Boşanmamızdan sonra kocam, beni eve götürmesi için babamı aradı – ama babam…
Boşanmamızdan sonra kocam, beni eve götürmesi için babamı aradı – ama babam…
Çöpün Bedeli ve Hakikatin Terazisi
I. Fırtınadan Önceki Sessizlik ve Kırılan Gurur
Akşamın alacakaranlığı, Boğaz’ın serin sularına nazır iki katlı villanın geniş bahçesine çökerken, salonun içindeki sessizlik neredeyse elle tutulur bir ağırlığa sahipti. Krem rengi İtalyan koltukta oturan Derya, kucağındaki ince porselen fincanı sehpaya bıraktı. Üzerinde her zamanki sade, gösterişten uzak tesettür kıyafeti vardı. Derya, hayatı boyunca gösterişe, şaşaaya ve kibire sırt çevirmiş bir kadındı. Babası Rıza Bey’in Türkiye’nin sayılı sanayicilerinden biri olmasını hiçbir zaman bir imtiyaz gibi taşımamış; aksine, bu devasa servetin ağırlığını mütevazı bir vakarla göğüslemişti.
Tam bu sırada sokak kapısı öyle bir gürültüyle açıldı ve ardından duvara çarparak kapandı ki, villanın tavanındaki kristal avize zangır zangır titredi. Derya irkilerek ayağa fırladı, eli gayriihtiyari göğsüne gitti.
Koridordan salona doğru yaklaşan adımlar hızlı, öfkeli ve kontrolsüzdü. İçeriye giren Ali’nin yüzü sinirden kıpkırmızı kesilmişti. Kravatı yana kaymış, ceketinin önü açık, gözlerinde ise Derya’nın dört yıllık evlilikleri boyunca hiç görmediği vahşi, yabancı bir nefret alevi yanıyordu.
Derya, kocasının bu hâlini görünce endişeyle bir adım öne çıktı. “Ali? Ne oldu, iyi misin? Şirkette bir aksilik mi çıktı?” diye sordu. Sesi ürkek ama şefkat doluydu.
Ali cevap vermedi. Derya’nın tam karşısında, burnunun dibinde durdu. Ağır ağır soluk alıp veriyordu; göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Hiçbir ikazda bulunmadan, elinde tuttuğu kalın sarı zarfı var gücüyle savurdu. Zarfın keskin karton kenarı Derya’nın sol yanağını bir jilet gibi sıyırıp geçti. Genç kadının teninde incecik, sızlayan bir çizik ve anında beliren bir kan damlası bıraktı. Zarf ise koltuğun üzerine düştü.
“Ne oluyor Ali? Ne bu?!” dedi Derya, elini yanağındaki sızıya götürerek.
“O ne mi?!” diye kükredi Ali. Sesi salonun yüksek tavanında yankılanıp camları titretti. “O senin bu evdeki hükmünün bittiğinin belgesidir! O boşanma protokolü! Şimdi, derhal o kâğıdı imzalayacaksın ve pılını pırtını toplayıp defolup gideceksin bu evden!”
Derya donakaldı. Kanının damarlarında çekildiğini, ayaklarının altındaki zeminin kaydığını hissetti. “Boşanmak mı? Ali, sen ne diyorsun? Biz bu sabah kahvaltıda…”
“Kes sesini!” diye bağırdı Ali, işaret parmağını Derya’nın yüzüne doğru tehditkâr bir şekilde sallayarak. “Senin o mıymıntı, sıkıcı, sünepe tavırlarını çekmekten bıktım usandım artık! Dört yıldır sırtımda bir kambursun. Ben holdingin genel müdürüyüm; her gün bakanlarla, uluslararası yatırımcılarla masaya oturuyorum. Benim yanıma senin gibi evde pinekleyen, iki kelimeyi bir araya getiremeyen, hiçbir zevki olmayan bir köylü yakışmıyor! Benim yanıma bana layık, cemiyette beni temsil edebilecek bir kadın lazım!”
Derya gözlerini kırpmadan, donmuş bir vaziyette dinliyordu. Kalbinde öyle derin bir çatırtı koptu ki, yanağındaki kan sızısı bu acının yanında hiç kalırdı.
