Part 2: Kayınvalidem benim lüks cipimle hava attı, babam: “Bu arabaya binmeye layık değilsiniz, defolun!” – News

Part 2: Kayınvalidem benim lüks cipimle hava attı, babam: “Bu arabaya binmeye layık değilsiniz, defolun!”

Part 2: Kayınvalidem benim lüks cipimle hava attı, babam: “Bu arabaya binmeye layık değilsiniz, defolun!”

Kayınvalidem Lüks Cipimle Hava Attı, Babam: “Defolun!” (BÖLÜM 2: İLÂHİ ADALET)

Merhaba canlarım, Gerçek Anlar kanalına yeniden hoş geldiniz. İlk bölümde, sırf çeyiz getirmedi diye, aslında kendi babasının aldığı evde ve arabada sığıntı gibi yaşatılan Elif’in yürek burkan hikayesini dinlemiştik. O kibirli kayınvalide Fatma Hanım’ın ve nankör koca Murat’ın, yağmurlu bir gecede Mahir Bey’in adaletiyle nasıl yüzleştiklerini gördük.

Peki sonra ne oldu? “Biz onsuz da yaşarız” diyenlerin o çok güvendikleri gururları karınlarını doyurabildi mi? Kendi lüks cipinden kovulup eski bir motosikletle yağmura sürülen o yaralı gelin, şimdi nerede? Hazırsanız, ektiklerini biçenlerin ve küllerinden doğanların hikayesine geçelim. Videoyu beğenmeyi ve yorumlara “İlahi adalet tecelli etti” yazmayı unutmayın. Derin bir nefes alın, başlıyoruz.

O fırtınalı gecenin üzerinden tam altı ay geçmişti. Zaman, bazıları için şifa, bazıları içinse acımasız bir öğretmendi.

Mahir Bey’in holding binasının en üst katındaki geniş, aydınlık odada, masanın başında oturan genç kadını görseniz, altı ay önceki o titreyen, gözü yaşlı Elif olduğuna inanamazdınız. Üzerinde özel dikim, şık, krem rengi bir takım elbise vardı. Omuzları dik, bakışları kendinden emindi. Eskiden kayınvalidesinin “salyangoz, tembel” diye aşağıladığı kadın, şimdi babasının şirketinde, onlarca kişinin bağlı olduğu bir departmanı yönetiyordu. Yüzüne renk, gözlerine o eski ışıltılı hayat enerjisi geri dönmüştü.

Kapı çaldı ve içeri Mahir Bey girdi. Kızının masasında harıl harıl çalışmasını gururla izledi. “Kolay gelsin benim çalışkan kızıma,” dedi gülümseyerek. Elif başını bilgisayardan kaldırıp babasına içten bir tebessüm yolladı. “Teşekkür ederim baba. Yeni projenin son detaylarını bitiriyorum.”

Mahir Bey kızının yanına yaklaşıp saçını okşadı. “Seninle ne kadar gurur duysam az Elif. O karanlık evden çıktığından beri adeta çiçek açtın.” Elif derin bir nefes aldı, “Senin sayende baba. Sen o gece o kapıdan girmeseydin, ben kendi değerimi asla hatırlayamayacaktım.”

Bu esnada, şehrin bambaşka bir köşesinde, şehrin en uç mahallelerinden birinde, sıvası dökülmüş, rutubet kokan küçük bir apartman dairesinde bambaşka bir tablo vardı.

Mahir Bey’in onlara sokakta kalmamaları için bıraktığı para aslında akıllıca kullanılsa onlara yetebilirdi. Ancak hayatı boyunca hep başkalarının parasıyla lüks yaşamaya alışmış Fatma Hanım ve gösteriş budalası Zeynep, bu parayı bir iş kurmak yerine eski “zengin” günlerinin bir illüzyonu olarak savurmuşlardı. Pahalı kuaförlere gitmeye devam etmişler, lüks kafe siparişlerinden ödün vermemişlerdi. Sonuç mu? Sadece dört ay içinde ellerindeki para tamamen suyunu çekmişti.

Şimdi o rutubetli salonun ortasında, sobanın yanına kurulmuş eski bir çekyatta oturan Fatma Hanım, üzerinde solmuş bir hırkayla boş duvara bakıyordu. Zeynep elindeki telefonu sinirle koltuğa fırlattı. “İnternet yine kesilmiş! Faturayı ödemedin mi abi?” diye bağırdı mutfakta bulaşıkları yıkamaya çalışan Murat’a.

Murat elindeki süngeri lavabonun içine fırlatıp öfkeyle mutfaktan çıktı. Gözlerinin altı morarmış, saçları darmadağınıktı. Eski o havalı, “kariyeri uçuşa geçen” adamdan eser kalmamıştı. Gerçekte, şirketindeki “başarısı” da Mahir Bey’in arka plandaki destekleri ve nüfuzu sayesinde olmuştu. Mahir Bey desteğini çekince, Murat’ın yetersizliği ortaya çıkmış ve kısa sürede işinden kovulmuştu. Şimdi asgari ücretle girdiği bir lojistik deposunda zar zor tutunmaya çalışıyordu.

“Neyle ödeyeceğim Zeynep?!” diye kükredi Murat. “Maaşım kiranın yarısına anca yetiyor. Siz hala internet, kuaför derdindesiniz. Buzdolabında yiyecek hiçbir şey yok, farkında mısınız?”

Fatma Hanım yerinden doğrulup oğluna ters ters baktı. “Bağırma kardeşine! Sen erkek değil misin, bir yolunu bul, daha iyi bir işe gir. Karısına söz geçiremeyen, koca evi, arabayı elinden kaçıran sensin, şimdi gelip bize mi patlıyorsun?”

Murat’ın dudakları acı bir gülümsemeyle kıvrıldı. Gözleri dolmuştu. “Ben mi elinden kaçırdım? Sizin o bitmek bilmeyen kibriniz, o zehirli diliniz yüzünden bitti her şey! Kıza evde nefes aldırmadınız. Arabanın sahibi oyken, sırf komşulara hava atacaksın diye kızı o fırtınada motora bindiren sen değil miydin anne?! O gece o yalanlara uymasaydım, karımın arkasında dursaydım şimdi kendi evimde, sıcacık yatağımda olacaktım!”

Sessizlik, soğuk ve rutubetli odayı bir bıçak gibi kesti. Fatma Hanım ilk defa cevap veremedi, başını eğdi. Çünkü Murat haklıydı. O gösteriş yaptıkları, böbürlendikleri hayat aslında Elif’in nezaketi ve suskunluğu üzerine kuruluydu.

Birkaç gün sonra Murat, dayanılmaz bir pişmanlık ve umutsuzlukla holdingin önüne geldi. Üzerinde ütüsüz, eski bir ceket vardı. Elinde, sokak köşesinden aldığı ucuz bir buket çiçekle bekliyordu. Öğle arasına doğru holdingin otomatik kapıları açıldı. İçeriden, yanında iki yöneticiyle hararetli bir şeyler konuşarak çıkan Elif’i gördü.

Elif o kadar alımlı, o kadar güçlü görünüyordu ki Murat bir an yanına yaklaşmaya bile cesaret edemedi. Ama çaresizlik onu öne itti. “Elif…” diye seslendi titreyen bir sesle.

Elif duraksadı. Yöneticilere kibarca beklemelerini işaret edip Murat’a doğru döndü. Yüzünde ne bir öfke, ne bir korku vardı. Sadece derin bir boşluk, bir yabancıya bakıyormuş gibi bir ifade.

“Murat? Ne işin var burada?” dedi sesi dümdüzdü.

Murat elindeki çiçekleri uzattı. Gözleri yaşlarla dolmuştu. “Elif, ne olur beni affet. Ben çok büyük bir hata yaptım. Her gün, her gece o fırtınalı geceyi hatırlayıp kahroluyorum. Sensiz yapamıyorum. Annemi, Zeynep’i her şeyi geride bırakmaya hazırım. Yeter ki bana bir şans daha ver.”

Elif çiçeklere bakmadı bile. Kollarını göğsünde kavuşturdu. Dudaklarında acıyan, hafif bir tebessüm belirdi. “Sen beni özlemedin Murat,” dedi net bir sesle. “Sen, benimle birlikte gelen o zahmetsiz, lüks hayatı özledin. Sen faturası ödenmiş o sıcacık evi, altında sana itibar kazandıran o siyah Pajero’yu özledin. Eve geldiğinde el pençe divan duran, sesini çıkarmayan o köleyi özledin.”

“Hayır Elif, yemin ederim öyle değil…”

“Öyle Murat,” diyerek sözünü kesti Elif. “Benim canım o yağmurun altında tehlikedeyken, sen evde sıcak kebabını yiyordun. Babamın karşısında ‘Bu evi ben ödüyorum’ derken yüzün bile kızarmıyordu. Gerçek yüzünü gördüm ben senin. O gece, o fırtına sadece havayı bozmadı, benim gözümdeki perdeyi de söküp attı.”

Murat dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi, omuzları çöktü. “Peki hiç mi şansım yok? Hiç mi sevmedin beni?”

“Seni çok sevmiştim,” dedi Elif dürüstçe. “Ama kendimi daha çok sevmeyi öğrendim. Artık kimsenin paspası değilim. Hoşça kal Murat. Ve bir daha karşıma çıkma.”

Elif arkasını döndü, yöneticilerin yanına gidip yürümeye devam etti. Murat arkasından baka kalmıştı. Biraz ileride duran, Elif’in yeni makam aracı olan son model aracın kapısı şoför tarafından açıldı. Elif arabaya bindi ve Murat’ın gözden kaybolduğu o sokağı sonsuza dek ardında bıraktı.

Aynı günün akşamı Fatma Hanım, pazar dönüşü elinde taşıdığı tek bir poşetle ağır ağır yokuşu çıkıyordu. Nefes nefese kalmıştı. Bir an dinlenmek için durduğunda karşısında eski mahallesinden, “Bizim Elif çeyizsiz geldi, asalak” diye hava attığı eski komşularından Nermin Hanım’ı gördü.

Nermin Hanım baştan aşağı Fatma Hanım’ı süzdü. O koca altın kolyeler gitmiş, yerini boş, yorgun bir boyun almıştı. “Aaa Fatma Hanım! Sen misin?” dedi Nermin Hanım yapmacık bir acımayla. “Duyduk olanları, inanamadık. Meğer o caka sattığın araba, o ev hep gelininmiş ha? Kızı kış günü sokağa atarken iyiydi, şimdi siz sokaklara düşmüşsünüz. Vah vah, insan gerçekten ne oldum dememeli, ne olacağım demeli.”

Fatma Hanım utançtan yerin dibine girmek istedi. Gururu öylesine incinmişti ki, tek kelime edemedi, başını öne eğip elindeki çürük domateslerin olduğu poşeti sıkarak hızla oradan uzaklaştı. O an anladı ki; dünyadaki en ağır yük, haksız yere kırdığın bir kalbin ahını taşımaktı.

Sevgili dostlar, işte hayatın terazisi her zaman böyle şaşmaz. Bir insanı kimsesiz sanıp, sahipsiz sanıp ezmeye kalkarsanız, gün gelir onun sahibi olan Allah sizi en güvendiğiniz yerden, kibrinizden vurur. Elif, sessizliğinin ve sabrının mükafatını babasının şefkatli kollarına ve kendi gücüne kavuşarak aldı. Onu karanlığa hapsetmek isteyenler ise kendi yarattıkları o fakir ve sevgisiz karanlıkta boğulup gittiler.

Siz siz olun, yanınızdaki insanların kıymetini bilin. Unutmayın; altın çamura düşse de değerini kaybetmez ama o çamur ne kadar kurursa kurusun her zaman toza dönüşmeye mahkumdur.

Hikayemiz burada sona eriyor. Eğer bu hikaye kalbinize dokunduysa beğenmeyi ve kanalımıza abone olmayı unutmayın. Siz Elif’in yerinde olsaydınız Murat’a o an ne söylerdiniz? Yorumlarda buluşalım. Sağlıkla, merhametle ve hep adaletle kalın. Hoşça kalın!

Disclaimer: This story is fictional and created for entertainment purposes only. Any names, characters, places, or events are fictitious or used fictitiously. No real person or organization is intended to be portrayed.

Related Articles