Beyefendi, bu tabloyu altı yaşındayken ben çizdim. “Bu imkânsız,” diyerek güldü
Beyefendi, bu tabloyu altı yaşındayken ben çizdim. “Bu imkânsız,” diyerek güldü
Çalınan Fırça, Kırık Kalp ve Yirmi İki Yıllık Hakikat
I. Görünmezliğin Rengi
İstanbul’un pırıltılı, yüksek tavanlı davet salonlarında üç yıldır şampanya servisi yapıyorum. İşin kuralı basittir: Ütülü beyaz gömlek, sırtı jilet gibi gergin duran siyah bir yelek, yakada düzgünce bağlanmış bir papyon ve dudakların kenarına iliştirilmiş ifadesiz, kibar bir tebessüm.
Bir elinde parlatılmış gümüş tepsi, diğer elinde kristal kadehlerle zenginlerin, sanat eleştirmenlerinin, modacıların ve bürokratların arasında bir hayalet gibi süzülürsün. Seni bir insan olarak görmezler. Yanında durdukları antika bir vazo, üzerine yaslandıkları kadife bir koltuk ya da salona derinlik katan bir sütun neyse, sen de osundur. Konuşurlar; ihalelerden, milyon dolarlık borsa hamlelerinden, Bodrum’daki koylardan ve birbirlerinin arkasından çevirdikleri dolaplardan bahsederler. Sense tepsideki kanepeleri ve şampanyaları uzatırken sadece başını eğersin.
Bu görünmezlik hali beni hiçbir zaman incitmedi. Çünkü ben görünmez olmayı altı yaşımdayken, devletin soğuk evrakları arasında bir dosya numarasına indirgendiğim gün öğrenmiştim.
O perşembe akşamı, Nişantaşı’nın en prestijli caddelerinden birinde yer alan Duman Sanat Galerisi’nin yeni sergi açılışı için görevlendirilmiştim. Catering şirketimizin şefi Tolga, etkinlikten önce mutfakta hepimize kısa bir bilgilendirme geçmişti: “Bu geceki sergi çok mühim arkadaşlar. Başlık: ‘Duyulmayan Sesler’. Konsept Outsider Art, yani eğitimsiz, kendi kendine öğrenmiş sanatçıların, sokak çocuklarının, akıl hastanelerindeki ya da yetimhanelerdeki unutulmuş yeteneklerin eserleri. Şehrin en zengin koleksiyonerleri burada olacak. Hata istemiyorum. Kadehi boşalanın yanından ayrılmayacaksınız.”
Gümüş tepsiyi alıp salona adım attım. İçerisi parfüm kokularının, şık mücevherlerin ve ipek kumaşların hışırtısıyla doluydu. Davetliler duvarlardaki soyut tablolara kadehlerini kaldırıyor, “Ne kadar ilkel, ne kadar dokunaklı bir naiflik…” diye fısıldaşıyorlardı. Kalabalığın odak noktasında ise galerinin kurucusu Vedat Duman duruyordu. Altmışlı yaşlarında, kır saçları kusursuzca taranmış, gümüş çerçeveli gözlükleri ve İtalyan terzilerin elinden çıkma takım elbisesiyle resmen para ve itibar kokan bir adamdı.
“Bu koleksiyonu toplamak neredeyse çeyrek asrımı aldı,” diyordu Vedat Bey, etrafını saran kürk yakalı hanımlara gururla gülümseyerek. “Türkiye’nin dört bir yanındaki çocuk yuvalarını, terkedilmiş pansiyonları, sokak pazarlarını taradım. Her bir eserin menşeini tek tek araştırdım, kayıt altına aldım. Bu çocuklar kaybolup gitti belki ama ruhları bu tuvallerde yaşıyor.”
Yalan. O an bunun koskoca, kanlı bir yalan olduğunu bilmiyordum ama öğrenmeme sadece dakikalar kalmıştı.
Tepsiyi dengede tutarak koridorun loş, kuytu köşelerinden birine doğru yürüdüm. Amacım boş kadehleri toplayıp mutfağa dönmekti. Derken, dar bir nişin içine, özel bir spot ışığının altına yerleştirilmiş o küçük tabloya gözüm çarptı.
Olduğum yerde çivilendim. Elimdeki tepsi hafifçe yana yattı, kristal kadehler tehlikeli bir şekilde birbirine çarpıp incecik bir ses çıkardı.
