Gece Saat 12’de Ölmüş Oğlumun Sesini Duydum – Meğer Bunca Zamandır… – News

Gece Saat 12’de Ölmüş Oğlumun Sesini Duydum – Meğer Bunca Zamandır…

Gece Saat 12’de Ölmüş Oğlumun Sesini Duydum – Meğer Bunca Zamandır…

Gecenin Getirdiği Mucize

I. Fırtınanın Eşiğindeki Ev

Akşamüstünden beri İstanbul’un kuzey yamaçlarındaki lüks villanın dik çatısına acımasızca inen sağanak, gece yarısına doğru adeta kenti haritadan silmek isteyen vahşi bir tufana dönüşmüştü. Gökyüzünü ortadan ikiye yaran mor şimşeklerin peşi sıra patlayan gök gürültüleri, geniş bahçeyi çevreleyen asırlık çam ağaçlarını köklerinden sarsıyor, camları yerinden fırlatacak bir hiddetle zangırdatıyordu.

Üst kattaki ebeveyn yatak odasında, tül perdelerin gölgelediği loş ışıkta Aslı, devasa yatağın kenarına oturmuş, kocasının telaşlı hareketlerini izliyordu. Mert, ütülü beyaz gömleği, kolundaki parıltılı saati ve jilet gibi takım elbisesiyle her zamanki kusursuz iş insanı portresini çiziyordu. Ancak kravatını düzeltirken titreyen parmakları ve alnında biriken ince ter damlacıkları, içindeki bastırılamayan fırtınayı ele veriyordu. Evrak çantasının fermuarını sert bir hareketle kapattı.

“Bu havada çıkmak zorunda mısın Mert?” dedi Aslı. Sesi, iki yıldır göğsüne yuva yapmış o derin, kederli sızının tonunu taşıyordu. “Gök delinmiş gibi yağıyor. Yollar kapanmak üzeredir. Ertelenemez mi bu toplantı?”

Mert duraksadı ama karısının yüzüne doğrudan bakmadı. “Biliyorsun Aslı,” dedi kuru, duygulardan arındırılmış bir sesle. “Bursa’daki fabrika arazisinin devri ve yeni konsorsiyumun imzaları bu gece bağlanmak zorunda. Milyonlarca liralık bir operasyon bu. Gecikirsem her şey çöker.”

Aslı iç çekerek başını önüne eğdi. İki yıl… Tek çocukları, gözlerinin nuru sekiz yaşındaki Ege’nin o korkunç trafik kazasında can verdiği günden bu yana tam iki yıl geçmişti. O kazadan sonra Mert ile aralarına görünmez, aşılamaz buzdan duvarlar örülmüştü. Mert kendini gece gündüz demeden şirketin karmaşık ihalelerine, bitmek bilmeyen borç harç trafiğine ve iş seyahatlerine gömmüş; Aslı ise o günden beri evin içinde yaşayan bir ölüye dönüşmüştü. Koridorun sonundaki çocuk odasına adım attığı her an, Ege’nin kokusunu arar, oyuncak arabalarına sarılıp hıçkırıklara boğulurdu. Kapalı tabutla yapılan o cenaze töreni, Aslı’nın aklını yitirmesine ramak bırakan karanlık bir kabustu.

Mert ceketini giyip yatağa doğru birkaç adım attı. Eğildi, Aslı’nın alnına soğuk, mekanik bir öpücük kondurdu. “Kapıları iki kez kilitle. Güvenlik alarmını devreye sok. Gideceğim dağ yolunda baz istasyonları fırtına yüzünden çökmüş olabilir, telefonum çekmezse panik yapma. Sabah işim biter bitmez ararım.”

Arkasını döndü, merdivenlerden hızla indi. Dış kapının tok bir sesle kapanışı ve ardından garajdan çıkan lüks SUV aracın homurtusu fırtınanın uğultusuna karışarak uzaklaştı.

Villa bir anda mezar sessizliğine büründü. Aslı, ayaklarını sürüyerek alt kata indi. Mermer zeminin soğukluğu çıplak ayaklarına işlerken salonun pencerelerindeki panjurların kilitlerini tek tek kontrol etti. Mutfakta kendine bir papatya çayı demledi ama fincanı masada öylece unuttu. Duvardaki antika sarkaçlı saatin tik takları, odadaki yalnızlığı bir bıçak gibi doğruyordu.

Yelkovan ve akrep üst üste binip saat tam 00.00’ı vurduğunda, salonun camlarını sarsan o ses patladı.

GÜM! GÜM! GÜM!

Bu, rüzgârın savurduğu bir ağaç dalı ya da fırtınanın uğultusu değildi. Dış çelik kapıya inen, kaba, vahşi ve sabırsız yumruk darbeleriydi. Aslı elindeki porselen fincanı tezgâha fırlatırcasına bıraktı. Kalbi bir anda boğazında atmaya başladı. Dağ eteğindeki bu izole sitede, fırtınanın ortasında, gece yarısı kim olabilirdi? Hırsızlar mı? Yağmacılar mı?

Kapıya bir kez daha, bu kez daha acımasızca vuruldu: GÜM! GÜM!

Aslı ışıkları yakmaya cesaret edemeden, karanlıkta bir gölge gibi kapıya doğru süzüldü. Titreyen parmaklarıyla kapı dürbününe yaklaştı. Dışarısı sisten, camı yalayan yağmur sularından dolayı bulanıktı. Veranda lambasının soluk sarı ışığı altında sadece dalgalanan gölgeler seçiliyordu. Tam geri çekilip polisi aramak için telefona koşacaktı ki kapının altındaki aralıktan, yağmurun sesini bıçak gibi kesen incecik, titrek bir fısıltı süzüldü:

“Anne… Lütfen aç… Çok üşüyorum anne…”

Aslı olduğu yere çivilendi. Damarlarındaki kanın bir anda buz kestiğini, ciğerlerindeki havanın çekildiğini hissetti. Bu ses… İki yıldır rüyalarında sayıklayarak uyandığı, dünyadaki hiçbir sese benzemeyen o tınıydı. Bu, Ege’nin sesiydi!

“Aklımı kaçırıyorum,” diye mırıldandı Aslı, tırnaklarını avuçlarına geçirerek. “Hayal görüyorum… Yas beni delirtiyor…”

Ama dışarıdaki ses bu kez kesik bir hıçkırıkla kapıyı tırmaladı: “Anne… Korkuyorum… Ne olur aç…”

Tuzak da olsa, cinnet de olsa, kapının ardındaki şey cehennemin ta kendisi bile olsa, hiçbir anne bu sesi duyup o kapıyı kapalı tutamazdı. Aslı kilitleri tek hamlede çevirdi. Sürgüyü çekti ve ağır çelik kapıyı sonuna kadar açtı.

İçeri dolan dondurucu rüzgâr ve yağmur damlalarının ortasında, eşiğin hemen üzerinde bir siluet duruyordu.

Üzerindeki giysiler paramparça olmuş, çamura, kana ve yağa bulanmış, kemikleri sayılacak kadar zayıflamış bir çocuk bedeni… Saçları uzamış, birbirine yapışmış, kirli yanaklarında gözyaşlarının açtığı beyaz yollar çizilmişti. Dudakları soğuktan morarmıştı. Ama o iri, ela gözler… O gözler şüpheye yer bırakmayacak kadar Ege’ye aitti.

Çocuk, annesini gördüğü an gözlerinde beliren son bir parıltıyla öne doğru sendeledi ve dizlerinin bağı çözülerek kendini bıraktı.

Aslı bir çığlık bile atamadı; çığlığı boğazında düğümlendi. İleri atılıp çocuğu yere düşmeden kollarının arasına aldı. Göğsüne çarpan minik bedenin buz gibi soğukluğunu, ama aynı zamanda kaburgalarının altından gelen o hızlı, zayıf kalp atışını hissetti. Bu bir hayalet değildi. Bu bir sanrı değildi. Bu, iki yıl önce toprağın altına gömdüğünü sandığı öz oğluydu!

“Ege… Bebeğim… Yavrum…”

Aslı hıçkırıklara boğularak oğlunu içeri çekti, kapıyı tekmeyle kapatıp kilitledi. Çocuğu salonun ortasındaki kalın halının üzerine yatırdı. Şöminenin yanındaki battaniyeyi kaptığı gibi üzerine sardı. Ancak çocuğun ıslak paçavralarını soymaya başladığında karşılaştığı manzara, bir annenin aklını yerinden oynatacak türdendi.

Ege’nin küçük gövdesi; sigara yanıkları, eski kırbaç izleri, morarmış kaburgalar ve iltihaplı kesiklerle kaplıydı. Bir deri bir kemik kalmıştı. Ama en dehşet verici olanı boynundaydı.

Ege’nin zayıf boynuna, kalın, çelik alaşımlı bir köpek tasması kilitlenmişti. Tasmanın ön tarafında, üzerine kırmızı bir LED ışığın belirli aralıklarla yanıp söndüğü, kibrit kutusu büyüklüğünde ağır bir cihaz monte edilmişti: Askeri düzeyde bir GPS takip modülü.

II. Canlı Teminat

Aslı titreyen elleriyle banyodan ılık su ve havlu getirdi. Ağlaya ağlaya oğlunun bedenindeki çamurları temizledi. Dolaptan temiz, pamuklu bir eşofman takımı çıkarıp ona giydirdi. Mutfağa koşup bir bardak süt ısıttı, içine bal karıştırdı, birkaç dilim ekmek getirdi.

Ege, süt bardağını iki eliyle öyle bir kavradı ki parmak boğumları beyazladı. Bardaktan dökülen sütü umursamadan, sanki günlerdir boğazından tek lokma geçmemiş gibi bir dikişte bitirdi. Ekmekleri çiğnemeden yutuyordu.

“Yavaş oğlum, buradasın, yanımdasın, kimse sana dokunamaz,” diye fısıldadı Aslı, oğlunun ıslak saçlarını okşayarak.

Ege karnını doyurunca bir an durdu. Yavaşça başını kaldırdı. Şöminenin sıcaklığı yanaklarına hafif bir renk getirmişti. Ancak gözleri salonda gezindi ve şöminenin üzerinde asılı duran devasa aile tablosuna takıldı: Mert, Aslı ve Ege’nin geçen yıllarda çekilmiş, gülümseyen portresi.

Mert’in yüzünü gördüğü an Ege’nin ağzından insanı dehşete düşüren bir feryat koptu. Boş süt bardağını var gücüyle yere fırlattı. Bardak tuzla buz olurken çocuk elleriyle kulaklarını tıkadı, kendini masanın altına attı ve cenin pozisyonunda kıvrılarak titremeye başladı:

“Lütfen vurma! Baba lütfen satma beni! Söz veriyorum yaramazlık yapmayacağım! Baba vurma!”

Aslı masanın altına doğru süründü. “Ege! Benim, annen! Baban yok burada, bak sadece ben varım!”

Çocuğun göğsüne sarıldı, onunla birlikte yerde hıçkırdı. Mert’in yüzü… Çocuğun dehşetinin kaynağı babasıydı! Aslı hızla uzandı, duvardaki o tabloyu tırnaklarıyla duvardan sökercesine indirdi ve ters çevirip yere bıraktı. Tablo kaybolunca Ege’nin çığlıkları yavaş yavaş kesildi, yerini iç çekişlere bıraktı.

“Anlat bana Ege,” dedi Aslı, oğlunun yüzünü ellerinin arasına alarak. “Yalvarırım anlat. O gün ne oldu? Seni kim aldı?”

Ege, annesinin kazağının yakasına yapışarak boğuk, çatallı bir sesle anlatmaya başladı:

İki yıl önceki o gün… Mert, Ege’yi “Sana sürpriz bir oyuncak alacağım” diyerek arabaya bindirmişti. Ancak lunaparka ya da alışveriş merkezine değil, şehrin dışındaki terk edilmiş bir fabrika deposuna götürmüştü. Orada karanlık, silahlı adamlar bekliyordu. Ege babasının eline sarılmış, gitmemesi için ağlamıştı. Mert ise çocuğun elini acımasızca savurmuş, adamların getirdiği siyah bir deri çantayı alıp arkasına bile bakmadan arabasına binip uzaklaşmıştı.

“Beni karanlık bir odaya kilitlediler anne,” dedi Ege, gözlerinden yaşlar boşanırken. “Boynuma bu demiri taktılar. ‘Baban seni bize borcuna karşılık verdi, sen artık bizim malımızsın’ dediler. İki yıl boyunca bir bodrumda kilitli kaldım. Fırtına çıkınca elektrikler kesildi, kapının kilidi bozuldu. Bir pencere boşluğu bulup kaçtım. Yollarda koştum… Tabelaları okudum… Evimizin yolunu hiç unutmadım anne…”

Ege titreyen parmaklarını ıslak cebine soktu ve yağmurdan neredeyse hamurlaşmış, katlanmış sarı bir kâğıt çıkardı. Aslı kâğıdı açtı. Bu, resmi olmayan, elle yazılmış bir borç ve teminat senediydi.

Tarih: Ege’nin sözde trafik kazasında öldüğü gün.

Borçlu: Mert Karaca.

Açıklama: Uluslararası Ponzi Fonu ve tefeci borç tasfiyesi. 1. Aşama ödeme olarak canlı teminat (Çocuk: Ege Karaca) teslim alınmıştır.

Aslı’nın zihni paramparça oldu. O kazanın yaşandığı gün Mert’in söyledikleri yankılandı kulaklarında: “Araba yandı Aslı… Ceset tanınmaz halde… Sakın tabutu açtırma, aklını kaçırırsın…”

Hepsi yalandı. Mert, batan karanlık yatırımlarının, mafyaya olan borçlarının bedeli olarak sekiz yaşındaki öz oğlunu bir mal gibi tefecilere teminat vermişti!

III. Boş Tabut ve Kırmızı Dosya

Ege, yaşadığı travmanın ve tükenmişliğin ağırlığıyla annesinin kucağında kendinden geçti. Aslı, oğlunu usulca kanepeye yatırdı. Üzerine iki kalın battaniye örttü. Boynundaki tasmaya baktı; kırmızı LED hâlâ belirli aralıklarla yanıp sönüyordu. Bu lanet cihaz her an yerlerini ele verebilirdi.

İçindeki anne merhameti, yerini buzdan bir öfkeye ve kusursuz bir savaşma kararlılığına bıraktı.

Montunu giydi. Garajdaki bahçe dolabından katlanır bir kürek ve güçlü bir el feneri aldı. Arabanın anahtarlarını kavradı. Gitmesi gereken bir yer vardı. İki yıldır gözyaşlarıyla suladığı, mermer taşını öptüğü o yere gitmek zorundaydı.

Gece saat 02.00’de Zincirlikuyu Mezarlığı’nın arka kapısından içeri süzüldü. Yağmur aralıksız yağıyordu. Fırtınada uluyan servi ağaçlarının arasından geçerek aile kabristanına ulaştı. Üzerinde “Ege Karaca – Ruhuna Fatiha (2007-2015)” yazan beyaz mermer taşın önünde durdu.

Küregi toprağa sapladı.

Çamurlaşmış toprağı delice, kollarındaki kaslar koparcasına kazmaya başladı. Yağmur yüzüne çarpıyor, gözyaşlarına karışıyordu. Yarım metre, bir metre… Küreğin ucu nihayet sert bir ahşaba çarptı: TAK.

Aslı elleriyle toprağı sıyırdı. Tabutun çürümeye yüz tutmuş kapağını küreğin ucuyla kanırttı. Paslı çiviler gıcırtıyla attı. Kapağı var gücüyle kenara itip fenerin ışığını içeri tuttu.

İçeride ne bir çocuk kemiği vardı ne de çürümüş bir ceset.

Tabutun içi, ağırlık yapsın diye gelişi güzel yerleştirilmiş iri kaldırım taşları, inşaat molozları ve üzerine örtülmüş eski bir kefen bezinden ibaretti. Baş kısmına ise uzaktan bakıldığında kafatası hissi versin diye konulmuş kırık bir plastik manken kafası bırakılmıştı.

Aslı tabutun kenarına çöktü. Yağmurun altında, çamurların içinde dizlerinin üzerine yığıldı. İki yıl boyunca taşlara sarılıp ağlamıştı. İki yıl boyunca bir yalanın matemini tutmuştu. Avucuna tabuttan iri, çamurlu bir taş aldı ve sıktı. O taş, kocasının vicdansızlığının, satılmışlığının simgesiydi.

Tam o sırada montunun cebindeki telefon titredi. Arayan Mert’ti.

Aslı derin, titrek bir nefes aldı. Sesini olabildiğince uykulu ve sakin bir tona ayarlayarak açtı: “Alo? Mert?”

“Aslı? Uyuyor muydun?” Mert’in sesinde gizlenmeye çalışılan ama açıkça hissedilen bir gerginlik vardı. “Arabanın mobil takip sistemine baktım da… Araç evin garajında görünmüyor. Bu saatte dışarıda mısın?”

Aslı’nın zihni bir saniyede çalıştı: “Fırtına yüzünden çatının olukları tıkanmış Mert, alt kata su sızdı. Panikledim, nöbetçi eczaneye gidip sakinleştirici aldım. Şimdi sitenin kapısındayım, eve giriyorum.”

Hattın diğer ucunda bir iki saniye sessizlik oldu. “Tamam,” dedi Mert, rahatlamış gibi yaparak. “Yol çok kötü, ben de otele yeni girdim. Yarın akşamüstü dönerim. Kapıları kilitlemeyi unutma.”

Telefon kapandı. Aslı hızla mezarı eski haline getirmeye çalıştı; üzerini çamurla örttü. Arabaya atlayıp eve döndü.

Eve girer girmez çamurlu kıyafetlerini çöpe attı, yıkandı ve soluğu ikinci kattaki kilitli çalışma odasının önünde aldı. Mert bu odayı bir kale gibi korur, “Şirket sırları var” diyerek Aslı’nın içeri adım atmasına izin vermezdi. Aslı, koridordaki devasa begonvil saksısının toprağını eşeledi. Yıllar önce Mert’in oraya sakladığı yedek çelik anahtarı buldu.

Kapıyı açtı. Oda ağır puro ve deri kokuyordu. Masanın üzerindeki bilgisayarı açmayı denedi ama şifreliydi. Çekmeceleri karıştırmaya başladı. En alt çekmecede, sahte bir tabanın altına gizlenmiş kan kırmızı bir klasör buldu.

Klasörü masaya serdi. Fenerin ışığında belgeleri okurken Aslı’nın kanı bir kez daha dondu:

  1. Hayat Sigortası Poliçesi: Ege adına kazadan üç ay önce açılmış 10 milyon liralık poliçe. Ölüm tazminatının ödendiği tarih: Sahte cenazeden 10 gün sonra.

  2. Borç Protokolü: Doğu Avrupa merkezli bir yasadışı bahis ve kara para çetesiyle yapılan anlaşma. Mert’in batan 15 milyonluk fon borcuna karşılık Ege’nin canlı teminat olarak teslim edildiğine dair rehin sözleşmesi.

  3. Uçak Biletleri: İki adet business class bilet. Biri Mert Karaca adına, diğeri şirketin genç halkla ilişkiler müdiresi Şeyma adına. Rota: İade anlaşması olmayan bir Güney Amerika ülkesi. Tarih: Ertesi günün gecesi, saat 23.30!

Mert, sigorta parasıyla borçlarının faizini kapatmış, kalan parayı yurt dışına kaçırmış, oğlunu mafyaya yem etmiş ve yarın gece metresiyle birlikte Aslı’yı bu enkazın ortasında bırakıp kaçacaktı!

IV. Sinyal Avcıları

Aslı yalnızdı ama çaresiz değildi. Mert’in arkasındaki o karanlık güce ve kocasının şeytani planına karşı resmi kanallardan önce güvenebileceği tek bir insan vardı: Üniversiteden kadim dostu, siber güvenlik uzmanı ve veri adli tıp danışmanı Emre.

Ege’yi uyandırmadan evin altındaki merdiven boşluğuna yöneldi. Burası ahşap panellerle gizlenmiş, acil durumlar için yapılmış küçük bir kilerdi. İçeriye battaniyeler, su ve bisküvi koydu. Ege’yi kucağına alıp oraya taşıdı.

“Oğlum, bir oyun oynayacağız,” dedi fısıltıyla. “Saklambaç. Ben gelip kapıya üç hızlı, iki yavaş vurana kadar asla açmayacaksın ve hiç ses çıkarmayacaksın, tamam mı?”

Çocuk, yaşadığı dehşetin bilinciyle başını salladı, annesinin boynuna sarılıp minik elleriyle ahşap panelin arkasına sindi. Panel kapandığında dışarıdan bakıldığında düz bir duvardan farksızdı.

Sabahın ilk ışıklarıyla Aslı, belgelerin fotoğraflarını çekip Maslak’taki eski bir iş hanında ofisi bulunan Emre’nin yanına gitti.

Emre, odasını aydınlatan altı devasa monitörün karşısında belgeleri incelerken yüzündeki damarlar öfkeden kabarmıştı. Parmakları klavyede çılgınca dans ediyordu.

“Bu adam delirmiş Aslı,” dedi Emre, gözlüğünü burnunun üzerine kaydırarak. “Mert sadece tefecilere batmamış. Uluslararası bir çocuk kaçakçılığı ve yasa dışı organ tröstünün kara para aklama ayağına girmiş. 10 milyon liralık sigorta parasını paravan bir kripto hesabına aktarmışlar. Ama daha kötüsü ne biliyor musun?”

Emre ekranlardan birini Aslı’ya doğru çevirdi. Ekranda dijital bir İstanbul haritası ve haritanın üzerinde hızla yanıp sönen kırmızı bir nokta vardı.

“Ege’nin boynundaki tasma…” dedi Emre. “Bu, askeri sınıf şifreli bir RF-GPS hibrit verici. Çete, fırtına dinip baz istasyonları açıldığı andan itibaren sinyali yakalamış. Bak!”

Haritada iki siyah ikon, kırmızı noktaya —yani Aslı’nın villasına— doğru hızla ilerliyordu.

“Çetenin infaz ve toplama timi yola çıkmış,” dedi Emre, sesindeki dehşeti gizleyemeyerek. “Çocuğun kaçtığını anladılar. Onu geri almak ve arkalarında iz bırakmamak için evi basacaklar!”

Aslı ayağa fırladı: “Ege evde tek başına! Merdiven altında!”

“Bekle!” Emre çekmecesinden siyah, telsiz boyutunda, üzerinde üç anten bulunan ağır bir cihaz çıkardı. “Bu taşınabilir bir RF Jammer (Sinyal Bozucu). Eve girer girmez bunu çalıştır. Ege’nin tasmasından çıkan sinyali 50 metrelik alanda kör eder. Adamlar evin içine girdiklerinde tam odayı bulamazlar. Ben de hemen Siber Suçlar ve Organize Şube’deki güvendiğim başkomiseri arıyorum. Canlı takip linkini emniyete açacağım!”

Aslı Jammer’ı kaptığı gibi fırladı. Şehirlerarası yolda değil, sanki bir can pazarında yarışıyordu. Kırmızı ışıkları, hız tuzaklarını hiçe sayarak arabayı sürdü. Lastikler çığlık atarak villanın bahçesine girdiğinde arka sokaktan siyah, camları filmli bir minibüsün yaklaştığını dikiz aynasından gördü.

Gelmişlerdi!

V. Çelik ve İhanet

Aslı eve daldı, kapıyı kilitledi. Jammer’ın anahtarını çevirdi; yeşil ışık yandı ve odadaki tüm elektronik cihazlar hafif bir cızırtıyla parazitlendi. Koşarak merdiven altına gitti. Gizli panelin önüne ağır maun vitrini sürükledi.

Daha nefesini toparlayamadan, salonun bahçeye açılan Fransız balkonunun camı korkunç bir gürültüyle patladı.

ŞRAAAK!

İçeriye siyah kar maskeli, deri ceketli, ellerinde susturuculu tabancalar olan iki iri yarı adam girdi. Adamlardan birinin elinde küçük bir el alıcısı vardı ama jammer yüzünden cihaz çılgın gibi kırmızı uyarı veriyor, yön gösteremiyordu.

“Sinyal burada kesildi, etrafa bakın!” diye hırladı biri yabancı bir aksanla.

Aslı mutfak tezgâhının altına sinmişti; elinde en büyük şef bıçağını tutuyordu. Adamlar salonu talan etmeye başladılar; koltukları devirdiler, tabloları yırttılar. Biri merdivenlerin dibine yaklaştı. Elindeki feneri maun vitrine tuttu. Vitrinin arkasındaki ahşap panelin kenarındaki boşluğu fark etti. Silahının namlusuyla vitrini kanırtmaya çalıştı.

Aslı yerinden fırlamak, bıçağı adamın boynuna saplamak üzereydi ki dışarıdan gelen bir fren sesi ve garaj kapısının mekanik açılma gürültüsü evi doldurdu.

Mert dönmüştü!

İki tetikçi birbirine baktı. Planları sessiz bir infaz ve kaçırmaydı; bir çatışma istemiyorlardı. “Gidiyoruz, arka taraftan!” dedi telsizli olan. Kırık camdan atlayıp bahçenin karanlığında kayboldular.

Aslı olduğu yere yığıldı, titreyen elleriyle bıçağı tezgâha bıraktı. Ama kabus bitmemişti. Garaj kapısından giren ayak sesleri salonun mermerinde yankılandı.

Mert içeri girdi. Yüzü kül gibiydi. Salondaki kırık camları, devrilmiş mobilyaları görünce elindeki deri çanta yere düştü.

“Aslı?! Bu ne hal?! Eve hırsız mı girdi?!”

Aslı tezgâhın arkasından ağır ağır çıktı. Üzerini düzeltti. Yüzünde ne korku vardı ne de telaş; sadece bir kadının, bir annenin gözlerinde görülebilecek en ölümcül, en dipsiz sükûnet vardı.

“Kedidir Mert,” dedi buz gibi bir sesle. “Komşunun köpeği girmiştir belki… Ne o, çok mu şaşırdın?”

Mert gözlerini kıstı. Karısının sesindeki o tekinsiz tonu ilk kez duyuyordu. Salondaki kırık dökük eşyaları umursamadan hızla çalışma odasına doğru yöneldi. Masasının üzerindeki kilitlerin zorlandığını, begonvil saksısındaki toprağın dağıldığını gördü.

Aşağı indiğinde Mert’in yüzü artık bir katilin çıplak maskesini taşıyordu.

“Odaya girdin,” dedi Mert, sesi fısıltıdan hallice bir tehdide dönmüştü. “Neyi gördün Aslı?”

“Her şeyi,” dedi Aslı. Salondaki yemek masasının sandalyesine sakince oturdu. “Oğlumu kaça sattığını gördüm. 10 milyon liralık kan parasını nasıl ezdiğini gördüm. Yarın gece Şeyma ile kaçacağın biletleri gördüm. Ve en güzeli ne biliyor musun Mert? Biraz önce mezarlıktaydım. Tabutun içindeki o taşları gördüm.”

Mert’in göz bebekleri delice büyüdü. Ağzından boğuk bir hırıltı çıktı. Beyzbol sopasını duvardaki süs kancasından kaptı.

“Bunu öğrenmeyecektin…” diye kükredi Mert. “Seni burada bırakıp gidecektim, nafakanı ödeyecektim! Ama sen her şeyi mahvettin!”

Mert masanın üzerine doğru atıldı, Aslı’nın boğazına sarıldı. Genç kadını geriye doğru itti; Aslı’nın başı masanın sert ahşap köşesine çarptı. Şakağından sızan ılık kan yanağına doğru akarken Mert onu yere fırlattı, üzerine çıktı.

“O çocuk bir aptaldı!” diye bağırdı Mert, tükürükler saçarak. “Beceriksiz bir veletti! Şirketim batıyordu anlıyor musun?! Beni tefeciler öldürecekti! Onun canı sayesinde hayatta kaldım ben! Sen de şimdi onun yanına, o boş mezara gideceksin! Depresyondan intihar etti diyecekler… Mert Karaca yine mağdur koca olacak!”

Mert yerdeki meyve bıçağını kaptı, Aslı’nın boğazına dayadı. Bıçağın ucu deriyi kesti; sıcak bir kan damlası aktı.

Tam o anda, Aslı kanlar içindeki yüzüne rağmen hafifçe gülümsedi.

Mert duraksadı. “Neye sırıtıyorsun lan sen?!”

Aslı gözleriyle salonun köşesindeki kitaplığı işaret etti. Kitapların arasında, Emre’nin uzaktan aktive ettiği yüksek çözünürlüklü minik bir lens, yeşil bir ışıkla dönüyordu.

“Sana değil Mert,” dedi Aslı, fısıltıyla. “Aptallığına gülüyorum. Şu an söylediğin her kelime, oğlunu nasıl sattığın, beni nasıl öldürmek istediğin… Emre’nin kurduğu canlı yayınla Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ana sunucusuna ve sosyal medyadaki beş yüz bin kişilik bir yayına aktarılıyor.”

Mert’in elindeki bıçak titredi. Yüzündeki bütün renk çekildi.

Ve o saniyede, evin ön bahçesinde onlarca siren sesi aynı anda patladı.

VI. Demir Tasmanın Sonu

Kırmızı ve mavi tepe lambaları salonun duvarlarında cehennemi andıran bir dans başlattı. Dışarıdan megafonla yükselen ses mahalleyi inletiyordu:

“MERT KARACA! ETRAFIN SARILDI! SİLAHI BIRAK, ELLERİNİ BAŞININ ÜZERİNE KOY VE TESLİM OL!”

Mert çıldırmış gibiydi. “Hayır! Hayır, bitemez!” diye haykırdı. Aslı’yı saçlarından tutup ayağa kaldırdı, bıçağı boynuna daha sert bastırdı. “Beni kalkan yapacaksın! Kapıyı açtıracaksın bana, yoksa seni burada deşerim!”

Ön kapı, Özel Harekât polislerinin koçbaşı darbesiyle menteşelerinden fırlayarak içeri uçtu. İçeriye çelik kalkanlı, uzun namlulu silahları olan altı polis ve arkalarında Emre ile Başkomiser daldı.

“Bırak kadını!” diye bağırdı Başkomiser. “Kaçacak hiçbir yerin yok!”

“Geri basın!” diye çığlık attı Mert, Aslı’nın arkasına saklanarak. “Bir adım atarsanız keserim gırtlağını! Çıkın dışarı!”

Polisler Aslı hedefi kapattığı için ateş edemiyordu. Ölümcül bir kilitlenme anıydı. Mert geri geri mutfak tezgâhına doğru çekiliyordu.

İşte tam o anda, salonun köşesindeki maun vitrinin arkasından metalik bir tıkırtı duyuldu.

Merdiven altındaki gizli panel yavaşça aralandı. Aralıktan, çıplak ayakları üzerinde sessizce ilerleyen minik bir siluet çıktı. Ege…

Çocuğun gözlerinde iki yıldır biriken o korku, annesinin boğazındaki kanı gördüğü an yerini saf, ilkel bir cesarete bıraktı. Yerdeki kırık camların üzerinde çıplak ayaklarıyla yürüdü; ayakları kesildi ama hissetmedi bile. İki eliyle, salondaki ağır pirinç şamdanı kavradı.

Mert’in arkası merdiven boşluğuna dönüktü; polislere bağırıyordu: “Helikopter istiyorum ulan! Helikopter getirin—”

Ege bütün gücüyle ileri atıldı ve elindeki ağır pirinç şamdanı Mert’in sol diz kapağının arkasına var gücüyle indirdi!

ÇAAAT!

“AHHHH!”

Mert acı dolu hayvani bir çığlıkla dizlerinin üzerine çöktü. Refleksle elindeki bıçak gevşedi. Aslı bu saliselik fırsatı kaçırmadı; dirseğini geriye savurup Mert’in burnunun tam ortasına indirdi. Ardından topuklarıyla adamın kasığına bastı.

Mert sırtüstü yere kapaklandı.

“ŞİMDİ!” diye kükredi Başkomiser.

Özel Harekât timi bir çığ gibi Mert’in üzerine çöktü. İki saniye içinde kollar arkaya büküldü, çelik kelepçeler etine batacak kadar sert bir şekilde bileklerine kilitlendi. Yüzü yerdeki cam kırıklarına yapışan Mert, yerde çaresiz bir solucan gibi kıvranıyor, küfürler savuruyordu.

Emre elindeki özel hidrolik kesiciyle hemen Ege’nin yanına koştu. Birkaç saniyelik hassas bir operasyonla, çocuğun boynundaki o utanç verici metal tasmayı kesti. Ağır çelik halka büyük bir gürültüyle mermere düştü.

Ege, boynunu tutarak annesine doğru koştu: “Anneee!”

Aslı dizlerinin üzerine çöktü, oğlunu kollarının arasına aldı. İki yıldır ilk kez, ağlamaktan değil, kurtulmuş olmanın verdiği o tarifsiz hafiflikle hıçkırdı. Emre yanlarına eğildi, ceketini çıkarıp ikisinin omuzlarına örttü.

Polisler Mert’i yerden kaldırırken Başkomiser adamın yüzüne tükürürcesine baktı: “Yurt dışındaki hesapların, Şeyma denen kadının bindiği uçak, o tefeci çetesinin inleri… Hepsini bu gece bastık Karaca. Gün yüzü görmeyeceksin. Cehennemin en karanlık koğuşu seni bekliyor.”

Mert sürüklenerek dışarı çıkarılırken kapıda toplanan yüzlerce mahallelinin ve kameraların flaşları geceyi aydınlattı. Mert başını eğmeye çalıştı ama polisler izin vermedi; kendi utancının içinde, iki yıl önce oğluna reva gördüğü karanlığa doğru götürüldü.

VII. Küllerinden Doğan Bahar

Aradan altı ay geçti.

Marmara’nın kıyısında, zeytin ağaçlarıyla çevrili, deniz kokulu sakin bir Ege kasabasındaydı yeni hayat.

Aslı, o lanetli villayı ve Mert’ten kalan tüm şaibeli mirası devlete ve mağdur ailelerin fonlarına devrettikten sonra, kendi adına kayıtlı olan mütevazı bir arsayı satmış; bu sahil kasabasında iki katlı, beyaz badanalı, bahçeli küçük bir ev almıştı. Alt katını, sabahları buram buram taze tarçın, mahlep ve vanilya kokularının yükseldiği şirin bir pastaneye dönüştürmüştü: “Ege’nin Kurabiyecisi.”

Kasaba halkı onları çok sevmişti. Kimse geçmişi sormuyor, herkes bu güçlü anne ile gözleri yeniden parlamaya başlayan küçük oğlana sevgiyle kucak açıyordu.

O pazar akşamüstü, güneş Ege Denizi’nin lacivert sularına doğru turuncu ve erguvani tüller bırakarak batıyordu.

Aslı, evin ahşap verandasında oturmuş, elindeki ılık çay bardağını yudumluyordu. Karşıdaki çimenlik alanda, kasabanın çocuklarıyla birlikte futbol oynayan Ege’yi izliyordu.

Ege’nin bacaklarındaki yaralar tamamen kapanmıştı; yerlerinde sadece geçmişin birer hatırası olan beyaz çizgiler kalmıştı. Yanakları al al olmuştu, boyu uzamıştı. Boynunda artık o soğuk metal tasma değil, Aslı’nın elleriyle ördüğü deniz mavisi pamuklu bir bandana vardı.

“Anne! Bak, doksana taktım!” diye bağırdı Ege, topu taşlardan yapılmış kalenin tam köşesine yuvarladıktan sonra neşeyle zıplayarak.

Aslı ayağa kalktı, verandadan el salladı: “Gördüm şampiyon! Akşama en sevdiğin vişneli keki yapıyorum!”

Ege koşarak verandaya geldi, terli alnını annesinin göğsüne yasladı. Aslı oğlunun saçlarını kokladı; artık kan kokmuyordu, nem kokmuyordu. Sadece deniz, rüzgâr ve çocukluk kokuyordu.

Masanın üzerindeki telefon hafifçe titredi. Emre’den bir haber linki düşmüştü ekrana:

“Cezaevinde Mahkûmlar Arasında Çıkan Kavgada Ağır Yaralanan Eski İş İnsanı Mert Karaca, Boyundan Aşağısı Felçli Olarak Müebbet Hapis Koğuşuna Nakledildi.”

Aslı habere sadece iki saniye baktı. İçinde ne bir intikam sevinci vardı ne de bir acıma duygusu. Sadece ilahi adaletin o kusursuz, asla şaşmayan terazisine duyulan derin bir teslimiyet… Ekranı kararttı, telefonu masanın en kuytu köşesine itti. O sayfa ebediyen kapanmıştı.

“Yarın Emre amcan gelecek balığa çıkacağız, oltaları hazırladın mı?” dedi Aslı, oğlunun burnunu sıkarak.

“Hazırladım anne! Bu kez en büyük çipurayı ben tutacağım!” dedi Ege, kahkahalar atarak bahçedeki yavru köpeğin peşinden koşmaya başladı.

Aslı arkasına yaslandı. Akşam rüzgârı zeytin yapraklarını hışırdatırken gökyüzüne baktı. İki yıl önce o fırtınalı gecede mezara gömülen şey sadece moloz taşları değildi; onun korkuları, zayıflıkları ve çaresizliğiydi. O mezardan geriye, evladı için dünyayı karşısına alan, küllerinden bir cennet inşa eden bir anne çıkmıştı.

Güneş ufukta tamamen kaybolurken kasabanın ışıkları birer birer yandı. Ve o küçük evin pencerelerinden süzülen ışık, bir daha asla sönmeyecek bir hakikatin ve sevginin zaferiyle geceyi aydınlattı.

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles