Kayınvalidem benim lüks cipimle hava attı, babam: “Bu arabaya binmeye layık değilsiniz, defolun!”
Kayınvalidem benim lüks cipimle hava attı, babam: “Bu arabaya binmeye layık değilsiniz, defolun!”
Merhaba canlarım. Gerçek Anlar kanalına yeniden hoş geldiniz. Bugün nasılsınız? Umarım hem bedeniniz hem kalbiniz sağlıklıdır. Hiç kendi kayın valideniz tarafından sözde fakir ve asalak görüldüğünüz için yerden yere vurulmayı hayal ettiniz mi? Üstelik gerçek tam tersiyken bu hikayede sırlık sıklam halde eve dönen bir gelinin kapıda onu bekleyen lüks bir Pajero değil o Pajero’ya sahip çıktığını sanan kibirli bir kayın validesi ve sesini çıkarmaya cesaret edemeyen bir koca tarafından nasıl ezildiğini izleyeceğiz.
Asalak karı lüks arabaya binmeye layık değil diyen kayın validesinin bilmediği bir şey var. O çok övdüğü arabanın gerçek sahibi kim ve Elif’in arkasında dimdik duran, ona yüreğini siper eden babası kim? Yanınıza bir paket mendil almayı unutmayın. Çünkü bu hikaye kalbinizi lime lime ederken sonunda sizi derin bir şekilde de ısıtacak. Hikayeye geçmeden önce ufak bir yoklama yapalım.
Videoyu beğenmeyi ve Gerçek Anlar kanalına abone olmayı unutmayın ki biz de böyle hikayeleri size anlatmaya devam edelim. Yorumlara isminizi hangi şehirden izlediğinizi ve buradayım kelimesini yazın. Ben de Türkiye’nin dört bir yanındaki dostlarıma selam göndereyim. Hazırsanız yavaşça derin bir nefes alın ve başlayalım.
O akşamüstü Menekşe Sokak’ta krem rengi boyalı küçük ama şık evin önü her zamankinden daha kalabalık görünüyordu. Bunun sebebi saksılara taşan çiçekler ya da özenle düzenlenmiş bahçe süsleri değildi. Neredeyse bütün alanı kaplayan simsiyah, camları koyu, yeni yıkanmış gibi parlayan bir Pajero’du.
Evin önünü adeta bir sergi alanına çeviren bu araba sokağın tüm bakışlarını üzerine topluyordu. Veranda kolunu göğsünde kavuşturmuş, çenesini iyice yukarı kaldırmış halde dikilen Fatma Hanım, sanki her şeyiyle bu mahallenin sahibiymiş gibi kendinden emin bir edayla gülümsüyordu. Karşısında duran üç komşu kadın arabaya hem hayran hem kıskanç bakışlarla bakıyorlardı. O bakışlar da Fatma Hanım’ın kibirine odun taşıyordu.
“Evet tabii canım. Ne sandınız?” diye sesini bilerek yükseltti. Fatma Hanım öyle bir tonla konuşuyordu ki sadece önündeki kadınlar değil pencereden gizlice bakıp dışarı çıkmaya çeken komşular bile her kelimesini duysun istiyordu. Elini gururla arabanın kaputuna vurdu. Sanki savaştan zaferle dönmüş bir kahramanın omzuna pat vurur gibi.
“Bizim Murat var ya çocukluğundan beri çalışkandır. Daha evleneli iki yıl oldu. Kariyeri uçuşa geçti. Şuna bak böyle bir arabayı çat diye peşin aldı. Peşin diyorum. Peşin. Millet gibi önce hava atıp sonra kredi derdine düşmedi.” Komşu kadınlardan biri üzerindeki desenli şalına çeki düzen verip hayranlıkla başını salladı.
“Vallahi helal olsun Murat’a. Çok çalışmış demek ki. Ne şanslısınız Fatma Hanım. Hem yakışıklı hem başarılı bir oğlunuz var. Üstüne bir de size böyle sahip çıkıyor.” Fatma Hanım kulağı tırmalayan bir neşeyle kahkaha attı. O kahkaha evin arka tarafındaki mutfak kapısının arkasında sessizce bekleyen birine zehir gibi batıyordu.
Tabii canım iyi tohum böyle olur işte. Murat daha küçücükken belli ediyordu adam olacağını. Bazıları gibi değil cümlesini ortada bırakıp göz ucuyla mutfak kapısına baktı. Kapı aralığından içeriyi izleyen bir gölgeyi fark etmişti. Elif ne yapıyorsun içeride? Dalıp gittin yine herhalde. Misafirler susuzluktan çatladı. Nerede kaldı çay? Ne bu yavaşlık? Salyangoz musun sen?
Kapının arkasında nefesini tutan Elif irkilerek kendine geldi. Aceleyle kucağında taşıdığı tepsiyi kavradı. Üzerinde beş bardak taze demlenmiş sıcak çay titreyerek duruyordu. Ellerinin titremesi tepsinin ağırlığından değil göğsünde biriken kırgınlık ve gerginlikten kaynaklanıyordu. Her seferinde kayın validesinin sesini duyduğunda kalbi bir anlığına duracak gibi oluyor. Sonra yavaş yavaş yeniden atıyordu.
Sakin olmaya çalışarak verandaya çıktı. Yüzüne zorla kibar bir gülümseme yerleştirdi. Üzerinde rengi solmuş, sık yıkamaktan dokusu incelmiş evlik bir penye elbise vardı. Bu haliyle üzerinde ışıltılı ipek elbise, boynunda kalın altın kolyeler, bileklerinde bilezikler sallanan Fatma Hanım’ın yanında daha da sönük kalıyordu.
“Kusura bakmayın, su yeni kaynamıştı. Biraz beklemek zorunda kaldım.” dedi yumuşak bir sesle ve çay bardaklarını birer birer büyük bir özenle masaya yerleştirdi. Fatma Hanım belli belirsiz bir burun çekişiyle homurdandı.
“Hep bahane. Hep bahane. Desene tembellik yapıyordun. Şu haline bak. Kocan canını dişine takmış çalışıyor. Gece gündüz işe gidip geliyor. Sonunda şu arabayı alacak seviyeye geldi. Senin yaptığın ne? Bir bardak çayı bile zamanında getiremiyorsun. Şu çatının altında rahat oturabiliyorsan şükretmeyi öğren biraz.”
Elif başını önünü eğdi. Boğazına oturan acı tükürüğü güçlükle yutarak susmayı seçti. Gözleri kısa bir an için verandanın hemen önündeki siyah Pajero’ya kaydı. Komşuların gözünde bu araba gurur ve ihtişam demekti. Fakat Elif’in içinde bu arabaya baktıkça kabaran şey öfke ve derin bir hayal kırıklığıydı. Çünkü o çok övülen arabanın nereden geldiğini en iyi bilen oydu. Bu araba ne Murat’ın fazla mesaisinin ne de yıl sonu ikramiyesinin eseriydi. Bu araba babası Mahir Bey’in evlilik yıldönümleri için geçen hafta göndermiş olduğu hediyeydi.
Mahir Bey kızının sıcakta yanıp yağmurda sırlık sıklam olmasından hep korkmuş. “Artık motorla gidip gelmesin canımdan kıymetli o en azından rahat etsin” diyerek bu arabayı almıştı. Araba kapıya geldiği gün Murat Elif’in ellerini tutup yalvarmıştı.
“Elif, ne olur anneme bunun benim aldığım araba olduğunu söyle. Yoksa gözümün içine bakarak beni hala kayın pederine muhtaç sanacak. Bir kere de benimle gurur duysun istiyorum. Hem sonuçta senin ailenden gelen her şey bizim ortak malımız sayılmaz mı? Ne fark eder?” Murat’ın bu sözleri Elif’in yüreğini yumuşatmış. O da sesini çıkaramamıştı. Böylece Murat sanki arabayı kendi emeğiyle almış gibi hava atarken Elif susmuş gerçeği saklamayı kabul etmişti. O kocasının gururunu korumak için yalanın yükünü sırtlanmıştı. Ama kazandığı neydi? Bir teşekkür, bir sevgi sözü bile değil. Aksine her gün artarak devam eden küçümseme ve hakaretlerdi.
