“CIA 23 Profesörü Satın Aldı! 😱 Türk Üniversitelerinden 18 Yıllık Bilgi Aktarıldı | Teşkilat…” – News

“CIA 23 Profesörü Satın Aldı! 😱 Türk Üniversitelerinden 18 Yıllık Bilgi Aktarıldı | Teşkilat…”

“CIA 23 Profesörü Satın Aldı! 😱 Türk Üniversitelerinden 18 Yıllık Bilgi Aktarıldı | Teşkilat…”

“CIA 23 Profesörü Satın Aldı! 😱 Türk Üniversitelerinden 18 Yıllık Bilgi Aktarıldı | Teşkilat…”

.

Gölgedeki Kürsü: Sessiz Ağın Çöküşü

Virginia’nın nemli, boğucu yaz akşamlarından biriydi. Langley’deki merkezi istihbarat yerleşkesinin bodrum katında, havalandırma sisteminin tekdüze uğultusu dışında hiçbir ses duyulmuyordu. 48 yaşındaki Robert Hayes, önündeki devasa panoya raptiyelenmiş Türkiye haritasına bakıyordu. Harita bildik coğrafi sınırlardan ibaret değildi; üzerinde renkli iğneler, üniversite logoları, askeri ar-ge merkezlerinin koordinatları ve teknik fakültelerin isimleri yer alıyordu. 25 yılını teşkilatın bilimsel istihbarat dairesinde geçirmiş olan Robert, klasik casusluk yöntemlerinin artık Ankara’da işlemediğini çok iyi biliyordu. Türk üniversiteleri, özellikle 1990’ların sonuna doğru savunma sanayii ve nükleer teknoloji projelerinde yabancı uyruklu araştırmacılara ve uluslararası denetçilere karşı görünmez ama aşılmaz bir bürokratik kalkan örmüştü.

Robert elindeki kalemi masaya bıraktı ve arkasında duran iki genç analiste döndü. “İçeri ajan sokamazsınız,” dedi pürüzlü bir sesle. “Bir Amerikalıyı ya da Avrupalıyı ODTÜ’nün, İTÜ’nün ya da Ege Üniversitesi’nin nükleer laboratuvarına sokup masasının başına oturtamazsınız. Nöbetçiler, rektörlük izinleri, güvenlik soruşturmaları… Her şey önünüzü keser. Ama içeridekileri dışarıya konuşturabilirsiniz. Kendi dillerinde, kendi makaleleriyle, kendi kürsülerinde.”

Planın temeli o gece atıldı. Fikir basitti ama kusursuz bir kılıfa ihtiyaç duyuyordu: Bilim. Yabancı ajanlar yerine Türk akademisyenler kullanılacaktı; hem de kendilerini birer casus olarak değil, küresel bilime katkı sağlayan saygın araştırmacılar olarak görerek. Robert, planını yürütmek için bir maske tasarladı: kâr amacı gütmeyen, uluslararası bilimsel iş birliğini ve kalkınmakta olan ülkelerdeki araştırmacıları destekleyen bir sivil toplum kuruluşu.

1999 yılının Ağustos ayında, Washington DC resmi sicil dairelerinde sessiz sedasız bir vakıf kuruldu: American Research Foundation (Amerikan Araştırma Vakfı – ARF). Vakfın başında, akademik çevrelerde kimya alanındaki çalışmalarıyla tanınan, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) emekli Prof. Dr. James Turner vardı. Turner, kalın çerçeveli gözlükleri, kır saçları ve yumuşak ses tonuyla tam bir bilim insanı portresi çiziyordu. Oysa Turner, emekliliğinden çok önce teşkilatın akademik operasyonlar koordinatörlüğüne devşirilmişti. Vakfın 5 milyon dolarlık başlangıç sermayesi, federal hibe kisvesi altında örtülü bütçeden aktarılmıştı. Vergi muafiyeti tamdı, belgeler nizamiydi.

2000 yılının baharında James Turner, Türk Hava Yolları’nın sabah uçağıyla İstanbul’a indi. Taksim yakınlarındaki saygın bir iş merkezinde mütevazı ama son derece profesyonel görünen bir temsilcilik ofisi kiralandı. Turner acele etmedi. Teşkilatın hazırladığı hedef listesi elindeydi. Kriterler çok netti: Kritik alanlarda (nükleer fizik, malzeme mühendisliği, roket itki sistemleri, havacılık) çalışan, akademik yayın potansiyeli yüksek, yurt dışı tecrübesi olan ve en önemlisi kronik maddi sıkıntılar yaşayan profesörler.