“Köylü…” dediği kadın, Londra’da uluslararası finans eğitimi almış, üç yabancı dil bilen ama kocasının gururu incinmesin diye kariyerini geri plana itmiş bir kadındı.
Ali durmadı; kibri gözlerini tamamen kör etmişti. “Hande’yi tanıyorsun değil mi?” dedi zehirli bir sırıtışla. “Hani o şirketin halkla ilişkilerini emanet ettiğim kadın… İşte kadın dediğin öyle olur! Vizyon sahibi, şık, cesur! Ben hayatımı onunla geçireceğim. Bu evde artık senin o pasif varlığına değil, Hande’nin zarafetine yer var!”
Derya titreyen dudaklarıyla fısıldadı: “Ali… Sen hafızanı mı kaybettin? Biz bu yola çıkarken cebinde tek kuruşun yoktu. Bütün bu şirket, bu ev…”
“Ben yaptım!” diye haykırdı Ali, göğsünü yumruklayarak. “Hepsini kendi zekâm ve tırnaklarımla kazıyarak inşa ettim! Sen sadece köşede oturdun, benim kazandığım parayla sefa sürdün! Asalak gibi yaşadın!”
Bu sözler bardağı taşıran son damla oldu ama Ali’nin öfkesi durulmak bilmiyordu. Hızla yatak odasına yöneldi. Birkaç saniye sonra içeriden dolap kapaklarının vahşice çarpılma sesleri, askıların kırılma gürültüleri geldi. Derya sendeleyerek yatak odasının kapısına kadar yürüdü.
Gördüğü manzara insanlık onurunu ayaklar altına alacak cinstendi. Ali, mutfaktan getirdiği koca siyah çöp poşetlerini yere sermiş; Derya’nın gardırobundaki elbiselerini, pardösülerini, ipek eşarplarını askılarından hırsla çekip yırtarcasına o poşetlerin içine tıkıyordu. Tuvalet masasındaki parfümleri, kitapları, hatta Derya’nın küçük hatıra kutusunu tek bir kol darbesiyle yere savurdu, ardından tekmeyle poşetin ağzına doğru itti.
“Yapma Ali, ne olur dur…” dedi Derya, gözyaşları yanaklarından boşanırken. Ali’nin kolunu tutmaya çalıştı.
Ali, genç kadını öyle sert bir hamleyle geriye itti ki Derya’nın sırtı duvara çarptı, omuz kemiğinde keskin bir acı patladı. “Çek o ellerini üzerimden! Pisliklerini evimde istemiyorum! Bu dolaplar yarın Hande’nin tasarım kıyafetleriyle dolacak!”
Ali ağzına kadar doldurduğu dört büyük çöp poşetini sürükleyerek koridora çıkardı. Merdivenlerden aşağı indirip dış kapıyı sonuna kadar açtı. Ve komşuların görebileceği şekilde, o siyah çöp poşetlerini bahçenin ıslak çimlerine, kaldırım taşlarının üzerine fırlattı. Poşetler patladı; Derya’nın özenle sakladığı eşyaları, başörtüleri çamurlu taşların üzerine saçıldı.
Ali terasın mermer basamağında dikildi. Dudaklarında şeytani bir zafer gülümsemesi vardı. Cebinden son model telefonunu çıkardı. Rehberden bir numara seçti ve hoparlörü açtı.
Telefon üç kez çaldıktan sonra karşıdan derin, tok ve ağırbaşlı bir ses duyuldu:
“Efendim Ali?”
Bu ses, Derya’nın babası Rıza Bey’in sesiydi.
Ali, sesindeki tüm küstahlığı serbest bırakarak bağırdı:
“Rıza Bey! Hemen gelin, şu işe yaramaz kızınızı kapımın önünden alın! Ben onu boşadım! Dört yıldır sırtımda beslediğim bu asalaktan kurtuldum sonunda. Ne karılık yapmayı bildi ne ev idare etmeyi! Eşyalarını çöpe attım, kendisini de bahçeye kilitledim. Size tam on beş dakika veriyorum! Geldiniz aldınız, almadınız çöp kamyonunu çağırıp onu da çöplüğe attıracağım!”