Elif kayın validesinin tiz ve keskin sesi Elif’in düşüncelerini parçaladı. “Ne dikiliyorsun öyle? Çekil arabanın yanından. O kirli tepsini oraya değdirip kaportayı çizeceksin şimdi. Boyası çok pahalı. Senin burada evin içinde sabahtan akşama kadar didinmen bile yetmez onu yaptırmaya. Asalak gelin ne anlar böyle lüks işlerden?”
Komşu kadınlar durumu şaka sandıkları için hafif hafif güldüler. Onların gözünde bu kayın validesi ile gelin arasındaki sıradan bir atışmaydı. Oysa Elif’in ruhunda yankılanan şey tam kalbine saplanan ağır bir darbeydi. Tam o sırada evin içinden üzerine mis kokulu parfüm sıkılmış gömleğiyle Murat çıktı. Her şeyi duymuştu. Annesinin alaycı sözleri, Elif’in suskunluğu. Fakat yaptığı tek şey bileğindeki saatin kayışını düzeltmek ve hiçbir şey olmamış gibi arabaya doğru yürümekti. Murat Elif’in yanından başını çevirmeden geçip verandadaki sandalyeye oturdu. Yüzüne kendinden emin bir gülümseme yerleştip komşuların övgülerini dinlemeye başladı.
“İnşallah işlerim böyle devam eder de bir iki daire daha alırım.” dedi gururla. Ne Elif’in elinde titreyen boş tepsi ne de gözlerinde biriken yaşa baktı. Elif kocasının sırtına donuk bir bakışla takılıp kaldı. İçinde bağırmak, “Bu araba babamın senin değil” demek istedi. Annen beni babamın hediyesi önünde aşağılıyor. Sen hala susuyorsun. diye haykırmak, her şeyi ortaya dökmek istedi. Ama sesi boğazında düğümlendi. Dudakları sıkıca kapalı kaldı. Sessizce geriye çekildi. Gülüşmelerin, övgülerin ve yalanların arasında evin içine süzüldü.
Evin duvarları o an her zamankinden daha soğuk, daha yabancı geliyordu. Gökyüzü bir anda kararır gibi oldu. Az önce masmavi olan hava kısa sürede koyu gri bir renge büründü. Ufka doğru ağır ağır ilerleyen siyah bulutlar güneşi yutup ortamı kasvetli bir loşluğa çevirdi. Rüzgar şiddetli esmeye başladı. Bahçedeki yaşlı mango ağacının dalları sallanıyor. Sararmış yapraklar savrularak az önce Elif’in süpürdüğü verandaya düşüyordu. Evin içinde ise farklı bir dünyanın havası esiyordu.
Oturma odasında Murat’ın kız kardeşi Zeynep koltukta rahatça uzanmış, uzun bacaklarını sehpanın üzerine atmış, elinde telefonuyla sosyal medyada geziniyordu. Kucağındaki cam kavanozdaki kurabiyelerin neredeyse hepsi bitmişti. Yanına ilişmiş olan Fatma Hanım ise kızının ayaklarını büyük bir özenle ovuyor, sanki yorgun bir kraliçe ile ilgileniyormuş gibi davranıyordu. Oysa Zeynep ne çalışıyor ne okuyor sadece abisinin parasını harcıyordu.
“Of anne karnım acıktı ama ev yemeyi istemiyorum tadı tuzu yok.” diye mırıldandı Zeynep gözünü telefondan ayırmadan. Canım o şehrin çıkışındaki meşhur kebapçıdan şiş kebap çekti. Hani sosu içine kadar işlemiş dumanı üstünde gelen Fatma Hanım’ın yüzü hemen aydınlandı. “Aa evet o çok ünlü kebapçı. Git al tabii canım kızım ne istiyorsa olacak.” O sırada odanın köşesinde yerleri silen Elif istemsizce duraksadı. Pencereden dışarı baktı. Uzakta şimşek çakıyor, ardı sıra gök gürültüsü duyuluyordu. Şehrin dışındaki o mekana gitmek gidiş geliş neredeyse bir saate yakın sürerdi. Üstelik akşam trafiği bir de yakalanılacak sağanak yağmur abasıydı.
“Elif abla.” Zeynep başını bile kaldırmadan seslendi. Sesi emir verir gibiydi. “Duydun değil mi? Hadi kalk git kebap al. Geç kalma. Yoksa kapanır, biter.” Elif doğrulup alnındaki teri elinin tersiyle sildi. Yavaşça yanlarına yaklaştı.
“Zeynep, dışarı çok kararmaya başladı. Birazdan fırtına kopacak gibi. Online uygulamadan sipariş versek ya da eve yakın bir yerden alsak olmaz mı?” Sözünü bitirir bitirmez Fatma Hanım’ın yüzü asıldı. Masaj yaptığı ayaklar bir anda havada kaldı. “Senin de her şeye bir bahanen var.” dedi hışımla.
Zeynep oradaki kebabı istediğine göre oradan alınacak. Uygulamadan söylesek hem pahalı hem boşuna kurya parası. Sen evde boş boş dolaşacağına biraz işe yararsın. Ne olacak? Elif çaresizlikle gözlerini Murat’a çevirdi. O tam o sırada banyodan çıkmış saçını havluyla kuruluyordu. Umutla seslendi. “Murat dışarı dışı çok kötü görünüyor. Gerçekten hava bozdu. Zeynep ille de o kebabı istiyorsa arabayla gitsem olur mu? Ya da sen beni bırakıp alsan.” Elif içinden zaten o araba babamın hediyesi. En azından beni fırtanadan korusun. Diye geçiriyordu. Ama umut ettiği şefkati yine bulamadı. Fatma Hanım’ın acı alayla yükselen kahkahası bütün evi doldurdu.
“Ne? Arabayla mı gideceksin? Pajero’yu kebap kokutmaya mı niyetlisin sen?” diye bağırdı ayağı fırlayarak. “Kendine gel kızım. O araba daha yeni. Pırıl pırıl. Hadi yağmur var diyelim. Yağmurda çamurda dolaştırıp altını üstünü kirleteceksin. Sonra da gelsin kuru temizleme, gelsin yıkama. Bir de senin sürüşünü düşün. Allah korusun çarpar çizersin. Onu tamir ettirmeye bütçen yeter mi? Böbreğini satsan ödeyemezsin.”
Elif son kez Murat’a baktı. Belki bu sefer o duruma el koyar. “Tamam ben götürürüm seni.” Der diye bekledi. Murat derin bir nefes alıp omuz silkti. “Abartma artık Elif. Annem haklı. Arabayı her önüne gelen kullanamaz. Hem şu an sadece hava kapalı. İllaki bardaktan boşanırcasına yağacak diye bir şey yok. Zinciri eski motora tak git gel. Zeynep çok acıktı.” Elif’in içi çekildi.
Kilerdeki eski motoru düşündü. Kayın pederinden kalmış, yılların eskitemediği, frenleri tam tutmayan, farları loş, lastikleri neredeyse dişsiz bir motor. Ama Murat motorun lastikleri çok aşınmış, yol ıslanınca kayabilir. Diye fısıldadı titrek bir sesle. “Yeter artık.” dedi Zeynep sabırsızca. İstemiyorsan açık açık söyle. Burada bedava yemek yerken iyiydi. Şimdi azıcık bir şey rica edince 10 paragraf bahane. Ne biçim gelinsin sen? Fatma Hanım kalkıp Elif’in tam karşısına dikildi. Parmağını salladı.
“Bak güzel kızım. Bu evdeki görevin kocana ve ailesine hizmet etmek. Bunu beceremiyorsan Murat seni niye tutsun yanında? Çabuk hazırlan. Motorun anahtarını al ve Zeynep’in kebabını getir. Sakın Pajeron’un anahtarına dokunayım deme. O ellere yakışmaz.” Gök gürültüsü tüm evin camlarını titretti. Elif son kez Murat’ın yüzüne baktı. Onda minnacık bir merhamet izi aradı. Ama Murat sanki olan bitenle alakasızmış gibi kraker kavanozunu alıp Zeynep’le sohbete dalmıştı. Elif ağır adımlarla mutfağa yöneldi. Paslanmış çivide asılı motosiklet anahtarını aldı. İnce eski montunu giydi. Göğsünde büyük bir sıkışma hissediyordu.
