REYHANLI KATİLİ 12 YIL SONRA LÜBNAN’A KAÇARKEN YAKALANDI! 😱 53 Şehidin Hesabı Soruldu
REYHANLI KATİLİ 12 YIL SONRA LÜBNAN’A KAÇARKEN YAKALANDI! 😱 53 Şehidin Hesabı Soruldu
Saat tam 13.45’i gösterdiğinde Reyhanlı ilçesinde dünya durdu. Belediye binasının önünde park hâlindeki beyaz bir minibüs aniden alev topuna dönüştü ve patlamanın şiddeti yüzlerce metre öteden hissedildi. Üç dakika sonra ikinci bir patlama daha yaşandı. Bu kez hedef ilçe merkezindeki posta binasıydı. O gün elli üç masum insan hayatını kaybetti, yüz kırk altı kişi yaralandı. Aralarında çocuklar, yaşlılar ve öğle saatinde alışverişe çıkmış sıradan vatandaşlar vardı. Reyhanlı, Cumhuriyet tarihinin en kanlı terör saldırılarından biriyle sarsılmıştı ve bu yaranın izi on yıldan fazla süre kapanmayacaktı.
Ne var ki asıl hikâye o gün değil, yıllar sonra yazılacaktı. Çünkü saldırının arkasındaki isimlerin tamamı henüz adalete teslim edilmemişti. Teşkilat son faili bulmak için yıllarca süren bir takibin peşindeydi ve bu takip 2025’in şubatında beklenmedik bir şekilde sona erecekti.
Reyhanlı’yı anlamak için önce o günün Türkiye’sini anlamak gerekiyordu. 2013’te Suriye iç savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu ve sınır hattı boyunca gerilim had safhaya ulaşmıştı. Hatay’ın Reyhanlı ilçesi Suriye sınırına yalnızca beş kilometre uzaklıktaydı ve Cilvegözü sınır kapısına ev sahipliği yapıyordu. İlçenin savaş öncesi nüfusu altmış bin civarındaydı. Savaştan kaçan sığınmacılarla birlikte bu rakam yüz elli bine fırlamıştı. Sokaklarda farklı cephelerden muhalif gruplar, tedavi için gelen yaralılar ve savaşın kaosundan kaçan aileler iç içe yaşıyordu. Suriye rejimi ise Türkiye’nin muhalefete verdiği destekten duyduğu öfkeyi gizlemiyordu. Ankara’nın Esad karşıtı tutumu Şam’ı intikam arayışına itmişti. İşte Reyhanlı saldırısı, bu anlatıya göre, o intikamın en kanlı ifadesi olacaktı.

Saldırının arkasında Suriye rejiminin istihbarat birimi El-Muhaberat’ın bulunduğu iddia edildi. Operasyonun en tepesinde Lazkiye’deki istihbarat albayı Kifah Melhem’in adı geçiyordu. Sağında ise Mihraç Ural kod adlı figür ve onun çevresindeki hücreler görev almıştı. Patlayıcıların bizzat Suriye topraklarında, rejimin kontrolündeki bölgelerde hazırlandığı, deniz yoluyla Hatay kıyılarına taşındığı, ardından önceden temin edilmiş araçlara yüklendiği ileri sürüldü. Bu lojistik zincirin her halkasında farklı bir isim görev almıştı ve her biri rejimin koruması altında çalışıyordu.
Saldırı emrini Albay Melhem’in verdiğini bizzat sahada bulunan tanıklar ifade edecekti. Melhem operasyonun bütün aşamalarını kontrol ediyor, failleri tek tek görevlendiriyordu. Toplantıların birinde iri yapılı, askerî üniformalı bir adam faillere hitaben “Ben caniyim, çocuk kadın demeden katlederim” demişti. Bu sözler, saldırının arkasındaki zihniyetin ne denli acımasız olduğunu gözler önüne seriyordu.
11 Mayıs günü hava güneşliydi ve Reyhanlı’nın dar sokaklarında öğle kalabalığı her zamanki gibi hareket hâlindeydi. Esnaf tezgâhlarını açmış, öğrenciler okuldan çıkmış, anneler çarşıya inmişti. Saat 13.45’i gösterdiğinde hiç kimse hayatlarının birkaç saniye içinde sonsuza dek değişeceğinden habersizdi. İlk patlama belediye binasının önünde gerçekleşti. Bomba yüklü beyaz minibüs öyle şiddetli bir patlamaya neden oldu ki çevredeki binaların camları yüzlerce metre ötede paramparça oldu. Patlama sesi kilometrelerce uzaktan duyuldu ve yükselen siyah duman bulutu ilçenin üzerini kapladı. İnsanlar ne olduğunu anlamaya çalışırken tam üç dakika sonra ikinci araç posta binasının yanında patladı.
İki patlama arasındaki süre tesadüf değildi. Bu klasik bir terör taktiğiydi. İlk patlamaya yardıma koşanları hedef almak için ikinci bomba bilinçli olarak geciktirilmişti. Nitekim ikinci patlamada ilk patlamaya yardıma gelen vatandaşlar ve sağlık ekipleri de vuruldu. Esnaf dükkânlarından fırlayarak yaralılara koşan insanlar ikinci patlamanın hedefi hâline gelmişti. Bir eczacı yaralılara ilaç yetiştirmeye çalışırken hayatını kaybetti. Bir taksici yaralıları hastaneye taşımak için aracını sürerken ikinci patlama onu da vurdu. Reyhanlı’da o gün yardıma koşmak bile ölüm sebebiydi.
Patlamanın ardından ilçede tam bir kaos yaşandı. Sokaklar can havliyle koşan insanlarla doldu. Çığlıklar ve siren sesleri birbirine karıştı. İlçeden kaçmaya çalışan binlerce kişi yolları tıkadı ve trafik tamamen felç oldu. Hastaneler dakikalar içinde kapasitelerinin çok üzerinde yaralıyla doldu. Doktorlar koridorlarda, bahçelerde, hatta park alanlarında müdahale etmek zorunda kaldı. Öfke dalgası da gecikmedi. Kalabalıklar Suriyeli sığınmacılara yöneldi ve polis havaya ateş açarak grupları dağıtmak zorunda kaldı. Suriye plakalı araçlara saldırıldı. Sığınmacıların yaşadığı mahalleler tahrip edildi. Dört yüz elli iki iş yeri, altmış iki araç, on bir kamu binası ve iki yüz doksan üç konut hasar gördü. Küçücük bir sınır ilçesi sanki savaşın kendisini yaşamış bir şehre dönmüştü. Oysa asıl savaş görünmeyen cephede, istihbarat masalarında yeni başlıyordu.
Soruşturma hızla başladı. Olay yerinden toplanan deliller, güvenlik kamerası görüntüleri ve tanık ifadeleri bir araya getirildi. Otuz iki şüpheli gözaltına alındı, yirmisi tutuklandı. Saldırının bir numaralı şüphelisi Nasır Eskiocak, Suriye’ye kaçmaya çalışırken Yayladağı yakınlarında yakalandı. Emniyetteki ifadesinde saldırıyı gerçekleştirdiklerini itiraf etti ve emri Yusuf Nazik’ten aldığını söyledi. Mahkeme süreci yıllarca devam edecekti. Sanıklar arasında bomba yüklü araçları park eden sürücülerden gözcülük yapan tetikçilere kadar farklı roller üstlenmiş kişiler vardı. Ancak dosyanın kilit isimleri hâlâ serbest ve sınırın öte tarafındaydı. Yusuf Nazik, Muhammed Dip Koralı ve Temir Dükkancı. Bu üç isim, rejimin koruması altında Suriye’de saklanıyordu. Mahkeme devam ediyordu ama asıl faillere ulaşılamıyordu ve bu durum şehit ailelerinin yüreğindeki acıyı katmerliyordu.
İşte bu noktada teşkilat sessizce sahneye çıktı. Çünkü elli üç şehidin hesabını sormak için sınırlar engel değildi. Yıllar geçti. Suriye savaşı farklı evrelerden geçti. Güç dengeleri değişti, ittifaklar kurulup bozuldu. Ancak teşkilatın Reyhanlı dosyası hiçbir zaman kapanmadı. Yusuf Nazik’in izini süren ekip her yeni istihbarat kırıntısını titizlikle değerlendiriyordu. Nazik, saldırıda Suriye istihbaratıyla failleri buluşturan köprü isimdi. Bombaların hazırlanması, araçların temini ve saldırı zamanlaması konusunda doğrudan Albay Melhem’le iletişim hâlinde olduğu iddia edildi. Saldırıdan sonra Suriye’ye kaçmış ve Lazkiye’de rejimin koruması altına girmişti. Yeni bir kimlik, yeni bir adres ve yeni bir hayat. Suriye istihbaratı kendi adamını mükemmel bir şekilde saklamıştı.
Beş yıl boyunca teşkilat Nazik’in her hareketini uzaktan takip etti. Uydu görüntüleri, sinyal istihbaratı ve saha kaynakları bir araya getirilerek yaşam düzeni haritalandı. Hangi mahallede yaşadığı, kiminle görüştüğü, hangi saatlerde dışarı çıktığı ve hangi güzergâhları kullandığı tek tek kayıt altına alındı. Sabır gerektiren, meşakkatli ama asla vazgeçilmeyen bir takipti bu. Lazkiye’de Nazik kendini güvende hissediyordu. Rejimin istihbarat ağının koruması altında normal bir hayat sürüyor, kimliğini gizliyor ve Türkiye’nin onu unuttuğunu düşünüyordu. Ancak her gün biraz daha daralan görünmez bir halka onun etrafını sarmaktaydı.
2018’de fırsat penceresi açıldı. Teşkilatın Lazkiye’deki saha ekibi, Nazik’in belirli bir rutini takip ettiğini ve güvenlik önlemlerini gevşettiğini tespit etmişti. Operasyon planı titizlikle hazırlandı. Risk analizleri yapıldı ve Ankara’dan onay geldi. Nokta operasyon gerçekleştirildi. Yusuf Nazik Lazkiye’de teşkilat tarafından yakalanarak Türkiye’ye getirildi. Yakalanma anında yüzündeki ifade şaşkınlık ve korkunun karışımıydı. Beş yıldır kendini güvende sandığı ülkede, korunduğunu düşündüğü topraklarda yakalanmıştı. Emniyetteki on iki günlük sorgusunda saldırının bütün ayrıntılarını itiraf ettiği belirtildi. Bombaların nasıl hazırlandığını, deniz yoluyla nasıl taşındığını, araçların kim tarafından temin edildiğini ve saldırı emrinin kimden geldiğini anlattı.
Nazik’in yakalanması dosyayı yeniden canlandırdı ve kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Reyhanlı şehit aileleri bu haberi gözyaşları içinde karşıladı. Yıllardır bekledikleri adaletin ilk adımı atılmıştı. Ankara’da ise teşkilatın Suriye’nin kalbinde gerçekleştirdiği bu operasyon, sınır ötesi müdahale kapasitesinin ne kadar geliştiğinin açık bir göstergesiydi. Ancak hâlâ yakalanmamış isimler vardı. Dosyanın tamamlanması için iki kişinin daha adalete teslim edilmesi gerekiyordu. Bombaları temin eden Muhammed Dip Koralı ile patlayıcıları Türkiye’ye taşıyan araçları sağlayan Temir Dükkancı. Kimse hayal edemezdi ki bu iki ismin yakalanması için yedi yıl daha beklenecekti. Ama teşkilatın sabrı sonsuzdu.
2024’ün aralık ayında dünya tarihinin en hızlı rejim değişikliklerinden biri yaşandı. On üç yıllık iç savaşın ardından Beşar Esad rejimi çöktü ve Suriye’de yeni bir dönem başladı. Yıllarca dokunulmaz görünen istihbarat yapılanması dağıldı. Generaller kaçtı ve devlet mekanizması bir anda işlevsiz hâle geldi. Şam’ın sokaklarında rejime ait portreler yıkılırken istihbarat binalarının dosya odaları yağmalanıyordu. Onlarca yıllık karanlık operasyonların belgeleri rüzgârda savruluyordu. Bu çöküş teşkilat için stratejik bir dönüm noktasıydı. Rejimin istihbarat ağları dağılmıştı. Koruma mekanizmaları çökmüştü ve yıllardır erişilemeyen hedefler artık savunmasız kalmıştı. Daha önce Suriye istihbaratının koruduğu, sakladığı ve yeni kimlikler verdiği isimler bir anda ortada kalmıştı. Reyhanlı dosyasındaki son iki isim de bunların arasındaydı.
Teşkilat bu kaotik ortamı soğukkanlılıkla değerlendirdi. Kaos içinde bile düzenli çalışan istihbarat ağları hedeflerin yeni konumlarını hızla tespit etmeye başladı. On yılı aşkın süredir bekleyen dosyalar için nihayet kapılar aralanıyordu. İlk hamle ocak 2025’te geldi. Muhammed Dip Koralı, saldırının planlayıcıları arasında yer alan ve bombaları bizzat temin eden isimdi. Elli üç kişinin ölümüne neden olan patlayıcıları organize eden, malzemeleri bir araya getiren ve lojistik sürecin kilit halkalarından birini oluşturan adam on bir yıldır Suriye’nin karanlık labirentlerinde saklanıyordu. Rejimin çöküşü Koralı’yı da savunmasız bırakmıştı. Teşkilat onun Suriye’deki yeni saklanma noktasını kısa sürede tespit etti. İstihbarat kaynakları, rejimin dağılmasıyla birlikte Koralı’nın eski bağlantılarının da çözüldüğünü ve artık tek başına kaldığını doğruluyordu. Ardından Hatay İl Emniyet Müdürlüğü ile koordineli bir operasyon düzenlendi. Koralı Suriye’de yakalanarak Türkiye’ye getirildi ve doğrudan Hatay İl Emniyet Müdürlüğü’ne teslim edildi. Sulh ceza hâkimliği tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi. Dosyanın en önemli parçalarından biri daha yerine oturmuştu. On bir yıl önce elli üç masumun ölümüne giden patlayıcıları temin eden adam sonunda Türk adaletinin önüne çıkarılmıştı.
Ancak son bir isim daha vardı. Temir Dükkancı. Ve onun yakalanması çok daha dramatik bir şekilde gerçekleşecekti. Ne var ki bu sakinlik aldatıcıydı. Çünkü Dükkancı yalnız kaçmıyor, yeni saldırılar planlıyordu.
Temir Dükkancı Reyhanlı dosyasının en tehlikeli isimlerinden biriydi. Suriye istihbaratına doğrudan bağlı çalışan bu adam, saldırıda kullanılan patlayıcıların deniz yoluyla Türkiye’ye geçirilmesine bizzat yardım etmişti. Bomba yüklü araçları temin eden, lojistik zincirin en kritik halkasını oluşturan kişi oydu. Terörden arananlar listesinde turuncu kategoride yer alıyordu. Dükkancı’nın 2013’teki rolü saldırının lojistik altyapısını kurmaktı. Diğer sanık Mehmet Gezer’in ifadesine göre Albay Melhem’in makamındaki toplantıda Dükkancı bizzat her şeyi yapabileceğini, Türkiye’ye gidip çalıntı araç alabileceğini, eğitim verilirse bombayı araca yükleyip patlatabileceğini söylemişti. Bu sözler onun saldırıdaki rolünün ne kadar merkezi olduğunu gözler önüne seriyordu.
Yıllardır Suriye’de rejimin koruması altında yaşayan Dükkancı, Esad’ın düşmesiyle birlikte bu kalkanını kaybetmişti. Artık kendisini koruyacak bir istihbarat ağı, gizleyecek bir rejim yoktu. Her geçen gün daha savunmasız hâle geliyordu ve bunun paniğiyle yeni planlar yapmaya başladı. Teşkilat ise tam da bu paniği bekliyordu. Dükkancı’nın Suriye’deki faaliyetleri adım adım izleniyordu. Sinyal istihbaratı ve saha kaynakları sayesinde ne planladığı ve kiminle görüştüğü yakından takip ediliyordu. İstihbarat raporları endişe verici bir tablo ortaya koydu. Dükkancı yalnız kaçmaya değil, yeni eylemler planlamaya da hazırlanıyordu. Lübnan’a geçtikten sonra orada toplayacağı örgüt mensuplarıyla Türkiye’nin yurt dışındaki temsilciliklerine yönelik saldırılar düzenlemeyi amaçladığı ileri sürüldü. Bu bilgi Ankara’da alarm zillerinin çalmasına neden oldu. Dükkancı yalnız on iki yıllık bir dosyanın son faili değil, aktif bir tehdit hâline gelmişti. Yakalanması artık yalnızca adalet değil, ulusal güvenlik meselesiydi.
Dükkancı sahte pasaport arayışına girmişti ve Suriye-Lübnan sınırına doğru hareket etmeye hazırlanıyordu. Kara borsa bağlantıları aracılığıyla temin ettiği sahte belgelerdeki isim tamamen farklıydı. On iki yıllık geçmişini silip yeni bir kimlikle kaybolmayı planlıyordu. Teşkilat onun her adımını saniye saniye takip ediyor, uygun müdahale anını bekliyordu. İşte tam bu noktada beklenmedik olan gerçekleşti.
Şubat 2025’in son haftası. Teşkilatın Suriye sahasındaki kaynakları kritik bir bilgi iletti. Dükkancı hareket hâlindeydi ve Lübnan sınırına doğru ilerliyordu. Saatler içinde sınırı geçerse artık onu yakalamak çok daha zorlaşacaktı. Üstelik Lübnan’daki örgüt hücrelerine ulaşırsa yeni saldırı planlarını hayata geçirebilirdi. Ankara’da teşkilat merkezinde operasyon masası kurulmuştu. Plan zaten haftalardır hazırdı. Olası senaryolar tek tek değerlendirilmişti. Dükkancı’nın güzergâhı, muhtemel geçiş noktaları ve sınır bölgesinin coğrafyası ayrıntılıca incelenmişti. Tek gereken hedefin tam konumunun son kez doğrulanmasıydı.
Doğrulama dakikalar içinde geldi. Dükkancı yanında küçük bir çanta ve sahte belgelerle Suriye-Lübnan sınırına yaklaşmaktaydı. Gece karanlığından faydalanmayı planlıyor, sınır bölgesindeki kaçakçı güzergâhlarını kullanmayı düşünüyordu. Etrafındaki dağlık arazi çıplak kayalıklarla kaplıydı ve dar patikalar arasında rüzgâr uğuluyordu. Cebindeki sahte pasaport yeni bir hayatın anahtarı olacaktı. En azından öyle umuyordu. On iki yıl boyunca her tehlikeden sıyrılmış, her takipten kurtulmuş bir adamın son hamlesiydi bu. Ancak bu kez yanılıyordu. Teşkilatın gözleri üzerindeydi ve her adımı izleniyordu.
Saha ekibi derhal harekete geçti. Sınır ötesi operasyonla Dükkancı tam kaçmak üzereyken, Lübnan topraklarına adım atmasına birkaç kilometre kala yakalandı. On iki yıldır adalet önünden kaçan adam özgürlüğünün son anlarını yaşadığını bile kavrayamamıştı. Etrafı sarıldığında gözlerinde yalnızca şok ve inanamama ifadesi vardı. Yıllardır kurduğu kaçış planı birkaç saniye içinde çökmüştü. Yakalama anı gerilim doluydu. Dükkancı yıllarca Suriye istihbaratının korumasında yaşamış, sahte kimlikler kullanmış ve izini kaybettirdiğini sanmıştı. Ancak teşkilatın gözünden kaçmak mümkün değildi. Turuncu kategoride aranan terörist sınır bölgesinde kelepçelenerek Türkiye’ye getirildi. Doğruca Hatay İl Emniyet Müdürlüğü’ne teslim edildi.
Sorgu odasında karşısına oturan müfettişlere bakan Dükkancı, on iki yıl önce Albay Melhem’in makamında gösterdiği cesaretin zerresi kalmamış bir adamdı. O zamanlar her şeyi yapabileceğini söyleyen pervasız terörist şimdi titreyen elleriyle masanın kenarını tutuyordu. Sorgusunda ortaya çıkan ayrıntılar dosyanın kapsamını bir kez daha genişletti. Dükkancı yalnız 2013 saldırısının bilinmeyen yönlerini anlatmakla kalmadı. Suriye istihbaratının Türkiye’ye yönelik operasyonlarının yapısını, kullandığı yöntemleri ve hâlâ aktif olabilecek bağlantıları da açığa çıkardığı belirtildi. Yıllarca rejimin koruması altında edindiği bilgiler teşkilatın eline paha biçilmez bir istihbarat hazinesi olarak geçmişti. Dükkancı’nın planladığı yeni eylemler konusunda elde edilen istihbarat derhal değerlendirildi. Türkiye’nin yurt dışı temsilciliklerinin güvenlik düzeyi artırıldı ve Lübnan’daki muhtemel hücrelere yönelik takip başlatıldı. Bir anlamda Dükkancı’nın yakalanması, gerçekleşmeden önlenen bir saldırının da hikâyesiydi.
İçişleri Bakanlığı operasyonun ardından kısa ve net bir mesaj yayımladı. Teröristler için hiçbir yer güvenli değildir. Böylece Reyhanlı dosyasının üç kilit ismi de teşkilatın operasyonlarıyla adalete teslim edilmiş oldu. 2018’de Yusuf Nazik Lazkiye’de, ocak 2025’te Muhammed Dip Koralı Suriye’de ve şubat 2025’te Temir Dükkancı Suriye-Lübnan sınırında yakalanmıştı. Üçü de farklı zamanlarda, farklı yerlerde ama aynı kararlılıkla kelepçelenmişti.
Bu üç operasyonun ortak noktası dikkat çekiciydi. Her birinde teşkilat hedefin yaşam düzenini uzun süre gözlemlemiş, fırsat penceresini sabırla beklemiş ve kritik anda hamle yapmıştı. Ne acele edilmiş ne de vazgeçilmişti. Beş yıl, yedi yıl, on iki yıl. Süre ne olursa olsun hesap mutlaka sorulmuştu. Reyhanlı dosyası aynı zamanda teşkilatın dönüşümünün de hikâyesiydi. 2013’te saldırıyı önleyemeyen istihbarat yapısı sonraki yıllarda köklü bir değişimden geçmişti. Sınır ötesi operasyon kapasitesi geliştirilmiş, saha ağları güçlendirilmiş ve teknolojik istihbarat altyapısı yeniden inşa edilmişti. Nazik’in Lazkiye’de, Koralı’nın Suriye içlerinde ve Dükkancı’nın Lübnan sınırında yakalanması bu dönüşümün somut sonuçlarıydı. Artık Türk istihbaratı yalnız tehdit bekleyen değil, tehdidi kaynağında bulan ve orada durduran bir yapıya evrilmişti.
11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’nın sokaklarını kana bulayan saldırı Türkiye’nin kolektif hafızasında derin bir yara bırakmıştı. Öğle saatinde alışveriş yapan anneler, okuldan dönen çocuklar, iş yerlerinde çalışan esnaf. Elli üç masum hayat birkaç saniyede söndürülmüştü. Saldırının failleri yıllarca sınırın öte tarafında kendilerini güvende sandılar. Rejimin koruma şemsiyesi altında saklandılar. Yeni kimlikler edindiler, yeni hayatlar kurdular. Belki de unutulacaklarını, dosyanın tozlu raflarda kaybolacağını düşündüler. Ancak yanılıyorlardı. Teşkilat ne unuttu ne de affetti. Zaman ne kadar geçerse geçsin, coğrafya ne kadar değişirse değişsin hesap mutlaka sorulacaktı.
Yusuf Nazik Lazkiye’de yakalandığında bunu anladı. Muhammed Dip Koralı Suriye’de kelepçelendiğinde gerçeği kavradı. Temir Dükkancı Lübnan sınırında durdurulduğunda artık herkes biliyordu. Kaçış yok. Bu operasyonlar dizisi, Türk istihbaratının yalnız güncel tehditlere değil, geçmişte işlenen suçlara da aynı kararlılıkla yanıt verdiğinin kanıtıydı. On iki yıl önce dökülen kanın bedeli binlerce kilometre ötede, farklı ülkelerde, farklı zamanlarda ama aynı soğukkanlılıkla tahsil edildi.
Reyhanlı’daki anıt mezarlıkta elli üç isim kazılıydı. Her ismin arkasında bir aile, bir hayat ve yarım kalan hayaller vardı. Okula başlayamayan çocuklar, evlenmeden toprağa giren gençler, torunlarını kucaklayamayan dedeler. Her yıl 11 Mayıs’ta bu mezarlığın önünde toplanan aileler hem acının hem de umudun gözyaşlarını döküyordu. Artık bu gözyaşlarının arasında bir nebze de olsa teselli vardı. Çünkü adaletsiz kalan hiçbir hesap yoktu. Bu isimler artık yalnız bir acının değil, aynı zamanda adaletin de sembolüydü. Onların kanını dökenler biri yedi yılda, diğeri on bir yılda, sonuncusu on iki yılda da olsa sonunda hesap vermek zorunda kalmıştı.
Ve bir yerlerde teşkilatın kasalarında başka dosyaların sayfaları çevrilmeye devam ediyordu. Çünkü bu defterde hiçbir hesap kapanmadan kalmaz. Hiçbir zaman.