Hattın diğer ucunda beş saniyelik mutlak, ölümcül bir sessizlik oldu. Rıza Bey tek bir kelime bile etmedi; ne bağırdı ne hesap sordu. Sadece telefonu kapattı.
Ali telefonu cebine sokup kahkahayı bastı. “Gördün mü?” dedi Derya’ya dönerek. “Baban bile tek kelime edemedi. Biliyor çünkü kızının beş para etmez bir çöp olduğunu! On beş dakikan var Derya. O sürede kapının önünden kaybolmazsan, seni bizzat sokak kapısının dışına fırlatacağım.”
Derya gözlerindeki yaşları sildi. Ağlaması bir anda bıçak gibi kesildi. Yüreğindeki o kor yangını söndü; yerini mutlak, buzdan bir kışa bıraktı. Yerdeki eşyalarına baktı, sonra kocasının kibirden şişmiş suratına… Artık acı çekmiyordu. Çünkü karşısında bir zamanlar sevdiği adam değil, kendi kazdığı mezara doğru koşan ahmak bir kukla vardı. Derya tek kelime etmeden bahçeye indi, patlayan çöp poşetlerinin yanında, dimdik ayakta beklemeye başladı.
II. Fırtınanın İnişi ve Gerçeğin Tokadı
Ali verandadaki deri koltuğa yayılmış, viski kadehini doldurmuş, keyifle bacak bacak üstüne atmıştı. Saatine bakıp sırıtıyordu. Zaman onun için akıyordu; zafer sarhoşuydu. Kendini bu şehrin en güçlü, en dokunulmaz adamı sanıyordu.
Fakat on dördüncü dakikada, villanın bulunduğu sakin çıkmaz sokağın başından derin, gürleyen bir motor homurtusu duyuldu. Sıradan bir araç sesi değildi bu; adeta yeri göğü inleten mekanik bir güç dalgasıydı.
Sokağın dönemecinden önce, mat siyah renkli, zırhlı ve devasa bir Mercedes Maybach belirdi. Hemen arkasından iki adet siyah Cadillac Escalade cip sokağa girdi ve villanın önünü boydan boya kapatacak şekilde park etti. Sokakta adeta bir devlet başkanının konvoyu durmuş gibiydi. Çevre villaların perdeleri aralandı, meraklı gözler pencerelere üşüştü.
Ali oturduğu koltukta doğruldu, kaşlarını çattı. “Bu da kim be?” diye mırıldandı.
Maybach’ın arka kapısı takım elbiseli, iri yarı bir koruma tarafından açıldı. Arabadan inen adamı gören Ali’nin elindeki viski kadehi yere düştü, parkede tuzla buz oldu.
Gelen kişi Rıza Bey’di. Ama Ali’nin her bayram ziyaretinde gördüğü, mütevazı keten gömlekler giyen, torun torba muhabbeti yapan o sakin ihtiyar gitmişti. Karşısında, üzerine İtalyan el dikimi kömür karası bir takım elbise giymiş, yüz hatları granitten oyulmuş gibi sert, gözlerinde şimşekler çakan gerçek bir sanayi baronu, bir imparator duruyordu. Arkasındaki ciplerden ise kulaklıkları takılı, çelik yelekli altı profesyonel güvenlik görevlisi indi. Güvenlik amiri Burak, bir işaretle bahçenin girişini tuttu.
Ali içindeki paniği bastırmaya çalışarak ayağa kalktı. Kibrine sarıldı. “Burası benim evim, bana hiçbir şey yapamaz” diye düşündü. Merdivenlerden aşağı indi.
Rıza Bey tek bir saniye bile Ali’ye bakmadı. Ağır, vakur adımlarla çöp poşetlerinin yanında dikilen kızının yanına gitti. Derya’nın sol yanağındaki taze kan sızısını görünce Rıza Bey’in çene kasları gerildi, göz bebekleri bir milim bile titremedi ama o sessizlikte bir cehennem saklıydı.
Rıza Bey ceketini çıkardı, hafifçe titreyen kızının omuzlarına sardı. “Geçti kızım,” dedi, sesi fırtına öncesi rüzgâr gibi uğulduyordu. “Sen arabaya geç.”
Burak hemen yaklaşıp Derya’ya refakat etti ve onu Maybach’ın arka koltuğuna bindirdi.
Kızının emniyette olduğunu gören Rıza Bey, yavaşça arkasını döndü. Bakışları Ali’ye kilitlendiğinde, Ali istemsizce bir adım geri çekilmek zorunda kaldı. O bakışta öyle ezici bir kudret vardı ki, genç adamın dizlerindeki derman bir anda çekilir gibi oldu.
Yine de Ali sesini yükseltmeye çalıştı:
“Zamanında geldiniz Rıza Bey! Alın götürün kızınızı! Ben onu boşadım, bitti! Ev de benim, şirket de benim! Tek kuruş nafaka bile alamayacak benden! Benim alın terimle kazandığım mülklerime ortak olamayacaksınız!”
Rıza Bey acı, kuru bir kahkaha attı. Elini ceketinin iç cebine daldırdı ve oradan kalın, kırmızı mühürlü meşin bir dosya çıkardı. Ve aynı Ali’nin Derya’ya yaptığı gibi, o dosyayı Ali’nin tam göğsünün ortasına fırlattı!
Dosya Ali’nin göğsüne çarpıp yere düştü.
“Aç ve oku, ahmak herif!” dedi Rıza Bey. Sesi gök gürültüsü gibi mahalleyi inletti.
Ali titreyen elleriyle yerdeki dosyayı aldı. Kapağı açtı. İlk sayfa, içinde oturdukları bu villanın tapusuydu. Ali’nin gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Tapunun malik hanesinde tek bir isim yazıyordu:
DERYA KARAHAN.
“B-Bu nasıl olur?” diye kekeledi Ali. “Bu ev… Biz bu evi evlenirken…”
“Bu ev, kızımın on sekizinci yaş günü hediyesiydi!” dedi Rıza Bey, ses tonu bir celladın baltası kadar keskindi. “Sen bu eve damat olarak iç güveysi girdin sefil herif! Tapunun kasada olduğunu sanıyordun değil mi? O tapu benim aile kasamdaydı!”
Ali’nin nefesi tıkandı. Panikle dosyanın diğer sayfalarını çevirdi. Şirketin kuruluş senedi, ortaklık payları…
“Peki ya holding?” diye inledi Ali. “Genel müdür bendim… Şirketi ben büyüttüm!”
“Sen hiçbir şey inşa etmedin!” diye gürledi Rıza Bey. “Senin o başında oturup caka sattığın şirketin sermayesinin yüzde doksan beşi benim gizli holdingime ait! Kızım ‘Ali’nin gururu incinmesin, kendini başarılı hissetsin baba’ diye ayaklarıma kapandığı için seni o koltuğa oturttum! Senin arkana verdiğim o devasa fonlar, devlet ihalelerindeki kefaletlerim, yabancı ortakların sana açtığı kapılar… Hepsi Derya’nın tek bir tebessümü içindi! Sen bir hiçtin Ali! Bir sokak serserisiydin, kızımın merhameti sayesinde adam yerine kondun!”
Ali’nin beyninde şimşekler çaktı. Gözlerinin önündeki o sahte dünya bir karton kule gibi devrildi.
Rıza Bey bir adım daha yaklaştı. Yüzü Ali’nin yüzüne birkaç santim mesafedeydi:
“Burası benim kızımın evi. Ve sen bu evin eşiğine basamayacak kadar aşağılık bir çöpsün. Şimdi derhal defolup gideceksin buradan! Yoksa yemin ederim ki o kırdığın kalbin her bir parçası için senin bacaklarını kırar, seni bu kaldırıma gömerim!”
Ali bir anda dizlerinin üzerine yığıldı. Kibir yerini saf, ilkel bir dehşete bırakmıştı. Titreyen elleriyle Rıza Bey’in kumaş pantolonunun paçalarına yapıştı:
“Rıza Bey… Babacığım, kurban olayım affet! Bir anlık cinnetti… Şeytana uydum! Derya’yı çok seviyorum, o benim her şeyim! Ne olur yapmayın, yuvamı yıkmayın!”
Rıza Bey yüzündeki sonsuz tiksintiyle ayağını geri çekti; Ali’nin elleri boşluğa düştü.
“Sen az önce kendi kızımı kapının önüne atıp çöp dedin. Bir çöpün affedilmeye hakkı olmaz.”
Rıza Bey arkasını döndü ve Burak’a işaret etti: “Atın bunu dışarı. Üzerindeki giysiler hariç hiçbir şeyi bu kapıdan içeri sokulmayacak.”
İki koruma Ali’yi kollarından ve yakasından kavradı. Ali feryat figan bağırıyor, Maybach’ın kapalı siyah camlarına doğru, “Derya! Derya affet beni, köpeğin olayım kurtar beni!” diye haykırıyordu. Ama arabanın içinden ne bir ses geldi ne de bir kıpırtı.
Korumalar Ali’yi bahçe kapısından dışarı fırlattılar. Ali, asfaltın üzerine yüzükoyun kapaklandı; dizleri ve dirsekleri parçalandı. Ağır ferforje kapı büyük bir gürültüyle kapandı ve kilitlendi.
O sırada sokağın köşesinde kırmızı bir spor araba durdu. İçindeki Hande’ydi. Ali’nin yeni hayatını kutlamak için villaya gelmişti.
Ali, yerde sürünerek Hande’nin arabasına doğru koştu: “Hande! Hande kapıyı aç, bittik biz!”
Hande arabanın camını sadece iki parmak indirdi. Güneş gözlüklerinin ardından Ali’nin yırtık pantolonuna, çamurlu gömleğine ve bahçeden yankılanan seslere baktı.
“Ali? Ne oluyor bu evde? O korumalar kim?”
“Hande, ev Derya’nınmış… Şirket de babasınınmış… Beni kapının önüne koydular, çabuk aç kapıyı gidelim!”
Hande’nin yüzündeki o cilveli ifade bir anda dondu; yerini buz gibi, acımasız bir iğrenmeye bıraktı.
“Ne demek Derya’nınmış? Sen bana ‘Her şey benim’ demedin mi be yalancı asalak?!”
“Hande yapma, seni seviyorum…”
“Çek o pis ellerini arabamdan!” diye bağırdı Hande. Camı hızla kapattı, gaza bastı ve lastiklerini çığlık çığlığa öttürerek sokaktan hızla uzaklaştı.
Ali, yolun ortasında yükselen toz bulutunun içinde yapayalnız kaldı.
III. Çöküşün Anatomisi
Aynı gece Derya, babasının konağındaki çalışma odasındaydı. Yanağındaki çizik temizlenmiş, üzerine sade bir hırka almıştı. Gözlerinde artık ne bir damla yaş vardı ne de keder.
Önündeki dizüstü bilgisayardan aile şirketinin Varlık Yönetim Birimi’ne ve bankaların genel müdürlüklerine bağlandı. Babasının baş hukuk müşaviri yanında hazır bekliyordu.
“Derya Hanım, talimatlarınızı bekliyoruz,” dedi avukat.
Derya soğuk, berrak ve çelik gibi bir sesle konuştu:
“Ali Yılmaz adına çıkarılmış olan tüm ek kredi kartlarını derhal iptal edin. Şirket adına tahsis edilen iki lüks aracı sistemden bağlatıp otoparka çektirin. Şahsi harcamaları için kullanılan ortak hesaptaki yetkilerini feshedin. Ve en önemlisi… Yarın sabah saat 09.00 itibarıyla bağımsız denetleme kurulunu holdinge sokun. Son üç yılın tüm faturalarını, naylon şirket transferlerini tek tek inceleyin. Neyi zimmetine geçirdiyse kuruşu kuruşuna tespit edilsin.”
Karar verilmişti. Merhamet dönemi kapanmış, adaletin terazisi kurulmuştu.