Evin önünde babasının hediyesi olan Pajero dimdik duruyor. Sıcağı, yağmuru, fırtınayı içeriye almamak için bekliyordu. Ama o arabaya asla binemeyen gerçek sahibi şimdi eski bir motorla fırtınanın içine sürülüyordu. Motorun marşına bastığında çıkan gürültü yağmurdan önce gelen uğursuz bir haberci gibiydi. Motordan beyaz dumanlar yükseliyor. Metal yorgunluğu her sesinde hissediliyordu.
Elif motoru sokağa sürdüğü anda ilk damlalar yüzüne çarpmaya başladı. Birkaç dakika içinde gökyüzü yarılmışçasına yağmur boşaldı. Rüzgar kulaklarına uğuldarken ince montu suyu içine çekiyor, giysileri tenine yapışıyor, elleri soğuktan uyuşuyordu. Şehrin dışına doğru uzanan yol karanlık ve ıslak bir şerit gibi önünde kıvrılıyordu. Çevrede pek ışık yoktu. Birkaç sokak lambası titrek bir aydınlık saçıyordu. Yolda biriken su bazı yerlerde derinleşmiş, motorun tekerlekleri küçük göletler yararak ilerliyordu.
Elif direksiyona sıkıca sarılmış, gözlerini kısarak yolu seçmeye çalışıyordu. Kaskının camı eski ve çiziklerle doluydu. Yağan yağmur damlaları görüş mesafesini daha da azaltıyordu. Zaten titreyen elleri motorun her sarsıntısında daha da kontrolsüzleşiyor, nefesi boğazında düğümleniyordu. Bir süre sonra motor aniden öksürür gibi sesler çıkartmaya başladı. “Hadi, ne olur dayan.” diye fısıldadı Elif panikle. Ama motor onu dinlemedi. Birkaç güçlü sarsıntıların ardından motorun sesi kesildi ve tam karanlık tenha bir yolun ortasında pes edip sustu. Etrafta ne dükkan vardı ne de insan. Sadece yağmur ve rüzgarın sesi.
“Allah’ım şimdi değil. Lütfen şimdi değil.” Diye mırıldandı. Titreyen bacağıyla defalarca marşa bastı. Bir ik 10 defa denedi. Motor inat etti. Bir daha çalışmadı. Değil. Gaz vermek hafif bir homurtu bile çıkmıyordu. Elif gözleri dolu dolu motoru yol kenarına itti. Kapanmış bir nalburun saçak altına sığındı. Beton direğe yaslandı. Saçlarından, montundan, eteklerinden sular süzülüyordu. Ayaklarının dibinde küçük bir gölcük oluşuyordu. Parmakları soğuktan buruşmuş, ellerini zorlukla hareket ettirebiliyordu.
Cebinden naylon poşete sarılı telefonunu çıkardı. Tek umudu Murat’tı. Numara titreyen parmaklarıyla güçlükle tuşladı. Uzun uzun çaldı telefon. Sonunda Murat açtı. “Ne var yine Elif?” dedi. Sabırsız ve sert bir sesle. Arka planda kahkaha sesleri televizyondan gelen neşeli bir programın cıvıltısı duyuluyordu. Murat, “Ne olur yardım et.” dedi. Elif sesi hem soğuktan hem ağlamamak için kendini zor tutmaktan titriyordu. “Motor yolda kaldı. Suya girdi, stop etti. Kimsenin olmadığı çok karanlık bir yerdeyim. Hava çok kötü. Yağmur göz gözü görmüyor. Çok korkuyorum. Gelip beni arabayla alır mısın lütfen?”
Bir anlık sessizlik çöktü. Elif belki bekle hemen geliyorum. Cümlesini duyacağını umdu. Ama Murat’ın ağzından çıkan sözler Elif’in yüreğini bir kez daha paramparça etti. “Of Elif gerçekten bıktım artık senden.” diye patladı. “Her şeyde sorun çıkarmayı nasıl başarıyorsun? Motorla giderken dikkat etseydin suya sokmasaydın. O motor tekne değil, gemi değil ki selde yüzsün. Şimdi ben ne yapayım? Yağmurun altında sokağa mı çıkayım? Yarın işe gideceğim. Hasta olursam kim bakacak sana?” Murat yalvarırım. Çok üşüdüm. Burası gerçekten çok ıssız. Hem kebabı da alamadım henüz. Dedi Elif hıçkırıkları arasında.
“Elif, Arabayla geleyim de yepyeni arabayı çamura mı bulayım?” diye sözünü kesti. Murat. Annem sabahtan beri temizletip parlatmıştı. Sırf seni almak için bütün düzenimi bozamam. Sen motoru çekebildiğin kadar çek. Bir tamirci bul ya da bir yerlerde sabahı et. Orasını bilmem ama sakın sakın kebapsız dönme sakın. Zeynep sabahtan beri onu bekliyor. Ayıp olur kıza. Şımartılmaya alışık zaten. Sen de şu ağlama huyunu bırak artık. Telefon bir anda kapandı.
Elif ekran karanlığa gömülürken sanki içindeki son umut ışığı da söndü. Ağzından sıcak bir nefes değil adeta buz gibi bir iç çekiş çıktı. Yağmur gözyaşlarıyla birlikte yüzünden aşağı akmaya devam etti. O an dışarıdaki soğuk bile göğsünde hissettiği acının yanında sönük kalıyordu. O sırada Elif’in bulunduğu yerden kilometrelerce uzakta şehrin içine doğru ilerleyen siyah bir sedan yağmuru ölçülü bir hızla yara yara ilerliyordu. Aracın arka koltuğunda oturan Mahir Bey, buğulanmış camın ardından dışarıyı seyrediyor, elini arada bir göğsüne götürüp derin nefesler alıyordu. Normalde sakin ve ağır başlı bir adamken bugün içini huzursuzluk kaplamıştı.
Yan koltukta oturan, yıllardır yanında çalışan sadık yardımcısı Cem’e seslendi. “Cem, daha ne kadar yolumuz var kızımın evine?” Cem hafifçe dönerek saygılı bir sesle cevap verdi. “Yaklaşık 20 dakika kadar Mahir Bey, hava çok kötü olduğu için şoför biraz yavaş gidiyor. Merak etmeyin. Az kaldı. Elif Hanım’a da ulaşamadınız mı telefondan? Belki eşine hizmetle meşguldür. Hem siz ona Pajero’yu gönderdiniz. Eminiz güven içindedir.”
Mahir Bey hafif bir gülümsemeyle iç çekti. “Ben o arabayı kızım yağmurda ıslanıp sıcakta kavrulmasın diye gönderdim. Elif hiç benden bir şey istemedi biliyorsun. Murat’la evlenirken de sadece kalbini dinledi. Paraya pula bakmadı. Ben de damadım gururu incinmesin diye arabayı evi hep sessizce aldım. Tek isteğim kızımın mutlu olmasıydı. İçimden geçenler iyi olsun diye dua ediyorum. Ama ne zamandır içime bir sıkıntı çöktü. Sanki Elif’in başına bir şey gelmiş gibi. Dışarıda şimşekler çakıyor. Yağmur cama daha sert vuruyor. Arabanın içindeki sessizlik ise daha ağır bir hal alıyordu. O an Mahir Bey kızının ıslak bir sokakta çoktan donma sınırına geldiğinden habersizdi.”
Bu sırada Murat’ın evinin verandasında bambaşka bir hava hakimdi. Geniş mermer zeminde mahalleden birkaç kadın Fatma Hanım’ın düzenlediği altın günü buluşması için toplanmış. Ellerinde çaylarla gülüşüp duruyorlardı. Hep birlikte verandanın hemen önünde parıldayan Pajero’yu seyrediyor, sanki bir heykelmiş gibi hayranlıkla inceliyorlardı. Bu araba onlar için sadece bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda zenginlik ve prestij sembolüydü.
Fatma Hanım bacak bacak üstüne atıp ince porselen bir fincan dan çayını yudumlarken sesini yine özellikle yükseltiyordu. “Neymiş efendim bazıları? Sen artık taksiyle gidersin falan diyormuş. Benim oğlum buna dayanamadı tabii. Anne sen kimseye muhtaç olamazsın. Ben seni her yere kendi arabamla götürürüm.” Dedi. Ne yapayım? Kıyamadı bana. Aldı bu arabayı.
Kadınlardan biri iç çekti. “Ne kadar şanslısınız gerçekten. Benim gelinim var. Bırakın araba almayı. Bir tane düzgün elbise alsam hesap soruyor. Sizin oğlan gibisi yok. Tam bu sırada bahçe kapısının önünde siyah sedan sessizce durdu. Yağmur aracın camlarına vurmaya devam ediyordu. Ön koltukta oturan şoför ve Cem yerlerinden kıpırdamazken arka kapı açıldı ve sade bir beyaz gömlek, siyah pantolon ve elinde sıradan bir siyah şemsiye taşıyan Mahir Bey aşağı indi. Ne koruma gösterişi vardı ne de pahalı bir görüntü. Yalnızca yorgun bir yüz, telaşlı bir kalp ve kızına duyduğu sarsılmaz sevgi bahçe kapısından içeri adım attığında gözleri ilk olarak pajeroya takıldı. Plakasındaki harfleri ezbere biliyordu. Hepsini kendi elleriyle imzalamış, ödemeyi kendi hesabından yapmıştı. Araba yağmur damlalarına rağmen hala ışıl ışıl parlıyordu.
Mahir Bey’in dudaklarına kısa bir tebessüm geldi. “Demek güzel bakmışlar.” diye düşündü. Ancak bakışlarını verandaya çevirdiğinde yüzündeki ifade yavaşça silinmeye başladı. Orada kahkahalar, övgüler, kalabalık vardı ama Elif yoktu. Verandaya doğru yaklaşmak üzereyken Fatma Hanım’ın sesi havayı yararak ona ulaştı. “Hop! Orada durun beyefendi.” Fatma Hanım yerinden fırlamış, Mahir Bey’e elini sallayarak, “Dur” işareti yapıyordu. “Sakın içeri basmayın. Yerler az önce silindi. Çamur içinde ayakkabılarınızla gelip bütün verandayı mahvedemezsiniz.”
Mahir Bey şaşkınlıkla durdu. Şemsiyesini biraz indirerek kadına daha dikkatli bakmaya başladı. Bu Elif’in kayın validesi olmalıydı. Fakat gözlerinde tanıma emaresi yoktu. İlk karşılaştıkları gün düğünde o kadar kısa süre görmüştü ki üstelik o zaman Mahir Bey’in üzerinde takım elbise, etrafında iş ortakları korumaları vardı. Şimdi ise sade ve yorgun görünümü onu Fatma Hanım’ın gözünde sıradan bir yaşlı adama dönüştürmüştü.
“Kusura bakmayın.” dedi Mahir Bey. Kibar ve ağır başlı bir sesle. “Ben Mahir. Ne oldu? Bağış mı istemeye geldiniz?” diye sözünü kesti Fatma Hanım. Gözleri Mahir Beyi baştan aşağı süzüyor. Dudakları küçümseyici bir ifadeyle bükülüyordu. “Hava kıyamet gibi. Siz de kalkmış kapı kapı dolaşıyorsunuz. Kusura bakmayın. Bugün misafirim var. Bozuk para da yok zaten. Muhtar da sürekli söylüyor. Her geleni sokağa sokmayın. Sonra alışıyorlar diye. Hadi yolunuz açık olsun.”
Mahir Bey’in yüzü gerildi. Gururu incinse de kendini tuttu. “Yanlış anladınız hanımefendi. Ben sadaka istemiyorum. Elif’le konuşmam gerekiyor.” Fatma Hanım Elif ismini duyunca anlamlı bir kahkaha attı. Yanındaki kadınlara dönerek yüksek sesle konuştu. “A bizim Elif’i arıyorsunuz demek. Hayırdır siz nesisiniz? Tencere taksiti mi almaya geldiniz yoksa köyden akrabası mısınız? Borç istemeye mi?”
Kadınlar gülüştü. Sonra Fatma Hanım aldırmaz bir tavırla devam etti. “Elif evde değil. Onu şehrin çıkışındaki kebapçıya gönderdim. Gelin dediğin öyle boş oturmaz. Biraz koşturacak tabii. Kısmetine bak. Kendisi çeyiz bile getiremedi doğru düzgün. Bari böyle işe yarasın. Bekleyecekseniz dışarıda bekleyin. Verandayı daraltmayın. Hele şu arabanın yanını hiç işgal etmeyin. Arabanın yanına bile yaklaşmayın.”
Yanlışlıkla çarpar marpar. Sonra karşılayamazsınız parasını. Mahir Bey’in içinden bir şey koptu sanki. Gelin çeyiz getiremedi. İşe yarasın sözleri kalbine bir bıçak gibi saplandı. Pajero şöyle dursun. Evin kendisinin dahi kime ait olduğunu düşününce duydukları sabrının sınırlarını zorladı. “Peki Elif oraya neyle gitti? diye sordu. Sesi bu kez daha ağır çıkıyordu. Ne olacak motorla? Tabii. Şu arabanın içine mi alıp kebap kokutacağız?” dedi Fatma Hanım ters bir bakışla. “Hadi çekilin şimdi. Manzarayı kapatmayın.”
Tam o sırada Murat elinde fazladan kurabiye kavanozu ile verandaya çıktı. Kapının önünde duran yaşlı adamı görünce kaşlarını çattı. “Kim bu anne?” “Bilmem.” dedi Fatma Hanım umursamazca. Elif’in akrabasıymış herhalde. Geldi burada dikildi. “İçeri girme” dedim. Anlamıyor. Ne bileyim belki de para sonra gelmişler. Murat kısa bir süre Mahir Bey’e baktı ama yüzünde tanıma belirtisi yoktu. Düğünde karşılaşılanlardan aklında kalan tek şey pahalı takım elbise giymiş bir adamdı. Onun bu haliyle bağdaştırmıyordu.
“Hıh. Bırak orada dursun anne. İçeri alma. Yeni aldığımız halılar ıslanmasın. Nem kapınca kokuyor.” Mahir Bey yumruklarını sıkıp nefesini derin çekti ama hiçbir şey söylemedi. Şemsiyesinin altından yağmurun altındaki yola ve evin kapısına baktı. Kızını bu evin içinde güven içinde hayal ederken gerçekte neler yaşandığını gördükçe içindeki fırtına büyüyordu. Yine de gitmedi, geri dönmedi. Orada verandanın kenarında yağmur damlalarının sıçrattığı suya aldırmadan ayakta kaldı. Dakikalar ağır ağır ilerledi. Yağmur şiddetle yağmaya devam ediyordu.
Bir süre sonra bahçe kapısının gıcırdayan sesi verandadaki tüm bakışları birden oraya çevirdi. Kapının aralığından içeri giren silueti gören kimse ilk anda onun Elif olduğuna inanamadı. Eski motor ortada yoktu. Elif tek başına yürüyordu. Adımları ağır sendeleyerek sanki her adımında ayaklarına görünmez taşlar bağlanmış gibiydi. Üzerindeki kıyafetler sırlık sıklam. İnce pardösüsü vücuduna yapışmış, saçlarının altından akan su çenesinden damlayarak yerde küçük küçük birikintiler oluşturuyordu. Yüzü bembeyazdı. Dudakları morarmış, titreyerek birbirine vuruyordu. Bir elinde göğsüne sıkı sıkıya bastırdığı siyah bir poşet vardı. Poşetin içinde Zeynep’in istediği kebaplar duruyordu. Sanki kendi canından çok onları korumaya çalışıyordu.
Mahir Bey’in içi daha önce hiç hissetmediği kadar acıyla doldu. Elif’e koşmak, onu şemsiyenin altına almak, “Artık hiçbir şey yok, ben buradayım.” demek istedi. Ama kendini tuttu. Bu evde neler olup bittiğini sonuna kadar görecek, kimin nasıl davrandığını tanık olacaktı. Bir baba olarak bu acıya katlanmak zorundaydı.
Elif verandaya çıkan mermer basamaklara gelince ayağa kaydı. Garajın zemininde biriken su mermeri kayganlaştırmıştı. Dengesini kaybedince refleksle elini yanındaki pajeronun kaputuna dayadı. Diğer eliyle de arabanın sol dikiz aynasını kavradı. Bilekleri tir titriyor, nefesleri kısa kısa çıkıyordu. Tam düşmekten kurtulmuşken havayı yaran tiz bir çığlık her şeyi bastırdı. “Ne yapıyorsun sen Fatma Hanım?” yerinden fırlayıp verandadan ileri atıldı. Öyle ani bir hareketle koştu ki sanki yerinden zıplamış gibiydi. “Çek o kirli ellerini arabadan.” diye bağırarak Elif’in elini aynadan sertçe itti. Elif dengesini yeniden kaybetti. Bir anlığına geriye doğru sendeledi. Az kalsın sırtüstü düşecekti.
“Özür dilerim anne.” dedi Elif güçlükle nefes alarak. “Ayağım kaydı. Düşmemek için başım çok dönüyor. Bahane üretmeyi bırak.” diye kesti sözünü Fatma Hanım hiddetle. “Şuna bak. Arabanın üzerinde çamur izleri var. Bu arabanın kaç para olduğunu biliyor musun sen? O aynayı kırarsan ömrün boyunca çalışsan ödeyemezsin. Sen kim? Bu araba kim?”
Murat gürültüyü duyup yerinden kalktı. Ama koşup Elif’i tutmak için değil arabayı kontrol etmek için. Elleri cebinde rahat adımlarla yürüyüp arabanın yanında durdu. “Bir şey oldu mu anne? Çizik falan var mı?” Fatma Hanım arabanın üzerindeki su ve çamur damlacıklarını eliyle sile sile kontrol etti. “Neyse ki bir şey yok. Ama gördün mü? İlla elini sürüp kirletecek.” Elif gözlerindeki yaşları daha fazla tutamayarak başını eğdi. Elindeki poşeti uzattı. “Bu Zeynep’in kebabı anne. Geç kaldığım için özür dilerim. Motor yolda kaldı.” Fatma Hanım poşeti Elif’in elinden neredeyse koparır gibi aldı. “Tabii ki geç kalacaksın. Senden hızlı bir şey bekleyen de kabahat. Hadi çekil şu araba kenarından. Arka kapıdan dolaş. Ön kapıdan girersen bu güzelim mermeri çamur içinde bırakırsın. Yürü arkadan dolaş. Gözüm görmesin seni.”
Elif’in söyleyecek bir şeyi kalmamıştı. Omuzları düşmüş, gözleri bulanıklaşmış, zihni zonkluyordu. Sendeleyerek evin yanındaki dar patikaya yöneldi. Mutfak kapısına doğru yürümeye başladı. Tam o sırada veranda gölgesinde hala bekleyen Mahir Bey’in yanından geçti. Ama o kadar halsiz ve bitkindi ki babasını fark edecek hali yoktu. Mahir Bey ise kızının morarmış dudaklarını, titreyen parmaklarını, üzerindeki çamurlu suyu ve bedenine yapışmış ince kıyafetlerini bütün ayrıntısıyla gördü. İçinden yükselen acığı o kadar güçlüydü ki neredeyse dizlerinin üzerine çökecekti.
Bu yaptıkları sadece kabalık değil düpedüz işkence. Diye düşündü. Elif gözden kaybolduktan sonra Fatma Hanım sanki rahatsız edici bir sineği kovmuş gibi ellerini silkeledi. “Kusura bakmayın hanımlar.” dedi yüksek sesle. “Malum köyden gelen gelin olunca sık sık haddini öğretmek gerekiyor. Yoksa kendini evin hanımı zannediyor.” Kadınlar biraz mahcup, biraz da dedikoduya aç bir ifadeyle gülümseyip başlarını salladılar. Murat yeniden yerine oturdu. Zeynep mutfaktan çıkıp kebap paketini açtı. “Mis gibi kokuyor.” Dedi keyifle. “İyi ki ıslandı ama yoksa bu kadar lezzetli gelmezdi.” Verandadaki kahkahalar yükselirken Mahir Bey artık gözyaşlarını tutamamaya yaklaşmıştı.
İçindeki öfke dalga dalga yükseliyor, nefes almakta zorlanıyordu. Bir baba için kızının böyle hor görülmesi, aç susuz bırakılması, üstüne başı ıslakken yerleri silmeye zorlanması, seyredilmesi en zor manzara idi. Bir süre sonra Fatma Hanım ayağa kalkıp verandanın zeminine baktı. Elif’in az önce geçtiği yerde küçük çamur ve su izleri vardı. Yüzü bir anda mosmor oldu. “Elif diye bağırdı. Çabuk buraya gel.” Ev birkaç saniye sessiz kaldı. Sadece rüzgar ve yağmurun sesi duyuluyordu. “Duymazsan gel duymuyorum sana.” Diye öfkesini artırdı Fatma Hanım. Tam arka tarafa doğru yürümek üzereyken mutfak kapısı açıldı.
Elif hala aynı sırlık sıklam kıyafetlerle ince ince titreyerek kapıda belirdi. “Buyurun anne.” dedi kısık bir sesle. “Şuna bak” diye bağırdı. Fatma Hanım verandadaki küçük çamur lekelerini işaret ederek, “Burası yeni silinmişti. Senin yüzünden yine kirlendi. Git paspası al. Her yer pırıl pırıl olacak. Bir damla çamur bile kalmayacak.” Konuklardan biri nazikçe araya girmeye çalıştı. Fatma Hanım belki önce üstünü değiştirse gerçekten çok üşümüş gibi görünüyor. Sonra silse de olur. Yok yok. Dedi Fatma Hanım elini sallayarak. Şimdi yapacak. Yoksa miskinlik yapar. Yatar uyur. Disiplin şart. Yoksa bu tür gelinler başımıza çıkar.
Elif göz ucuyla Murat’a baktı. Gözleri ondan, “Tamam bırak şimdi önce ısın.” demesini bekliyordu. “Murat başım çok dönüyor.” dedi fısıltıyla. “Biraz kurulanıp sonra silemez miyim?” Murat elindeki kebap dürümünü masaya sertçe bıraktı. “Elif, gerçekten sabrımı zorluyorsun.” dedi soğuk bir sesle. “Annem senden sadece veranda silmeni istedi. Bir işi düzgün yap da görelim. Zaten üstünü başını kirlettin. Bari etrafı da temizle. Sonra gidersin ne yaparsan yap.” Bu sözlerle Elif’in kalbi bir kez daha tuzla buz oldu. Yine de başını salladı.
Köşedeki paspası alıp çömeldi. Mermer zemini titreyen elleriyle silmeye başladı. Dizleri mermerin soğuğuna değdikçe iliklerine kadar üşüyor, gözyaşları paspasıdığı suya karışıyordu. Fatma Hanım arkadan yüksek sesle konuşmaya devam etti. “Görüyor musunuz hanımlar?” dedi. Sesi bütün verandayı dolduruyordu. “İşte asal gelin dediğim bu. Eline bir şey getirmeden çeyizsiz beş parasız geldi bu eve. Oğlumun parasıyla yiyor, içiyor, yatıyor. Bir de kalkmış bizim arabaya, bizim eve ortak olacak. Ben olmasam çoktan tepemize çıkar. Böyle sert olmazsan bunlar iyice şımarır.” Zeynep telefonuna bakarak kıkırdadı.
