Gizemli adam “Benimle gel, sana bir şey göstereceğim” dedi, depoyu açınca şok oldum: kocammış!
Gizemli adam “Benimle gel, sana bir şey göstereceğim” dedi, depoyu açınca şok oldum: kocammış!
Buzdan Kafes ve Sessiz Çığlık
1. Sisler Arasındaki Cennetin Soğuk Çehresi
Simsiyah, pürüzsüz gövdeli lüks sedan, asfaltı örten yoğun sis tabakasını yararak dik dağ yolunda ağır ağır tırmanıyordu. İki yanda sıralanan heybetli çam ağaçları, sisin içinde donuk birer nöbetçi gibi yükseliyor; dış dünyayla aralarındaki bütün bağları acımasızca koparıyordu.
Direksiyonda oturan Murat, yüzünden hiç eksik etmediği o güven veren, büyüleyici tebessümüyle yolu izliyordu. Keskin çene hatları, kusursuz taranmış saçları ve pahalı kaşmir kazağıyla dışarıdan bakan herkes için ideal bir hayat arkadaşı, kusursuz bir koca portresiydi. Sağ eliyle direksiyonu tutarken, sol eliyle yan koltukta oturan genç karısı Zehra’nın parmaklarını sımsıkı kavramıştı.
“Az kaldı sevgilim,” dedi Murat. Sesi bir kadife kadar yumuşak, bir ninni kadar huzur vericiydi. “Sadece sen ve ben olacağız. Şehrin gürültüsünden, insanların sahteliğinden uzakta… İkinci balayımız için bu tepeyi seçtiğime pişman olmayacaksın.”
Zehra, başörtüsünü hafifçe düzelterek kocasının yüzüne baktı. Henüz bir ay önce nikâh masasına oturmuşlardı. Zehra için Murat; yetimhanede büyümüş, hayatın zorluklarını tek başına omuzlamış genç bir kadına kaderin sunduğu en büyük hediyeydi. Zengin, görgülü, kibar ve her şeyden önemlisi Zehra’ya bir kraliçeymiş gibi hissettiren bir adamdı. Yine de araba tepenin zirvesindeki devasa arazinin önüne geldiğinde, Zehra’nın göğsünün tam ortasına izah edemediği bir ağırlık çöktü.
Araba durdu. Önlerinde yükselen sivri, paslanmaz çelikten yapılmış yüksek parmaklıklı kapı, uzaktan kumandanın sinyaliyle ağır ağır yana kaydı. Zehra parmaklıklara bakarken garip bir ürperti hissetti. Bu çitler, yabani hayvanları ya da davetsiz misafirleri dışarıda tutmaktan ziyade, içeride olanın dışarıya asla sızmaması için tasarlanmış bir kaleyi andırıyordu.
Kapının ardında, uçurumun tam kenarına oturtulmuş modern mimarili devasa bir villa yükseliyordu. Brüt betonun gri soğukluğu, devasa cam panellerin yansıtıcı yüzeyiyle birleşmişti. Ev muhteşem görünüyordu ama aynı zamanda yaşayan bir organizmadan ziyade, tepenin başına kondurulmuş bir anıt mezar kadar donuktu.
Kapı kapandığı an Zehra kucağındaki telefonuna baktı. Ekranın sağ üst köşesindeki hücresel veri çubukları tek tek silindi ve sonunda yerini “Servis Yok” uyarısına bıraktı.
“Murat, telefon çekmiyor burada,” dedi Zehra, hafif bir tedirginlikle.
Murat arabayı villanın önüne park edip motoru kapattı. Zehra’ya dönerek sevgiyle gülümsedi, uzanıp yanağını okşadı: “Biliyorum bir tanem. Bu tepeyi özellikle seçtim. Burada baz istasyonu sinyalleri kırılıyor. Bizi iş dünyasından, arayıp soranlardan tamamen yalıtacak bir sığınak burası. Sadece birbirimizin sesini duyacağız. Kötü mü?”
Zehra başını önüne eğdi, gülümsedi. “Haklısın,” dedi usulca. Bir eş olarak kocasının niyetinden şüphe etmekten utandı.
İlk dört gün, gerçekten de masal gibi geçti. Murat sabahları erkenden kalkıyor, mutfaktan buram buram taze çekilmiş kahve ve kızarmış ekmek kokuları yükseliyordu. Geniş terasta vadiyi kaplayan sis denizini izleyerek kahvaltı yapıyorlar, evin zengin kütüphanesinde saatlerce kitap okuyorlardı. Murat’ın ilgisi bir an olsun azalmıyordu. Fakat Zehra’nın içinde adını koyamadığı o tekinsiz boşluk hiç silinmedi.
Evde onlardan başka tek bir insan vardı: Güvenlik kulübesinde kalan yaşlı bekçi Mehmet amca. Mehmet amca, saçları ağarmış, yüzündeki kırışıklıklarda derin bir keder taşıyan, omuzları çökmüş bir adamdı. Konuşmaz, gözlerini asla doğrudan Zehra’ya dikmezdi. Zehra ona ne zaman bir tabak yemek götürse ya da selam verse, yaşlı adam suçlu bir çocuk gibi başını eğer, aceleyle kulübesine çekilirdi.
Ve bir de Murat’ın katı kuralları vardı.
Villanın arkasında, çam ağaçlarının arasına gizlenmiş, duvarları sarmaşıklarla kaplı eski bir depo binası bulunuyordu. Murat, daha ilk gün Zehra’yı o binadan uzak durması konusunda sertçe uyarmıştı:
“Arka depoya asla yaklaşmayacaksın Zehra. Orası tehlikeli. Çatısı çürük, zemininde çatlaklar var ve havuzun asitli temizlik kimyasalları orada duruyor. Sana bir zarar gelirse kendimi asla affetmem.”
