“Küçük kardeşim, babaannemin ilacını içmek istemiyor” dedi oğlum; ilacı gören doktor panikledi.
Zehrin Gölgesinde Bir Anne
I. Mutfaktaki Fısıltı
Sabahın ilk ışıkları, mutfağın pencerelerindeki tül perdeleri delip beyaz tezgâhın üzerine dökülüyordu. Tavada cızırdayan tereyağının ve taze köy yumurtalarıyla buluşan domatesin kokusu, küçük mutfağımızı sımsıcak bir yuvaya dönüştürmüştü. Tahta kaşığı tavanın kenarına usulca vurup ocağın altını kıstım. Saat 07.30’u gösteriyordu. Yedi yaşındaki biricik oğlum Can için mavi beslenme çantasına ceviz içi, birkaç dilim elma ve kızarmış ekmek yerleştiriyordum. Her sabah tekrarlanan bu sıradan döngü, hayatımın en huzurlu limanıydı. Eşim Murat birazdan işe gidecek, Can okul servisine binecek, evin diğer köşesinde ise kayınvalidem Hatice Hanım güne o ağırbaşlı, dindar ve saygın edasıyla başlayacaktı. Dışarıdan bakan bir yabancı için penceremizden görünen tek şey, imrenilecek bir çekirdek ailenin kusursuz tablosuydu.
Hiç kimse, o huzurlu tablonun arkasında ilmek ilmek örülen sessiz bir cinayetin saklandığını tahmin edemezdi.
Belime aniden dolanan iki ince kolla irkildim. Gülümsedim; bu, Can’ın her sabah arkamdan sinsice yaklaşıp bana sarılma oyunuydu. Ama bu kez bir gariplik vardı. Kollar belime her zamanki gibi neşeyle değil, adeta fırtınalı bir denizde can simidine tutunurcasına titreyerek sarılmıştı. Üzerime çöken o tuhaf ağırlıkla tahta kaşığı bıraktım. Dizlerimin üzerine çöküp onun boyuna indim.
Can’ın yüzü bir kâğıt kadar beyazdı. O her zaman parlayan iri, zeytin karası gözlerinin altı mor halkalarla çevrilmişti. Dudakları kurumuş, hafifçe çatlamıştı. Son haftalarda yastığında biriken o ince saç telleri aklıma geldiğinde göğsüme bir iğne battı. Can gözlerini gözlerimden kaçırıyor, okul formasının alt ucunu minik parmaklarıyla eziyordu.
“Can’ım? Birtanem, ne oldu? Kötü bir rüya mı gördün yine?” diye sordum. Sesimin titremesine engel olmaya çalışarak elimi alnına koydum; ateşi yoktu ama teni buz gibiydi.
Başını iki yana salladı. Yutkundu, boğazında bir yumru varmış gibi zorlandı. Sonra sanki evin duvarları onu dinliyormuş gibi etrafına korkulu bir bakış attı, parmak ucunda yükselip kulağıma eğildi.
“Anne…” diye fısıldadı. Sesi öyle kırılgandı ki neredeyse nefesi havada dağılacaktı. “Ben artık anneannemin verdiği o vitamini içmek istemiyorum. Çok acı… İçince başım dönüyor, karnım sanki içten yırtılıyor gibi ağrıyor.”
Donakaldım. Zihnim bir an için boşluğa düştü. “Ne vitamini oğlum? Ben sana her sabah sadece portakal suyu sıkıyorum, başka bir şey vermiyoruz ki.”
Can korkuyla dudaklarını ısırdı. Kırmızı-beyaz yakalı okul hırkasının minik cebine elini daldırdı. Avucunu açtığında, teninin üzerinde duran nesneyi gördüm.
Bu, tamamen beyaz, üzerinde hiçbir marka, rakam, çizgi ya da ambalaj izi bulunmayan, orta boy bir ilaç kapsülüydü.
“Sen banyodayken ya da çamaşır asarken beni çağırıyor,” diye fısıldamaya devam etti Can. Gözlerinden iki damla yaş süzülüp yanaklarındaki solgunluğu ıslattı. “Bunu içersen okulda en akıllı sen olursun, kemiklerin çelik gibi olur diyor. İçmezsem babama yaramazlık yaptığımı söyleyeceğini söylüyor. Anne, çok acı… Boğazımı yakıyor. Her gün içmekten çok yoruldum.”
O an, mutfağın ortasında zaman dondu.
Hatice Hanım… Murat’ın annesi. Altı yıldır bizimle yaşayan, mahallede herkesin “Hacı Hatice”, “örnek valide”, “torununa tapan kadın” diye bildiği kadın… Yedi yaşındaki torununa benim arkamdan, gizlice, üzerinde hiçbir ibare olmayan kapsüller mi içiriyordu?
Elimi uzatıp kapsülü Can’ın avucundan aldım. Parmaklarımın arasında plastiği andıran donuk bir soğukluk vardı. İçimde vahşi bir alarm çanı çalmaya başladı; annelik içgüdüsü, mantığın henüz açıklayamadığı bir dehşeti kalbime fısıldıyordu. Can’ın gözlerindeki mutlak çaresizliği görünce dehşetimi yuttum. Onu kucağıma çekip sımsıkı sardım. Saçlarını öptüm, kokusunu ciğerlerime çektim.
“Tamam sevgilim,” dedim fısıltıyla. “Geçti. Bugünden sonra o kapsüllerden tek bir tane bile içmeyeceksin. Bu sadece ikimizin arasında bir sır, tamam mı? Ne babana söyleyeceksin ne anneannene. Ben halledeceğim.”