“Haklısın anne. Abim fazla iyi niyetli davranıyor. Ben olsam çoktan babasına geri yollardım. Ne belli adamın ne olduğu köyden geldi işte.” Elif onların her sözünü duyuyordu ama cevapsız, sessiz yerde diz çökmüş halde kalmaya devam etti. Her paspası hareketi içindeki onurun biraz daha yerle bir edilmesi gibiydi. Tam o anda verandaya doğru yaklaşan Mahir Bey, elindeki şemsiyeyi taşıyamayacak kadar ağır bir duyguya teslim oldu. Şemsiye elinden kayıp mermer zemine düştü. Artık ne ıslanmayı ne soğuğu umursuyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Acı ve öfke içe geçmişti. Artık sabrının sınırı kalmamıştı.
Elif’in dizlerinin üzerinde titreyerek yere süründüğünü gördüğü anda kalbindeki bütün kilitler kırıldı. Yavaş ama kararlı adımlarla verandaya adım attı. Islak ayakkabılarının sert sesi tüm kahkahaları susturmaya yetti. Işığın altına çıktığında üzerindeki gömlek su içinde kalmış, saçlarından süzülen damlalar omuzlarını ıslatmıştı. Yüzü taş gibi donuk, gözleri ise alev alev yanıyordu. Fatma Hanım elinde kebap dürümüyle irkilerek ayağa fırladı. “Hey sen ne yapıyorsun burada?” diye bağırdı. “Sana burada bekle. Dedim. Verandayı kirletme dedim. Bak şimdi her yer ıslandı. Hemen çık dışarı yoksa güvenliği çağırırım.” Ama Mahir Bey onu duymuyormuş gibi davrandı. Gözleri sadece Elif’i görüyordu.
Ağır adımlarla kızının yanına geldi. Elif titreyen halde başını kaldırdı. Karşısındaki yüzü gördüğünde göz bebekleri büyüdü. “Baba!” diye fısıldadı. Sesi hem şaşkın hem kırık. Mahir Bey eğilerek Elif’in omzuna dokundu. Bedeninin buz gibi soğukluğunu hissettiğinde kalbi bir kez daha sızladı. “Kalk ayağa kızım.” dedi. Yumuşak ama tartışmaya kapalı bir tonla. “Benim kızım vicdansız insanların ayaklarının dibinde diz çökmez.”
Fatma Hanım bu manzarayı görür görmez daha da öfkelendi. “Ne hakla karışıyorsun diye bağırdı. O benim gelinim. Ben nasıl istersem öyle yetiştiririm. Burada aile içi meseleler var. Sen kimsin de gelip ortalığı karıştırıyorsun?” Murat nihayet durumu idrak etmeye başladı. Yüz ifadeleri giderek ciddileşiyordu. Elif’in babasının fotoğrafını düğün albümünde bir iki kez görmüştü. Şimdi bağdaştırmaya çalışıyordu. Bir an duraksadı. Sonra dudakları küçümseyici bir ifade aldı. “Demek kayın peder.” dedi alaycı bir sesle. “Kusura bakma Mahir Bey. Ama bu şekilde paldır küldür içeri girip ortalığı batırmak pek hoş değil. Misafirliğe gelmiş gibi de durmuyorsunuz doğrusu. Para mı lazım oldu yoksa? Elif zaten başımıza dert açtı bugün. Bir de siz gelmeyin üstüne.”
Mahir Bey, Elif’in omzuna yaslanmasını sağlayıp onu yavaşça verandanın kenarına doğru götürdü. Bir sütuna dayanmasına yardım etti. Ardından tam karşısında oturan Murat’a döndü. Yüzünde ne bağırma ne de kontrolsüz bir öfke vardı. Ama sesi etrafı buz gibi kesen bir ciddiyet taşıyordu. “Murat dedi sakin ama ağır bir sesle. Yıl önce ben kızımı sana emanet ettim. Onu sana teslim ederken başının tacı yap, koru kollarsın diye düşündüm. Sen bugün burada ne yapıyorsun? O benim tek evladım. Senin yanında güvende sanıyordum. Ama geliyorum ve onu bu halde dizlerinin üzerinde ıslak mermerde titreyerek yerleri silerken buluyorum.”
Murat dalga geçmeye çalıştı. “Aman efendim ne varmış bunda diye umursamazca omuz.” Biraz yağmur mu kıyamet koptardı? Biz de zamanında ıslandık, üşüdük. Hem ben onun kocasıyım. Ne yapılacağını ben bilirim. Siz burada kaç kere geldiniz ki bize akıl veriyorsunuz. Bu evin masraflarını kim ödüyor biliyor musunuz? Kim ödüyor sandığını sen söyle bakalım.” dedi Mahir Bey. Artık bakışlarını ondan ayırmadan Fatma Hanım hemen atıldı.
“Elbette oğlum ödüyor. Bu evin taksitlerini, bu arabanın parasını Murat ödüyor. Elif’in babası kim ki? Bir kez bile bize bir şey getirdi mi?” Verandadaki hava bir anda yoğunlaştı. Misafirler kimi utangaç, kimi meraklı gözlerle olup biteni izliyordu. Tam bu sırada bahçe kapısından üç adam görünerek koşar adım verandaya doğru geldi. Hepsinin üzerinde siyah takım elbise, yüzlerinde ciddi bir ifade. Önde koşan Cem elindeki büyük şemsiyeyile Mahir Bey’e yanaştı. Hafifçe eğildi. “Kusurumuza bakmayın Mahir Bey.” dedi saygıyla. “Emir verdiğiniz gibi dışarıda bekliyorduk.”
Bu sahne hem Murat’ın hem Fatma Hanım’ın hem de komşuların ağzını açık bıraktı. Bir anda kahkaha ve dedikoduların yerini şaşkınlık ve tedirginlik aldı. Zeynep’in elindeki kebap farkında bile olmadan yere düştü. Cem kolunun altındaki kahverengi deri dosyayı çıkarıp açtı. “Izninizle” dedi Mahir Bey’e bakarak. Mahir Bey başıyla onayladı. Cem içinden birkaç belge çıkarıp Fatma Hanım’a uzattı. “Buyurun hanımefendi.” dedi. “Bu şu an kapınızın önünde duran Pajero Sport’un fatura ve ruhsat fotokopisi. Plakasından şasi numarasına kadar her şeyi burada yazılı. Lütfen adı kim üstüne bir bakın.”
Fatma Hanım’ın elleri titreyerek kağıtları aldı. Yanındaki kadınlar merakla boyunlarını uzatmıştı. Gözleri ruhsatın üzerindeki isim satırına geldiğinde bir an durdu. Sahibi Elif Yılmaz. Ödeme şekli Mahir Yılmaz adına kayıtlı hesaptan tamamı peşin. “Bu bu doğru olamaz” diye kekelemeye başladı. Murat bu ne demek? Hani sen almıştın hani şirketteki başarının ödülüydü bu araba. Murat’ın yüzünden bütün kan çekildi. Yutkundu. Cümle kurmakta zorlandı. “Anne şey sana gurur duyacağın bir şey söylemek istemiştim. Elif’in babası aldı arabayı ama ben de yani.” dedi Mahir Bey cümleyi tamamlayarak kızımın üzerine aldığım arabayı kendi başarınmış gibi gösterdin. Yetmedi bu arabanın gerçek sahibini asalak gelirken çeyiz getirmedi diye aşağıladınız. Üstüne bir de yağmur altında kebap almaya gönderdiniz.
Komşu kadınlardan biri fısıltıyla yanındakine eğildi. Ama sesi duyulacak kadar yüksekti. “Demek meğer zengin olan gelin tarafıymış. Biz de böbürleniyor sanıyorduk.” Aynen diye karşılık verdi diğeri. “Gelinin arabasını sahiplen. Sonra kızı yerlerde süründür. Bu resmen zulüm.” Fatma Hanım’ın yüzü az önceki kibirli pembeden utançla karışık mora döndü. Dilinin ucuna gelen savunmalar boğazına düğümlendi. Murat titreyen ellerini birbirine kenetleyerek çaresizce yerdeki mermer zemine bakıyordu.
Mahir Bey elini uzattı. “Anahtarı ver Murat.” dedi. Bugün gerçek sahibine geri dönecek. Murat refleksle cebine sarıldı. “Lütfen Mahir Bey.” Diye yalvarmaya başladı. “Arabasız kalırsam işe nasıl giderim? Annem nasıl toplantılara, derslere gider? Mahir Bey’in bakışları sertleşti. “Kızımı yağmurda ölüme terk ederken hiç bunları düşünmedin. O motorun halini gördün mü? Lastikleri bitmiş, frenleri tutmuyor. Sen karını o motora bindirdin. Kendin burada kebap yedin. Şimdi benim gözümde işe nasıl gideceğim kaygısı kızımın canı kadar değerli değil. Anahtarı ver.”
Murat anahtarı vermemek için geri çekildi. Ama Cem’in arkasındaki iri yapılı iki adam öne doğru adım atınca panikleyip duvar dibine sıkıştı. İçlerinden biri nazik ama kararlı bir hareketle Murat’ın bileğini kavrayıp cebine uzandı. “Bırakın” diye bağırdı Murat. Acı içinde ama çok geç kalmıştı. Kısa süre içinde araba anahtarı onların elindeydi. Anahtar Cem’den Mahir Bey’in eline geçti. Mahir Bey uzaktan kumandadaki düğmeye bastı. Pajero’nun kilit sesi ve yanıp sönen farları sanki benim gerçek sahibim belli der gibi havayı yardı. “Bu araba kızımı korusun diye alındı.” Dedi Mahir Bey ağır ağır konuşarak. “Ama siz onu kızımı ezmek, hava atmak, komşulara gösteriş yapmak için kullandınız. Madem öyle, bundan sonra sizden yana bir hayrı kalmayacak. Bugünden itibaren bu arabanın koltuğuna sizden hiç kimse oturmayacak. Kızım isterse binecek, istemezse arabanın önü bile size kapalı.”
Fatma Hanım’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Kibirle şişmiş o baş yavaş yavaş yere doğru eğiliyordu. Ama fırtına henüz bitmemişti. Mahir Bey bakışlarını evin içine çevirdi. “Bir de ev meselesi var.” Dedi. “Bana bir söyleyin bakalım buradaki evin tapusu kimin üstüne?” Fatma Hanım yerinde sıçradı. “Tabii ki Murat’ın.” Diye atıldı. “Oğlum kaç yıldır taksit ödüyor. Ayıp oluyor ama bu tür şeylerle beni sınamayın.” Murat artık dayanamadı. Dizlerinin bağı çözülmüş gibi yere çöktü. Kafasını iki elinin arasına aldı. “Anne” dedi hıçkırıklara boğularak. “Sana yalan söyledim. Ben her ay sadece site aidatı ve faturaları ödüyordum. Evin tamamını Mahir Bey peşin ödemişti. Tapu Elif’in üzerine.”
Cem dosyadan bu sefer yeşil renkli tapu fotokopisini çıkardı. Üzerinde kocaman harflerle Elif Yılmaz yazıyordu. “Bu ev kızımın çilesini çeksin diye değil mutlu bir yuva kursun diye alınmıştı.” Dedi Mahir Bey. “Ben damadım omuzlarından ev yükünü alırsam o da kızımı mutlu etmeye daha çok odaklanır sanmıştım. Ama görüyorum ki verdiğim her imkan sizi insan etmek yerine daha da kibirlendirmiş. Kızım evin gerçek sahibi olmasına rağmen siz onu arka odalara tıktınız. Misafir koltuğuna oturtmadınız. Mutfağa bile adımını dikkatli atmasını söylediniz.”
Fatma Hanım dayanamayarak yere çöktü. Sesi kısıldı. Gözyaşları yüzunu kapladı. Mahir Bey, “Ne olur affedin.” dedi. “Ben bilmiyordum. Elif’in arkasında böyle güçlü bir baba olduğunu bilseydim, sorun da burada.” diye sözünü kesti Mahir Bey. “Siz onun arkasında kim var? Ne kadar parası var? Ona göre davranıyorsunuz. Elif’in kalbini, şahsiyetini, emeğini hiç görmediniz. Sizin için önemli olan kimin cebi dolu, kimin evi büyük, kimin arabası gösterişli?”
Murat dizleri üzerinde sürünerek Mahir Bey’in önünde durdu. “Ne olur evi elimizden almayın.” diye yalvardı. “Elif’e çok hata yaptım biliyorum ama düzeltmek istiyorum. Lütfen bize bir şans daha verin.” Fatma Hanım da yanında diz çöküp ağlamaya başladı. “Ne olur bizi bu saatte dışarı atmayın. Hava hala yağmurlu. Nereye gideriz biz?” Mahir Bey derin bir nefes aldı. Gözleri doldu ama sesindeki kararlılık sarsılmadı. “Ben kimseyi gece yarısı yağmurda kapı önüne koyacak kadar zalim değilim.” dedi.
“Bugün bu gece burada kalabilirsiniz ama yarın sabah güneş doğduğunda bu ev boşalacak. Biz kilidi değiştireceğiz. Sonra Cem dönerek talimat verdi. Yarın sabah gel anahtarları al, yeni kilitleri taktır. Onlara da başlarını sokacak makul bir yer bulabilmeleri için bir miktar para bıraktım. Bir yıl kadar kira ve küçük bir iş kurmaya yetecek kadar. Bundan fazlasını da vicdana bırakıyorum.”
Ardından Elif’e baktı. “Kızım” dedi yumuşak bir sesle. “Seni daha fazla bu havayı solumaya mecbur bırakamam. Gel arabaya geç. Isınmaya ihtiyacın var.” Elif son bir kez verandaya, Murat’a, kayın validesine, o çok övülen ama artık gözünde hiçbir anlamı kalmayan Pajero’ya baktı. İçinde nefretten çok kocaman bir yorgunluk ve tükenmişlik vardı. “Baba” diye fısıldadı. “Artık buradan gitmek istiyorum.” Mahir Bey gözlerinde gurur ve hüzün karışımı bir ifadeyle başını salladı. Cem saygıyla Elif’in yanına gidip şemsiyesini açtı. Ona yol gösterdi. Elif ağır adımlarla verandadan inip bir zamanlar evim sandığı bu yerden uzaklaşmaya başladı. Pajero’nun yanından geçerken ne bir sevgi ne de bir hayranlık hissetti. O araba sadece ona yaşatılan haksızlıkların sessiz şahidiydi artık.
Bir süre sonra Mahir Bey de arkasını dönüp verandadan indi. Fatma Hanım’ın, “Elif, Elif, ne olur babana söyle vazgeçsin” çığlıkları yağmurun hafifleyen sesiyle arkada kaldı. Elif babasının yanında Siyah Sedan’ın arka koltuğuna bindi. Kapılar kapandı. İçeride sakin ve sıcak bir dünya vardı. Mahir Bey kızının yüzüne baktı. Elif hala titriyordu ama gözlerinde ilk defa biraz ferahlama vardı. “Bitti kızım.” dedi yumuşakça. “Kimse seni bir daha bu şekilde incitemeyecek.” Elif camdan dışarı baktı. Verandada hala diz çökmüş halde ağlayan Murat ve Fatma Hanım giderek küçülüyordu. Bir zamanlar canından çok sevdiği adamı şimdi bir yabancı gibi seyrediyordu. İçinde biraz sızı, biraz kırgınlık ama en çok da artık yeter diyen bir kararlılık vardı.
“Teşekkür ederim baba.” dedi kısık bir sesle. “Beni gelip aldığına, beni kurtardığına, benim yanımda durduğuna teşekkür ederim.” Mahir Bey kızının elini kavradı. “Bir baba kızını sahipsiz bırakır mı hiç?” dedi. “Bazen geç kalmış gibi görünür ama aslında hep doğru zamanı bekler. Senin değerini bilmeyenlerin arasında bir dakika daha kalmana göz yumamazdım.” Şoföre, “Hadi evimize gidelim.” diye işaret verdi. Siyah sedan yola koyuldu. Yağmurun ıslattığı sokakları arkalarında bırakıp uzaklaştı. Murat ve annesi evin merdivenlerinde öylece kaldı. O çok övdükleri ev ertesi sabah artık onların olmayacaktı. Tıpkı kaybettikleri güven ve saygınlık gibi.
Ertesi sabah güneş hafif bulutların arasından utangaçta kendini gösterdiğinde Mahir Bey’in evindeki odalardan birinde pastel renklerle döşenmiş geniş bir yatakta Elif derin bir uykudan yeni uyanıyordu. Gözlerini açtığında tavandaki şık avizeyi, çocukluğunu geçirdiği odanın duvarlarını, raflardaki eski oyuncakları gördü. Şaşkınlıkla doğruldu. İki yıl boyunca karanlık ve havasız küçük bir odada uyanmaya en ufak gürültüde “Kayın validem kızar mı?” korkusuyla fırlamaya alışmıştı. Şimdi ise odanın içinde huzur vardı. Korku değil, güven hakimdi.
Aynı saatlerde Menekşe Sokak’taki o krem rengi evin önünde bambaşka bir manzara yaşanıyordu. Cem ve ekibi söz verdikleri gibi erken saatte kapının önünde hazırdı. Ne bağırma ne de fiziksel zor kullanma vardı. Sadece net ve geri dönüşü olmayan bir kararlılık. “Süreniz doldu Murat Bey.” Fatma Hanım dedi Cem sakin ama kesin bir tonla. “Lütfen evin anahtarlarını masanın üzerine bırakıp ayrılın. Sizin eşyalarınızı taşıyacak kiralık kamyonet de kapıda bekliyor.”
Fatma Hanım’ın gözleri şişmiş, yüzü solgundu. Dünkü şatafatlı ipek elbise yoktu. Yerine sade, yorgun bir kıyafet giymişti. Yanında başını öne eğmiş, insanlar görmesin diye başörtüsünü yüzüne kadar çekmiş. Zeynep vardı. Arkalarından komşular perdelerin aralığından ya da kapı önünden olan biteni izliyor, kendi aralarında kısık sesle konuşuyorlardı. “Gerçekten de ev onların değilmiş.” diye fısıldadı biri. “O kadar hava attılar. Meğer her şey gelininmiş. Yazık şu kıza.” dedi diğeri.
Murat elinde bir valizle son kez verandaya çıktı. Bahçeye, garaja baktı. Pajero yoktu. Ev sanki ruhunu kaybetmiş gibiydi. “Daha dün ben aldım.” diye övdüğü araba, “Kendi evim” dediği bu dört duvar. Hepsi birkaç imza ve birkaç cümleyle elinden akıp gitmişti. Cem anahtarları ondan teslim alıp yeni kilitleri takmak üzere içeri geçti. Bir süre sonra Murat, Fatma Hanım ve Zeynep çağırdıkları taksiye binip sokağa terk ettiler. Arkada kalan tek şey yerini bulmuş bir adalet duygusu ve komşuların “insan hiç belli olmuyor, kimi hor görürsen gün gelir ona muhtaç kalırsın” şeklindeki fısıltılarıydı.
Murat camdan dışarı bakarken gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Elif” diye mırıldanıyordu. Ama artık işten geçmişti. O sırada Mahir Bey’in geniş ve ferah evinde bambaşka bir sabah yaşanıyordu. Elif merdivenlerden aşağı inerken kızarmış sarımsak ve tereyağında çevrilen pirincin kokusunu aldı. Bu babasının onun için hazırlattığı özel kahvaltıydı.
Büyük masanın başında oturan Mahir Bey kızını görünce mutlulukla ayağa kalktı. “Günaydın prensesim.” dedi. “Nasıl uyudun?” Elif gözleri dolarak gülümsedi. “Yıllardır ilk kez bu kadar derin uyudum baba.” dedi. Sanki omuzlarımdaki tonlarca yük bir gecede yok olmuş gibi. Mahir Bey sandalyesini çekip Elif’in oturmasına yardım etti. Bundan sonra tek derdin ne yemek istediğin, nereye gitmek istediğin olsun. Kilo bile alsan sevinirim. Eskiden yanakların ne kadar tombulduğu hatırlıyor musun? Onları geri almamız lazım.
Kahvaltı boyunca arada gülüştüler. Arada sessizleştiler. Elif her lokmada boğazındaki düğümü yutmaya, “Acaba hak ettin mi?” sorusunu içinden kovmaya çalışıyordu. Bir noktada çatalını yavaşça masaya bıraktı. “Baba, Murat ve annesi şimdi ne yapıyorlar?” diye sordu tereddütle, “Onları gerçekten dışarı mı attın?” Mahir Bey bir süre Elif’in yüzüne baktı. Sonra derin bir nefes alıp elini onun üzerine koydu. “Kızım” dedi yumuşak ama net bir sesle.
“Onları yağmurun ortasında saatlerce kapıda bekletmedim. Onlara bir yıl boyunca bir ev kiralayabilecekleri ve küçük bir iş kurabilecekleri kadar para verdim. Aç kalmayacaklar, sokakta kalmayacaklar. Fakat seninle aralarına mesafe koymak zorundayım. Senin hayatına tekrar zehir akıtmasına izin veremem.” Elif’in gözlerinden yaşlar süzülürken Mahir Bey sözlerine devam etti. “Bunu iyi dinle kızım. Gerçek sevgi insanı küçültmez, yüceltir. Gerçek sevgi sen olmazsan yapamam diye esir etmez. Sen varsın daha güçlüyüm. Der seni sürekli yetersiz hissettiriyor, sana sürekli borçluymuşsun gibi davranıyorsa bu sevgi değil. Sadece bencilliktir.”
Elif başını salladı. İçinde bir yer hala Murat’ı hatırladığında sızlıyordu. Ama artık o sızı pişmanlıktan çok ibretle karışıktı. Sandalyeden kalkıp babasına sarıldı. “Asıl hazine sensin baba.” dedi titrek bir sesle. “Bana tekrar kendimi hatırlattın.” Mahir Bey kızını sıkıca kucakladı. “Benim için dünyadaki en büyük servet sensin.” dedi. “Şirketler, arabalar, evler hepsi gelir geçer. Ama sen tek bir tanesin. Seni seni olduğun için seviyorum. Kimin karısı olduğun, ne kadar çeyiz getirdiğin, ne kadar sabahlara kadar çalıştığın için değil. Bunu sakın unutma.”
Dışarıda güneş açmış, bahçedeki çiçekler yağmurun ardından daha canlı görünmeye başlamıştı. Elif gözyaşlarını sildi, derin bir nefes aldı. Evet, tıpkı o çiçekler gibi o da fırtınadan sonra yeniden açacaktı. Belki kalbindeki yara hemen kapanmayacaktı ama artık yalnız olmadığını biliyordu. Onu koşulsuz seven bir babası vardı ve en önemlisi kendine dönüp bakma cesareti.
Bu hikaye bize şunu hatırlatıyor. Bir kız evlat sevgisinin peşinden dünyanın öbür ucuna bile gitse yaralandığında sığınacağı en güvenli yer yine babasının yüreğidir. Ve bir insanı sadece cebindeki paraya, getirdiği çeyize, taktığı altına bakarak yargılayanlar çoğu zaman en büyük zenginliği yani gerçek karakteri görmezden gelirler. Eşini sırf kendi aileni ya da malını yüceltmek için aşağılıyorsan bil ki kaybettiğin şey sadece onun gülüşü olmayacak. Aynı zamanda bir gün karşına dikilecek bir adalet duygusunu da uyandırmış olacaksın. Çünkü pişmanlık hep en son gelir ve çoğu zaman artık hiçbir şeyi geri getirmeye yetmez. O yüzden yanınızdaki insanın kıymetini elinizi uzattığınızda hala oradayken bilin. Yoksa bir gün tıpkı Murat ve ailesi gibi kapısı kapanmış bir evin önünde diz çöküp çok geç kalmış özür dilerim cümleleriyle baş başa kalabilirsiniz.