Tablo küçücüktü; belki otuz santime kırk santim boyutlarında, kalın ahşap, antika görünümlü pahalı bir çerçevenin içine hapsedilmişti. Dokulu bir sulu boya kâğıdının üzerine yapılmıştı. Görüntü; mavi ve sarı boyaların birbirine karıştığı, çocuksu bir fırçayla savrulmuş girdaplardan oluşuyordu. Ortada iki figür vardı; biri uzun, biri kısa. Kaba çizgilerle çizilmiş iki çöp adam gibiydiler ama birbirlerinin ellerini sımsıkı tutuyorlardı. Mavi gökyüzüydü, sarı sıcacık bir güneşti.
Ama kalbimi durduran şey fırça darbeleri değildi.
Resmin sağ alt köşesinde, yeşil pastel boyayla, titrek ve küçük bir el yazısıyla kazınmış üç harf duruyordu:
AYS
Sol üst köşede ise solmuş kurşun kalemle atılmış bir tarih:
12 Mayıs 2003.
Dünya bir anda dönmeyi bıraktı. Salondaki keman sesi, zenginlerin kahkahaları, kadeh şıngırtıları derin bir suyun altına gömülmüş gibi boğuldu.
O tarih… 12 Mayıs 2003, benim altıncı yaş günümdü.
Ve o yeşil pastel boya… Annem Aysel’in mahalle bakkalından veresiye defterine yazdırarak aldığı, içinde yarısı kırık altı renkli ucuz pastel boya kutusundan çıkmıştı. ‘Aysel’ yazmayı tam bilmediğim için, bana okuma yazmayı hece hece öğreten annemin adının ilk üç harfini karalamıştım o kâğıda.
Hafızamın derinliklerindeki paslı bir kilit gıcırtıyla kırıldı. Gecekondumuzun muşamba kaplı küçük mutfak masasını hatırladım. Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağan mayıs yağmurunu… Annemin yorgunluktan çökmüş ama sevgiyle parlayan gözlerini hatırladım. Resmi bitirip ona uzattığımda gözlerinden süzülen iki damla yaşı, beni kucağına çekip kokumu içine çekerken fısıldadığı o sözleri duydum:
“Çok güzel olmuş bebeğim… Bu ikimiziz değil mi? Sen ve ben.”
“Evet anne. Ben hiç ayrılmayacağım senden. Her zaman beraberiz.”
Ertesi gün, hayatımın en kara günüydü. Kapımızı çalan o takım elbiseli sosyal hizmet görevlisini hatırladım. Annemin feryatlarını, “Kızımı almayın, iki işte birden çalışıyorum, bakabiliyorum ona!” diye yalvarışlarını… Ve beni kucaklayıp o yabancı arabaya götüren adamın, elimde sımsıkı tuttuğum o küçük kâğıdı parmaklarımdan zorla çekip alırken söylediği o sahte, zehirli cümleyi:
“Ağlama küçük kız. Bu resmi senin için saklayacağım. Dosyana koyacağım, büyüyünce geri alacaksın.”
Gözlerimi tablonun yanındaki küçük pirinç levhaya çevirdim.
Eser: İsimsiz (Anne ve Çocuk)
Sanatçı: Bilinmiyor (Tahmini 2003)
Menşei: Şefkat Çocuk Yuvası Arşivi
Fiyat: 5.000.000 TL (Satıldı)
Benim resmim. Anneme verdiğim doğum günü hediyem. Beş milyon liraya satılmıştı ve ben onu izleyen takım elbiseli adamlara şampanya taşıyordum.
II. Yüzleşme ve Kovuluş
Nefesim ciğerlerime yetmiyordu. Göğsümde patlamaya hazır bir volkan vardı. Tepsiyi rastgele bir servis masasının üzerine bıraktım. Artık ne garson yeleğim umurumdaydı ne de Tolga’nın tembihleri.
Tablonun başında duran Vedat Duman’a doğru yürüdüm. Yanındaki varlıklı bir çifte eserin “iç burkan yalnızlığını” anlatıyordu. Tam önlerinde durdum.
“Beyefendi,” dedim. Sesim salonun o yapay uğultusunu delecek kadar çatallı ve sert çıkmıştı.
Vedat Bey kaşlarını hafifçe çatarak başını çevirdi. Karşısında siyah yelekli bir catering personelini görünce yüzüne yerleşen o küçümseyici ifadeyi gizleme gereği bile duymadı. “Evet? Bir sorun mu var evladım?”
“Bu tablo…” dedim, işaret parmağımla tuvali göstererek. Parmaklarım zangır zangır titriyordu. “Bu tabloyu altı yaşındayken ben yaptım.”