Bununla da kalmıyordu; hava karardıktan sonra bahçe aydınlatmalarını açmak, perdeleri sonuna kadar aralamak kesinlikle yasaktı. Murat bunun sebebini “ormandaki yırtıcı hayvanları ve rahatsız edici dev böcekleri pencerelere çekmemek” olarak açıklamıştı. Zehra itaat etti. Sevgi, güvenmeyi gerektirirdi; güven ise sorgulamadan inanmayı.
Fakat beşinci günün akşamüstü, havadaki nemle birlikte her şeyin rengi değişmeye başladı.
2. Kan Kokusu ve Vahşi Sırıtış
Öğleden sonra gökyüzü kurşun rengi bulutlarla kaplandı. Tepede esen rüzgâr, devasa cam panelleri titreterek iniltili bir ses çıkarıyordu. Murat salonda şöminenin karşısında otururken aniden ayağa kalktı.
“Bu gece ava çıkacağım Zehra,” dedi. Sesinde olağan dışı, kuru bir heyecan vardı. “Ormanın derinliklerinde yaban domuzu izleri gördüm. Yeni aldığım yivli av tüfeğini denemek istiyorum.”
Zehra’nın yüreği daraldı. “Hava çok kötü Murat, sis iyice çöktü. Zifiri karanlıkta ormana girmen tehlikeli değil mi? Gitmesen olmaz mı?”
Murat’ın yüz hatları bir anda sertleşti. O ana kadar Zehra’ya karşı bir kez olsun sesini yükseltmemiş olan adamın gözlerinde ilk kez donuk, acımasız bir pırıltı belirdi.
“Ben ne yaptığımı bilirim Zehra. Sakın bir daha beni sorgulama,” dedi. Sesindeki ton o kadar buz gibiydi ki Zehra boğazına kadar yükselen itirazı geri yutmak zorunda kaldı.
Akşam saat onda Murat yatak odasından çıktı. Üzerinde kalın kamuflaj desenli avcı montu, bacaklarında su geçirmez pantolonu ve ağır deri çizmeleri vardı. Sırtına geniş bir teçhizat çantası asmıştı. Elinde ise siyah çeliği donukça parlayan uzun namlulu bir tüfek tutuyordu.
Yüzü bambaşka bir adama aitti artık. Gözleri alışılmadık bir ateşle parlıyor, dudaklarının kenarında kontrolsüz, vahşi bir kıvrılma titriyordu. Tehlikeli bir ormana değil de adeta hayatının en büyük ziyafetine gidiyor gibiydi.
Zehra verandanın kapı eşiğinde durdu. Soğuk hava bacaklarına çarparken kollarını göğsünde kavuşturdu. Murat’a doğru bir adım attı, eşini uğurlamak için uzandı ve başını kocasının göğsüne yasladı.
O anda Zehra’nın bütün bedeni kaskatı kesildi.
Murat’ın montundan yayılan koku; ne çam reçinesiydi, ne ıslak toprak, ne de her zaman sürdüğü odunsu Fransız parfümü.
Bu koku; geniz yakan, paslı demiri andıran, keskin ve koyu bir taze kan kokusuydu.
Zehra dehşetle geri çekildi. Gözleri Murat’ın montunu taradı ama karanlık kumaşın üzerinde hiçbir leke seçilmiyordu. Yine de o koku öyle yoğundu ki sanki kumaş biraz önce bir kan gölüne batırılıp çıkarılmış gibiydi.
Zehra başını kaldırıp Murat’ın gözlerinin içine baktı. Gözlerindeki dehşeti saklayamamıştı. “Murat… Bu koku ne?”
Murat geri çekilmedi. Aksine, bir adım öne çıkarak Zehra’nın kulağına doğru eğildi. Sıcak, rutubetli nefesi Zehra’nın boynuna çarptı. Hiçbir açıklama yapmadı. Yalnızca fısıldadı:
“Beni bekleme. Bu gece deliksiz, derin bir uyku çek hayatım. Rahat rahat uyu…”
Dudaklarındaki o çarpık sırıtışla doğruldu. Arkasını döndü ve sisin karanlık karnına doğru yürüyerek saniyeler içinde gözden kayboldu. Çamurlu çakıllara basan çizmelerinin sesi rüzgârın homurtusuna karışıp silindi.
Zehra titreyen elleriyle kapıyı kapattı, üç kez kilitledi. Kalbi göğüs kafesini delip çıkacakmış gibi atıyordu. Kendini sakinleştirmeye çalıştı; salondaki büyük halının üzerine seccadesini serdi. Diz çöktü, ellerini semaya kaldırdı ve Kur’an-ı Kerim’den ayetler fısıldamaya başladı. Ancak ne kadar dua etse de zihninde yankılanan o fısıltıyı ve ciğerlerine yapışan kan kokusunu uzaklaştıramıyordu. Duvardaki saatin tiktakları, yaklaşan bir felaketin geri sayımı gibi salonun boşluğunda yankılanıyordu.
Saat tam 23.00’ü vurduğunda, evin sessizliği camları zangırdatan bir şiddetle yarıldı.
GÜM! GÜM! GÜM!
