Kocam yüzüme acımasızca tokat atıp beni aşağıladı; ama ona hazırladığım şey onu çılgına çevirecek…
Gümüş Tepsideki Adalet
I. Gece Yarısı ve Kırılan Sabır
Gecenin zifiri karanlığı, Levent ile Maslak arasındaki plazaların cam cephelerinden süzülen neon ışıklarıyla delinirken, sileceklerin camdaki yağmur damlalarını süpüren ritmik sesi kafamın içinde yankılanıyordu. Saat gece 23.00’ü geçmişti. Otomobilimin lastikleri, Sarıyer sırtlarındaki sitenin ıslak asfaltında hafif bir hışırtıyla kayarak durdu. Kontağı kapattım. Şakaklarımda saatlerdir dinmeyen bir mengene vardı; yıl sonu mali denetim raporlarını yetiştirebilmek için aralıksız on dört saat ekran başında kalmış, yüzlerce satırlık bilanço tabloları arasında nefes almaya çalışmıştım. Bütün kemiklerim sızlıyordu. Kabanımın yakalarını kaldırıp arabadan indim. Zihnimdeki tek hayal, sıcak bir duşun altına girmek, temiz çarşafların arasına süzülüp sabaha kadar deliksiz bir uyku çekmekti.
Anahtarı kilide sokup çevirdiğimde içeriden yüzüme çarpan serin klima havası beni ürpertti. Bir tuhaflık vardı; normal şartlarda bu saatte salonun ışıkları çoktan sönmüş olurdu. Oysa evin içi gündüz gibi aydınlıktı. Ayakkabılarımı çıkarıp antreye adım attığım an, salonun ortasındaki manzarayla karşılaştım ve içime kurşun gibi ağır bir sıkıntı oturdu.
Koltuklarda üç siluet oturuyordu. Ortada, ayaklarını mermer orta sehpaya uzatmış, elindeki kumandayla kanalları umursamazca gezen kocam Murat vardı. Sağında, kucağında örgüsü, gözlüğünün üzerinden bana zehirli oklar fırlatan kayınvalidem Nermin Hanım; solunda ise elindeki telefona yapışmış, dudaklarında müstehzi bir kıvrılmayla beni süzen yirmi beş yaşındaki görümcem Derya oturuyordu.
Daha üzerimdeki ıslak pardösüyü çıkarmama, “İyi akşamlar” dememe fırsat kalmadı. Murat bir yay gibi yerinden fırladı. Ağır adımlarla, adeta bir avın üzerine atılmaya hazırlanan vahşi bir hayvan gibi üzerime yürüdü. Boynundaki damarlar birer urgan gibi kabarmış, gözleri kan çanağına dönmüştü.
“Saat kaç oldu?!” diye kükredi. Ağzından saçılan tükürükler başörtümün kenarına sıçradı. “Sen kendini ne sanıyorsun be kadın? Bu saatte eve gelinir mi?!”
“Murat, sakin ol lütfen,” dedim fısıltıyla. Sesimin titremesini engellemeye çalışıyordum ama dizlerim yorgunluktan çözülmek üzereydi. “Denetim haftası olduğunu biliyorsun. Öğleden sonra mesaj attım, mesaiye kalacağımı söyledim—”
Cümlemi tamamlayamadım.
Kulağımın dibinde patlayan o kuru, kemikli tokat sesi, salonun yüksek tavanında yankılandı.
Darbe öyle ani ve şiddetliydi ki başım hızla sağ omzuma savruldu, sırtım antredeki ayakkabılık paneline çarptı. Sol yanağımda anında alev alan, zonklayan bir yangın başladı. Birkaç saniye boyunca gözlerimin önünde beyaz şimşekler çaktı. Elim gayriihtiyari yanan yanağıma gitti; derim sıcacıktı, içten içe kan topluyordu. Gözlerimi kaldırıp Murat’a baktım. Yüzünde en ufak bir pişmanlık, bir tereddüt kırıntısı aradım; ama yoktu. Sadece kendi yetersizliğini, tembelliğini şiddetle örtmeye çalışan bir zavallının kör öfkesi vardı.
“Kes sesini!” diye bağırdı Murat, işaret parmağını burnumun ucuna sallayarak. “Kocan evde aç biilaç bekleyecek, sen dışarılarda sürtüp bahaneler uyduracaksın! Ne biçim karısın sen?!”
Koltuktan Nermin Hanım’ın tiz, sinir bozucu sesi yükseldi. Oturduğu yerde dikleşti, parmağını bana doğru sallayarak zehrini akıttı: “Yalan söylüyor oğlum, yalan! Ne mesaisiymiş? Bilerek yapıyor. Bizi burada bir saattir aç oturttu. Mutfakta tencere kaynamıyor, buzdolabında iki kalıp peynirden başka bir şey yok. Bu gelin bizi açlıktan öldürmeye yemin etmiş!”
Derya telefonunu bile indirmeden, bacak bacak üstüne atıp kıkırdadı: “Aman anne, Elif ablam büyük kariyer kadını ya! Bize bir kap yemek yapmayı zül sayıyor. Abim bütün gün evde iş güç kovalamaktan perişan olsun, hanımefendi gece yarıları lütfedip gelsin… Vallahi boşuna yaşıyorsun abla.”
Tek tek yüzlerine baktım.
Karşımda duran Murat; altı aydır çalıştığı şirketteki usulsüzlük soruşturması yüzünden açığa alınmış, gün boyu evde pinekleyip kahve köşelerinde “büyük projeler kuruyorum” yalanlarıyla hava atan bir asalaktı. Nermin Hanım; her ay benden “ev harçlığı” adı altında binlerce lira alıp tek bir bardağı bile yıkamayan, kibri dağları aşmış bir kadındı. Derya ise yirmi beş yaşında, hiçbir işte dikiş tutturamamış, gününü benim ona verdiğim ek kredi kartıyla internetten alışveriş yaparak geçiren bir nankördü. Bu evin kirası değil, banka kredisinin her kuruşu, mutfaktaki her pirinç tanesi, üzerlerindeki kıyafetler benim alın terimle ödeniyordu. Ve şimdi, saatlerce çalışıp eve geldiğim için yüzüme tokat atılıyor, bir tabak yemek yüzünden hakarete uğruyordum.
Murat omzumdan sertçe iterek beni mutfak koridoruna doğru savurdu: “Yürü git mutfağa! İşe yaramaz karı! O masaya adam gibi, mükellef bir sofra kurmadan karşıma çıkmayacaksın! Sakın ola o yemek lezzetsiz olsun, yemin ederim o tabakları tek tek kafanda kırarım!”
Sırtım mutfak kapısının pervazına çarptı. İçimdeki volkan patlamak, avazım çıktığı kadar bağırmak, bu nankör sürüsünü o saniye kapının önüne koymak istedi. Ama hayır. Öfkeyle hareket etmek, zafer sarhoşluğu yaşayan bu canavarlara koz vermek olurdu. Benim öfkem bir saman alevi gibi parlayıp sönmeyecekti; onların hayatını kökünden kazıyacak, kusursuz ve dönüşü olmayan bir adalete dönüşecekti.
Başörtümü sakince düzelttim. Yanağımdaki yanmayı kalbimin en derin köşesine gömdüm. Başımı dikleştirdim. Murat’ın gözlerinin içine baktım. Bakışlarımdaki korku tamamen silinmiş, yerini kutuplar kadar soğuk bir dinginliğe bırakmıştı.
“Peki,” dedim. Sesim fısıltı kadar pürüzsüz ama bir kılıç kadar keskindi. “Çok açsınız demek… Yirmi dakika bekleyin. Size bu geceye, bu eve ve hak ettiğiniz mertebeye yakışır özel bir sofra hazırlayacağım.”
II. Mutfaktaki Sessiz Tezgâh
Cevaplarını beklemeden mutfağa girdim ve kapıyı arkamdan kapatıp kilitledim. Kilidin yuvasına otururken çıkardığı klik sesi, hayatımın beş yıllık esaret zincirinin kırılma sesiydi.
Sırtımı kapıya dayadım. Sol yanağım zonkluyor, gözlerim istemsizce doluyordu ama o yaşların yanaklarımdan süzülmesine izin vermedim. Derin bir nefes alıp lavaboya yürüdüm, yüzüme soğuk su çarptım. Aynadaki aksime baktım: Göz altları morarmış, sol yanağı kızarmış ama göz bebeklerinde ölümcül bir kararlılık parlayan bir kadın.
Beş yıldır bu evlilik ayakta kalsın diye sustum. Murat’ın sorumsuzluklarını, annesinin bitmek bilmeyen iğnelemelerini, kardeşinin küstahlıklarını sineye çektim. “Yuvadır, sabredeyim, düzelir” dedim. Ama sabır, merhametsiz insanların elinde sadece bir sömürü aracına dönüşüyordu. Onlara verdikçe daha fazlasını istemişler, sustukça beni ezmişlerdi. Bu gece o tokat, sabır kulemin temeline konan son dinamit olmuştu.
Tezgâhın üzerine büyük ahşap kesme tahtasını koydum. Çekmeceden en büyük şef bıçağını aldım. Ve bıçağı boş tahtanın üzerine sertçe, ritmik aralıklarla vurmaya başladım: Tak. Tak. Tak.
Ses, mutfağın duvarlarında yankılanıp salona kadar ulaşıyordu. Salondakiler benim içeride panikle soğan doğradığımı, et terbiye ettiğimi, korkudan titreyerek onlara yemek yetiştirmeye çalıştığımı sanacaktı. Oysa tahtanın üzerinde tek bir maydanoz yaprağı bile yoktu.
Bıçağı belirli aralıklarla tahtaya vurmaya devam ederken, evyenin altındaki dolabın en arka köşesine, temizlik deterjanlarının arkasına uzandım. Orada, su geçirmez kalın plastik bir dosya saklıyordu. Üç aydır sabırla, ilmek ilmek hazırladığım o dosya…
Dosyayı tezgâha koydum. İçinden üç grup evrak çıkardım:
Birincisi, içinde oturduğumuz bu dört odalı dubleks villanın tapu senediydi. Evi evlenmeden hemen önce biriktirdiğim parayla ve çektiğim konut kredisiyle almıştım. Ancak Murat evlendikten sonra, “Ben bu evin erkeğiyim, arkadaşlarımın yanında küçük düşüyorum, tapuda benim de adım olmalı” diyerek başımın etini yemişti. Geçen ay, şirketten aldığım büyük yıllık primle kredinin son taksitini kapatmış; ardından tanıdığım uzman bir gayrimenkul avukatı ve noter aracılığıyla, Murat’ın geçmişte bana verdiği genel vekâletnameyi ve aramızdaki mal ayrılığı sözleşmesini kullanarak tapuyu tamamen, tek kuruş borçsuz olarak kendi adıma tescil ettirmiştim. Evin her bir tuğlası, bahçedeki çiminden çatısındaki kiremidine kadar resmen ve hukuken bana aitti.
İkincisi, bu akşam saat 17.00’de avukatımın hazırlayıp bana teslim ettiği çekişmeli boşanma dilekçesiydi. Sayfalarca süren dilekçede; sistematik psikolojik şiddet, ekonomik sömürü, aldatma şüpheleri ve bu gece salonun tavan köşesindeki gizli güvenlik kamerasının kaydettiği o darp anının saat ve dakika dökümü yer alıyordu.
Üçüncüsü ise banka hesap ekstreleriydi. Kalın bir kitap hacmindeydi. Fosforlu sarı kalemle tek tek işaretlemiştim: Murat’ın benden habersiz şirket kartımdan çektiği lüks restoran harcamaları, annesinin “altın günü” adı altında her ay hesabıma aktarttığı on binlerce lira, Derya’nın son üç ayda limiti doldurduğu üç yüz bin liralık kozmetik ve marka giyim faturaları…
Bu üç belgeyi aldım.
Yemek odası büfesinin altından, sadece bayramlarda ya da özel davetlerde çıkardığımız, kenarları altın varaklı, ağır gümüş servis tepsisini çıkardım. Üzerine ne bir tabak koydum, ne bir kaşık, ne de bir kâse çorba.
Tepsinin tam ortasına tapu senedini yerleştirdim. Soluna boşanma dilekçesini, sağına ise o yüz binlerce liralık banka borç dökümlerini dizdim. Ardından tepsiyi, üzeri işlemeli ağır gümüş yemek kapağıyla tamamen örttüm. Dışarıdan bakıldığında, beş yıldızlı bir restoranın baş aşçısının hazırladığı kuzu tandır ya da buharları tüten özel bir ana yemek gibi görünüyordu.
Saatime baktım. Tam yirmi dakika dolmuştu.
Tepsiyi iki elimle kavradım. Yıllardır sırtımda taşıdığım o üç asalağın yükünün yanında, bu gümüş tepsi tüy gibi hafifti. Yüzüme en ufak bir duygu kırıntısı yansıtmayan, buzdan bir tebessüm yerleştirdim.
Ayağımla mutfak kapısını aralayıp salona adım attım.
III. Gümüş Kapaktaki Kıyamet
Salondaki yemek masasının etrafına çoktan dizilmişlerdi. Murat masanın başköşesindeydi; elinde çatal ve bıçağı sabırsızca masaya vuruyordu. Nermin Hanım ekmek sepetini önüne çekmiş, Derya ise bardağına su dolduruyordu.
Gümüş tepsiyi ve üzerindeki kubbe şeklindeki kapağı görünce Nermin Hanım’ın yüzü açgözlü bir memnuniyetle aydınlandı:
“Hah! Şöyle yola gel! Bak, dayağı yiyince nasıl da yarım saatte mükellef sofra kurdu! Kadın dediğin kocasının sözünden çıkmayacak. Akıllı olursan bu evde yerin olur gelin!”
Murat burnundan soluyarak sırıttı: “Çok beklettin Elif. Eğer içinden kıytırık bir makarna çıkarsa vallahi o tepsiyi kafana geçiririm.”
Derya burnunu havaya dikti: “Ay hiç koku da gelmiyor ama… İnşallah dışarıdan kebap söylemişsindir abla.”
Tek kelime etmedim. Sessizce masaya yaklaştım. Ağır gümüş tepsiyi masanın tam ortasına, üçünün bakışlarının kesiştiği o noktaya yavaşça bıraktım. Metalin ahşap masaya oturuşu tok bir ses çıkardı. Geriye doğru iki adım çekilip kollarımı göğsümde kavuşturdum.
“Buyrun,” dedim. Sesim salonun sessizliğinde bir jilet gibi kaydı. “Bu gece için size özel hazırladığım ziyafet. Hak ettiğiniz tek menü bu.”
Murat sabırsızca uzandı. Gümüş kapağın kulpunu tuttu ve muzaffer bir edayla havaya kaldırdı:
“Bakalım hanımefendi ne yapmış—”
Cümlesi boğazında düğümlendi.
Gümüş kapak elinden kayıp masanın üzerine çangır diye düştü, boş su bardağını devirdi. Masada ne et vardı ne pilav, ne dumanı tüten bir çorba… Sadece beyaz, mühürlü, kaşeli kâğıtlar.
Murat’ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Masanın üzerine doğru eğildi. En üstteki belgenin başlığını okumaya başladığında, yüzündeki o kibirli kırmızılık yerini saniyeler içinde kireç beyazına bıraktı.
“B-Bu ne?” diye kekeledi. Sesi artık kükremiyor, çatallanıyordu.
Nermin Hanım gözlüğünü burnunun üzerine itip öne uzandı: “Ne kâğıdı bu oğlum? Yemek nerede? Dalga mı geçiyorsun sen bizimle Elif?!”
Derya merakla sol taraftaki evrakı kaptı. Sayfaları çevirdikçe gözleri büyüdü ve tiz bir çığlık attı:
“Abi! Bu… Bu boşanma davası! Darp raporu diyor… Tazminat diyor… Tedbir nafakası diyor!”
“Ne?!” Murat yerinden fırladı. Masanın ortasındaki tapu senedini elleri titreyerek kaptı:
“Tapu… Tapuda neden sadece senin adın yazıyor Elif?! Benim adım nerede?! Bu ev bizim ortak mülkümüzdü, beni nasıl silersin?!”
Gözlerimi bir an bile Murat’ın gözlerinden ayırmadım. Dudaklarımda soğuk, acımasız bir gülümseme belirdi:
“Afiyet olsun Murat. Yıllardır sırtımdan yediğiniz emeklerin, alın terimin son faturası bu. Hazmetmesi biraz zor olabilir ama boğazınızdan geçecek.”
Nermin Hanım’a ve Derya’ya döndüm:
“Siz de iyi bakın o sağdaki dökümlere. Son üç yılda benim maaşımdan, benim birikimimden sülalece ezdiğiniz paraların kuruşu kuruşuna listesi! Benim paramla aldığınız o marka çantalar, altın günlerinde hava attığınız paralar, altınızdaki arabanın taksitleri… Hepsini ben ödedim! Ve o tepsideki tapu… Bu evin tek bir tuğlasında bile senin hakkın yok Murat. Borcu biten evin devrini geçen ay kendi üzerime aldım. Orijinali banka kasasında. İster yırt, ister yak; hukuken de dinen de bu ev benim!”
Nermin Hanım histeri krizine girmiş gibi masaya vurdu:
“Sen kimsin be çulsuz gelin?! Bu ev benim oğlumun! O bu evin direği! Sen onun parasını yiyorsun asıl! Seni sokaktan aldı bu çocuk!”
Kuru, yankılı bir kahkaha attım:
“Direk mi? Hangi direk Nermin Hanım? Altı aydır işsiz gezen, şirketten hırsızlık şüphesiyle kovulmak üzere olan, tek bir elektrik faturasını bile ödeyemeyen bir direk mi? Bu evin direği de temeli de tavanı da benim! Ve bu tiyatro bu gece bitti.”
Murat yumruklarını sıkarak masanın etrafından dolandı, üzerime doğru hamle yaptı:
“Seni gebertirim kadın! Beni sokak ortasında bırakamazsın! O vekâleti nasıl kullanırsın benden habersiz?!”
Bir adım bile geri çekilmedim. Çenemi havaya kaldırdım, sol yanağımdaki morluğu gururla gözlerinin önüne serdim:
“Vur! Hadi, bir tane daha vur Murat! Şu köşedeki tavana monte edilmiş duman dedektörünü görüyor musun? İçinde 4K çözünürlüklü Wi-Fi kamera var. Yirmi dakika önce attığın o tokadın kaydı çoktan avukatımın bulut sunucusuna yüklendi bile. Bir tane daha vur da yarın sabah savcılık tutuklama talebiyle kapına dayansın!”
Murat’ın eli havada asılı kaldı. Korku, göz bebeklerini bir zehir gibi kapladı. Geriye doğru sendeleyerek masaya tutundu. Tuzağa düşmüştü; kendi kibrinin, kendi cehaletinin kurduğu tuzağa.
“Şimdi,” dedim, sesimdeki otorite salonun havasını dondururken. “On dakikanız var. Bu evden defolup gidiyorsunuz.”
IV. Siyah Poşetlerin İtibarı
Derya masada ağlama krizine girmişti: “Abi bir şey yap! Ben sokakta mı kalacağım? Benim yarın arkadaşlarla buluşmam vardı!”
“Sus Derya!” diye bağırdım. Sesim bir kırbaç gibi şakladı. “Senin o arkadaşlarına hava attığın kartlar var ya… Hepsini mutfaktayken bankacılık uygulamasından iptal ettim. Artık tek bir kuruşum bile senin o asalak boğazından geçmeyecek!”
Pencerenin kenarındaki tül perdenin arkasından, öğleden sonra hazırladığım üç devasa siyah battal boy çöp poşetini çektim. Poşetleri sürükleyerek masanın yanına, ayaklarının dibine fırlattım: Pat. Pat. Pat.
“Bunlar ne?!” diye bağırdı Murat, poşetlere bakarak.
“Eşyalarınız,” dedim buz gibi bir sesle. “Gündüz siz komşudayken dolaplarınızdaki kıyafetleri, ayakkabıları doldurdum. Değerli bulduğum hiçbir şeyi bırakmadım. Benim paramla alınmış mobilyalara, televizyona, beyaz eşyalara dokunamazsınız. Yukarıdaki yatak odalarının kapılarını kilitledim, anahtarları da yanımda. Çıkış kapısı orada.”
Derya yerdeki poşetlerden birini yırttı. İçinden buruşmuş elbiseleri, kutusuz ayakkabıları döküldü:
“İnanamıyorum! Elbiselerim kırışmış! Çantalarım ezilmiş! Sen delirdin mi Elif, bizi çöp gibi kapının önüne mi atacaksın?!”
“Siz benim hayatıma çöp gibi davrandınız Derya,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Şimdi ait olduğunuz şekilde gidiyorsunuz.”
Nermin Hanım aniden elini sol göğsüne bastırdı, gözlerini devirip koltuğa yığılma numarası yaptı: “Ah… Kalbim… Kalp krizi geçiriyorum… Murat ambulans çağır, gelin beni öldürüyor…”
Yanına bile yaklaşmadım. Çantamdan çıkardığım bir kâğıdı masaya fırlattım:
“Geçen ayki kardiyoloji raporunuz Nermin Hanım! Özel hastanede benim ödediğim check-up sonuçları. Kalbiniz yirmi yaşındaki bir sporcudan daha sağlam. Numara yapmayı bırakın, o bayat tiyatrolara karnım tok!”
Kadın bir anda gözlerini açtı, yüzündeki o sahte acı ifadesi yerini katıksız bir nefrete bıraktı.
Cebimden telefonumu çıkardım. Sitenin güvenlik amiri Hüseyin Bey’in numarasını tuşladım ve hoparlöre aldım:
“Hüseyin Bey, iyi geceler. Daire 14, Elif Hanım ben. Evimde şu an bana sözlü ve fiziksel tacizde bulunan, mülkümden çıkmayı reddeden üç şahıs var. Lütfen iki görevliyle birlikte hemen kapıma gelin. Şahıslar tahliye edilecek.”
Hüseyin Bey’in sesi netti: “Hemen geliyoruz Elif Hanım, iki dakikaya oradayız.”
Murat’a döndüm:
“On saniyeniz var. Poşetlerinizi alıp kendi rızanızla çıkarsanız rezillik sadece bu kapının önünde kalır. Ama güvenliği içeri sokarsam, bütün sitenin, cemiyetteki o çok korktuğunuz komşuların gözü önünde karga tulumba atılırsınız. Karar sizin. On… Dokuz… Sekiz…”
Murat’ın gözlerindeki son kibir kırıntısı da un ufak oldu. Yere eğildi, çöp poşetlerinden birini küfrederek omzuna attı. Derya’nın kolundan tutup sarstı: “Kalk! Yürü gidiyoruz!” Nermin Hanım’ı da kolundan çekerek ayağa kaldırdı.
Dış kapıyı açtım.
Dışarıda bardaktan boşanırcasına bir sağanak vardı. Rüzgâr villanın bahçesindeki ağaçları acımasızca eğiyor, gök gürültüsü yeri göğü inletiyordu.
Murat, omzunda siyah çöp poşetiyle kapı eşiğinden geçerken aniden durdu:
“Arabamın anahtarını ver! Cüzdanım, araba anahtarım içeride!”
Kapının pervazına yaslandım, alaycı bir tebessümle baktım:
“Hangi araba Murat? Kapıdaki siyah SUV mu? Hani şu ruhsatı tamamen benim adıma olan, kredisini kuruşu kuruşuna benim ödediğim araba mı? O araba benim. Cüzdanındaki kartlar da benim adıma. Sana sadece sırtındaki gömlekle o poşetteki paçavralar ait. Şimdi defolun!”
Kapıyı var gücümle kapattım: GÜÜÜM!
Çift kilidi çevirdim, çelik emniyet zincirini taktım. Dışarıdan kapıya vurulan yumruk sesleri, Murat’ın küfürleri, Nermin Hanım’ın bedduaları yükseldi. Ama camın arkasından baktığımda gördüğüm manzara, ilahi adaletin yeryüzündeki tablosuydu:
Sağanak yağmurun altında, ellerinde su çektikçe ağırlaşan siyah çöp poşetleriyle sırılsıklam olmuş üç insan… Güvenlik görevlileri bahçe kapısından içeri girmiş, Murat’ın ve annesinin kollarına girerek onları site nizamiyesine doğru zorla sürüklüyordu. Komşuların pencerelerindeki perdeler birer birer aralanıyor, o çok korktukları rezillik gecenin karanlığında üzerlerine bir yafta gibi yapışıyordu.
Sırtımı kapıya dayadım. Yere çöktüm. Yanağımdaki sızı tamamen geçmişti. Beş yıldır ilk kez ciğerlerime dolan havanın bu kadar temiz, bu evin bu kadar geniş ve huzurlu olduğunu hissettim. O gece, hayatımın en derin, en dingin uykusuna daldım.
V. Çöküşün Zincirleme Reaksiyonu
Ertesi sabah güneş, fırtınanın ardından yıkanmış pırıl pırıl bir gökyüzüne doğdu. Kuş sesleri arasında uyandım. Kendime mükellef bir kahvaltı hazırladım; taze demlenmiş çayımı yudumlarken avukatımla telefonda son detayları konuştum.
Aynı saatlerde, kentin diğer ucundaki sefil bir parkın ıslak tahta bankında, Murat için hayatın gerçek ve acımasız yüzü yeni başlıyordu.
Geceyi bir taksi durağının tentesi altında, sırılsıklam kıyafetleriyle titreyerek geçirmişlerdi. Murat’ın cebinde sadece yetmiş lira bozuk para vardı; ne bir kimlik, ne bir kredi kartı. Derya’nın telefonunun şarjı bitmiş, Nermin Hanım ise soğuktan ve kahrından konuşamaz hale gelmişti.
Murat, üzerindeki kırışık, lekeli gömleği çekiştirerek, “Ben genel müdürlüğe gideceğim,” dedi annesine. “İçeride birikmiş param var, avans isterim. Bir arkadaşımdan borç alır, size bir otel odası tutarım.”
Sefil adımlarla, üç kilometre yol yürüyerek çalıştığı kırtasiye ve ofis malzemeleri dağıtım şirketinin Maslak’taki genel merkezine vardı. Lobideki güvenlik görevlileri ve resepsiyonist kız, her gün jilet gibi takım elbiseyle giren bu adamın darmadağınık, çamurlu ayakkabılı hâlini görünce gözlerine inanamadı. Murat asansöre bindiğinde yanındaki stajyerlerin burunlarını tıkadığını fark etti ama utancını bastırmaya çalıştı.
Masasına oturmaya fırsat bulamadan, İnsan Kaynakları Direktörü’nün asistanı kapıda belirdi:
“Murat Bey, Yönetim Kurulu Başkanı ve Hukuk Müşaviri sizi büyük toplantı odasında bekliyor.”
Murat derin bir nefes aldı; belki de yönetim ona acıyacak, bir avans verecekti. Odaya girdiğinde masanın başında iki teftiş kurulu müfettişi ve şirket sahibi Selim Bey oturuyordu. Masanın ortasında ise iki parmak kalınlığında kırmızı bir dosya duruyordu.
Selim Bey lafı hiç dolandırmadı. Dosyayı Murat’ın önüne doğru fırlattı:
“Bu ne Murat?”
Murat titreyen elleriyle dosyayı açtı. Sayfalarda; sahte kaşeli akaryakıt fişleri, hayali müşteri ağırlama faturaları, şirket kredi kartından çekilip lüks otellere ödenmiş binlerce liralık harcamalar tek tek dökülmüştü.
“Selim Bey… Bunlar… Bunlar şirket içi operasyonel harcamalar—”
“Yalan söyleme!” diye gürledi Selim Bey. “Mali denetim şirketinden bu sabah nihai rapor geldi. Yedi aydır şirketin bütçesini kendi şahsi zevklerin için hortumlamışsın! Sahte temsil giderleri, naylon faturalar… Üstelik şirket aracını da zimmetine geçirmiş gibi kullanmışsın! Toplam zarar bir milyon iki yüz bin lira!”
Murat’ın boğazı kurudu, dili damağına yapıştı. Geçmişte bu açıkları Elif fark eder, kocasının başı belaya girmesin diye gece yarılarına kadar oturup muhasebe kayıtlarını düzeltir, hatta bazen kendi primlerinden aktararak o gedikleri kapatırdı. Murat, o açıkları kapatan görünmez elin karısı olduğunu hiç düşünmemiş, kendi kurnazlığı sanmıştı. Oysa o el dün gece çekilmişti; hatta şirketin bağımsız denetçilerine “Pazarlama departmanının akaryakıt fişlerini çapraz kontrole alın” diyen küçük, imzasız bir e-posta bırakmıştı.
“Selim Bey, yalvarırım… Hepsini ödeyeceğim, bana bir şans verin…” Murat dizlerinin üzerine çökmek üzereydi.
“Sana tek bir kuruş tazminat vermeden, Kod-46 ile yüz kızartıcı suçtan iş akdini feshediyoruz!” dedi İK Direktörü soğuk bir sesle. “Ayrıca şirket avukatlarımız şu an Çağlayan Adliyesi’nde nitelikli dolandırıcılık ve emniyeti suiistimalden suç duyurusunda bulunuyor. Eğer bu parayı bir ay içinde faiziyle ödemezsen cezaevine gireceksin!”
İki güvenlik görevlisi içeri girdi. Murat’ın koluna girdiler. Masasındaki birkaç kalemi bir karton kutuya doldurmasına bile izin vermeden, yaka paça plazanın döner kapısından dışarı, caddenin ortasına fırlattılar.
Tam o anda, caddenin karşısındaki lüks plazanın VIP girişine gümüş rengi son model bir makam aracı yanaştı. Şoför kapıyı açtı.
Arabadan inen kadın bendim. Üzerimde lacivert, kusursuz dikim bir pantolon ceket takım, şık bir ipek eşarp, elimde deri evrak çantası vardı. Yanımda iki kıdemli denetçi ve genel müdür yardımcımızla birlikte, uluslararası bir finans devinin Türkiye temsilcileriyle imza törenine giriyordum.
Murat kaldırımın kenarında, elinde yırtık bir karton kutu, çamurlu ayakkabıları ve perişan hâliyle donup kaldı. Aramızda sadece otuz metrelik bir asfalt vardı. Göz göze geldik.
Gözlerinde öyle bir yıkım, öyle bir dehşet vardı ki… Bir zamanlar “işe yaramaz kadın” diyerek yüzüne tokat attığı kadının, aslında kendi hayatının tek güneşi, tek kalesi olduğunu o an, o kaldırım taşının üzerinde anladı. Ama benim bakışlarımda ne öfke vardı ne de intikam sevinci. Sadece yolda yürürken yanından geçtiğim yabancı bir sokak lambasına bakar gibi, sonsuz bir kayıtsızlıkla baktım ona. Gözlüğümü düzelttim, asistanımın uzattığı dosyayı alarak binanın döner kapısından içeri adım attım.
O kapı benim için zirveye açılırken, Murat için yerin yedi kat dibine kapanmıştı.
VI. İlahi Adaletin Çorba Sırası
Sonrası, bir çığ gibi gelen kaçınılmaz felaketti.
Murat parka döndüğünde gerçeği ailesine anlatmak zorunda kaldı. Nermin Hanım oğlunu bankın üzerinde yumruklamaya başladı: “Beceriksiz herif! Bizi ne hallere düşürdün! Hani zengindik, hani her şey senindi?!” Derya ise yerdeki karton kutuyu tekmeledi: “Sen adam bile değilsin! Senin yüzünden hayatım karardı!”
O akşam Derya, annesinin boynundaki son altın zinciri gizlice çantasından çaldı ve gece yarısı o izbe pansiyondan kaçtı. Birkaç ay sonra pavyon köşelerinde, ardından Kadıköy’de bir mağazada hırsızlık yaparken polis tarafından yakalandığı haberini duyacaktım. Aile dedikleri o sahte bağ, paranın bittiği yerde bir gecede çözülüp yok olmuştu.
Murat ve annesi ise birkaç hafta içinde tamamen sokaklara düştü. Murat ne bir iş bulabildi ne de sicilindeki Kod-46 lekesi yüzünden bir kapı açtırabildi. Sebze halinde gece yarıları patates çuvalları taşımaya başladı. Kazandığı üç kuruş ne kiraya yetiyordu ne ilaca. Nermin Hanım yaşadığı kahrın ve sefaletin neticesinde ağır bir inme geçirdi; yüzünün sol tarafı felç oldu, konuşma yetisini kaybetti, bir bacağı tutmaz hale geldi. Bir zamanlar bana zehir kusan o dil, artık sadece anlamsız iniltiler çıkarabiliyordu.
Ben ise hayatımı küllerinden yeniden inşa ettim.
O evi sattım; çünkü duvarlarında o karanlık gecenin anıları vardı. Kazandığım parayla Nişantaşı’nda ferah, yüksek tavanlı bir çatı katı aldım. Şirketteki başarılarım beni ortaklık seviyesine taşıdı. Boşanma davam, Murat’ın duruşmalara bile gelememesi ve sunduğum kamera kayıtları sayesinde tek celsede bitti; mahkeme bana ağır bir maddi ve manevi tazminat hükmetti ama Murat’ın üzerinde haczedilecek tek bir çöp bile yoktu.
Umurumda bile değildi. Asıl zenginlik, ruhun hür olmasıydı.
Bir yıl sonra, içimdeki o eski yaranın kabuğunu tamamen kaldırmak için bir karar aldım. Şiddet mağduru kadınlar ve sokakta yaşayan kimsesizler için kurulan “Umut Sofrası Vakfı”nın ana sponsoru oldum. Fatih’te, tarihi bir imarethanenin bahçesinde her cuma akşamı sıcak çorba ve ekmek dağıtımı organize ediyorduk. Zaman zaman bizzat aşevine gider, tezgâhın arkasına geçer, kepçeyi kendi ellerimle tutardım.
Soğuk bir kasım akşamıydı. İmarethanenin avlusunda yüzlerce metrelik bir kuyruk oluşmuştu. Dışarıda dondurucu bir ayaz vardı; tıpkı iki yıl önceki o tokat gecesi gibi. Üzerimde sade bir triko, önümde beyaz bir aşçı önlüğüyle kazanların başında duruyordum. İnsanlara sıcak mercimek çorbası ve taze ekmek dağıtıyor, “Afiyet olsun, şifa olsun” diyordum.
Sıra, önümdeki tekerlekli sandalyeli siluete geldiğinde kepçeyi daldırdığım kazanın üzerinde elim bir an durdu.
Tekerlekli sandalyeyi iten adamın elleri kirden, soğuktan çatlamıştı; parmakları yara bere içindeydi. Sırtında yırtık, yamalı bir işçi montu, ayaklarında tabanı delinmiş eski spor ayakkabılar vardı. Saçları erkenden ağarmış, avurtları çökmüş, gözlerindeki fer tamamen sönmüştü.
Sandalyede oturan yaşlı kadının başı yana düşmüştü; ağzının kenarından sızan salyayı eski bir bezle siliyordu. Üzerinde dökülen bir battaniye vardı.
Murat ve Nermin Hanım…
Murat başını tepsiden kaldırmadan, titreyen çatallı bir sesle mırıldandı:
“İki kâse çorba… Allah rızası için bir parça da fazla ekmek…”
Gözlerimi kapattım. İçimde tek bir fırtına kopmadı. Ne bir intikam ateşi, ne bir öfke dalgası, ne de sahte bir acıma… Sadece koca bir hiçlik. İlahi adaletin o kusursuz, milimetrik terazisini seyrediyordum.
Kepçeyi çorbaya daldırdım. İki büyük kâseyi sıcak, dumanı tüten çorbayla doldurdum. Yanına iki somun sıcak ekmek koydum. Tepsiyi Murat’ın titreyen ellerine doğru uzattım.
“Buyrun,” dedim.
Sesimi duyduğu an Murat’ın başı bir elektrik akımına kapılmış gibi yukarı fırladı.
Gözlerimiz birleştirdi.
Murat’ın gözbebekleri dehşetle büyüdü. Ağzı açıldı ama tek bir harf bile dökülemedi dudaklarından. Karşısında; pırıl pırıl parlayan gözleriyle, vakur, güçlü, bağımsız ve hayat dolu Elif duruyordu.
Tepsi ellerinde zangır zangır titremeye başladı. Sandalyedeki Nermin Hanım başını hafifçe kaldırdı, beni gördü; gözlerinde iki damla yaş belirdi, boğazından boğuk bir inilti koptu: “E-e-lif…”
Murat dizlerinin üzerine çökecek gibi oldu, tepsiyi güçlükle tuttu. Yanaklarından kirli sakallarının arasına doğru sıcak gözyaşları süzüldü. İki yıl önce bana “İşe yaramaz karı, masaya yemek koy!” diyerek tokat atan adam; şimdi yaşatmak için çırpındığı annesiyle birlikte, benim dağıttığım bir tas sıcak çorbaya muhtaçtı.
“Elif…” diye fısıldadı Murat. Sesi bir ölünün mezardan gelen iniltisi gibiydi. “Affet…”
Yüzümdeki o sakin, asil tebessümü bozmadım. Başımı hafifçe yana eğdim:
“Sırayı tıkamayalım lütfen. Arkada bekleyen çok insan var. Afiyet olsun.”
Güvenlik görevlisi usulca yaklaşıp sandalyeyi kenara doğru yönlendirdi. Murat tek bir kelime daha edemedi. Başını önüne eğdi, omuzları hıçkırıklarla sarsılarak tekerlekli sandalyeyi avlunun loş, soğuk bir köşesine doğru sürdü.
Avlu duvarının dibine oturdular. Murat, titreyen kaşığıyla çorbayı önce felçli annesinin ağzına götürdü, sonra kendi ağzına bir kaşık aldı. Ağlaya ağlaya, gözyaşlarını çorbasına akıta akıta o yemeği yediler.
Ben ise tezgâhın arkasında, ardı arkası kesilmeyen o kalabalığa çorba dağıtmaya devam ettim. Kepçe her kâseye değdiğinde içimden aynı cümle yankılanıyordu:
Bu dünyada hiç kimse ektiğini biçmeden, yaşattığını yaşamadan ve kırdığı kalbin ağırlığı altında ezilmeden bu kapıdan çıkıp gidemezdi. Ben o gece o gümüş kapağı kaldırdığımda kendi kaderimi seçmiştim; onlar ise o masada kendi cehennemlerini kaşıklamışlardı.
Ve hayat, olması gerektiği gibi, sessizce ama kusursuz bir adaletle akıp gidiyordu.