Salonda birkaç saniyelik buz gibi bir sessizlik oldu. Yanındaki kadın kıkırdadı, şaka yaptığımı sandı. Vedat Duman’ın yüzündeki o kibar maske ise milimetrik bir hareketle çatladı; göz bebeklerinde saniyenin onda biri kadar süren bir panik parıltısı çaktı ve hemen ardından yerini buzdan bir inkâra bıraktı.
“Anlamadım?” dedi, ses tonunu özellikle alçak ve kontrollü tutarak.
“12 Mayıs 2003,” dedim bir adım daha yaklaşarak. “Benim altıncı yaş günümdü. Annem Aysel için yaptım bunu. Sağ alttaki ‘AYS’ harfleri annemin adıdır. Ve ertesi gün gecekondumuza gelip beni annemin kollarından koparan, bu resmi de ‘Senin için saklayacağım’ diyerek çalan sosyal hizmet görevlisi sizdiniz!”
Etraftaki fısıldaşmalar anında kesildi. Birkaç koleksiyoner bize doğru döndü.
Vedat Duman dudaklarına acıyan, profesyonel bir tebessüm yerleştirdi. “Küçük hanım, sanırım tansiyonunuz düştü ya da bir şeye canınız sıkılmış. Çocukken herkes sulu boyayla güneş ve gökyüzü çizer. Bu eser Şefkat Çocuk Yuvası’nın bağış arşivinden yasal yollarla edinilmiş, uzmanlar tarafından tescillenmiştir. Şimdi lütfen işinizin başına dönün, davetlileri rahatsız ediyorsunuz.”
“Benim adım Ece Yılmaz!” diye haykırdım. Sesim galerinin kemerli tavanında yankılandı. “Sen bir hırsızsın! Benden çocukluğumu çaldığın yetmedi, şimdi hatıralarımı zenginlere pazarlıyorsun!”
“Güvenlik!” dedi Vedat Duman, sesindeki nezaket kırıntısı tamamen yok olmuştu. “Bu hanımı derhal dışarı çıkarın.”
İki iri yarı güvenlik görevlisi kollarımı kavradı. Beni kapıya doğru sürüklerlerken ayaklarımı yere vurdum, başımı geriye çevirip bağırdım:
“Kanıtlayacağım! O tablonun benim olduğunu bütün dünyaya kanıtlayacağım!”
Beni serin gece havasının içine, kaldırımın üzerine fırlatır gibi bıraktılar. Birkaç dakika sonra catering şefi Tolga dışarı fırladı. Yüzü kıpkırmızıydı.
“Sen ne yaptın Ece?! Delirdin mi sen? Şehrin en saygın galericisine hırsız demek ne demek?”
“Tolga, o tablo benimdi… Gerçekten benimdi.”
“Bana masal anlatma! Kanıtın var mı? Yok! Kovuldun Ece. Bir daha hiçbir davetimde çalışamazsın. Git buralardan!”
Ceketimi bile alamadan, üzerimde garson yeleğimle sokak lambasının altında yapayalnız kaldım. Cebimde sadece akbilim ve yetmiş lira bozuk param vardı. Yirmi iki yılım devlet yurtlarında, yedi farklı koruyucu ailenin yanında, itilip kakılarak geçmişti. On sekizime bastığım gün bir sırt çantasıyla kapının önüne konmuştum. Hayatım boyunca hiçbir şeyim olmamıştı. Ama o tablo… O tablo annemin kokusunu taşıyan tek şeydi. Ve onu o hırsıza bırakmayacaktım.
III. Gizli İmza
Ertesi sabah erkenden Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nin yolunu tuttum. Halk bilgisayarlarının başına geçip arama motoruna titreyen parmaklarla yazdım:
“Vedat Duman” + “Sosyal Hizmetler”
Ekrana düşen eski gazete kupürleri ve resmi bültenler şüphelerimi doğruladı:
Vedat Duman, 1985 ile 2005 yılları arasında İstanbul Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü’nde saha uzmanı ve denetmen olarak çalışmıştı. Görev alanı: Yoksul ailelerden çocukların alınması ve yetiştirme yurtlarına yerleştirilmesi. 2005 yılında aniden istifa etmiş ve ertesi yıl astronomik bir sermayeyle Duman Sanat Galerisi’ni açmıştı. Galerinin uzmanlık alanı ise ne tesadüftür ki “Kimsesiz ve engelli çocukların dışavurumcu sanat eserleri”ydi.