Ön kapıya art arda, panikle ve vahşice vuruluyordu. Zehra yerinden sıçradı, nefesi boğazında düğümlendi. İlk aklıma gelen Murat’ın ormanda yaralandığı oldu. Koşarak antreye gitti, titreyen ellerle kapı dürbününe gözünü dayadı. Dışarısı buğuluydu ama kapı kolunu zorlayan bir el ve çaresiz bir ses duyuldu:
“Açın! Ne olur açın! Hanımefendi yalvarırım açın!”
Bu ses Murat’ın değildi. Yaşlı, titrek ve dehşet dolu bir sesti. Bekçi Mehmet amcanın sesiydi.
Zehra kilidi çevirdi, kapıyı araladı. İçeri buz gibi bir dağ havası hücum etti. Eşikte duran Mehmet amcanın yüzü ceset gibi bembeyazdı. Gözleri yuvalarından fırlamış, dudakları mordan beyaza dönmüştü. Zehra daha tek kelime edemeden, yaşlı adam uzanıp genç kadının bileğini kavradı. Parmakları mengene gibi sıkıyordu.
“Hanımefendi… Gitmek zorundasınız,” diye fısıldadı Mehmet amca, nefes nefese. “Eşiniz avdan dönmeden buradan kaçmak zorundasınız! Lütfen benimle gelin. Arka depoya… Size gerçeği göstermek zorundayım. Yoksa bu gece sabaha çıkamayacaksınız!”
3. Ölüm Müzesi ve Beşinci Askı
Zehra geri çekilmek istedi. “Mehmet amca, ne saçmalıyorsun? Murat ormanda, avda…”
“O domuz avlamıyor hanımefendi!” diye inledi yaşlı adam, gözlerinden süzülen yaşlar kırışık yanaklarını ıslatırken. “O insan avlıyor! Kendi eşlerini avlıyor! Yalvarırım bana inanın, zamanımız yok!”
Mehmet amca onu kolundan çekerek verandadan aşağı sürükledi. Zehra ayağındaki ince ev terlikleriyle ıslak çimlerin, yapışkan çamurların üzerinden geçerken nereye sürüklendiğini kavrayamıyordu. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Rüzgâr başörtüsünü savuruyor, dallar yüzünü kamçılıyordu. Villanın karanlık gölgesinden geçip doğrudan o yasak bölgeye, sarmaşıklarla kaplı eski depoya ulaştılar.
Mehmet amca cebinden çıkardığı paslı bir anahtarı titreyen parmaklarıyla asma kilide soktu. Kilit çatırtıyla açıldı. Ağır ahşap kapıyı var gücüyle itti.
İçeriden öyle bir koku dışarı taştı ki Zehra midesinin kasılmasıyla iki büklüm oldu. Bu, Murat’ın montundaki kokunun yüz kat daha yoğunu; çürüyen et, bayat kan ve kimyasal koruyucu formaldehit kokusunun zehirli bir karışımıydı.
Mehmet amca elindeki sarı ışıklı feneri yaktı ve deponun duvarlarına doğru tuttu.
Zehra’nın gördüğü şey karşısında dizlerinin bağı çözüldü; yere yığılmamak için kapının çürük pervazına tutundu. Çığlık atmak istedi ama sesi göğsünde dondu.
Burası bir depo değildi. Burası bir mezbahayla sanat galerisinin birleştiği sapkın bir ölüm tapınağıydı.
Duvarlar koyu siyaha boyanmıştı. Tavandan sarkan loş halojen spotlar, duvara asılmış dört büyük çerçevenin ve altlarındaki cam vitrinlerin üzerine odaklanmıştı.
Zehra titreyen bacaklarıyla ilk vitrine doğru bir adım attı.
Çerçevenin içinde gülen, esmer, zarif bir kadının düğün fotoğrafı vardı. Yanında ise aynı büyüleyici tebessümüyle damat Murat duruyordu. Fotoğrafın altındaki cam fanusun içinde ise bir gelinlik sergileniyordu. Ancak bu gelinlik beyaz değildi; göğüs kısmı kurumuş, siyaha dönmüş kan lekeleriyle kaplıydı. Kumaşın tam kalbe denk gelen yerinde geniş bir mermi deliği vardı. Fanusun köşesinde ise gümüş bir alyans ve küçük bir pirinç levha yer alıyordu:
Selin – 2019. İlk Av.
Zehra’nın bakışları dehşetle ikinci vitrine kaydı.
Fotoğraftaki sarışın kadının adı Seda’ydı. Vitrindeki gelinliğin etekleri vahşice yırtılmış, derin bıçak darbeleriyle kumaş lime lime edilmişti.
Seda – 2021. İkinci Av.
Üçüncü vitrinde Merve’nin boynunda kalın bir ip izi taşıyan gelinliği vardı. Dördüncü vitrinde ise Elif’in sırtı tamamen kana bulanmış duvağı…
Ve sonra Zehra’nın gözleri en uçtaki, spot ışığıyla aydınlatılan son vitrine çarptı.
Bu vitrin henüz boştu. İçinde sadece cilalı ahşaptan yapılmış, boş bir elbise askısı sallanıyordu. Askının hemen altında, pırıl pırıl parlayan yeni bir pirinç plaka çakılmıştı. Üzerindeki yazı Zehra’nın ruhuna bir hançer gibi saplandı:
Zehra – Koleksiyonun Kusursuz Parçası. 2024.
“Her seferinde aynı şeyi yapıyor,” diye hıçkırdı Mehmet amca arkasından. “Genç, kimsesiz, arkasında onu arayacak kimsesi olmayan kadınları seçiyor. Evleniyor, buraya getiriyor. Dört gün boyunca onları lükse boğup rüyalar aleminde yaşatıyor. Beşinci gece av başlıyor… Onları ormana salıyor, arkalarından köpeğiyle iz sürüp tüfekle vuruyor. Sonra… gelinliklerini buraya asıyor.”
