredeyse çarpar gibi durdum. Nöbetçi yüzümdeki paniği görünce koştu. Kutuyu uzatıp titreyen bir sesle “Lütfen yardım edin” dedim. “Kocam bunu arabaya takmış. Bu iyi bir şey değil.”

Bekleme salonunun ışıkları beyaz ve soğuktu. Fayans zeminden yansıyan neonlar içimi daha da ürpertti. Kutuyu teslim ettikten sonra beni ayrı bir odaya aldılar. Tek başıma oturdum. Ellerimi birbirine kenetleyip durdum. Duvar saatinin tıkırtısı bile bana az önceki tık tık sesini hatırlatıyor, beynimi oyuyordu. İlk başta raporu alan memur hafif şüpheciydi. Sanki eş kavgası, takip cihazı diye düşünmüştü. Fakat birkaç dakika içinde yüzü değişti. Camdan gördüm. Arka odaya gidip kutuya baktıktan sonra gerildi. Başka bir memura bir şeyler fısıldadı. Telefonu eline alıp aceleyle aradı. Koridorda koşuşturmalar başladı.

Tahliye ve bomba imha kelimelerini yarım bağırışla duydum. O an kalbim göğsümden çıkacak sandım. İki saat boyunca o odadan çıkmama izin vermediler. Tuvalete bile kadın bir polis eşliğinde gittim. Açlık, susuzluk yok olmuştu. Midem sürekli bulanıyordu. Telefonumu kapattırdılar. “Takip edilebilirsin” dediler. Dış dünyadan kopmuş büyüyen bir korku balonunun içine hapsolmuştum.

Sonunda kapı açıldı. Genç bir polis memuru Alper içeri girdi. Yüzü ciddiydi. Elinde özel bir hatla çalışan telefon vardı. “Emniyet Müdürü Rıdvan Bey sizinle konuşacak” dedi. Aynı binadaydık. Neden telefon? Alper, müdürün steril alanda bomba imha ekibiyle olduğunu, riske giremeyeceklerini söyledi. Ahize’yi kaldırdığımda önce ağır bir nefes duydum. Müdür Rıdvan’ın sesi beklediğim gibi sert ve tok değildi. Titriyordu. Bastırılmış bir panik vardı. “Zeynep Hanım, lütfen sakin kalın” dedi ve hemen ardından öyle bir cümle kurdu ki dizlerimin bağı çözüldü. “Şanslısınız. Belki de Allah sizi korudu. Şu an nefes alıyor olmanız mucize.”

Sonra gerçeği söyledi. Bulduğum şey basit bir GPS cihazı değildi. Çok daha kötüydü. Kutu içinde az miktarda ama etkisi yüksek patlayıcı madde vardı. Yakıt deposunu delip zincirleme patlama yaratacak, arabayı saniyeler içinde bir ateş topuna çevirecek kadar. Bomba kelimesi zihnime çarpınca odanın havası çekilmiş gibi oldu. Boğazım kapandı. Müdür sesini toparlamaya çalışarak devam etti. “Düzenek çift tetik mekanizmalıydı. Birincisi hız ve titreşim sensörüne bağlıydı. Araç 80 km/saatte belirli bir süre sabit giderse otomatik devreye giriyordu. İkincisi ise uzaktan telefon sinyaliyle çalıştırılabilen bir tetikti. Otomatik sistem işlemese bile bir düğmeyile patlatılabilirdi.”

Yani Furkan benim ölümümü kaza gibi gösterecek neredeyse kusursuz bir senaryo tasarlamıştı. Otoyolda yanıp kül olacak. Herkes fren boşaldı diyecekti. Gözyaşlarım sessizce aktı. Bedenim titredi. Eğer o tıkırtıyı duymazsam, eğer durup bakmasam, eğer hızlanıp gitsem o an çoktan hayatta olmayacaktım. Sabah alnımdan öpen adam beni mezara göndermişti.