Basında hakkında çıkan röportajları okudum: “Vedat Duman, sokakların ve yurtların karanlığındaki yetenekleri gün ışığına çıkarıyor…”
Midem bulandı. Yetenekleri gün ışığına çıkarmıyordu; savunmasız, arkasız çocukların elinden aldıklarını kendi zenginliğine basamak yapıyordu.
Ama hukuken elimde hiçbir şey yoktu. Yirmi iki yıl önce çekilmiş bir fotoğrafım bile yoktu; çünkü evimizde fotoğraf makinesi lükstü. Bir tek şeyim vardı: Hafızam.
Birden zihnimde bir şimşek çaktı. O resmi yaptığım akşamı düşündüm. Masada sadece yeşil pastel boya yoktu. Annem bana harfleri yeni öğrettiğinde, kâğıtların arkasına mektuplar yazardım. O gün de tablonun arkasına, yeşil boyanın ucuyla bir şey karalamıştım.
“Anneme sevgiler, Ece.”
Eğer o tablo gerçekten benim tablomsa, ahşap çerçevenin arkasındaki koruyucu kartonun altında o yazı hâlâ duruyor olmalıydı. Vedat Duman gibi bir kibir abidesinin o resmi çerçeveletirken arkasını kontrol ettiğini ya da hatırladığını sanmıyordum; onun için o sadece satılacak bir nesneydi.
Planımı yaptım. Ev arkadaşımın dolabından şık bir tüvit ceket, kumaş bir pantolon ve büyük çerçeveli bir güneş gözlüğü ödünç aldım. Saçlarımı tepeden zarif bir topuz yaptım. Birkaç gün sonra galeriyi aradım. Sesimi olabildiğince elit, mesafeli ve kendinden emin bir tona büründürdüm:
“İyi günler, adım Ceren Polat. Mermer sanayicisi Polat ailesinin koleksiyon sorumlusuyum. Serginizdeki ‘Anne ve Çocuk’ isimli eseri basından takip ettik. Ailemiz tablo için yedi milyon liralık bir bütçe ayırdı. Satın alma opsiyonunu görüşmek ve eseri şahsen, yakından incelemek üzere Vedat Bey ile özel bir randevu talep ediyorum.”
Yedi milyon lafını duyan sekreterin nefesi kesildi. On dakika sonra Vedat Duman bizzat geri aradı ve ertesi gün saat 14.00 için beni özel inceleme odasına davet etti.
Ertesi gün galeriye adım attığımda kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Vedat Duman beni kapıda bizzat karşıladı. Eğilip elimi sıktı; üzerimdeki kıyafetler, taktığım takılar ve burnumun üzerindeki gözlükler sayesinde beni o geceki garson kızla asla bağdaştıramamıştı.
Beni galerinin en üst katındaki, güvenlik kameralarıyla donatılmış özel VIP odasına çıkardı. Tablo, kadife örtülü bir masanın üzerinde, tek bir spotun altında öylece yatıyordu.
“Olağanüstü bir parça Ceren Hanım,” dedi Vedat, ellerini ovuşturarak. “O dönemin çocuk yuvalarındaki saf trajediyi bundan daha iyi anlatan bir eser bulamazsınız.”
“Gerçekten büyüleyici,” dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. Masaya yaklaştım, çantama gizlediğim cep telefonunun ses kayıt düğmesine çoktan basmıştım. “Fakat biliyorsunuz, ailemiz eserin restorasyon geçmişi ve orijinalliği konusunda son derece titizdir. Çerçevenin arkasını, kâğıdın durumunu bizzat görmek istiyorum.”
Vedat’ın yüzünde hafif bir tereddüt belirdi. “Çerçeve profesyonelce mühürlendi. Arka kısımdaki asitsiz koruma kâğıdını sökmek eserin değerine…”
“Vedat Bey,” dedim soğuk bir tebessümle, “yedi milyon liralık bir çek yazmadan önce neyi satın aldığımı görmem gerekir. Eğer eserinize güvenmiyorsanız başka galerilerle görüşebilirim.”
Açgözlülük, kibrin en büyük zaafıdır. Vedat hemen geri adım attı: “Elbette, haklısınız. Bir saniye bekleyin, restorasyon aletlerimi getireyim.”
Odadan çıktı. Birkaç dakika sonra elinde küçük bir kerpeten ve spatulayla döndü. Tabloyu dikkatle ters çevirdi. Çerçevenin arkasını kapatan kahverengi koruyucu kâğıdı tutan küçük çivileri tek tek kanırtarak sökmeye başladı.
Nefesimi tuttum. İçimden bildiğim tüm duaları okuyordum.