İlk dosya, İzmir’de yerleşik köklü bir üniversitede Nükleer Fizik Bölümü’nde görev yapan Prof. Dr. Mehmet Kaya’ya aitti. Mehmet Hoca 52 yaşındaydı. Çeyrek asırdır amfilerde ders anlatıyor, uranyum izotopları üzerine yazdığı makaleler uluslararası atıflar alıyordu. Ancak Türkiye’nin o dönemki çalkantılı ekonomik şartları, kamu çalışanlarının maaşlarını eritmişti. Biri tıp, diğeri mühendislik fakültesinde okuyan iki evladının eğitim masrafları, ev kirası ve laboratuvarın yetersiz ödenekleri Mehmet Hoca’yı tükenme noktasına getirmişti. Akşamları odasında oturup eskiyen paltosuna bakar, bilime adadığı ömrün karşılığının bu olmaması gerektiğini düşünürdü.

2000 yılının Eylül ayında Mehmet Kaya’nın üniversite e-posta adresine düşen mesaj, hayatının akışını değiştirecekti. Gönderen American Research Foundation adına Prof. James Turner’dı. Mektupta, Kaya’nın uluslararası alandaki yayınlarının yakından takip edildiği, gelişmekte olan ülkelerdeki bilim insanlarına destek amacıyla yürütülen “Avrasya Bilimsel Gelişim Programı” kapsamında kendisine aylık 2.000 Amerikan Doları karşılıksız araştırma bursu tahsis edilmek istendiği belirtiliyordu. Karşılığında beklenen tek şey, yılda dört kez Türkiye’deki nükleer fizik alanındaki teorik gelişmeler ve genel araştırma eğilimleri üzerine akademik mahiyette özet raporlar hazırlamasıydı.

Mehmet Hoca ekrana uzun uzun baktı. O günkü kurla 2.000 dolar, üniversiteden aldığı aylık maaşının neredeyse iki buçuk katıydı. Birkaç gün sonra İstanbul’daki beş yıldızlı bir otelin lobisinde James Turner ile bir araya geldi. Turner son derece saygılıydı. “Kaya,” dedi kahvesinden bir yudum alırken, “biz istihbaratçı değiliz, gizli bilgi istemiyoruz. Bizim tek amacımız, kütüphanelerde tozlanan akademik potansiyelinizi finanse etmek. Hangi alanlarda ne tür kuramsal çalışmalar yapılıyor, Türkiye’nin bilimsel altyapısı ne yöne evriliyor? Sadece bunları raporlayacaksınız.”

Mehmet Kaya’nın içindeki son ahlaki tereddüt de bu sözlerle eridi. İmzalanan protokol kağıt üzerinde kusursuz bir bilimsel araştırma sözleşmesiydi. İlk raporunu iki ay sonra teslim etti: “Gelişmekte Olan Ülkelerde Reaktör Güvenliği ve Teorik Modelleme.” Rapor bütünüyle açık kaynaklardan derlenmişti. Birkaç gün sonra banka hesabına 2.000 dolar yattığında Mehmet Hoca derin bir nefes aldı; çocuklarının yurt taksitlerini ödedi, evine yıllar sonra huzur geldi.

Fakat sistem, avını yavaş yavaş saran bir ağ gibiydi.

Aralık ayında James Turner ikinci rapor talebini ilettiğinde soruların tonu hafifçe değişmişti. Turner, “Sevgili Mehmet,” diye yazmıştı, “genel teoriler çok güzel ancak vakıf merkezimiz saha gerçekliklerini görmek istiyor. Örneğin Ege ve Marmara bölgelerinde nükleer araştırmalara bütçe ayıran kurumlar kimler? Hangi bölümlerde hangi projeler yürütülüyor? Çalışma arkadaşlarınızın uzmanlık alanları neler?”