Zehra köşedeki maun masanın üzerinde duran deri kaplı kalın defteri fark etti. Titreyen parmaklarıyla defteri açtı. Murat’ın o zarif, köşeli el yazısıyla tutulmuş av günlükleriydi bunlar. O geceye ait sayfada tüyler ürpertici bir plan çizilmişti:
“Zehra ormana kaçırılacak. Sis yoğun, kaçış mesafesi 800 metre. Aytepe kayalıklarında sağ bacağından vurulacak. Acı çığlıkları vadide yankılanırken nihai atış kalbe yapılacak.”
Tam o sırada, vadinin aşağısından tepeye doğru yaklaşan bir arabanın boğuk motor sesi ve ardından geceyi yırtan tiz bir korna sesi duyuldu.
Mehmet amca dehşetle feneri kapattı: “Döndü! Erken döndü! Her zaman şafakta gelirdi, bir şeyleri hissetti!”
4. Başlayan Sürek Avı
“Kaçamayız!” dedi Mehmet amca fısıltıyla. Zehra’yı depodan dışarı çekip kapıyı kilitledi. “Arabanın farları ana yolu aydınlatıyor. Villaya dönemezsin, telefonun orada kaldı biliyorum ama içeri girersen tuzağa düşersin!”
Yaşlı adam Zehra’yı deponun yanındaki sık böğürtlen çalılıklarının arasına çekti. Saniyeler sonra Murat’ın simsiyah SUV’si bahçeye daldı, çakılları savurarak durdu. Farlar söndü ama villanın dış aydınlatma sensörleri devreye girdi.
Sürücü kapısı açıldı. Murat arabadan indi. Sırtındaki tüfek artık omuzunda değildi; iki eliyle kabzayı kavramış, parmağı tetik korkuluğuna yaslanmıştı.
Daha da korkuncu, yanında bir gölge gibi duran devasa bir canlı vardı. Bu, kömür karası tüyleri olan, kaslı, gözleri vahşetle parlayan bir av köpeğiydi; safkan bir Dogo Argentino kırması. Köpeğin tasması Murat’ın sol bileğine dolanmıştı. Hayvan burnunu toprağa dayamış, hırsla yeri kokluyor, boğuk hırıltılar çıkarıyordu.
Murat bahçenin ortasında durdu. Başını gökyüzüne kaldırdı ve bütün ormanı çınlatan o korkunç, histerik kahkahasını attı.
“Zehra!” diye haykırdı. Sesi buz gibi, alaycı ve deliceydi. “Yatakta olmadığını kameralardan gördüm sevgilim! Saklambaç oynamak istiyorsun demek! Bu gece erken başlamamıza sevindim, av daha heyecanlı olacak!”
Köpek aniden başını Zehra ve Mehmet amcanın saklandığı çalılıklara doğru çevirdi. Kulaklarını dikti, çılgınca havlayarak tasmayı ileri doğru asıldı.
“Bizi buldu,” dedi Mehmet amca. Yaşlı adamın gözlerinde ölümün soğuk tevekkülü vardı ama aynı zamanda bir babanın fedakârlığı parıldıyordu. Cebinden plastik bir kart ve yırtık bir kâğıt çıkardı, Zehra’nın avucuna sıkıştırdı.
“Bu kart villanın tüm arka kapılarını, servis girişlerini açar. Bu kâğıt ise vadiden köye inen eski kaçakçı patikasının krokisi. Dinle beni Zehra… Ben çok sustum. O dört masum kızın çığlıklarını dinledim ve korkumdan sustum. Bu günah beni her gece cehennemde yakıyor. Bu gece benim hesap verme gecem.”
“Mehmet amca, hayır!” diye fısıldadı Zehra, gözyaşları içinde.
“Koş kızım! Allah aşkına arkana bakmadan kaç!”
Mehmet amca hiçbir tereddüt göstermeden çalılıkların arasından fırladı. Yaşlı bedenine beklenmedik bir güç gelmiş gibi, Murat’ın tam tersi istikametine, aydınlatılmış avluya doğru var gücüyle koşmaya başladı.
“Buradayım katil herif! Buradayım!” diye bağırdı.
Murat’ın yüzünde vahşi bir şaşkınlık belirdi. Köpeğin tasmasını serbest bıraktı: “Tut oğlum!”
Kara canavar bir ok gibi yaşlı adamın peşinden fırladı. Zehra çalılıkların arasında diz çökmüş, ağzını elleriyle kapatmışken, gecenin karanlığı bir silah sesiyle parçalandı.
YANK!
Gök gürültüsünü andıran tüfek sesi tepede yankılandı. Mehmet amcanın acı dolu kısa bir iniltisi duyuldu, ardından karanlığa ağır bir sessizlik çöktü. Yaşlı adam, Zehra’nın hayatı için kendi canını feda etmişti.
Zehra dişlerini dudaklarına öyle sert geçirdi ki ağzına demir tadında sıcak bir kan doldu. Mehmet amcanın fedakârlığı boşa gidemezdi. Ağaçların arasına daldı, çıplak ayaklarına batan çalıları, dalları hissetmeden koşmaya başladı.
Fakat yüz metre ilerledikten sonra durdu. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu.
Zihni bir anda buz gibi bir berraklığa kavuştu.