Aynı saatlerde Ali, şehrin merkezindeki beş yıldızlı bir otelin lobisinde perişan bir haldeydi. Yırtık pantolonunu ceketinin önünü kapatarak gizlemeye çalışıyor, resepsiyoniste kibirli görünmeye gayret ediyordu:
“Suit oda istiyorum. En üst kattan.”
Cüzdanındaki o parlak, sınırsız limitli siyah kartı uzattı. Resepsiyonist kartı pos cihazından geçirdi. Cihazdan uzun, tiz bir ses yükseldi:
İŞLEM REDDEDİLDİ – KARTA EL KOYUNUZ.
“Bir sorun var beyefendi, kartınız iptal edilmiş.”
“Nasıl olur?! Bir daha deneyin! Cihazınız bozuk!”
Ali diğer platin kartını çıkardı. O da reddedildi. Üçüncüsü… Dördüncüsü… Hepsi sistemden silinmişti.
Lobideki müşteriler Ali’ye garip, küçümseyici bakışlar fırlatmaya başladı. Resepsiyon şefi güvenliği çağırdı: “Beyefendi, nakit ödemeniz yoksa lütfen lobiyi terk edin.”
Ali cebindeki son bozuklukları yokladı; sadece yetmiş lira vardı. Bir şişe su parası… Başını öne eğip, otele giren zenginlerin alaycı fısıltıları arasında kapıdan dışarı atıldı.
O geceyi Taksim Gezi Parkı’ndaki tahta bir bankın üzerinde, soğuktan titreyerek geçirdi. Üzerine örtecek bir battaniyesi bile yoktu. Sabahın ayazı kemiklerine işlerken, bir zamanlar Derya’nın onu sıcacık kahvaltılarla, ütülü çarşaflarla uyandırdığı sabahları hatırladı. Ama içindeki zehirli kibir hâlâ fısıldıyordu: “Şirkete gideceğim. Orası benim kalem. Hisselerimi alıp onları mahkemede süründüreceğim.”
Sabah saat 08.30’da Levent’teki kırk katlı cam plazanın önüne vardı. Saçı sakalı birbirine karışmış, gömleği kırışık ve lekeliydi. Döner kapıdan içeri adımını attığı an, her gün önünde ceket ilikleyen özel güvenlik görevlileri yolunu kesti.
“Durun Ali Bey. İçeri giremezsiniz.”
“Siz kiminle konuştuğunuzu sanıyorsunuz?!” diye bağırdı Ali. “Ben bu şirketin genel müdürüyüm! Çekin ellerinizi!”
Lobi işe gelen yüzlerce personelle doluydu. Herkes durmuş, bir zamanların kudretli yöneticisinin bu sefil hâlini izliyordu.
Tam o sırada VIP asansörünün kapısı açıldı. İçeriden yönetim kurulu üyeleriyle birlikte Derya çıktı.
Derya, siyah şık döpiyesi, kusursuzca bağlanmış ipek eşarbı ve kendinden emin adımlarıyla lobide adeta bir güneş gibi parlıyordu. Yüzünde ne bir öfke vardı ne de intikam hırsı; sadece erişilmez bir asalet.
Ali güvenlikçilerin kollarından kurtulmaya çalışarak bağırdı:
“Derya! Derya buradayım! Bak bu adamlar beni içeri almıyor! Bu şirkette benim emeğim var, beni kovamazsınız!”
Derya adımlarını durdurdu. Ağır ağır döndü. Lobide çıt çıkmıyordu; yüzlerce insan nefesini tutmuştu.
Derya, Ali’nin tam karşısında durdu. Bakışları öyle uzaktı ki, sanki karşısında dört yılını paylaştığı kocası değil, yere düşmüş kirli bir kâğıt parçası vardı.
“Senin burada hiçbir şeyin yok Ali,” dedi Derya. Sesi mikrofona gerek duymadan lobinin mermer duvarlarında çınladı. “Bu şirketin tek bir hissesi bile sana ait olmadı. Sana verilen yetkiyi, holdingin kasasını sevgiline lüks arabalar almak ve sahte şirketlere para aktarmak için kullandın. Denetçiler şu an odanda. Hakkında nitelikli dolandırıcılık ve emniyeti suiistimalden cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunuldu.”
Ali’nin dizleri bir kez daha çözüldü: “Derya… Yapma… Ben senin kocanım…”
Derya güvenlik amirine döndü, ses tonunda en ufak bir titreme dahi yoktu:
“Güvenlik, lobideki bu gürültüye son verin. Bu çöpü binanın dışına atın; çalışanlarımın huzurunu bozmasın.”
“Çöp…”
Ali, dün akşam kendi ağzından çıkan o zehirli kelimenin şimdi bir balyoz gibi kendi kafasına indiğini hissetti. Güvenlik görevlileri Ali’yi yaka paça tutup plazanın mermer merdivenlerinden aşağı, sokağın asfaltına fırlattılar.
Ve aynı günün akşamı polis ekipleri Ali’yi bir çorbacıda yakaladı. Bileklerine soğuk kelepçeler takılırken, televizyonların ana haber bültenlerinde manşetler dönüyordu:
“MİLYARLIK VURGUN YAPAN GENEL MÜDÜRÜN İNANILMAZ DÜŞÜŞÜ!”
Hande çoktan yurt dışına kaçmış, arkasında Ali’nin zimmete para geçirdiğini kanıtlayan tüm sahte faturaları polise ihbar mektubu olarak bırakmıştı. Ali, mahkemede avukat bile tutamadı; baronun atadığı stajyer avukatla savunma yapmaya çalıştı. Hâkim kararı açıkladığında salonda yankılanan tokmak sesi, Ali’nin hayatının üzerine çekilen nihai perdeydi:
Nitelikli zimmet ve resmi belgede sahtecilikten 8 YIL 4 AY HAPİS CEZASI.
IV. Mahkûmiyetten Çöp Kutusuna
Cezaevi yılları Ali için bir cehennem azabıydı. Dışarıdaki o sahte kibir, koğuştaki gerçek suçluların arasında paramparça oldu. Temizlik nöbetleri, koğuş ağalarının hakaretleri ve geceleri beton ranzada döktüğü faydasız gözyaşları… Derya’nın adını her andığında göğsüne bir kor parçası düşüyordu ama artık çok geçti.
İyi hâlden ve infaz yasasından faydalanarak beş yıl sonra tahliye edildiğinde, cezaevi kapısının önünde onu bekleyen tek bir kişi bile yoktu. Ailesi memlekette utançtan sokağa çıkamaz olmuş, onu evlatlıktan reddetmişti.
Otuz sekiz yaşındaydı ama aynadaki yüz elli yaşındaki bir ihtiyara aitti. Saçları tamamen beyazlamış, dişleri dökülmüş, omuzları çökmüştü. Sırtında eski bir ceket, elinde naylon bir poşetle İstanbul sokaklarına karıştı. Sabıkası yüzünden hiçbir şirket kapısını açmadı; hamallık yaptı, bulaşıkçılık yaptı ama dikiş tutturamadı.
Sonunda, belediyeye bağlı taşeron bir temizlik şirketi onu asgari ücretle temizlik işçisi olarak işe aldı. Eline mavi bir tulum, bir paspas ve tekerlekli gri bir çöp kovası verdiler.
Kaderin en korkunç, en ibretlik cilvesi ise onu üçüncü ayında buldu.
Taşeron şirket, onu Levent’teki devasa iş kulelerinden birine, “Gündüz Temizlik Personeli” olarak görevlendirdi.
Ali, elinde paspas arabasıyla binanın döner kapısından içeri girdiğinde donakaldı. Burası, bir zamanlar genel müdürlük yaptığı, Derya’nın ailesine ait olan holdingin yeni merkez binasıydı. Bir zamanlar en üst kattaki cam ofisinden şehri izlediği plazanın şimdi zemin katındaki mermerlerini siliyordu.
Her gün aynı azabı yaşadı. Eski mesai arkadaşlarının yanından başını eğerek geçti. Kimi onu tanıyıp dehşetle yolunu değiştirdi, kimi ise acıyarak önüne bozuk para bıraktı. Ama Ali o paraları bile alamayacak kadar gurursuzlaşmıştı; tek istediği karnını doyurabilmekti.
Bir sabah, lobi her zamanki gibi yoğun bir iş trafiğine sahne olurken birden kapıda bir hareketlilik yaşandı. Özel güvenlikler nizami duruşa geçti, resepsiyondaki görevliler ayağa fırladı.
Lobi kapısından içeri bir aile girdi.
En önde Derya vardı. Otuzlu yaşlarının ortasında, güzelliğine olgunluğun ve huzurun zarafeti eklenmişti. Üzerinde pudra pembesi ipek bir ceket vardı. Gözlerinde öyle derin bir mutluluk parıldıyordu ki, etrafındaki herkesi aydınlatıyordu.
Sağ koluna, cemiyetin dürüstlüğüyle ve hayırseverliğiyle tanıdığı saygın iş insanı Kerem Bey girmişti. Kerem Bey, Derya’nın elini öyle bir sevgi ve hürmetle tutuyordu ki, kadına verilen değer her adımda hissediliyordu. Derya’nın sol elinde ise henüz üç yaşında olan dünyalar tatlısı küçük bir kız çocuğunun minik parmakları vardı; aile vakfı aracılığıyla evlat edindikleri, koruyucu ailesi oldukları bir yetim.
Ali, lobinin mermer sütununun dibinde, dizlerinin üzerine çökmüş haldeydi. Elinde kirli bir paspas, yanında gri plastik çöp kovası duruyordu.
Derya ve ailesi, Ali’nin diz çöktüğü yerin tam önünden geçtiler.
Ali başını yerden kaldıramadı. Nefesi kesildi, kalbi duracak gibi oldu. Gözleri Derya’nın ayakkabılarının ucuna kilitlendi. Bir saniye… Sadece tek bir saniye Derya’nın durmasını, başını çevirip ona bakmasını, belki bir çift acı söz söylemesini, hatta yüzüne tükürmesini diledi. Varlığının fark edilmesini istedi.
Fakat Derya durmadı.
Kocasının anlattığı bir fıkraya neşeyle güldü. O kahkaha, Ali’nin kulaklarında kıyamet borusu gibi yankılandı. Derya, Ali’nin yanından geçerken adımlarını bir milim bile yavaşlatmadı. Ne bir bakış, ne bir ima, ne de bir duraksama…
Derya için Ali, yerdeki paspas arabasından, mermerin üzerindeki gölgeden farksızdı. Yoktu. Hiç var olmamıştı. Zihinden de kalpten de tamamen silinmişti.
Asansörün kapıları açıldı. Derya, eşi ve çocuğuyla birlikte içeri girdi. Kapılar kapanmadan önce lobiye taze kır çiçeklerini andıran hafif, asil bir parfüm kokusu yayıldı. Ve kapılar kapandı; asansör gökdelenin zirvesine, zirvedeki hayata doğru süzüldü.
Ali mermerin üzerinde, dizlerinin bağı çözülmüş halde kaldı.
Tam o sırada temizlik şefi arkasından yaklaştı, Ali’nin sırtına ayağıyla sertçe dürttü:
“Hey! Ne bakıyorsun öyle aval aval? Şu köşedeki çöpleri al, yerdeki lekeleri sil! Hadi çabuk ol, işe yaramaz herif!”
Ali irkildi. Gözlerinden süzülen iki damla sıcak yaş, paspas kovasındaki kirli, deterjanlı suyun içine düştü.
“Tamam şefim,” dedi çatallı, yok olmuş bir sesle. “Hemen temizliyorum.”
Paspası ıslak mermere sürdü. İleri, geri… İleri, geri…
Yıllar önce telefonun ahizesine bağırarak “Gelin şu işe yaramaz çöpünüzü alın!” diyen adam; şimdi kendi kibrinin, nankörlüğünün ve zulmünün enkazı altında, hayatının sonuna kadar başkalarının çöplerini toplamakla mühürlenmişti.
İlahi adalet şaşmamıştı; herkes eninde sonunda kendi ektiği tarlanın hasadını toplamış, hayat hakiki sahibini zirveye, sahtekârını ise hak ettiği çöplüğe süpürmüştü.