Mehmet Hoca bir an duraksadı. Bu sorular akademik sınırların biraz dışındaydı. Ancak James’e gönderdiği e-postaya gelen yatıştırıcı cevap (“Bunlar sadece bütçe planlamamız için gerekli envanter bilgileri, gizli bir şey değil”) ve ay başında hesabına yatan dolarlar vicdanını susturmaya yetti. Üçüncü raporda konu Türkiye’nin uranyum zenginleştirme kapasitesine, dördüncü raporda ise savunma sanayi şirketlerinin üniversitelerle imzaladığı gizli protokollere kadar uzandı. Mehmet Kaya artık bir araştırmacı değil, farkında olarak ya da olmayarak, ülkesinin stratejik birikimini yabancı bir istihbarat servisine satan bir bilgi kaynağı haline gelmişti.

Aynı mekanizma, sonraki on sekiz yıl boyunca Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerde kusursuz bir cerrahi hassasiyetle uygulandı. İzmir’den nükleer fizik ve kimya alanında 5 profesör… Ankara’dan savunma teknolojileri, uydu haberleşmesi ve havacılık alanında 8 profesör… İstanbul’dan malzeme bilimi ve mikroelektronik kürsülerinden 6 profesör… Konya’dan roket itki sistemleri ve güdüm teknolojileri üzerine çalışan 2 profesör… Diyarbakır’dan enerji jeolojisi ve nadir toprak elementleri uzmanı 2 profesör…

Toplam 23 saygın akademisyen. Hepsi aynı yöntemle, aynı vakfın şemsiyesi altına alınmıştı. James Turner periyodik olarak Türkiye’ye geliyor, Hilton ya da Swissotel’in toplantı odalarında profesörlerle bire bir görüşüyor, raporları teslim alıyor, yeni hedefleri bildiriyordu. Raporların içeriği yıllar geçtikçe derinleşti: Hangi yerli insansız hava aracı projesinde hangi kompozit malzeme kullanılıyor? ASELSAN ve ROKETSAN üniversitelerden hangi konularda danışmanlık alıyor? TÜBİTAK SAGE’nin yürüttüğü füze yakıtı projelerinde hangi akademisyenler kilit rolde?

18 yıl boyunca Türkiye’nin savunma omurgasını oluşturan laboratuvarlarda üretilen her kritik bilgi, akademik makale taslağı veya proje envanteri, henüz Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilgili birimlerine sunulmadan önce Langley’deki masalarda analiz edilir hale geldi. Robert Hayes yaşlanmış, pozisyonu yükselmişti ama operasyon tıkır tıkır işliyordu. Türkiye’deki akademisyenler, saygın bilim insanları maskesi altında, ayda düzenli olarak hesaplarına aktarılan 2.000’er dolarla sessizce sistemin dişlisi olmuşlardı.

Zaman 2015 yılının Mayıs ayına geldiğinde, Ankara’nın Yenimahalle semtindeki Milli İstihbarat Teşkilatı yerleşkesinde hava başkaydı. Türkiye, milli savunma sanayiinde büyük bir atılımın eşiğindeydi; yerli projelerin sayısı hızla artıyor, buna paralel olarak karşı istihbarat birimleri teyakkuza geçiriliyordu.

Mali İstihbarat Dairesi’nde görevli 35 yaşındaki Analist Kemal, rutin ama son derece kritik bir tarama yürütüyordu. Kemal, son on yıldır Türkiye’deki kritik bilimsel projelerde görev alan personelin ve akademisyenlerin yurt dışı finansal akışlarını geriye dönük algoritmalarla inceliyordu. Bilgisayar ekranındaki yüzlerce satırlık veri akışı arasında aniden sarı renkle işaretlenmiş bir satır belirdi: “Hesap Sahibi: Prof. Dr. Mehmet Kaya. İşlem: Yurt dışı havale. Tutar: 2.000 USD. Gönderici: American Research Foundation – Washington DC.”

Kemal parmaklarını klavyede hızla gezdirdi. Havale kayıtları geriye doğru tarandı. 2014, 2010, 2005, 2001… Satırlar bittikçe Kemal’in gözleri kısıldı. Tam 18 yıldır, her ayın ilk haftasında kuruşu kuruşuna aynı miktar düzenli olarak transfer edilmişti. Hiçbir bağış ya da burs 18 yıl boyunca aralıksız, miktarı tek bir sent dahi değişmeden devam edemezdi. Akademik burslar genellikle proje bazlı olur, bir ya da iki yıl sürerdi.