“Ormana kaçarsam ölürüm,” diye düşündü. Bu orman Murat’ın oyun alanıydı. Her patikasını, her çukurunu biliyordu. Üstelik peşinde o canavar köpek vardı. Yalınayak, zifiri karanlıkta bir kurdun ininde ne kadar kaçabilirdi ki? Eninde sonunda yorulacak, o tüfeğin hedefi olacaktı.
Kaçmayacaktı. Av, avcının hiç beklemediği yere; yuvasına dönecekti.
5. Sistemin Beyni
Zehra ormanın kenarından kavis çizerek villanın arka bahçesine doğru süründü. Ağaç gövdelerini siper alarak çelik servis kapısına ulaştı. Mehmet amcanın verdiği kartı titreyen eliyle dijital panele sürttü.
Bip. Küçük yeşil LED yandı, kilit açıldı.
Zehra sessizce mutfağa süzüldü ve kapıyı arkasından kilitledi. Ayaklarındaki terlikleri zaten ormanda kaybetmişti; çıplak tabanları mermerin soğuk yüzeyine bastı. İlk iş olarak tezgâhtaki ahşap bloktan en büyük, en ağır şef bıçağını çekti.
Tam merdivenlere yönelmişti ki villanın duvarlarının içinden boğuk bir mekanik ses yükseldi.
Klaak-gırrrr…
Tavan aralarından ve pencere üstlerinden inen ağır çelik saclar, evin bütün çıkışlarını mühürledi. Pencereler, balkon kapıları, giriş kapısı… Villa, tek bir komutla dış dünyadan tamamen izole edilmiş bir sığınağa, çelik bir tabuta dönüştü. Murat uzaktan kumandayla evi kilitlemişti. İçerideki dijital paneller söndü; artık dışarı çıkış imkânsızdı.
Zehra üst kata, ana yatak odasına yöneldi. Telefonunu ve araba anahtarını bulmalıydı. Merdivenleri bir gölge gibi çıktı. Yatak odasına girdiğinde komodinin üzerindeki telefonunu gördü; eline aldı ama telefonun arkasındaki kapağın açık olduğunu ve bataryanın söküldüğünü fark etti. Araba anahtarları da yerinde yoktu.
Aşağıdan, kırılan bir camın sesi ve ardından ağır çizmelerin salondaki parkelere basan tok adımları duyuldu. Murat içeri girmişti. Köpeğin tırnak sesleri alt katta yankılanıyordu.
Zehra hızla giyinme odasına geçti. Tavana kadar uzanan kalın kışlık kabanların arasına gizlendi, dizlerini karnına çekip nefesini tuttu.
Murat ağır adımlarla yatak odasına girdi. Odanın ortasında durdu. Islak çizmelerinden damlayan suların sesi duyuluyordu.
“Zehra…” dedi Murat. Sesi odanın duvarlarında yankılandı. “Ormandan eve dönmen… İtiraf etmeliyim ki beni büyüledi. Diğerleri sadece kaçtı; korkak tavşanlar gibi ormanın derinliklerine koştular. Ama sen… Sen benim çatımın altına geri döndün.”
Duvardaki güvenlik monitörünü açtı; sistemin bip sesleri duyuldu. Murat ekranlara bakarak bıyık altından güldü.
“Sana beş dakika veriyorum karıcığım. Saklandığın yerde son dualarını et. Sonra bu kattaki bütün kapıları, bütün dolapları tek tek açacağım.”
Murat tüfeğini yatağın üzerine bıraktı ve ellerini yıkamak için ebeveyn banyosuna girdi. Suyun gürül gürül akma sesi odayı doldurdu.
Zehra bunun son şansı olduğunu biliyordu. Dolaptan kayarak çıktı. Odanın köşesindeki ahşap lambri kaplamaya yöneldi. Evin planını incelerken fark ettiği, banyo ile çalışma odasını birbirine bağlayan gizli servis geçidinin kapağını buldu. Ahşap mandalı kaldırdı, karanlık boşluğa süzüldü ve paneli kapattı.
Geçit onu doğrudan Murat’ın özel çalışma odasına çıkardı.
Oda zifiri karanlıktı. Zehra cebini yokladı; akşam şömineyi yakmak için kullandığı küçük gazlı çakmak hâlâ oradaydı. Çakmağı yaktı. Titrek sarı alev, masanın üzerindeki nesneleri aydınlattı.
Gözleri masanın üzerinde duran kalın klasörlere takıldı. Çakmağın ışığında kapakları okudu:
Hayat Sigortası Poliçeleri.
Dört klasörün üzerinde büyük kırmızı mühürler vardı: TAZMİNAT ÖDENDİ.
Selin, Seda, Merve, Elif… Her birinin kaza sonucu ölümünün ardından Murat’ın off-shore hesaplarına aktarılan milyonlarca dolarlık tazminat dekontları, sahte otopsi raporları ve kapatılan banka borçları dosyaların içinden döküldü. Murat sadece bir psikopat değil, kadınların canı üzerinden zenginleşen bir dolandırıcıydı. Şirketleri batmış, borç batağındaydı ve bu villanın lüksü tamamen bu cinayetlerin parasıyla dönüyordu.
Ve masanın tam ortasında, bugün tarihli, mürekkebi henüz yeni kurumuş beşinci dosya duruyordu:
Sigortalı: Zehra Demir. Lehtar: Murat Demir. Teminat: 50.000.000 TL.
Zehra’nın elleri buz kesti. Evlilikleri, tatlı sözler, o ikinci balayı masalı… Hepsi bu kâğıt parçasının yürürlüğe girmesi için kurgulanmış bir tiyatroydu.