Vedat koruyucu kâğıdı yavaşça kaldırdı.
Yirmi iki yıldır gün ışığı görmemiş, sararmış sulu boya kâğıdının arka yüzü ortaya çıktı. Kâğıdın tam ortasında, yeşil pastel boyayla, eğri büğrü bir çocuk yazısı parıldıyordu:
“Anneme sevgiler, Ece.”
Vedat Duman taş kesildi. Spatula elinden kayıp halıya düştü. Gözleri kâğıttaki yazıya mıhlanmıştı; alnından şakaklarına doğru ince bir soğuk ter damlası süzüldü.
Masaya doğru eğildim. Gözlüğümü çıkardım, yüzüne doğru fırlatır gibi masaya bıraktım.
“Orada ne yazıyor Vedat Bey?” dedim, sesimdeki fısıltı odayı bir bıçak gibi kesti. “Ben söyleyeyim: ‘Anneme sevgiler, Ece’ yazıyor. Altı yaşındaki Ece Yılmaz. Yirmi iki yıl önce gecekondumuzdan zorla aldığınız o kız çocuğu.”
Vedat yavaşça başını kaldırdı. Gözlerindeki dehşet ve tanıma anı yüzünü kireç gibi beyazlattı. “Sen… O garson kız…”
“Ben o garson kızım,” dedim, telefonumu çıkarıp tablonun arkasındaki yazıyı, ön yüzünü ve Vedat’ın kireç gibi olmuş yüzünü art arda fotoğraflayarak. “Bu tablo benim. Sanatçısı bilinmiyor dediğin o çocuk benim. Ve sen benden sadece bu kâğıdı değil, annemi de çaldın!”
Vedat bir an için üzerime atılmak, telefonu elimden kapmak istedi. Ama geri çekildim. O sırada kapıda güvenlik görevlisi belirdi.
“Çık dışarı!” diye hırladı Vedat, sesi artık bir beyefendinin değil, köşeye sıkışmış bir lağım faresinin sesiydi. “Bunu kanıtlayamazsın! Ece adında binlerce çocuk var! Bu kâğıt hiçbir şeyi ispatlamaz!”
“Yanılıyorsun,” dedim kapıdan çıkarken. “Bu kâğıt senin sonunu ispatlayacak.”
IV. Gazeteci ve Çalınan Hayatlar
O gece odamda sabaha kadar uyumadım. Elimde fotoğraflar vardı ama Vedat Duman gibi güçlü, zengin ve bağlantıları olan bir adamı tek başıma deviremeyeceğimi biliyordum. Bir avukat tutacak param bile yoktu.
İnternette araştırmacı gazetecileri taramaya başladım. Karşıma bir isim çıktı: Jale Çelik. Sanat dolandırıcılıkları, kara para aklama ağları ve sahte müzayedeler üzerine yaptığı cesur haberlerle tanınan, genel yayın yönetmenlerinin bile çekindiği ödüllü bir gazeteciydi.
Ona gecenin üçünde bir e-posta yazdım. Başlığı şuydu:
“Duman Sanat Galerisi’nin ‘Yetim Sanatçıları’ ve Çalınan Bir Çocukluk.”
Hikâyemi en baştan, en çıplak haliyle anlattım. Tablonun fotoğraflarını, arkasındaki yeşil yazıyı ekledim. “Elimde sadece bu var,” diye yazdım. “Ama yemin ederim ki o adam bir hırsız.”
Üç gün sonra telefonum çaldı.
“Ece Yılmaz?”
“Evet, benim.”
“Ben Jale Çelik. Hemen Şişli’deki ofisime gelebilir misin? Konuşmamız gereken çok şey var.”
Jale Çelik’in ofisi dosyalarla, mahkeme tutanaklarıyla ve sigara dumanıyla doluydu. Kırk yaşlarında, keskin bakışlı, yorgun ama gözlerinde bitmek bilmeyen bir adalet ateşi yanan bir kadındı. Bana bir fincan çay uzattı ve doğrudan konuya girdi:
“Ece, ben iki yıldır Vedat Duman’ı araştırıyorum,” dedi dosyaları önüme yığarak. “Onun galerisinde satılan ‘Outsider Art’ koleksiyonundaki eserlerin kaynağında büyük tutarsızlıklar vardı. Eserlerin hikâyeleri çok dramatik, fiyatları ise akıl almaz derecede yüksekti. Ama hiçbir eserin gerçek bir sahibi yoktu; hepsi ‘anonim bağış’, hepsi ‘yetimhane depolarından bulunmuş’ olarak geçiyordu. Elimde şüphe vardı ama senin şu fotoğrafın… Bu, buzdağının görünen yüzünü parçalayacak olan dinamit.”