Kemal vakfı mercek altına aldı. ARF kâğıt üzerinde temiz görünüyordu ancak yönetim kurulu üyeleri ve geçmiş danışmanları tarandığında, eski istihbarat raporlarında adı “bilimsel operasyon koordinatörü” olarak geçen Prof. James Turner ismiyle karşılaştı. Şüphe artık somut bir hipoteze dönüşmüştü.

Kemal, Mehmet Kaya’nın üniversitedeki görev tanımlarını, yürüttüğü kamu projelerini ve en önemlisi Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ile TÜBİTAK veri tabanlarındaki gizlilik dereceli çalışmalarını çıkardı. Ardından Kaya’nın banka hareketlerindeki IBAN eşleşmelerini kullanarak sisteme yeni bir filtre uyguladı: “Aynı göndericiden (ARF) Türkiye’deki diğer akademik personele yapılan düzenli transferler.”

Sistemin filtreleme işlemi tamamlandığında Kemal nefesini tuttu. Ekranda Ankara, İstanbul, İzmir, Konya ve Diyarbakır’daki üniversitelerde görevli 22 profesörün daha ismi sıralandı. Hepsi kritik fakültelerin dekanları, bölüm başkanları ya da stratejik ar-ge laboratuvarlarının yöneticileriydi.

Kemal, hazırladığı 400 sayfalık ön inceleme dosyasını koltuğunun altına alarak doğruca Karşı İstihbarat Daire Başkanı Hakan Bey’in makamına çıktı. 51 yaşındaki Hakan Bey, teşkilatta 28 yılını devirmiş, soğukkanlılığı ve operasyonel vizyonuyla tanınan kıdemli bir istihbaratçıydı. Kemal dosyayı masaya koydu ve durumu özetledi: “Efendim, üniversitelerimizin kritik noktalarında 18 yıldır süren bir finansman hattı tespit ettik. 23 profesör. Savunma sanayiimizin kılcal damarlarındalar. Kaynak CIA’in paravan bilim vakfı.”

Hakan Bey sayfaları tek tek çevirdi. Raporlar, transfer dekontları, Turner’ın Türkiye giriş-çıkış kayıtları… Sayfalar bittiğinde başını kaldırdı. Gözlerinde derin bir öfke ama aynı zamanda buz gibi bir disiplin vardı. “Şimdi ne yapıyoruz Kemal?” diye sordu. Kemal hemen cevap verdi: “Savcılığa bildirelim efendim. Eş zamanlı gözaltı yapıp şebekeyi içeri alalım.”

Hakan Bey başını iki yana salladı. “Hayır,” dedi kesin bir dille. “Mehmet Kaya’yı ve diğerlerini bugün alırsak, sadece 23 kişiyi almış oluruz. Ağın nereye kadar uzandığını, Turner’ın başka kimlerle temas kurduğunu, bu raporların Pentagon ve Langley’de hangi analiz dairelerine gittiğini göremeyiz. Bekleyeceğiz.” “Ne kadar efendim?” “Tamamını netleştirene kadar. Her adımlarını izleyeceğiz. İki yıl boyunca gölgeleri olacağız.”

2015 yılının Haziran ayından 2018 yılının Haziran ayına kadar geçen iki yıllık süreç, Türk istihbarat tarihinin en kapsamlı ve sabırlı teknik-fiziki takip operasyonlarından birine sahne oldu. Operasyonun kod adı “Kürsü”ydü.

23 profesörün telefon hatları, e-posta yazışmaları, ev ve ofis internetleri mahkeme kararlarıyla 24 saat izlemeye alındı. James Turner’ın yılda iki kez Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaretler adım adım kayda geçirildi. Turner’ın lüks otel odalarında profesörlerle yaptığı görüşmeler, servis edilen yüksek çözünürlüklü gizli kameralarla belgelendi. Akademisyenlerin ARF’ye teslim ettiği raporların birer kopyası, daha Turner’ın çantasına girmeden MİT siber uzmanlarının eline geçiyordu.