Aniden odanın tavanındaki havalandırma menfezinden mekanik bir parazit sesi geldi. Ardından Murat’ın sesi, dahili anons sisteminden bütün odaya yayıldı:
“Çalışma odamdasın, değil mi Zehra? Dosyaları gördün… Rakamlar çok etkileyici, değil mi? Hayattayken bana sadece sıradan bir kadın olabilirdin ama ölünce… Ölünce beni borçlarımdan kurtaracak bir servete dönüşüyorsun.”
Murat histerik bir kahkaha attı:
“Ama oyunun kurallarını bozdun. Bu yüzden seni kovalamayacağım. Odanın havalandırmasına bağlı olan anestezi gazını devreye soktum. On dakika içinde uykuya dalacaksın. Ve gözlerini açtığında… Arka depodaki sergi masamda olacaksın.”
Tavandaki ızgaradan tıslama sesiyle birlikte tatlımsı, bayıltıcı bir koku yayılmaya başladı.
Zehra panikle başörtüsünü çıkardı, ucunu yırtıp iki kat yaptı ve ağzını, burnunu sıkıca kapattı. Kapı kilitliydi, camlar çelik zırhla kapalıydı. Çıkış yoktu.
O an, çocukluğu bir elektrik teknisyeni olan babasının atölyesinde geçen Zehra’nın kulaklarında babasının sesi çınladı:
“Unutma kızım, en karmaşık sistemlerin bile tek bir beyni vardır. Beyni kesersen, canavar ölür.”
Murat’ın bir gün kibirle anlattığı sözleri hatırladı: “Evin tüm akıllı sistemlerinin, jeneratörün ve kilit mekanizmalarının ana güç dağıtım beyni mutfaktaki gizli panodadır.”
Zehra çalışma masasının üzerine tırmandı. Masadaki çelik cetveli aldı, tavandaki havalandırma menfezinin vidalarına soktu. Gaz başını döndürüyor, ciğerlerini yakıyordu. Bütün gücüyle vidaları gevşetti, ızgarayı çıkardı ve dar, metal havalandırma kanalının içine tırmandı.
Kanal dardı, sac levhalar dizlerini ve dirseklerini parçalıyordu. Zehra karanlıkta, bir mezarın içinde sürünür gibi ilerledi. Sonunda mutfağın tavanına denk gelen menfeze ulaştı. Aşağıya baktı; mutfak boştu ama köpeğin alt kattaki koklama sesleri duyulabiliyordu. Izgarayı tekmeleyerek açtı ve mermer mutfak adasının üzerine atladı.
Yere indiğinde hemen doğruldu. Duvardaki sahte tablonun arkasındaki metal panoyu açtı. İçerisi yüzlerce renkli kabloyla doluydu. Ortada, diğerlerinden çok daha kalın, sarı-siyah çizgili ana besleme hattı duruyordu.
Zehra tezgâhtan kaptığı ağır şef bıçağını iki eliyle kavradı. Bıçağın çelik ucunu ana kablonun ortasına dayadı ve bütün vücut ağırlığıyla aşağı bastırdı.
ÇAAAT!
Kör edici bir kıvılcım patlaması mutfağı aydınlattı. Bütün evin ışıkları bir anda söndü; mekanik kilitler boşa çıktı, akıllı sistemin uğultusu yerini mezar gibi bir sessizliğe bıraktı. Canavarın beyni ölmüştü.
Yukarıdan Murat’ın öfke dolu kükremesi geldi:
“ZEHRA! SENİ KENDİ ELLERİMLE PARÇALAYACAĞIM!”
Ağır çizmelerin merdivenlerden iniş sesi başladı.
6. Soğuk Odanın Adaleti
Zehra karanlık mutfakta nefes bile almadan bekledi. Bıçakla kocasını öldüremeyeceğini biliyordu; Murat iri yarı, eğitimli ve acımasızdı. Fiziksel bir kavgada hiçbir şansı yoktu. Başka bir silaha ihtiyacı vardı.
Gözü, tezgâhın köşesindeki elektrik kesilse bile dâhili bataryasıyla çalışan endüstriyel su sebiline takıldı. Cihazın kırmızı ışığı hâlâ yanıyordu; içindeki kaynar su haznesi ağzına kadar doluydu.
Zehra tezgâhtaki geniş tabanlı çelik tencereyi kaptı. Sebilin kırmızı mandalına bastı; fokurdayan, beyaz buharlar saçan kaynar su tencereyi saniyeler içinde doldurdu. Tencerenin kulplarını kurulama bezleriyle sıkıca kavradı ve mutfak kapısının arkasındaki kör noktaya sindi.
Kapı tekmeyle açıldı.
Murat içeri daldı. Elindeki fenerin ışığını mutfağa tutuyordu; diğer elinde ise artık tüfek değil, parıldayan devasa bir av bıçağı vardı. Gözleri delilikle dönmüştü.
“Neredesin seni küçük sürtük?!”
Murat bir adım öne attı. Sırtı Zehra’ya döndüğü an, Zehra karanlığın içinden bir gölge gibi doğruldu.
“Buradayım Murat.”
Murat şimşek hızıyla arkasını dönmeye çalıştı ama çok geçti.
Zehra, tenceredeki kaynar suyu var gücüyle Murat’ın yüzüne, boynuna ve göğsüne savurdu.
Gecenin karanlığı, bir insanın çıkarabileceği en korkunç, en hayvani acı çığlığıyla yarıldı.
“GÖZLERİİİİM! YANIYORUM!”
Kaynar su Murat’ın yüzündeki deriyi anında haşlamış, göz kapaklarını yakmıştı. Bıçağı elinden düşürdü, elleriyle yüzünü tutarak geriye doğru sendeledi. Tezgâha çarptı, üzerindeki porselen tabaklar büyük bir gürültüyle yere inip tuzla buz oldu. Murat dengesini kaybedip cam kırıklarının üzerine devrildi; kırıklar etine saplanırken kör gibi debeleniyordu.
Zehra tek bir saniye bile duraksamadı. Yerdeki bıçağı ayağıyla uzağa fırlattı ve mutfağın köşesindeki bodrum kapısını açıp taş merdivenlerden aşağı koştu.
Bodrum katı, villanın altındaki devasa betonarme mahzendi. Burası Murat’ın av etlerini sakladığı, bağımsız jeneratörle beslenen endüstriyel bir soğuk hava deposuna ev sahipliği yapıyordu. Duvarlar ham betondan, tavan alçaktı.
Odanın ortasında, zemine gömülü hidrolik bir kapak vardı: Av atıklarının ve büyük buz kütlelerinin atıldığı üç metre derinliğindeki beton çukur. Çukurun hemen yanında, duvara monte edilmiş ağır bir manivela kolu duruyordu; üzerinde ATIK BOŞALTMA yazıyordu.
Zehra manivelanın üzerindeki asma kilidi gördü. Köşedeki ağır demir levyeyi kaptı, bütün hırsıyla kilide vurdu. Bir, iki, üç… Kilit kırılıp yere düştü. Zehra kolu tuttu ama indirmedi. Bekledi.
Merdivenlerden sürüklenen ayak sesleri ve boğuk hırıldamalar geliyordu.
Murat merdivenlerin başında belirdi. Yüzü korkunç bir hâldeydi; derisi kabarmış, yer yer soyulmuştu. Bir gözü tamamen kapanmıştı, diğer kan çanağı gözüyle yarı kör bir şekilde etrafı seçmeye çalışıyordu. Tişörtü göğsüne yapışmıştı. Elinde av tüfeği yoktu ama kırık bir şişe boynunu tutuyordu.
“Seni… oraya… o vitrine asacağım…” diye hırladı Murat, topallayarak Zehra’ya doğru ilerlerken.
Zehra tam hidrolik kapağın karşı tarafında duruyordu. Sırtını duvara yaslamıştı, elleri arkasındaki manivelanın üzerindeydi. Kaçacak yeri kalmamış gibi görünüyordu.
“Neden Murat?” diye sordu Zehra. Sesi titriyordu ama gözlerinde en ufak bir teslimiyet yoktu. “O kadınlar sana ne yaptı? Ben sana ne yaptım?”
Murat yüzündeki yanıkların acısıyla sırıtarak adımlarını hızlandırdı: “Siz zayıfsınız… Siz sadece birer kurbansınız. Ben bu dağın tanrısıyım! Sizin hayatınız benim servetim!”
Murat, hidrolik metal kapağın tam ortasına bastı.
O an Zehra gözlerini kapattı: “Yanılıyorsun Murat. Bu dağın da, bu gecenin de tek bir Rabbi var. Ve o, mazlumun ahını yerde bırakmaz.”
Zehra manivela kolunu var gücüyle aşağı indirdi.
KLAAANK-GIRRRRRR!
Zemindeki çelik kapaklar iki yana doğru bir uçurum gibi hızla açıldı.
Murat’ın yüzündeki vahşi sırıtış yerini saf bir dehşete bıraktı. Boşluğa basan ayakları kaydı, kollarıyla tutunacak bir yer aradı ama metal kenarlar ıslak ve kaygandı. Boğuk bir feryatla üç metrelik karanlık çukura çakıldı.
Aşağıdan gelen kemik kırılma sesi bodrumun duvarlarında yankılandı.
“BACAĞIIIM! AHHH, YARDIM ET!”
Zehra beklemedi. Kolu hızla yukarı çekti; hidrolik kapaklar büyük bir gürültüyle kapandı ve kilitlendi.
Hemen yandaki endüstriyel soğutma panelinin başına geçti. Panel, jeneratör sayesinde hâlâ aktifti. Dijital ekranda sıcaklık +4 dereceyi gösteriyordu. Zehra parmaklarıyla derece düşürme tuşuna bastı; basılı tuttu. Rakamlar hızla geriledi:
0… -10… -20… -30 DERECE.
Çukurun içindeki dahili interkom hoparlöründen Murat’ın sesi yankılandı:
“Zehra! Ne yapıyorsun?! Aç şu kapağı! Konuşabiliriz… Bütün parayı sana veririm! İsviçre’deki gizli hesapları… Milyonlarca doları! Yeter ki çıkar beni buradan!”
Zehra interkom düğmesine bastı. Dudaklarını mikrofona yaklaştırdı. Sesi buzdan daha soğuk, ölümden daha ağırdı:
“Selin’e de o paraları teklif ettin mi Murat? Seda yalvarırken dinledin mi onu? Merve’nin, Elif’in gözlerine baktın mı tetiği çekerken?”
Karşı taraftan ses kesildi. Sadece havalandırma fanlarının çukura üflediği eksi otuz derecelik dondurucu havanın uğultusu duyuldu.
Sonra çığlıklar yeniden başladı. Ama bu kez kibirli bir avcının değil; donarak ölmek üzere olan sefil bir canavarın çığlıklarıydı.
“Çok soğuk… Zehra yalvarırım… Anne… Anne çok soğuk…”
Yumruklar çelik kapağa vuruluyordu. Önce güçlü, sonra zayıf, sonra sadece tırnakların metali tırmalama sesi…
Zehra sırtını duvara dayayıp yere çöktü. Başını dizlerine koydu. Sessizce dua etti. Zaman durdu; dakikalar saatlere, saatler bir ömre dönüştü.
Yaklaşık iki saat sonra, aşağıdan gelen bütün sesler tamamen kesildi. Sadece borulardan damlayan suyun sesi ve dondurucunun tekdüze motor sesi kaldı.
Zehra elindeki levyeyle dijital paneli paramparça etti. Ekran karardı, tuşlar dağıldı. Artık o kapağı içeriden ya da dışarıdan açabilecek hiçbir teknoloji kalmamıştı.
7. Şafak ve Özgürlük
Zehra bodrumdan çıkıp mutfağa, oradan da manuel anahtarla açtığı ön kapıya ulaştığında, sabahın ilk ışıkları sis tabakasını delip vadiye dökülüyordu.
Gökyüzü kurşun renginden solgun bir maviye dönmüştü. Soğuk, tertemiz bir dağ rüzgârı Zehra’nın kanlı, yırtık kıyafetlerine çarptı; ciğerlerindeki zehirli havayı temizledi.
Yalınayak verandadan indi. Bahçenin kenarında, çamurların üzerinde yatan Mehmet amcanın cansız bedeninin yanına gitti. Diz çöktü, elleriyle yaşlı adamın açık kalmış gözlerini usulca kapattı.
“Mekânın cennet olsun Mehmet amca,” diye fısıldadı. “Sen olmasaydın, o vitrinde bir elbisem daha asılı olacaktı.”
Ayağa kalktı, arkasına bile bakmadan dağ yolundan aşağı yürümeye başladı. Ayakları parçalanmıştı, her adımı derin bir sızı veriyordu ama içinde yükselen yaşama arzusu bütün acıları bastırıyordu.
Bir saat sonra, köylü bir adamın traktörüyle ilçe emniyet müdürlüğünün önüne ulaştı.
Karakolun kapısından içeri girdiğinde, üzerindeki yırtık elbiseler, çıplak ayakları ve yüzündeki kurumuş kan lekeleriyle bir hayaletten farksızdı. Nöbetçi amir dehşetle ayağa fırladı: “Hanımefendi, ne oldu size?!”
Zehra masaya yaklaştı. Mehmet amcanın verdiği kartı, sigorta poliçelerini ve o deri kaplı av günlüğünü masanın üzerine bıraktı.
“Tepedeki villaya ekip gönderin,” dedi. Sesi çatallıydı ama tek bir milim bile titremiyordu. “Orada bir mezarlık bulacaksınız. Ve o mezarlığın dibinde, kendi cehenneminde donmuş bir canavar.”
Polis konvoyu tepeye ulaştığında ortaya çıkan manzara, Türkiye tarihinin en karanlık seri cinayet dosyasını araladı. Arka depodaki gelinlikler, yıllardır kayıp olarak aranan dört genç kadının DNA’larıyla eşleşti. Soğuk hava deposunun kapağı kaynak makineleriyle kesilip açıldığında, Murat’ın cesedi eksi otuz derecede, buz bloklarının arasında kaskatı kesilmiş bir heykel gibi bulundu; yüzündeki o son dehşet ifadesi sonsuza kadar donmuştu.
Medya olayı “Tepedeki Mavi Sakal Vakası” olarak günlerce manşetlerden düşürmedi. Zehra bir anda tüm ülkenin konuştuğu, cehennemden sağ çıkan o kadın oldu.
Murat’ın kirli paralarla kurduğu serveti, sigorta şirketlerinin iptal davalarına rağmen yasal olarak tek mirasçısı olan Zehra’ya kaldı. Zehra o paranın tek bir kuruşuna bile elini sürmedi. Villayı dozerlerle yıktırdı; o lanetli taş yığınını yerle bir etti. Elde edilen tüm arsa gelirini ve mirası, “Mehmet Amca Kadın ve Çocuk Sığınma Vakfı” adını verdiği devasa bir rehabilitasyon merkezine bağışladı.
Aradan altı ay geçti.
Ilık bir sonbahar günü, Boğaz’a bakan yüksek bir asma köprünün üzerinde Zehra tek başına duruyordu. Üzerinde bembeyaz, zarif bir pardösü, yüzünde ise tüm acıların ardından kazanılmış derin bir vakar vardı.
Elindeki küçük kadife kutuyu açtı. İçinde Murat’ın nikâh günü parmağına taktığı o devasa, pırlanta tektaş yüzük duruyordu. Bir zamanlar bağlılığın simgesi sandığı bu yüzük, aslında bir kurbanın boynuna takılan çıngıraktan başka bir şey değildi.
Zehra yüzüğü parmaklarının ucuna aldı. Köprünün korkuluklarından aşağı uzattı.
Güneş ışığı pırlantanın fasetalarında son kez parıldadı. Zehra parmaklarını açtı.
Yüzük, rüzgârın içinde süzülerek Boğaz’ın serin, derin sularına doğru düştü ve mavi dalgaların arasında görünmez oldu.
Zehra derin bir nefes aldı. Rüzgâr başörtüsünün uçlarını dalgalandırırken arkasını döndü ve köprüden şehrin içine, yeni hayatına doğru yürüdü.
Avcı ölmüştü, buzlar erimişti ve kurban olmayı reddeden kadın, kendi kaderinin efendisi olarak güneşe doğru yürüyordu.