“Peki ne yapacağız?” diye sordum.
“Tek başına olursan sana ‘şizofren, iftiracı’ derler, davayı yıllara yayar, seni ezerler,” dedi Jale. “Ama sen yalnız değilsin Ece. Eğer bu adam senin resmini çaldıysa, görev yaptığı yıllar boyunca başka çocukların da elinden bu tür şeyleri almış olmalı. Arşivlere ineceğiz.”
Sonraki iki hafta hayatımın en yoğun, en acı verici dönemiydi. Jale, devlet denetim raporlarına, vakıf kayıtlarına ve eski yurt defterlerine ulaştı. 1995-2005 yılları arasında Vedat Duman’ın denetiminde koruyucu aileye verilen ya da yurda yerleştirilen yüzlerce çocuğun listesini çıkardık. Galerinin geçmiş kataloglarında satılan çocuk resimlerinin tarihlerini bu isimlerle eşleştirdik.
Ve sonunda dört kişiye ulaştık. Dört kırık kalbe.
Onlardan biri Gökhan’dı. Otuz beş yaşında bir marangozdu. Kadıköy’de küçük bir çay ocağında buluştuk. Jale ona galerinin 2018 kataloğundaki bir tabloyu gösterdiğinde, koca adamın elleri titredi, gözlerinden yaşlar boşandı.
“Bu… Bu benim köpeğim Karabaş,” dedi fısıltıyla. “Sekiz yaşındaydım. Babam öldükten sonra bizi yurda verdiler. Köpeğimi yanıma almama izin vermediler. Ben de ayrılmadan önceki gece ağlaya ağlaya onun resmini çizdim. Vedat Bey gelip beni alırken resmi elimde gördü. ‘Senin için dosyanda saklayacağım koçum’ dedi. Bir daha ne Karabaş’ı gördüm ne resmimi. Üç yıl önce internette gördüm bunu; iki buçuk milyon liraya satılmış. Kapısına gittim, bana ‘Serseri, köpek çizen tek çocuk sen misin?’ deyip güvenlik zoruyla attırdı.”
Diğerleri de benzer hikâyeler anlattı. Kimi annesinin ördüğü patiği resmetmişti, kimi kaybettiği kardeşinin yüzünü… Hepsinin elinden aynı yalanla alınmıştı: “Senin için saklayacağım.”
Jale Çelik bombayı patlatmaya hazırdı.
V. Gazetenin Manşeti ve Acı Hakikat
Haber, Türkiye’nin en büyük gazetesinde ve internet sitelerinde manşetten girdi:
“ÇALINAN ÇOCUKLUKLAR: BİR SOSYAL HİZMET UZMANI YETİMLERİN HATIRALARINDAN NASIL SERVET YAPTI?”
Haberde her şey vardı: Vedat Duman’ın eski memuriyet kayıtları, galerinin kuruluş sermayesi, beşimizin ıslak imzalı ifadeleri, tablomun arkasındaki o yeşil yazı ve eski yurt çalışanlarının Vedat’ın çocukların şahsi eşyalarını topladığına dair tanıklıkları.
Sanat dünyası birbirine girdi. Sosyal medya yıkıldı. Koleksiyonerler aldıkları eserleri iade etmek için galeriye hücum etti. Duman Sanat Galerisi’nin önünde protestolar başladı. Vedat Duman kameralar karşısına çıkıp “Büyük bir kumpasla karşı karşıyayım, eserler yasal bağıştır” dese de savcılık aynı gün harekete geçti.
Ve iki hafta sonra, beni Çağlayan Adliyesi’ne çağırdılar.
Cumhuriyet Savcısı beni makamında kabul etti. Önünde koca bir klasör vardı. “Ece Hanım,” dedi savcı bey, gözlerinde derin bir ciddiyetle. “Vedat Duman hakkında nitelikli dolandırıcılık, görevi kötüye kullanma ve hırsızlık suçlarından iddianame hazırlıyoruz. Ancak… Sizin dosyanızı incelerken, çocukluk kayıtlarınızda çok daha karanlık bir duruma rastladık.”
Kalbim sıkıştı. “Ne gibi bir durum?”
Savcı Bey derin bir nefes aldı. “Siz altı yaşındayken, annenizin yanından ‘yetersiz bakım ve ihmal’ gerekçesiyle alınmışsınız. Raporu tanzim eden kişi Vedat Duman. Ancak ekte, annenizin sizi geri alabilmek için dört yıl boyunca verdiği hukuk mücadelesinin dilekçeleri var.”
“Annem… Beni geri almak için başvurdu mu?” Boğazım kurudu, sesim çıkmadı.
“Sadece başvurmamış Ece Hanım. Mahkemenin istediği her şeyi yapmış. Temizlik işlerine girmiş, düzenli bir ev tutmuş, anne eğitim programlarını tamamlamış, her ay tertemiz idrar ve sağlık testleri sunmuş. Dosya her seferinde tam birleşecekken, sosyal hizmet uzmanı Vedat Duman mahkemeye ek bir rapor sunmuş: ‘Anne görüşmelere gelmiyor, çocukla ilgilenmiyor, bağımlılık şüphesi devam ediyor.’ Biz o dönemki hastane ve imza kayıtlarını inceledik. Vedat Duman’ın raporlarının tamamı sahte!”
Dünya başıma yıkıldı. Masaya tutunarak ayağa kalkmaya çalıştım ama bacaklarım tutmadı.
“Neden?” diye inledim. “Neden yaptı bunu?!”
“Çünkü,” dedi Savcı Bey acıyla başını sallayarak, “o dönem koruyucu aile sistemine yerleştirilen ‘özel ve yetenekli’ çocuklar için bazı uluslararası fonlardan ve vakıflardan ciddi teşvikler alınıyordu. Ayrıca Vedat Duman, çocukların üzerinde tam vesayet kurarak onların ürettiği her türlü materyali, günlüğü, çizimi zimmetine geçiriyordu. Sizi sistemde tutmak onun maddi çıkarınaydı. Annenizi bilerek, kasten sizden uzak tutmuş.”
Gözyaşlarım yanaklarımı yakarak akıyordu. “Annem… Annem nerede şimdi? Onu bulabilir miyim?”
Savcı Bey gözlerini kaçırdı. Masadaki siyah bir dosyayı hafifçe kenara itti.
“Başınız sağ olsun Ece Hanım. Anneniz Aysel Yılmaz, 2007 yılında… Siz henüz on yaşındayken, Şişli Etfal Hastanesi’nde zatürre ve ağır depresyona bağlı kalp durmasından vefat etmiş. Kimsesizler mezarlığına defnedilmiş.”
O an odanın tavanı üzerime çöktü sandım. Yirmi iki yıldır içimi kemiren o zehirli şüphe… “Beni sevmedi, beni istemedi, beni terk etti” dediğim o kadın; benim için çırpınmış, kapılarda ağlamış ve kahrından ölmüştü.
“Bir şey daha var,” dedi Savcı. Masanın altından eski, yıpranmış bir ayakkabı kutusu çıkardı. “Annenizin vefatından sonra kaldığı gecekondudaki eşyaları adli emanete alınmış. Bu kutu onun yatağının altından çıktı. Dava dosyasına delil olarak girdi ama ben bunu şimdi size vermek istiyorum.”
Titreyen ellerimle kutunun kapağını açtım.
İçeride, altı yaşıma kadar yaptığım bütün karalamalar duruyordu. Gazete kenarlarına çizdiğim çiçekler, kırık boyalarla yaptığım evler… Ve en altta, sararmış çizgili kâğıtlara yazılmış onlarca mektup.
En üstteki mektubu aldım. Annemin o güzel, titrek el yazısı:
“Canım kızım, Ece’m… Bugün yine adliyeye gittim. O adam, o Vedat Bey yine yüzüme bakmadı. ‘Kızın seni unuttu, başka aileye alıştı’ dedi. İnanmadım ona bebeğim. Benim kızım beni unutmaz. Mutfak masasında bana sarılışını unutmaz. Her gece o yaptığın resme bakıp uyuyorum. Çok öksürüyorum bu aralar, göğsüm çok ağrıyor ama söz veriyorum seni alacağım. Ne olur affet beni Ece. Seni bırakmadım, seni hiç bırakmayacağım…”
Mektubu göğsüme bastırıp savcılık odasının ortasında dizlerimin üzerine çöktüm. Yirmi iki yıllık hıçkırıklarım, adliyenin o soğuk koridorlarında yankılandı. Beni terk etmemişti. Annem beni canından çok sevmişti.
VI. Mahkeme Salonu ve Mezar Taşı
Dava altı ay sürdü. Türkiye’nin en çok konuşulan, en ibretlik davalarından biri oldu.