Raporlar incelendiğinde durumun vahameti açıkça ortaya çıktı. Profesörler, Türkiye’nin milli gemi projesi MİLGEM’in radar soğurucu gövde kaplamalarından, Roketsan’ın geliştirdiği katı yakıt formüllerine; yerli turboşaft motor projelerinin metalurjik sırlarından, Türkiye’nin gizli toryum ve uranyum haritalarına kadar binlerce sayfalık stratejik bilgiyi parça parça aktarmışlardı. Her profesör sadece kendi alanını veriyordu ama Langley’deki bilgisayarlar bu parçaları birleştirerek Türkiye’nin savunma röntgenini kusursuz şekilde çıkarıyordu.

23 profesör hiçbir şeyin farkında değildi. Her ay tıkır tıkır yatan paralarıyla yazlıklar alıyor, çocuklarını yurt dışında okutuyor, kongrelerde “bilimsel bağımsızlık” üzerine nutuklar atıyorlardı. Kendilerini dokunulmaz, sistemlerini görünmez sanıyorlardı.

2018 yılının Haziran ayı başlarında beklenen an geldi. Karşı İstihbarat Daire Başkanı Hakan Bey, operasyon timini topladı. Projeksiyon perdesinde 23 profesörün fotoğrafları ve Turner’ın son uçuş bileti vardı. Turner iki gün önce İstanbul’dan ayrılmış, operasyonun Türkiye ayağındaki istihbarat hasadı tamamlanmıştı.

“Arkadaşlar,” dedi Hakan Bey. “İki yıldır ilmek ilmek dokuduk. 18 yıllık bu akademik ihanet şebekesini tek bir hamlede, tek bir günde bitireceğiz. Gözaltılar sadece polis marifetiyle olmayacak; devletteki tüm izleri aynı anda silinecek. Tarih: 15 Haziran Cuma. Saat: 09.00.”

15 Haziran 2018 Cuma sabahı, Türkiye genelindeki üniversitelerde sıradan bir mesai günü gibi başladı. İzmir’de hava açıktı. Prof. Dr. Mehmet Kaya, fakültedeki geniş çalışma odasında oturmuş, çayını yudumlarken masasındaki doktora tezlerini inceliyordu. Saat tam 10.00’da bilgisayarının ekranında bir bildirim belirdi. Rektörlük Personel Dairesi Başkanlığı’ndan gelen resmî bir yazıydı.

Yazıyı açtı. İlk satırları okuduğunda gözleri karardı: “Milli güvenlik gerekçesi ve devlet güvenliğini tehdit eden faaliyetler kapsamında, Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Genel Kurulu kararıyla üniversite kadronuz iptal edilmiş, öğretim üyeliği sıfatınız ve tüm akademik yetkileriniz süresiz olarak geri alınmıştır. Lütfen mesai bitimine kadar odanızı boşaltınız.”

Mehmet Hoca ayağa fırladı. Kalbi delicesine çarpıyordu. “Bu bir hata olmalı,” diye mırıldandı titreyen elleriyle telefonu kaldırırken. Rektörlüğü aradı, sekreter buz gibi bir sesle, “Hocam, karar doğrudan YÖK ve ilgili güvenlik birimlerinden geldi. Bilgi veremiyoruz,” diyerek telefonu kapattı.

Saat 11.00 sularında Mehmet Kaya telaşla Ankara ve İstanbul’daki tanıdık meslektaşlarını aramaya başladı. Ancak ulaştığı her isimden aynı çığlığı duydu: Havacılık bölüm başkanı Prof. S.T., kimya ordinaryüsü Prof. A.V., malzeme mühendisi Prof. E.B… Hepsinin kadrosu aynı saatte, aynı cümlelerle iptal edilmişti. Fonları kesilmiş, laboratuvarlarına mühür vurulmuştu.

Saat 11.30’da Mehmet Hoca panik içinde şifreli e-posta adresinden James Turner’a yazdı: “James, felaket bir durum var. Kadrolarımız iptal ediliyor. Sistem çöktü, ne yapmamız gerekiyor?” Cevap gelmedi. Turner’ın e-posta sunucusu çoktan kapatılmış, Türkiye ofisinin kapısına kilit vurulmuştu bile.