Müdür Rıdvan ekibin düzeneği etkisiz hale getirmeye çalıştığını, devrenin hassas olduğunu söyledi. Yanlış bir hareket patlatabilirdi. Kutu çekip çıkarmamın çok riskli olduğunu, sert bir sarsıntının bile tetikleyebileceğini belirtti. “Patlamadıysa bu teknik olarak açıklanması zor bir şans” dedi. “Ben konuşamadım. Acı korkunun çok üstüne çıkmıştı. 5 yıllık evliliğimin tüm güzel anıları bir anda kül oldu.” Ben yıllardır yanımda uyuyan adamın aslında kanı soğuk bir katil olabileceğini kabul edemiyordum ama artık kaçacak yer de yoktu.

O anda müdürün yüzünden okuduğum şey şuydu: Zaman bizim aleyhimize işliyordu. Furkan cihazın sinyalinden benim nerede olduğumu izliyor olabilirdi. Karakolda uzun süre kalırsam şüphelenir, kaçardı. Delilleri yok ederdi. Bir süre sonra müdür Rıdvan bizzat odaya geldi. Yanında Alper vardı. Yorgundu ama gözleri keskin bir kararlılıkla parlıyordu. Masaya bir harita görüntüsü koydu. Karakolun üzerinde kırmızı bir nokta yanıp sönüyordu. “Bu sinyal o düzeneğin yaydığı sinyal” dedi. “Furkan şu an bir yerlerde aynı noktaya bakıyor. Bizim zamana ihtiyacımız var ve onu oyalamamız gerekiyor.” Sonra planı anlattı.

Hileyle hilekarı kandıracaklardı. Bomba imha ekibi düzeneği sarsıntıya dayanıklı özel bir kutuya alacak, sinyali kesmeden bir araca yerleştirip otoyol rotasına çıkaracaktı. Eski bir taş ocağı gibi ıssız yerleşimden uzak bir noktaya gidilecek. Orada kontrollü şekilde patlatılacaktı. Dışarıdan bakan Furkan GPS noktasını benim arabam gidiyormuş gibi görecek. Sonra bir anda sinyal kaybolacak ve eş zamanlı olarak kilometre 50’de tek araçlı kaza haberi yayılacaktı. Ben önce bunu kaldırabilir miyim diye düşündüm. Sonra içimdeki yanma korkuyu bastırdı. “Kurban olmayacağım” dedim. Başımı kaldırıp müdüre bakarak “Tamam” diye fısıldadım. Onun oyununu onunla oynayalım.

Beni siber izleme odasına aldılar. Büyük ekranda kırmızı nokta gerçek zamanlı hareket ediyordu. Nokta karakoldan çıktı, ana yola girdi. Gişelerden otoyola yöneldi. Arabayı kullanan ekip hızımı bile taklit ediyordu. Ne çok hızlı ne çok yavaş. Ben ekrana bakarken sanki kendi ölümümün provasını izliyordum. Diğer ekipler yerel haber kanallarına ve telsiz ağlarına kilometre 50’de kaza bilgisini sızdırdı. Ambulans ve itfaiye bile taş ocağı bölgesine yönlendirildi. Her şey kusursuz görünmeliydi. Furkan’ın zihnindeki tablo en küçük ayrıntıya kadar tamamlanmalıydı.

Yaklaşık bir saat sonra kırmızı nokta hedef bölgeye ulaştı. Ekranda hız birden yükseldi. Kaza öncesi hızlanma sahnesi oynandı. Sonra nokta durdu. Hızlı hızlı yanıp söndü ve bir anda tamamen kayboldu. Taş ocağında düzenek kontrollü patlatılmıştı. Biz karakolda patlama sesini duymadık ama odadaki sessizlik kulaklarımı çınlattı. Dış dünya için “Zeynep öldü” dedi müdür Rıdvan alçak sesle.

Tam o anda sessizdeki telefonum masanın üzerinde titreşti. Ekranda gönderen adı belirdi: Furkan. Kanım kaynadı. Mesajı açtım. Cümleler basitti ama içindeki zulüm korkunçtu. “Canım nereye kadar geldin? İçim hiç rahat değil. Varınca yaz. Çok merak ediyorum.” Mesajı defalarca okudum. Gerçeği bilmesem ne ilginçti. Oysa o yaşıyor musun? Öldün mü? diye kontrol ediyordu. Sinyal kaybolur kaybolmaz yazmıştı. Demek ki saniye saniye izliyordu. Telefonu sertçe masaya bıraktım. Yüzümde artık ağlamak yoktu. Sadece buz gibi bir kararlılık vardı.

Müdüre dönüp “Yemi yuttu” dedim. “Ben öldüm sanıyor.” Müdür Rıdvan gözlerinde saygıyla başını salladı. O anladım. Ben artık eski Zeynep değildim. Kendi mezarımın kapağını içeriden itip açmıştım ve adalet için geri dönüyordum.

Gece çöktüğünde karakolda güvenli bir odada saklandım. Müdür ve Alper dosyalarla gidip geliyordu. Dijital adli ekip sessizce Furkan’ın izlerini arıyordu. Fiziksel kanıt vardı. Etkisiz hale getirilen düzenekten kalan parçalar, patlama raporları, sinyal kayıtları. Bu yüzden soruşturma hızlandı. Arama ve el koymalar için gereken her şey kısa sürede tamamlandı.

Müdür Rıdvan’ın hedefi yalnızca Furkan’ı yakalamak değildi. Asıl nedeni bulmak istiyordu. Çünkü doğru motif onu ömür boyu çürütecek kilitti. Saat gece 9 sularında müdür içeri elinde kırmızı bir dosyayla girdi. Yüzündeki ifade daha da ağırlaşmıştı. Masaya oturdu. Derin bir nefes alıp “Zeynep Hanım, birazdan öğrenecekleriniz çok ağır” dedi. Ekibin Furkan’ın iş yerindeki gizli kasayı açtığını ve dizüstü bilgisayarından silinmiş verileri kurtardığını anlattı. “Bu bir aldatma hikayesi ya da küçük bir borç meselesi değil” dedi. “Çok daha kök bir şey.” Sonra resmi belgeler çıkardı. Noter mühürleri, imzalar.

Bana babamı sordu. “Babanızdan haber var mıydı?” Başımı yavaşça salladım. Babam ben küçücükken annemden ayrılmış, yıllardır hiç görmemiştim. Ben onu ya umursamaz ya da çoktan ölmüş sanıyordum. Annemin kalbi kırılmasın diye adını bile anmazdım. Müdür bir ay önce babamın vefat ettiğini söyledi. Hem de başka bir şehirde yıllarca yaşadığı yerde. Üstelik yıllar içinde büyük bir servet kurmuştu. Ege’de geniş zeytinlikler, Karadeniz’de fındık bahçeleri, İstanbul’da dükkanlar, mevduatlar değeri yüz milyonlarca lira.

Dudaklarım aralandı, inanamadım. Ve en sarsıcı kısmı, babam yalnız kalsa da beni unutmamış, ölmeden önce açık bir vasiyet bırakmıştı. Her şey tek varisine yani bana kalıyordu. Kafam karıştı. Madem bir ay önce vasiyet vardı, neden bana kimse ulaşmadı? Neden avukat aramadı? Müdür ikinci belgeyi önüme koydu. Hukuk bürosunun ev adresime yolladığı resmi bildirim 3 hafta önce teslim alınmıştı. Teslim alan imza Furkan’ın imzasıydı. O an içimde bir ateş yükseldi. Furkan mektubu yakalamış, babamın ölümünü ve benim hakkımı benden saklamıştı. Ama neden dedim? Evliyiz. Sonuçta birlikte değil mi?

Müdür vasiyetin bir maddesini kırmızıyla işaretledi. “Miras kızım Zeynep’e aittir. Zeynep vefat ederse miras öz çocuklarına geçer. Zeynep çocuksuz vefat ederse tüm varlıklar hayatta kalan resmi eşine intikal eder.” Müdür “İşte her şeyin kıvılcımı bu” dedi. “5 yıllık evliliğimizde çocuğumuz olmamıştı. Demek ki Furkan beni çocuksuz ölürsem servet benim olur” diye hesaplamıştı. Müdür Rıdvan’ın anlattığı tablo yüreğime bıçak gibi saplandı. Ben mirası alırsam Furkan sadece zengin kadının kocası olacaktı. Parayı kontrol eden ben olacaktım. Oysa Furkan’ın gözü lüksteydi. Kontrol onda olsun istiyordu. Üstelik miras resmen üzerime geçmeden ben ölürsem hukuken hayatta kalan eş olarak doğrudan o öne çıkacaktı. Yani Furkan beni nefret ettiği için değil, bir kadın için değil, para için öldürmek istemişti. 5 yılın kahkahası, gözyaşı, emekleri onun gözünde bir hesap satırına dönüşmüştü. Şehir dışı görevim de mükemmel fırsattı. Dışarıdan bakan kaza daha az soru, daha kolay alibi demekti.

Dosyada bir isim daha vardı. Melis. Müdür, Melis’in yalnızca bir ilişki olmadığını, noterlik çevresinde çalışmış biri olarak sahte evrak hazırlamada Furkan’a yardım ettiğini söyledi. Planları birlikte yapmışlardı. Ben kaza diye ölecek, ardından sahte belgelerle miras işlemleri hızla yürütülecekti. Gözlerim yandı ama bu kez acıdan değil öfkeden. Melis’i hatırladım. Furkan’ın eski bir arkadaşım iş arıyor diye tanıştırdığı kadın. Meğer o gün yüzüme bakıp gülümserken zihninde benim ölümümün tarihini konuşuyormuş.

Dosyayı kapatıp masaya sertçe vurdum. “Müdürüm, ben sadece yakalanmasını istemiyorum. Onun dünyayı kazandığını sanmasını istiyorum. Sonra o dünyayı elinden tek almak istiyorum.” Müdür Rıdvan’ın gözlerinde ince bir tebessüm belirdi. Bu acıyan bir gülümseme değil, avını bekleyen bir avcının sakinliğiydi. “Planımız aynen devam” dedi. “Önce psikolojilerini çökerteceğiz. Suçlarının gölgesiyle boğuşsunlar. Sonra kelepçe.”

O geceden sonra karakolda kurulan ekip evimize gizli kamera ve akıllı ev sistemine sızma düzeni yerleştirdi. Ben bir ekrandan “Ben Öldüm” haberinden sonra evde neler olduğunu canlı izledim. Kapıya taziye için komşular geliyordu. Furkan gözleri kızarmış, omuzları düşmüş, yıkılmış koca rolünü kusursuz oynuyordu. Hatta mendille burnunu silip hıçkırır gibi yapıyordu. Alper arkamda fısıldadı. “Oyunculuğu müthiş.” Ben ise tek kelime etmedim. Yalnızca yüzündeki maskeyi ezberledim. Komşular gidip kapı kapanınca Furkan bir anda değişti. Sırtı doğruldu. Yüzündeki acı yok oldu. Yerine geniş ürkütücü bir gülümseme geldi.

Mutfağa gidip gizlediği pahalı yiyecekleri çıkardı. Kaliteli etler, ithal meyveler. Meğer ben evdeyken arka raflara saklamış. Ardından arka kapıdan belirli bir şifreli tıklama duyuldu. Furkan kapıyı açtı ve Melis içeri süzüldü. Melis evimin zeminine kirli ayakkabısıyla basarken dişlerimi sıktım. Kadın Furkan’a sarılıp kıkırdadı. “Başardık mı?” Furkan gururla tertemiz dedi. “Haberler çıktı. Herkes kaza sanıyor.” Sonra ikisi masaya oturup kutlama yaptı. Et pişirdi. Melis telefonundan insanlar sana sabır diliyor yorumlarını gösterdi ve güldü. Furkan duaları bankaya giden yolumuzu açacak diye dalga geçti.

Ertesi gün ölüm evraklarını hızlandırmaktan, mirası bir ay içinde milyarder gibi yaşamaktan söz ettiler. O konuşmaların her saniyesi kayıt altındaydı. Ama benim için her cümle kalbime basılan ayrı bir damgaydı. Sofrada daha da iğrençleştiler. Evdeki eşyaları konuşmaya başladılar. Melis “Salonun rengi köylü işi değiştiririz” dedi. Benim kıyafetlerimi çöpe atmayı, dolabı markalarla doldurmayı anlattı. Furkan ağzını şapırdatarak “Zeynep çok sıkıcıydı. Onunla hayat kız yurdu gibiydi. Ben daha heyecanlı birini istedim” dedi. Sonra Melis sözde merhametle sordu. “Patlama hemen öldürdü mü dersin.” Furkan omuz “Umurumda değil. Hemen ölse de, yavaş yansa da sonuç aynı. Önemli olan imza gerekmeyecek artık” dedi.

Ekranı kapattım. Daha fazla izleyemedim. Gözyaşım kalmamıştı. İçimde yalnızca boş bir oyuk ve o oyuğun içinde büyüyen bir intikam planı vardı. Üçüncü gece ölümümün ardından evde mevlit okunurken planın psikolojik kısmı devreye girdi. Evin bahçesinde taziye çadırı, plastik sandalyeler, Kur’an tilaveti. Annem Fikriye Hanım bitkin halde oturuyordu. Gözleri boşluğa bakıyordu. Furkan beyaz gömlek ve takkeyle yaslı koca gibi görünüyordu. Ama içinden “Ne zaman bitecek” diye sayıyordu.

Tam o sırada avizedeki ışıklar garip bir düzenle titremeye başladı. Sanki biri aç-kapa komutunu bilerek veriyordu. Ardından klima birden en düşük dereceye indi. Fanlar sonuna kadar açıldı. Perde pencere kapalı olmasına rağmen savruldu. İnsanlar üşüyüp fısıldaşırken Furkan akıllı ev uygulamasına girdi. Ekranına bir bildirim düştü. Erişim reddedildi. Ana yönetici Zeynep Furkan’ın yüzü kireç gibi oldu. Asıl darbe salondaki akıllı hoparlör kendi kendine çalışınca geldi. Mavi ışığı döndü. Kısa bir cızırtı duyuldu ve ardından benim sesim yankılandı. Korkunç bir hayalet sesi değil, banyoda şarkı mırıldandığım eski bir kayıt. Furkan’ın bir zamanlar gizlice kaydettiği bir an. Sesim neşeli bir tonla “Furkan, kapıyı kilitlemeyi unutma” diyordu.

Annem çığlık attı, ağlamaya başladı. “Kızım!” diye haykırdı. Furkan panikle kabloyu çekmek için hamle yaptı. Halıya takılıp düştü. Misafirlerin önünde rezil oldu. “Arıza di” diye gevelese de kimse ikna olmadı. Evde tuhaf bir hesaplaşma kokusu dolaşıyordu. İnsanlar birbirine bakıyor, ürküyordu. Gece dağılmaya yakın kapının önüne motosikletli bir kur geliyordu. Üzerinde logosuz siyah bir ceket vardı. Kaskı kapalıydı. Kalabalığın arasından yürüyüp Furkan’ın önüne eski bir karton kutu bıraktı. “Furkan Bey’e acil teslimat” dedi. Düz bir sesle hemen dönüp gitti.

Kutunun üzerinde gönderici yoktu. Sadece kalın kırmızı kalemle “Sevgili kocama” yazıyordu. Furkan’ın eli titreyerek bantları açtı. Kapak kalkınca pas ve yağ kokusu yayıldı. İçinde çatlamış yanık bir fren diski ve üzerinde koyu kırmızı bir sıvı bulaşığı olan bir İngiliz anahtarı vardı. Yanında da benim el yazıma benzeyen bir not: “Furkan, kalbindeki vidayı sıkmayı unutmuşsun. Dönüp onu sıkmaya geldim.”

Furkan kutuyu fırlattı. Metal zemine çarpıp gürültüyle dağıldı. Herkes irkildi. Furkan duvara çarparak geri çekildi. Gözleri delirmiş gibi etrafa bakıyordu. O geceden sonra Furkan ana yatak odasında yatamadı. Misafir odasına kilitlendi. Tüm ışıkları açık bıraktı. Elinde mutfak bıçağıyla köşeye büzüldü. Melis’i defalarca aradı ama Melis’in telefonu kapalıydı. Bu da müdürün planının parçasıydı. Furkan’ı izole edip paranoyaya teslim etmek.

Rüzgarın sesi ona benim fısıltım gibi geliyordu. Perdedeki gölgeler başörtülü bir kadın silueti gibi görünüyordu. Katil kendi kurduğu tuzağın içinde ürkek bir fareye dönüşüyordu. Sabahı bekliyor ama sabah gelmiyordu. Üç gün sonra aç gözlülüğü korkusunu bastırdı. “Hortlak diye bir şey yok” diye kendini ikna etti. Bu kıskanç birinin oyunu ya da iş rekabeti. Televizyonda yanmış araba görüntüsü vardı. O görüntüye tutunup “Zeynep öldü bitti” dedi. Şimdi hedef paraydı. O gün miras işlemlerinin tamamlanacağı gündü.

Furkan pahalı takım elbisesini giydi. Parfüm sıktı. Saçını geriye taradı. Aynada yaslı bir adam değil, yeni bir zengin görüyordu. Melis gelmedi. “Hastayım” diye bahane etmişti. Oysa gerçek şu ki Melis 2 saat önce yakalanmış sorgudaydı. Furkan bunu bilmiyordu. Zaferini tek başına yaşayacağını sanıyordu. Şehrin merkezindeki büyük hukuk bürosuna gitti. Cam cepheli, soğuk ve ihtişamlı bir bina. VIP toplantı salonuna alındı. Uzun masanın ucunda ciddi yüzlü bir avukat ve bir noter katibi oturuyordu. Avukat soğukkanlı bir resmi dille babamın sözde varlıklarını okudu. Zeytinlikler, fındık bahçeleri, İstanbul’da dükkanlar, mevduatlar. Furkan’ın gözleri parladı. Dudaklarını ısırıp heyecanını saklamaya çalıştı.

Sonra önüne kalın bir belge koydular. Avukat “Ölüm belgesi ve vasiyet maddesine göre çocuksuz vefat halinde tüm haklar hayatta kalan eşe geçer” dedi. “Şu bölümden imzalayın.” Furkan altın kalemi aldı. Bu kez elleri korkudan değil coşkudan titriyordu. Kalemi kağıda yaklaştırdı. Kaderini değiştirecek imzayı atmak üzereydi. Tam o anda avukat elini belgenin üzerine koyup Furkan’ı durdurdu. “Bir dakika” dedi. Furkan sinirlendi. “Nesi kaldı? Her şey tamam.” Avukat son bir doğrulama gerekiyor dedi. Özellikle ani ve şüpheli kazalarda son tanığın beyanı şart.

Furkan homurdandı. “Hangi tanık? Karım öldü. Çocuk yok. Ben tek başımayım.” Avukat cevap vermedi. Bakışını salonun büyük çift kanat kapısına çevirdi. O an odadaki saat Furkan’ın beyninde yine tık tık tık diye çaldı. Kapı kolu yavaşça indi. Kapı açıldı. İçeri bir siluet girdi. Topuk sesleri mermerde net ve ritmik yankılandı. Işığın içine adım atan kadın bendim ama Furkan’ın tanıdığı ben değildim. Şık bir blazer, düzgün bir pantolon, kendinden emin bir duruş. Yüzümde yara yoktu, solgunluk yoktu. Gözlerimde ise gördüğü hiçbir şeye benzemeyen bir soğukluk vardı.

Furkan’ın elindeki kalem yere düştü. Ağzı açık kaldığı nefesi kesildi. Geri geri gidip arşiv dolabına çarptı. “İmkânsız” diye fısıldadı. “Sen sen öldün.” Ben masaya doğru yürüdüm. Her adımım onun kurduğu hayalin duvarlarını yıkıyordu. Belgeyi elime alıp bir bakış attım. Sonra masaya geri bıraktım ve dudaklarımda buz gibi bir gülümsemeyle “Merhaba Furkan” dedim. “Rüyan gerçek oldu. Ben döndüm. Sadece küçük bir ayrıntı var. Dün ölmeyi unutmuşum.”

Furkan’ın yüzü bir anda kızardı. Panikle saldırganlaştı. “Beni kandırdın. Ölümünü sahte yaptın. Bu yasa dışı” dedi. Sesi cam duvarlarda yankılandı. Ama odadaki kimse korkmadı. Avukat ve katip sakin hatta küçümseyen bakışlarla izliyordu. Ben bir adım daha yaklaşıp alçak bir sesle “Neden bu kadar solgunsun? İnsan karısının yaşamasına sevinmez mi? Yoksa asıl hayal kırıklığın beni cesedimin üstünde zengin sanıp az önce imza atacakken oyunun bozulması mı?” Sorumu bitirdiğim anda kapı sertçe açıldı. İçeri emniyet müdürü Rıdvan, Alper ve silahlı ekip girdi.

Furkan’ın dizleri çöktü. Mermer zemine oturdu kaldı. Artık gerçeği anlıyordu. Bu bir tuzak operasyonuydu ve o tuzağın ortasına kendi ayaklarıyla girmişti. Müdür Rıdvan Furkan’ın önünde durup tok bir sesle “Sahne kapandı” dedi. Furkan hala kıvranarak kanıt istedi. “Ben bir şey yapmadım” diye sayıkladı. Oysa Alper dizüstü bilgisayarını masaya koyup bir videoyu açtı. Ekranda Furkan ve Melis’in evde et yediği, güldüğü, “Önemli olan imza gerekmeyecek artık” dediği anlar net bir sesle duyuluyordu. Furkan’ın kendi sesi onun suçunu yüzüne çarpan en acımasız hakim oldu.

Ardından kapı yeniden açıldı. İçeri turuncu cezaevi kıyafetiyle Melis getirildi. Yüzü şişmiş, ağlamaktan bitmişti. Furkan’ı görür görmez, çığlık çığlığa “Her şey onun fikriydi” diye bağırdı. Kendini kurtarmak için onu sattı. O an Furkan’ın üstüne son çivi çakıldı. Kaçacak hiçbir delik kalmadı. Ben Furkan’a yaklaştım. Gözlerindeki yalvarışı gördüm. “Zeynep” diye fısıldadı. Elimi tutmak ister gibi uzandı. Geri çekildim. O ele bir daha asla dokunmak istemedim. “Ben de artık canım diyecek bir yer yok” dedim sakin ve keskin bir sesle. “Ben arabamın lastiğinde o kutuyu gördüğüm an sen zaten öldün.”

Müdür ekibe işaret etti. İki polis Furkan’ı kaldırıp bileklerine kelepçeyi taktı. Kelepçenin klik sesi benim için özgürlüğün müziği gibiydi. Furkan az önce milyarder olma hayaliyle geldiği binadan planlı cinayet ve terör suçlamasıyla çıkarılıyordu. Aşağıda gazeteciler bekliyordu. Flaşlar patladı, kameralar döndü. O gün onun adı manşetlere katil koca olarak yazılacaktı.

Aradan 6 ay geçti. Dava hızlı ilerledi. Deliller netti. Kayıtlar, dijital izler, bombalı düzenekle ilgili raporlar. Melis’in ifadesi. Hakim akıl sağlığı bahanesini kabul etmedi. Çünkü plan çok sistematikti, çok bilinçliydi. Furkan’a ağırlaştırılmış bir hüküm verildi. Ömür boyu hapis, güvenlikli bir cezaevinde rutubetli beton duvarların arasında çürümeye başladı. Bir zamanlar klimalı odada yumuşak yatakta uyuyan adam şimdi ince bir hasırın üstünde kötü kokulu bir hücrede yaşıyordu. En büyük işkencesi açlık değildi. Kafasının içindeki bitmeyen hesaplaşmaydı. Az kalsın düşüncesi onu kemiriyor. Pişmanlığı bile parayı alamadım pişmanlığına dönüşüyordu.

Bir gün görüş günü geldi. Camın diğer tarafında ben oturuyordum. Sade ama şık giyinmiş, huzurlu ve sağlıklı görünüyordum. Furkan ise sanki yıllarca yaşlanmış gibiydi. Gözleri çökmüş, yüzü sararmıştı. Telefon ahiizesini titreyerek aldı. Benden bir umut bekler gibi baktı. Ben duygusuz bir sakinlikle konuşmaya başladım. Resmen boşandığımı, annemle birlikte yaşadığımı söyledim. Sonra yüzümü cama biraz yaklaştırıp “Sana mirasla ilgili bir sır söyleyeceğim” dedim. Furkan’ın gözleri aniden parladı. Aç gözlülük hala ölmemişti.

Ben ise soğuk bir masal anlatır gibi devam ettim. Babamın şirketi yıllar önce batmış. Belgelerde görülen mallar var ama vergi ve banka borcu daha büyük. Eğer o gün mirasa sen konmuş olsaydın yüz milyonlarca lira değil yaklaşık 1 milyar Türk lirası borcun altına girecektin. Ömrüm boyunca ödeyemeyeceğin bir borç. Yani aslında beni öldürmek için ruhunu sattığın şey koca bir boşluktu. Furkan’ın yüzü kaskatı kesildi. Sonra bir çığlık koptu. Camı yumruklamaya başladı. “Yalan” diye bağırdı. Sesi koridorda yankılandı.

Gardiyanlar onu çekip götürürken o hala haykırıyor, aklının son parçası da parçalanıyordu. Ben ahize’yi bırakıp ayağa kalktım. Arkamı dönüp çıktım. Adımlarım hafifti. Çünkü o borç hikayesi gerçekte bir yalandı. Son bir darbe, son bir psikolojik kilitti. Gerçekte miras vardı. Hem de fazlasıyla. Annemle bana yetecek, gelecek nesillere yetecek kadar. Furkan’ın bunu bilmeye ihtiyacı yoktu. O hapiste hapishane yaşayacaktı.

Cezaevinin kapısından çıktığımda yeni Seda Hanım’ın yanına yürüdüm. Yolcu koltuğunda annem Fikriye Hanım gülümseyerek bekliyordu. “Bitti mi kızım?” dedi. Ben başımı sallayıp “Bitti anne” dedim. O defter kapandı. Arabayı çalıştırıp şehrin dışına doğru sürdüm. Yeşil tepelerin temiz havanın olduğu bir yere babamdan kalan işin başına geçecektim. Şiddet görmüş kadınlar için bir destek vakfı açacaktım.

Camı araladım. Rüzgar yüzüme vurdu. İçime özgürlüğün kokusu doldu. İçimden sessizce fısıldadım: “Hayatımın freni artık sağlam, ayarı yerinde ve artık kimse beni yoldan çıkaramayacak.”

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles

Chưa phân loại 2 hours ago

यह कहानी है कि कब्रिस्तान में गुलाम होने के बाद, मजबूरन गुलाम बनाया गया, एक मृत शरीर वापस जीवित हो गया।

हाजीपुर, मेरठ (उत्तर प्रदेश) की रूह कंपा देने वाली दास्तान: पारिवारिक बिखराव से दरिंदगी और…