Ağır Ceza Mahkemesi salonu her duruşmada hıncahınç doluydu. Sanık sandalyesinde oturan Vedat Duman’ın o kibirli halinden eser kalmamıştı; saçları darmadağınık, yüzü çökmüş, omuzları düşmüştü. Avukatları son ana kadar “O kâğıtlar sahipsiz çöptü, müvekkilim onları çöpten kurtarıp sanata kazandırdı” tezini savundular.
Fakat savcının ortaya koyduğu sahte sosyal hizmet raporları, banka hesap hareketleri, Gökhan’ın, benim ve diğer mağdurların gözyaşları içindeki tanıklıkları o yalan duvarını yerle bir etti.
Karar günü salonda çıt çıkmıyordu. Hâkim ayağa kalktı ve karar metnini okudu:
“Sanık Vedat Duman’ın; kamu görevini kötüye kullanarak zincirleme nitelikli dolandırıcılık, resmi belgede sahtecilik ve savunmasız çocukların haklarını gasp etmek suçlarından toplam 14 yıl 8 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına; el konulan tüm galerinin ve banka hesaplarının mağdurların tazminatları için tasfiyesine…”
Hâkim tokmağı kürsüye vurmadan önce başını kaldırdı, gözlüğünün üzerinden Vedat Duman’a baktı:
“Bu dünyada en büyük suç, korunmaya muhtaç bir çocuğun masumiyetini ve bir annenin feryadını paraya tahvil etmektir. Adalet belki gecikir ama asla unutmaz.”
Kelepçeler Vedat Duman’ın bileklerine takılırken ona son kez baktım. Göz göze geldik. Bakışlarında artık inkâr yoktu; sadece kendi kurduğu o sahte cennetin cehenneme dönüşünü izleyen bir zavallının çaresizliği vardı.
Duruşmadan sonra Jale ile birlikte Kilyos’taki Kimsesizler Mezarlığı’na gittik.
Hava soğuktu ama gökyüzü pırıl pırıldı. Çam ağaçlarının arasında, üzerinde sadece numara yazan onlarca taşın arasından annemin mezarını bulduk:
Aysel Yılmaz (1975 – 2007)
Savcılıktan teslim aldığım orijinal tablomu çantamdan çıkardım. Çerçevesi sökülmüştü; sadece o eski, yorgun sulu boya kâğıdı kalmıştı. Diz çöktüm. Nemli toprağın kokusu ciğerlerime dolarken resmi mezar taşının dibine, toprağın üzerine bıraktım.
“Merhaba anne,” diye fısıldadım. Gözyaşlarım toprağa damlıyordu ama bu kez içimdeki o zehirli acı yoktu; yerini derin, huzurlu bir vuslat almıştı. “Sana hediyeni getirdim. Biraz geç kaldım… Yirmi iki yıl kadar geç kaldım ama getirdim anneciğim. Artık biliyorum. Beni hiç bırakmadığını, benim için nasıl savaştığını biliyorum. Ben de senin için savaştım anne. O adam cezasını buldu.”
Rüzgâr esti, kâğıdın köşesini hafifçe havalandırdı. Sanki annemin eli saçlarımı okşadı.
VII. Yeni Bir Tuval
Mahkeme kararıyla Vedat Duman’ın el konulan mal varlığından bana düşen tazminat payı iki buçuk milyon liraydı. Diğer arkadaşlarım da haklarını aldılar. Gökhan köpeğinin tablosuna kavuştu, atölyesinin başköşesine astı.
Ben ise o parayla hayatımın yönünü tamamen değiştirdim. Catering üniformamı bir daha giymemek üzere çöpe attım. Üniversite sınavlarına girip Sanat Terapisi bölümüne kaydoldum. Şimdi, devlet yurtlarında ve koruyucu aile sisteminde büyüyen kimsesiz çocuklarla gönüllü atölyeler yapıyorum.
Onlara resim yapmayı öğretiyorum. Ama en çok da şunu öğretiyorum:
Ne çizerseniz çizin, arkasına adınızı yazın. Ve ne yaşarsanız yaşayın, kendi hikâyenizin fırçasını asla başkasının eline bırakmayın.
O küçük ‘Anne ve Çocuk’ tablosu ise şimdi evimin salonunda, bembeyaz bir duvarın tam ortasında asılı duruyor. Ne zaman ona baksam, beş milyon liralık bir sanat eserini değil; gecekondunun muşamba masasında beni kucağına alıp koklayan bir kadının sonsuz, ölümsüz sevgisini görüyorum.
Artık görünmez değilim.
Çünkü annemin sevgisi, beni bu dünyadaki en görünür, en güçlü insan yaptı.