Saat 12.00’de Mehmet Hoca Bornova’daki evine gitmek üzere fakülteden çıktı. Eve adımını atıp kapıyı kapattığı anda kapı zili çaldı. Kapıyı açtığında karşısında koyu renk takım elbiseli üç sivil teşkilat mensubu ve iki terörle mücadele polisi duruyordu. Öndeki görevli kimliğini gösterdi. “Prof. Dr. Mehmet Kaya?” “E-evet, benim. Ne oluyor memur bey?” “18 yıl boyunca yabancı bir devletin istihbarat servisine, örtülü bir vakıf üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kritik savunma ve nükleer teknoloji verilerini aktardığınız tespit edilmiştir. Devletin güvenliğine karşı casusluk suçlamasıyla gözaltındasınız.”

Mehmet Kaya’nın bacaklarının bağı çözüldü, duvara yaslandı. “Saçmalamayın!” diye bağırmaya çalıştı, sesi titriyordu. “Ben bir bilim insanıyım! Uluslararası bir vakıftan akademik burs aldım sadece! Raporlarım açık kaynaktı, hepsi bilimsel makaleydi!”

Görevli ajan ceketinin içinden kalın bir dosya çıkardı. İlk sayfasını açıp Kaya’nın gözünün önüne tuttu. Sayfada, Mehmet Hoca’nın 2004 yılında Hilton Oteli’nin 412 numaralı odasında James Turner’a elden teslim ettiği “Gizli” ibareli yerli zırh çeliği alaşım raporunun renkli fotokopisi, banka transfer dekontu ve hemen altında Turner ile Kaya’nın el sıkışırken çekilmiş net bir fotoğrafı yer alıyordu.

“18 yıl, 216 transfer, tam 218 bin dolar,” dedi ajan tane tane. “Ve teslim ettiğiniz 194 stratejik rapor. Hepsi elimizde profesör. Şimdi lütfen bizimle gelin.”

Aynı dakikalarda Ankara’da 8, İstanbul’da 6, İzmir’de diğer 4, Konya’da 2 ve Diyarbakır’da 2 profesörün kapısı aynı kararlılıkla çalındı. 23 profesörün tamamı eş zamanlı operasyonla gözaltına alındı. Üniversitelerdeki odaları terörle mücadele ve siber suç birimlerince mühürlendi; bilgisayarlarına, harici disklerine ve el yazması notlarına el konuldu. 18 yıldır süren devasa casusluk şebekesi, yalnızca üç saat içinde tamamen felç edildi.

Ertesi gün, 16 Haziran 2018 Cumartesi sabahı uluslararası kriz patlak verdi. Washington’da kameraların karşısına geçen ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, hazırlanan basın açıklamasını okudu: “Türkiye’de dün aralarında uluslararası saygınlığa sahip 23 akademisyenin de bulunduğu bilim insanlarının görevden alınmasını ve gözaltına alınmasını derin bir endişeyle takip ediyoruz. Bu adım, akademik özgürlüğe, düşünce hürriyetine ve bağımsız bilimsel araştırmalara açık bir darbedir. Türk hükümetini bu antidemokratik uygulamadan derhal geri dönmeye ve akademisyenleri serbest bırakmaya çağırıyoruz.”

Birkaç saat sonra Ankara’dan, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Sözcülüğü’nden tokat gibi bir yanıt geldi: “Söz konusu şahısların akademik unvanları, yürüttükleri casusluk faaliyetlerinin sadece bir kalkanıdır. Sözde bir Amerikan vakfı üzerinden 18 yıldır fonlanan ve ülkemizin stratejik savunma projelerini yabancı istihbarat birimlerine servis eden bu şebekenin akademik özgürlükle hiçbir bağı yoktur. 18 yıllık tüm para transferleri, fiziki takip tutanakları, teslim edilen gizli raporlar ve istihbarat irtibat kayıtları yargı makamlarımıza intikal ettirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, egemenliğini ve milli güvenliğini ‘bilim’ maskesi ardına saklanan casusluk faaliyetlerine karşı korumakta kararlıdır.”

Açıklamanın hemen ardından MİT, basına operasyonun bazı delillerini sızdırdı: James Turner’ın sahte kimlik bilgileri, otel lobilerinde el değiştiren belgelerin fotoğrafları ve savcılık iddianamesine giren itiraf tutanakları. Washington o gün bir daha açıklama yapmadı; konu apar topar kapatıldı. James Turner ise Virginia’daki çiftlik evine çekilerek hiçbir zaman kameraların karşısına çıkmadı.