Can rahatlamış bir nefes verdi. Sanki sırtındaki tonlarca ağırlık kalkmış gibi başını göğsüme yasladı. Kahvaltısını bitirmesini bekledim. Onu kapıdan uğurlarken, servis aracının arkasından el sallarken yüzümde geniş bir tebessüm vardı. Ama servis köşeyi dönüp gözden kaybolduğu an, o tebessüm yüzümden bir maske gibi düştü.
II. Yasemin Kokulu Odadaki Sır
Evde çıt çıkmıyordu. Murat saat 07.00’de şirket arabasıyla yola çıkmıştı. Hatice Hanım ise her sabah olduğu gibi lüks sitenin yürüyüş parkurunda, komşu hanımlarla sabah yürüyüşündeydi. Ev tamamen bana kalmıştı.
Koridoru parmak uçlarımda geçtim. Alt kattaki misafir odasının, yani Hatice Hanım’ın yatak odasının kapısının önüne geldim. Kapı her zamanki gibi aralıktı; bu evde kendini sorgulanamaz bir otorite olarak gördüğü için kapısını kilitlemeye gerek bile duymazdı. İçeri adım attığımda burnuma ağır, geniz yakan bir yasemin kolonyası ve lavanta kokusu çarptı.
Oda kusursuz bir intizam içindeydi. Yatak örtüsünde tek bir kırışıklık yoktu; danteller milimetrik hizalanmıştı, komodinin üzerinde deri ciltli bir Kur’an ve gümüş tespih duruyordu. Dışarıdan bakan bir müfettiş gelse, bu odayı bir ermiş kadının istirahatgâhı sanırdı. Ama ben o vitrinin arkasındaki zehri arıyordum.
Çekmeceleri açmaya başladım. Çoraplar, ipek şallar, tansiyon aletleri, doktorların yazdığı bilindik vitamin kutuları… Hiçbirinde o beyaz kapsüllerden yoktu. Gardırobun derinliklerine baktım; kürkler, pardösüler… Yoktu.
Tam pes edip çıkacakken, gardırobun en üst rafında, eski hurçların arkasına tıkıştırılmış paslı bir metal bisküvi kutusu ilişti gözüme. Bir sandalye çekip üzerine çıktım. Kutuyu titreyen parmaklarımla aldım. Kapağını açtığımda bisküvi yerine beyaz, etiketsiz plastik bir ecza şişesi buldum.
Şişeyi salladım; içinde onlarca kapsül tıkırdıyordu. Kapağını açıp baktım: Can’ın cebinden çıkardığı o beyaz, isimsiz kapsüllerin aynısıydı.
Şişenin hemen yanında küçük bir porselen havan ve metal bir ezme aleti vardı. Havanın dibinde henüz yeni ezilmiş, un ufak edilmiş beyaz bir toz kalıntısı duruyordu.
Kanım çekildi. Neden bir büyükanne torununa içireceği “vitamini” gizli bir bisküvi kutusunda saklar, havanlarda ezer ve bunu çocuğun annesinden gizlerdi?
Hemen cebimden çıkardığım bir kâğıt mendilin içine o kapsüllerden üç tane koydum. Kutuyu, şişeyi ve havanı milimi milimine aynı yerine bıraktım. Odadan çıkıp kapıyı kapattığımda sırtımı koridorun duvarına dayayıp nefes almaya çalıştım. O an salondaki devasa çerçeveye gözüm takıldı: Aile fotoğrafımız. Ortada oturan Hatice Hanım, oğlunun omzuna elini koymuş, torununu dizine oturtmuş, melekleri andıran bir tebessümle objektife bakıyordu. O tebessüm artık bana cehennemden bir davet gibi görünüyordu.
III. Talyum: Zehirlerin Zehiri
Evi olduğu gibi bıraktım. Çantamı alıp fırladım. İstanbul’un sabah trafiğini nasıl aştığımı, arabayı hastanenin acil otoparkına nasıl park ettiğimi hatırlamıyorum. Tek bir yere gitmem gerekiyordu: Murat’ın tıp fakültesinden eski ev arkadaşı, İç Hastalıkları ve Klinik Toksikoloji Uzmanı Dr. Hakan’ın çalıştığı üniversite hastanesine.
Hakan beni poliklinik odasında görünce şaşırdı. “Elif? Hayırdır bu saatte? Murat’a bir şey mi oldu?”
Cevap vermedim. Çantamdan mendile sarılı o üç beyaz kapsülü çıkarıp masasının üzerine bıraktım. “Hakan… Bunu acilen analiz etmeni istiyorum. İçinde ne var, bana hemen söylemek zorundasın.”
Hakan masadaki kapsüllere baktı, sonra yüzümdeki dehşeti süzdü. Hiçbir soru sormadı. Kapsülleri alıp laboratuvara indi.
Hastanenin o keskin dezenfektan kokulu koridorundaki mavi plastik sandalyede geçen iki saat, ömrümün en uzun iki yılı gibiydi. Can’ın son aylarda yaşadıkları gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiyordu: “Anne bacaklarım uyuşuyor, koşamıyorum…”, “Anne midem çok yanıyor…”, geceleri yatağında kıvranarak geçirdiği karın ağrıları, sabahları yastığından avuç avuç topladığım dökülen saçları… Biz onu mevsim geçişine, çocukluk yorgunluğuna yormuştuk. Ne kadar kördüm! Ne kadar aptaldım!
Laboratuvarın kapısı sertçe açıldı. Hakan elinde bir dosya ile koridora çıktı. Yüzü kireç gibiydi; bakışlarında öyle ağır bir öfke ve dehşet vardı ki ayağa kalkmaya mecalim kalmadı. Beni kolumdan tutup odasına soktu, kapıyı kilitledi.
“Elif, bunu nereden buldun?” dedi. Sesi bir fısıltı kadar kısıktı ama bir çığlık gibi patlıyordu odada. “Bana doğruyu söyle, polisi aramadan önce bunu kimin kullandığını bilmem lazım!”
“Can’ın cebinden çıktı Hakan!” diye haykırdım, gözyaşlarım boşanırken. “Hatice Hanım… Kayınvalidem aylardır her sabah ‘vitamin’ diye içiriyormuş çocuğa! Ne var o kapsülde?!”
Hakan ellerini saçlarının arasına daldırdı. Masaya tutundu, derin bir nefes aldı.
“Talyum,” dedi.
Kelime odanın soğuk havasında asılı kaldı.
“Talyum mu? O ne demek Hakan?”
“Talyum, Elif… Kimya tarihinin en sinsi, en acımasız zehiridir. Rengi yoktur, kokusu yoktur, suda tamamen erir. Eskiden fare zehiri olarak kullanılırdı, sonra insanlık dışı olduğu için tamamen yasaklandı. Tıpta buna ‘Zehirlerin Zehiri’ ya da ‘Miras Zehiri’ denir. Çünkü kurbanı bir anda öldürmez. Düşük dozlarda verildiğinde aylar sürer. Belirtileri doğal bir hastalığı taklit eder: Önce hafif mide bulantısı, sonra bacaklarda ve ellerde iğnelenme, his kaybı, şiddetli karın krampları ve en belirgin özelliği… Saçların kökten dökülmesi.”
Boğazım tıkandı. Çığlık atmak istedim ama sesim çıkmadı.
“Doz öyle ayarlanmış ki,” diye devam etti Hakan, sesi titriyordu. “Öldürmeyecek kadar az, ama yavaş yavaş böbrekleri, karaciğeri ve sinir sistemini iflas ettirecek kadar düzenli. Eğer bu kapsüller verilmeye devam etseydi… Can en fazla bir ay içinde çoklu organ yetmezliğinden ölürdü. Ve otopsi yapılmazsa, kimse cinayet olduğunu anlamaz, ‘nadir görülen genetik bir nörolojik hastalık’ deyip dosyayı kapatırdı.”
Dünya başıma yıkıldı. Sandalyeden kayıp yere diz çöktüm. Hıçkırıklarım odayı doldururken Hakan beni omuzlarımdan tutup kaldırmaya çalışıyordu: “Hemen savcılığa gidiyoruz Elif! Can’ı hemen buraya getireceğiz, yatışını yapacağız!”
“Dur!” dedim, gözlerimi silerek. Bir anda içimdeki anne, yaralı bir kaplana dönüştü. “Murat… Murat asla inanmaz Hakan. Annesine tapıyor o adam. Babasız büyüdü, annesini hayatının merkezine koydu. Ben sadece bu tahlille gidersem, Hatice Hanım tansiyon krizine girer, ağlar, bayılır, ‘Gelin bana iftira atıyor’ der. Murat beni kapının önüne koyar, Can’ı da o kadının eline bırakır! İnkar edemeyecekleri bir delile ihtiyacım var!”
Hakan çaresizce başını salladı: “Bekleyecek vaktimiz yok Elif, çocuk zehirleniyor diyorum sana!”
Tam o saniyede çantamdaki telefon acı acı çalmaya başladı. Arayan Can’ın ilkokul öğretmeniydi.
Titreyen ellerle telefonu açtım.
“Elif Hanım! Lütfen sakin olun ama hemen hastaneye gelmeniz lazım… Can beden eğitimi dersinde aniden bayıldı. Burnundan durduramadığımız bir kanama başladı, bilinci kapandı. En yakın devlet hastanesine, sizin oraya ambulansla geliyoruz!”
Telefon elimden kayıp linolyum zemine düştü. Hakan’ın gözlerindeki dehşeti gördüm. “Geliyorlar!” diye haykırdı Hakan ve kapıyı açıp acil servise doğru koşmaya başladı.
IV. Yoğun Bakım ve Maskeli Büyükanne
Hastanenin acil servis kapısından içeri giren sedyenin tekerlek sesleri hâlâ kulaklarımdadır. Can’ın minicik bedeni beyaz çarşafların arasında kaybolmuştu. Yüzü tebeşir gibiydi; burnundan sızan kan okul gömleğinin yakasını kızıla boyamıştı. Ağzındaki oksijen maskesi her nefes alışında hafifçe buğulanıyordu.
Sedye kırmızı alana doğru hızla sürülürken oğlumun yana düşmüş cansız elini tuttum. Tırnaklarına baktım. Tırnak yataklarının üzerinde yatay, süt beyazı çizgiler uzanıyordu. Hakan’ın biraz önce anlattığı o tıbbi gerçek: Mees çizgileri. Ağır metal ve talyum zehirlenmesinin vücuda vurduğu açık mühür.
“Can! Bebeğim, buradayım!” diye bağırdım. Ama bilinci tamamen kapalıydı.
Yarım saat sonra koridorda topuk sesleri ve telaşlı adımlar yankılandı. Murat içeri daldı; kravatı çözülmüş, gözleri panik içinde açılmıştı. Ve hemen arkasında… Siyah ipek başörtüsü, elindeki mendiliyle dövünen Hatice Hanım belirdi.
“Oğlum! Can’ım! Ciğerim!” diye feryat ederek kendini acil servisin bekleme salonundaki koltuğa attı Hatice Hanım. Öyle bir ağlıyor, öyle bir dizlerini dövüyordu ki koridordaki diğer hasta yakınları, hemşireler başına toplanmıştı.
Murat yanıma koştu, omuzlarımı sarstı: “Elif ne oldu?! Sabah sapasağlamdı bu çocuk! Ne oldu birdenbire?!”
Ben daha ağzımı açamadan, Hatice Hanım oturduğu yerden bir ok gibi fırladı. Titreyen, yüzüklü parmağını doğrudan benim yüzüme doğrulttu.
“Sen yaptın!” diye çığlık attı. Sesi bütün koridoru inletti. “Senin ihmalkârlığın yüzünden oldu! Bütün gün işte güçte aklın! Çocuğa doğru dürüst bir lokma yemek yedirmiyorsun! Kaç kere dedim sana, ‘Bu çocuk zayıflıyor, bir doktora götürelim, kanına baktıralım’ diye! Dinlemedin beni! Çocuğun canına kastın mı var senin be kadın?!”
Koridordaki bakışlar bir anda bana döndü. Murat’ın gözlerindeki şüpheyi, o korkunç tereddüdü gördüm.
“Anne doğru mu söylüyor Elif?” dedi Murat, sesi boğuklaşarak. “Son zamanlarda çocuk sürekli kusuyordu, ‘Üşüttü’ deyip geçiştirdin… Nasıl fark etmezsin?!”
“Murat sen ne diyorsun?!” diye haykırdım. “Ben mi baktım ihmalkârım?! Asıl senin o melek sandığın annen—”
Cümlemi tamamlayamadım. Hatice Hanım aniden elini göğsüne götürdü, gözleri geriye kaydı ve bir tiyatro artisti ustalığıyla Murat’ın kollarına yığıldı. “Kalbim… Dayanamıyorum torunumun bu hâline… Allah’ım canımı al da torunumu bağışla!”
Murat annesini kucaklayıp bağırmaya başladı: “Hemşire hanım! Annem fenalaştı, yardım edin!”
O an Hakan yoğun bakım kapısından çıktı. Yüzü asıktı. Yanıma geldi, kolumu sıktı. Kulağıma eğilerek, “Talyum kana çoktan karışmış, böbrek fonksiyonları sınırda. Derhal Prusya Mavisi tedavisine ve hemodiyalize başlıyoruz. Şimdi sus Elif… Eğer şimdi patlarsan bu kadın olayı öyle bir manipüle eder ki çocuğu senden alırlar. Bana güven, bekle.” dedi.
Dişlerimi sıktım. Dilimi öyle bir ısırdım ki ağzıma kendi kanımın tadı geldi. O canavar orada fenalık numarası yaparken, benim oğlum ölüm döşeğindeydi ve ben susmak zorundaydım.
Gece yarısına doğru Can’ın durumu kıl payı stabilize edildi. Yoğun bakımdan tek kişilik bir odaya alındı. Murat yorgunluktan ve annesini teselli etmekten bitap düşmüş, odadaki refakatçi koltuğunda sızıp kalmıştı.
Odanın loş ışığında Can’ın yatağının başında oturuyordum. Serum damla damla akıyordu. Hatice Hanım ise köşedeki tekli koltukta oturmuş, elindeki ahşap tespihi çekiyordu. Saat 02.30 sularıydı.
Hatice Hanım usulca ayağa kalktı. Yatağa doğru süzüldü. Yüzünde o gündüzki feryat eden kadından eser yoktu; gözleri bir kobra yılanı gibi soğuk ve hırslıydı. Çantasından küçük, kapağı açılmış bir damlalık şişesi çıkardı. Elini Can’ın koluna takılı olan serum kelebeğinin enjeksiyon portuna doğru uzattı.
Gözlerimi kısıp uyuyor numarası yapıyordum ama kalbim göğüs kafesimi delip geçecekti. Eğer müdahale edersem şişeyi yere atıp kırabilir, “Vitamin damlatıyordum” diyebilirdi.
Tam damlalığın ucu seruma değeceği an, yataktan bir yay gibi fırladım ve korkunç bir çığlık attım:
“CAN! CANIM!”
Hatice Hanım öyle bir sıçradı ki damlalık elinden fırladı, geniş pardösüsünün cebine geri düştü. Murat koltuktan fırladı: “Ne oldu?! Ne var?!”
“Kâbus gördüm…” dedim soluk soluğa, titreyerek. “Rüyamda bir yılan Can’ın boğazına sarılıyordu…”
Hatice Hanım hızla toparlandı, göğsünü sıvazladı: “Tövbeler olsun kızım, ödümüzü kopardın! Zaten çocuk hasta, bir de sen delirdin iyice!”
O gece oğluma son ölümcül dozu vermesini engellemiştim. Ama bu böyle devam edemezdi. Evime dönmeli, bu kadını sonsuza dek yok edecek o delilleri kendi ellerimle toplamalıydım.
V. Kameralar ve Kırılan Ayıcık
Ertesi sabah saat 06.00’da Murat’a, “Eve gidip Can için temiz kıyafetler alayım, bir duş alıp döneyim” dedim. İtiraz etmedi. Hatice Hanım’ın dudaklarında ise gizli, muzaffer bir kıvrılma belirdi; benim gidişimi bir fırsat sanıyordu. Ama bilmediği şey, Hakan’ın odaya özel bir yoğun bakım hemşiresi yerleştirdiği ve kapıya “Doktor izni olmadan odaya kimse giremez” talimatı astırdığıydı.
Eve vardığımda vakit kaybetmedim. Aylar önce bakıcı tutmayı düşündüğümüz dönemde aldığım, internete Wi-Fi ile bağlanan iki adet yüksek çözünürlüklü mikro casus kamerayı sakladığım yerden çıkardım.
Birinci kamera düğme büyüklüğündeydi. Can’ın en sevdiği kahverengi pelüş ayıcığın sırt dikişini jiletle dikkatlice söktüm. Elyafın içine kamerayı yerleştirdim; lensi ayıcığın sol plastik gözünün hemen kenarındaki dikiş boşluğuna denk getirdim. Dışarıdan bakıldığında fark edilmesi imkânsızdı. Ayıcığı Can’ın yatağını ve serum askısını tam karşıdan görecek şekilde komodinin üzerine bıraktım.
İkinci kamerayı ise salondaki büyük kütüphanenin, kalın ansiklopedilerin arasına gizledim. Açısı doğrudan salonu ve mutfak girişini görüyordu.
Ama bunlar yetmezdi. Bir insan neden kendi torununu zehirlerdi? Sebep neydi?
Murat’ın çalışma odasına girdim. Kilitli olmayan çekmeceleri, evrak klasörlerini hızla taradım. En alt çekmecede, banka ihtar mektupları ve tefeci senetleri buldum. Ama bunlar Murat’ın değil, Hatice Hanım’ın adına düzenlenmişti!
Kadın, mahalledeki kadınları toplayıp devasa bir “Altın Günü ve Fon Zinciri” kurmuş, topladığı paraları borsada ve yasa dışı bahis sitelerinde batırmıştı. Borç tam üç milyon liraydı ve tefeciler kapıya dayanmak üzereydi.
Ve dosyanın en arkasında, o kan donduran belgeyi buldum:
Özel Hayat Sigortası Poliçesi.
Can’ın adına bir yıl önce açılmıştı. “Kaza veya ani hastalık sonucu vefat” durumunda ödenecek tazminat: Dört Milyon Beş Yüz Bin Lira.
Lehtar: Hatice Aksoy.
Veli İmzası kısmında “Murat Aksoy” yazıyordu ama imza o kadar acemice taklit edilmişti ki Murat’ın o zarif el yazısıyla uzaktan yakından alakası yoktu.
Kayınvalidem, torununun canı üzerinden kendi borçlarını ödemeyi planlamıştı.
Belgelerin her birinin yüksek çözünürlüklü fotoğraflarını çekip bulut hesabıma yükledim. Dosyaları yerlerine aynen bıraktım.
İki gün sonra Can hastaneden taburcu edildi. Hakan’ın itirazlarına rağmen Murat, “Annem evde daha iyi bakar, hastane mikrop yuvası” diyerek ısrar etmişti. Can’ı eve getirdik. Hatice Hanım hemen çocuğu alt kattaki kendi odasının yanındaki misafir odasına yerleştirmek istedi. Ayıcığı da yatağının başucuna koydum.
Ve o gün öğleden sonra işe gitmek zorunda kaldım. Şirketteki masamda otururken telefonumdaki canlı kamera akışını bir an olsun kapatmadım.
Saat 14.20’de ekranda Hatice Hanım belirdi.
Elinde bir toz beziyle Can’ın odasına girdi. Çocuk uyuyordu. Kadın etrafı silerken komodinin üzerindeki pelüş ayıcığı eline aldı. Tozunu alırken parmakları ayıcığın sırtındaki o acemice dikilmiş dikiş izine takıldı.
Nefesim kesildi.
Hatice Hanım ayıcığı göz hizasına kaldırdı. Tırnağıyla dikişi yırttı. İçindeki elyafı çıkardı ve mikro kamerayı buldu.
Kadın kamerayı doğrudan yüzüne yaklaştırdı.
O an, telefonumun ekranında gördüğüm ifadeyi ömrüm boyunca unutamayacağım. Yüzünde en ufak bir panik yoktu. Dudakları yukarı doğru iğrenç bir sırıtışla kıvrıldı. Kameraya baktı, hafifçe başını salladı ve el salladı:
“Seni gördüm, gelin…” der gibiydi.
Ardından ekran karardı. Bağlantı koptu.
VI. İftiranın Kırbaç İzi
Masamdan nasıl fırladığımı, arabaya nasıl bindiğimi bilmiyorum. Beni fark etmişti. Artık açık bir savaştaydık.
Eve vardığımda sokak kapısı aralıktı. İçeri girdiğimde salonda korkunç bir sahne beni bekliyordu.
Murat tekli koltuğa çökmüş, başını ellerinin arasına almıştı. Masanın üzerinde benim makyaj çantam duruyordu; fermuarı açılmış, içindekiler etrafa saçılmıştı. Ve o eşyaların ortasında… İçi şeffaf bir sıvıyla dolu küçük bir damlalık şişesi ve paramparça edilmiş pelüş ayıcık duruyordu.
Hatice Hanım kanepede hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Beni görünce Murat ayağa fırladı. Gözleri delilikle dönmüştü. Masadaki damlalık şişesini kapıp ayaklarımın dibine fırlattı; cam şişe mermerde tuzla buz oldu.
“Bu ne Elif?!” diye kükredi Murat. “Bunu bana açıkla! Bu ne?!”
“Murat… Ne oluyor?” dedim kekeleyerek.
Hatice Hanım feryat figan dizlerini dövmeye başladı: “Ben baş ağrısı ilacı arıyordum oğlum… Çantasını açtım, bu zehir şişesini buldum! Bir de çocuğun odasına kamera koymuş! Kendi çocuğunu yavaş yavaş zehirleyip sonra başında ağlayan melek anne rolü oynuyormuş! Münchhausen by Proxy dedikleri o hastalık bu! Televizyonlarda izlerdik de inanmazdık! Bu kadın torunumu öldürüyordu Murat!”
Beynimden vurulmuşa döndüm. Kendi hazırladığı zehir şişesini benim çantama koymuş, kamerayı da benim sapıkça bir zevkle çocuğu izlemek için yerleştirdiğimi iddia etmişti!
“Murat yalan söylüyor!” diye bağırdım, kocamın kollarına yapışarak. “O şişe onun! Ayıcığa kamerayı ben koydum çünkü o kadının Can’ı zehirlediğini biliyordum! İnanma ona!”
Murat beni öyle bir itti ki yemek masasının köşesine çarptım.
“Yeter Elif!” diye bağırdı. Gözlerinde bana karşı sadece nefret vardı. “Annem Can’ın öz be öz büyükanneciği! Bir kadın kendi torununa kıyar mı hiç?! Sen hastasın! Sen delisin! Annem o kamerayı bulmasaydı oğlumu öldürecektin sen!”
“Murat, sigorta poliçesi var!” diye çığlık attım. “Senin adını taklit etmiş, borçları var!”
“Hâlâ iftira atıyor!” diye inledi Hatice Hanım, bayılma numarası yaparak koltuğa yığıldı. “Oğlum uzaklaştır bu deliyi buradan, torunumu koru!”
Murat kapıyı gösterdi. Parmakları titriyordu.
“Defol git bu evden Elif. Şimdi. Tek bir eşyanı bile almadan defol! Eğer yarın sabaha kadar Can’ın ya da bu evin yakınına yaklaşırsan seni polise bizzat şikâyet ederim! Çocuğumu senin gibi bir akıl hastasına bırakmam!”
Yıkılmıştım. Kendi kocam, on yılımı verdiğim hayat arkadaşım, beni evladıma kıymakla suçluyordu.
Valizimi bile toplamama izin vermediler. Kapıdan çıkarken son kez durdum. Murat’ın arkası bana dönüktü; omuzları kaskatıydı. Hatice Hanım ise onun omzunun üzerinden bana bakıyordu. Ağlamıyordu. Gözlerinde öyle zehirli, öyle karanlık bir zafer parıltısı vardı ki şeytan görse utanırdı.
Murat’a doğru fısıldadım:
“Gidiyorum Murat. Ama Can’ı gerçekten seviyorsan… Sana tek bir şey söyleyeceğim. Salon kamerasının bulut hesabına gir. Ayın 12’si, saat 21.00 kaydını aç. Annene değil, kendi gözlerine ve kulaklarına inan. Ondan sonra beni arama… Çünkü ben seni asla affetmeyeceğim.”
Kapı yüzüme çarpıldı.
Gecenin karanlığında, caddenin ortasında yapayalnız kaldım. Ama ağlamayacaktım. Şimdi yıkılma vakti değildi; şimdi avcının tuzağını başına yıkma vaktiydi.
Hemen telefonumu çıkardım, Hakan’ı aradım.
“Hakan… Başlıyoruz. Savcıyı da polisi de hazırla. Bu gece bu evde kıyamet kopacak.”
VI. Murat’ın Gözleri: Hakikatin Çöküşü
(Murat’ın Ağzından)
Elif kapıdan çıkıp gittiğinde ev mezar gibi sessizleşti.
Annem salonda dualar okuyor, “Verilmiş sadakamız varmış oğlum, kurtardık yavrumuzu o deliden” diyordu. Can içeride uyuyordu. Ama içimde bir kurt, zehirli bir sarmaşık gibi beynimi kemirmeye başlamıştı.
Elif’in kapıdan çıkarkenki o son bakışı… Gözlerinde suçluluk yoktu. Korku yoktu. Sadece dipsiz bir kırgınlık ve sarsılmaz bir hakikat vardı.
“Salon kamerasının bulut hesabına gir. Ayın 12’si, saat 21.00 kaydını aç…”
Neden suçlu bir kadın bana delil yeri göstersin ki?
Ayaklarım benden bağımsız olarak çalışma odama yöneldi. Kapıyı kilitledim. Bilgisayarı açtım. Elif ile ortak kullandığımız güvenlik kamerası uygulamasının şifresini girdim. Ellerim öyle titriyordu ki şifreyi üç kez yanlış yazdım.
Bulut arşivine girdim. Tarih: 12 Ekim. Saat: 21.00.
Videoyu başlattım.
Ekranda salonumuz belirdi. Birkaç saniye sonra annem ekrana girdi. Elinde telefon vardı; salonda bir ileri bir geri volta atıyordu. Yüzündeki ifade… Tanrım, o kadını hayatımda hiç görmemiştim. Yüz hatları gerilmiş, gözleri öfkeden kısılmıştı.
Hoparlörün sesini sonuna kadar açtım. Annemin sesi odayı doldurdu:
“Bana bak Şevket, beni tehdit edip durma! Paranı alacaksın dedim sana! Çocuk şu an yoğun bakımda, doktorlar ‘Böbrekleri iflas etmek üzere’ diyor. Birkaç güne kalmaz biter bu iş. Sigortadan dört buçuk milyon yatacak. O çocuk bir gitsin, paranızı kuruşu kuruşuna ödeyeceğim. Ne vicdanından bahsediyorsun be adam?! Benim üç milyon borcum var, çocuk mu düşüneceğim bu saatten sonra? Yenisi yapılır!”
Kulaklığı fırlattım.
Midem öyle bir kasıldı ki çalışma masasının yanındaki çöp kovasına doğru eğilip öğürmeye başladım. Ciğerlerim sökülürcesine kusuyordum. Soğuk terler ensemden aşağı boşalıyordu.
“Yenisi yapılır…”
Benim öz annem… Dizinin dibinde büyüdüğüm, ayağının altına cennet serildiğine inandığım kadın, benim yedi yaşındaki oğlumun, Can’ımın ölümünü pazarlık konusu yapmıştı. Ve ben… Ben bu canavar için, Can’ı doğuran, onun için canını verecek olan karımı kapının önüne koymuştum.
Aynadaki aksime baktım. Karşımda bir koca değil, bir baba değil; kör, ahmak ve zavallı bir yaratık duruyordu.
O an beynimde bir şimşek çaktı:
Can şu an alt katta… O kadının yanında!
Dehşetle odadan fırlayacaktım ki telefonum titredi. Arayan Elif’ti.
Açtım, hıçkırıklarımı tutamadım: “Elif… Elif affet beni… Yalvarırım affet, videoyu izledim… Ben ne yaptım Elif?!”
Elif’in sesi buz gibiydi ama sakindi:
“Ağlamayı bırak Murat. Eğer oğlunu seviyorsan beni iyi dinle. Evin etrafı şu an Asayiş ve Cinayet Büro ekipleriyle sarıldı. Hakan ve savcı yanımda. Ama kadını suçüstü yakalamak zorundayız, yoksa iyi bir avukatla sıyrılır. Hiçbir şey bilmiyormuş gibi aşağı in. O süte ya da ilaca zehir katmasını bekle. Harekete geçtiği an bana mesaj at. Sakın açık verme!”
VII. Kırılan Büyü ve Son Kadeh
Aşağı indim. Bacaklarım tutmuyordu. Merdiven tırabzanına tutunarak salona geçtim.
Annem mutfaktaydı. “Oğlum, uyumadın mı?” dedi o sahte, şefkatli sesiyle. “Can uyandı, biraz mızmızlandı. Ben ona ballı süt ısıtıyorum. İçine biraz da güçlendirici vitamin katayım da rahat uyusun yavrum.”
Mutfak kapısının pervazına yaslandım.
Annem baharatlığın arkasındaki gizli bölmeden küçük bir kavanoz çıkardı. İçindeki beyaz tozdan koca bir tatlı kaşığı alıp sütün içine döktü. Kaşıkla hızlı hızlı karıştırdı. Toz sütün içinde tamamen eridi, geride hiçbir iz bırakmadı.
O an, tenceredeki kaynar sütü alıp o kadının yüzüne boca etmemek için tırnaklarımı avuçlarıma öyle geçirdim ki etim yarıldı. Cebimdeki telefondan Elif’e tek kelimelik bir mesaj attım:
“Geliyor.”
Annem elinde tepsiyle Can’ın odasına girdi. Ben de bir gölge gibi arkasından süzüldüm.
Can yatakta oturuyordu; gözleri yarı açıktı.
“Hadi paşam,” dedi annem, yatağın kenarına oturup bardağı uzatarak. “İç bunu bakayım, şifa olsun.”
“Anneanne istemiyorum…” diye inledi Can, başını geri çekerek. “Midem çok kötü, acı o…”
“Acı değil kuzum, bal koydum içine,” diye fısıldadı annem. Sesi öyle ürperticiydi ki kanım dondu. “Bunu iç, sonra çok güzel bir uykuya dalacaksın. Hiçbir yerin ağrımayacak bir daha… Cennet gibi bir yere gideceksin.”
Bardağı Can’ın dudaklarına tam dayadığı an—
GÜÜÜÜM!
Evin çelik dış kapısı bir koçbaşıyla parçalanırcasına açıldı.
“POLİS! KIPIRDAMAYIN!”
Annem panikle sıçradı, süt tepsiden döküldü ama bardağı elinde tutmayı başardı. Odaya Elif, Dr. Hakan ve üç sivil polis memuru fırtına gibi daldı.
Elif bir kaplan gibi atılıp Can’ı kucağına aldı, göğsüne bastırdı. “Can! Buradayım anneciğim, korkma!”
Annem çığlık çığlığa bağırmaya başladı: “Bu ne rezalet?! Murat polis çağır! Bu deli kadın evimi bastı! Çıkarın bunları dışarı!”
Polisler silahlarını indirmedi. Savcı arkadan içeri girdi. Ama en büyük darbe benden geldi.
Öne çıktım. Annemin elindeki süt bardağını çekip aldım. Gözlerimin içine baktı; o an her şeyi anladığını, maskesinin paramparça olduğunu gördüm.
Bardağı annemin yüzüne doğru uzattım.
“Anne…” dedim. Sesim bir mezar taşından daha soğuktu. “Madem bu sadece ballı süt ve vitamin… İç şunu.”
Annemin gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Geriye doğru sendeledi.
“N-ne diyorsun sen Murat? Saçmalama, ben yaşlı kadınım, laktoz dokunur—”
“İÇ DEDİM SANA!” diye kükredim. Bütün ev feryadımla zangırdadı. “İç anne! Tek bir yudum al! Eğer içersen ve sana bir şey olmazsa, yemin ederim Elif’i de polisi de bu evden kovarım, ömrümün sonuna kadar dizinin dibinde köle olurum! Hadi iç!”
Bardağı dudaklarına dayadım.
Hatice Hanım dehşet içinde bir çığlık atarak bardağa vurdu. Bardak yere düştü, süt halıya yayıldı.
“İÇMEM!” diye haykırdı kadın, histeri krizine girerek. “ZEHİR O! ÖLMEK Mİ İSTEYEYİM BEN?!”
Oda bir saniyeliğine mutlak bir sessizliğe gömüldü.
“Zehir o…”
Kendi ağzıyla, herkesin, savcının ve polis kamerasının önünde itiraf etmişti.
Polis memuru hızla yaklaştı, kadının kollarını arkaya büküp soğuk çelik kelepçeleri bileklerine kilitledi.
“Hatice Aksoy; tasarlayarak kasten adam öldürmeye teşebbüs, nitelikli dolandırıcılık ve sahtecilikten gözaltındasınız.”
Annem polislerin arasında çırpınırken o melek büyükanne gitmiş, yerine ağzından köpükler saçan bir iblis gelmişti. Bana ve Elif’e lanetler yağdırıyordu:
“Hepiniz o parayı hak etmediniz! Üç kuruşluk veledin canı benim borçlarımdan kıymetli miydi?! Allah sizin belanızı versin! Evlat acısıyla kavrulun!”
Polisler onu sürükleyerek dışarı çıkarırken yere çöktüm. Başımı ellerimin arasına aldım. Elif Can’ı sarmış, arkasına bile bakmadan ambulansa doğru yürüyordu. Yanından geçerken yüzüme bile bakmadı. Bir yabancıya bakar gibi baktı bana; hak edilmiş, buz gibi bir yabancılıkla.
VIII. Küller ve Yeniden Doğuş
Aylar süren dava, Türkiye’nin gündemine oturdu. Gazeteler günlerce “Cani Büyükanne” başlıkları attı. Mahkemede Hakan’ın sunduğu toksikoloji raporları, Mees çizgilerinin fotoğrafları, bulut kayıtları ve o sahte sigorta poliçesi karşısında Hatice Hanım’ın avukatları tek bir savunma bile yapamadı.
Son duruşmada hâkim tokmağını vurdu:
Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Cezası.
Hatice Hanım cezaevine girdikten altı ay sonra, yaşadığı ağır stres ve aşağılanma sonucu cezaevi koğuşunda ağır bir inme geçirdi. Vücudunun sol tarafı tamamen felç oldu, konuşma yetisini kaybetti. Yıllarca kibirle yönettiği o cemiyetten, altın günü arkadaşlarından tek bir kişi bile kapısını çalmadı. Şimdi cezaevi revirinde, tek bir kelime bile edemeden, duvardaki çatlaklara bakarak ölmeyi bekliyor.
Ben ise… Ben o gün her şeyimi kaybettim.
Eski evi sattık. Elif benden tek kuruş nafaka ya da tazminat istemedi; sadece Can’ın velayetini aldı ve benden uzaklaştı. Haklıydı. Bir kadının en kutsal varlığına yönelen tehdidi göremeyen, üstelik ona iftira atan bir adam koca olmayı hak etmezdi.
Can, Hakan’ın uyguladığı yoğun Prusya Mavisi tedavisi ve diyaliz seansları sayesinde hayata tutundu. Vücudundaki talyum tamamen temizlendi. Saçları yeniden çıktı; o eski, gür ve parlak buklelerine kavuştu.
Bugün, o kabus dolu gecenin üzerinden tam bir yıl geçti.
Şehrin dışında, yeşillikler içinde küçük bir kasabaya taşındılar. Elif orada bir çiçekçi dükkânı açtı. Ben ise sadece haftada bir gün, mahkeme kararıyla Can’ı iki saatliğine parkta görebiliyorum.
Bu sabah parktaki bankta oturmuş, Can’ın neşeyle kaydıraktan kayışını izliyordum. Yanakları al al olmuştu, gülüşü parkı dolduruyordu. Uzaktan Elif’i gördüm. Çiçekçi dükkânının önünde saksıları suluyordu. Güneş onun vakur, güçlü yüzüne vuruyordu.
Yanına yaklaşmadım. Haddim değildi.
Sadece uzaktan baktım ve içimden aynı duayı fısıldadım:
Bir annenin içgüdüsü, dünyanın en kusursuz laboratuvarından daha keskindir. Bir anne evladını korumak için cehennemin kapılarını tekmeleyebilir; en yakınını, kocasını, dünyayı karşısına alabilir.
Can kaydıraktan inip bana doğru koştu: “Baba! Bak ne kadar hızlı kaydım!”
Ona sarıldım. Göğsüme bastırdım. Kokusu tertemizdi; süttü, sabundu, hayattı.
Ve artık biliyordum: Bu dünyada hiçbir karanlık, evladının üzerine gölge düşürmeyen bir annenin ışığını söndürmeye yetmezdi.