20 Haziran 2018 günü, Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nin salonu tarihi bir duruşmaya tanıklık ediyordu. Sanık sandalyesinde Türkiye’nin en parlak üniversitelerinde yıllarca ders vermiş 23 profesör oturuyordu. Aralarında en yaşlı olanı Mehmet Kaya’ydı; saçları darmadağınık, omuzları çökmüştü.

Mahkeme başkanı sert bir sesle sordu: “Sanık Mehmet Kaya. 18 yıl boyunca American Research Foundation isimli yapıdan düzenli gelir elde ettiğiniz, bu süreçte Türkiye’nin nükleer ve savunma çalışmalarına dair gizli bilgileri ihtiva eden raporları James Turner adlı yabancı istihbarat görevlisine ilettiğiniz sabittir. Savunmanızı yapın.”

Mehmet Kaya titreyen sesiyle mikrofona eğildi: “Sayın Hâkim… Yemin ederim ben vatan haini değilim. Ben sadece bilim yapıyordum. Maaşım yetmiyordu, çocuklarım okuyordu. Turner bana bunların sadece genel bilimsel veriler olduğunu söyledi. Vakfın CIA ile bağlantılı olduğunu bilmiyordum…”

Hâkim Kaya’nın sözünü kesti. Önündeki dosyadan bir evrak kaldırarak salona doğru gösterdi: “Sanık! 2008 yılında teslim ettiğiniz raporda bizzat kendi el yazınızla şu not düşülmüş: ‘Bu veriler Genelkurmay Başkanlığı ve TÜBİTAK’ın ortak gizli projesine aittir, kopyalanması yasaktır.’ Bunu yazarken de mi bilim yapıyordunuz? 18 yıl boyunca ayda 2.000 dolar alırken, bu paranın neden sadece savunma raporları karşılığında ödendiğini hiç kendinize sormadınız mı? Bir bilim insanı, aklını ve vicdanını bu kadar yıl boyunca dolara nasıl rehin verir?”

Mehmet Kaya tek bir kelime bile edemedi. Başını önüne eğdi. Salonda sadece sanıkların sessiz hıçkırıkları ve mahkeme kâtiplerinin daktilo sesleri duyuluyordu.

Yargılama aylarca sürdü. Mahkeme heyeti kararını açıkladığında sonuç çok ağırdı: “Devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri casusluk maksadıyla temin etmek ve yabancı istihbarat servisine aktarmak” suçundan 23 profesörün tamamı, 15 ile 20 yıl arasında değişen ağırlaştırılmış hapis cezalarına çarptırıldı. Akademik unvanları ellerinden alındı, devlet memurluğundan ömür boyu men edildiler.

Operasyonun ardından, MİT Karşı İstihbarat Daire Başkanı Hakan Bey ile Analist Kemal, yerleşkenin bahçesinde Ankara ayazına karşı kahvelerini içiyorlardı.

Kemal, yerleşkenin bayrak direğine doğru baktı. “Efendim,” dedi usulca, “18 yıl boyunca çok iyi gizlenmişler. Kimse şüphelenmemiş. Bilim maskesi gerçekten de en tehlikeli kamuflajmış.”

Hakan Bey gülümsedi ama gözlerindeki ciddiyet kaybolmadı. “Akademik casusluk sessizdir Kemal,” dedi. “Çünkü içinde silah yoktur, patlama yoktur, sınır ihlali yoktur. Bir amfiye girersin, kürsüye çıkarsın, cübbeyi giyersin ve herkes seni saygıyla dinler. Ama o c hırslarına, zaaflarına yenik düştüğünde, kalemin kurşundan daha fazla zarar verir memleketine. Onlar 18 yıl boyunca sabırla bilgi topladılar, biz ise iki yıl sabırla bekleyip bir haftada o ağı yerle bir ettik. Unutma Kemal; bilim gerçeği arar, ihaneti değil. Bilim maskesi hiçbir zaman casusluğun üzerini ebediyen örtemez.”

Güneş Ankara tepelerinin ardında batarken, Türk akademisi en ağır yaralarından birini temizlemiş, sessiz kürsüler bir kez daha sadece bağımsız bilime ve vatanına hizmet eden gerçek araştırmacılara kalmıştı.

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles